Yazar: Ali Taş

  • Taşlar sallanmaya devam edecek

    İyi Parti olağan İl Kongresi yaklaştıkça parti gündemi de hızlı değişikliklere tanık oluyor. Bu nedenle de söz konusu İyi Parti olunca bizde sözcüklerimizi olabildiğince özenli seçmeye çalışıyoruz.

    Ama geçtiğimiz pazartesi (21 Kasım 2022) itibarı ile Abdullah Erdoğan senaryosunun bitişine tanık olduk. Abdullah Erdoğan, kendisine yapılan İl Başkanlığı teklifini, kendisine has nezaket ile ‘sağlık sorunları ve ailevi durumlarını’ gerekçe göstererek reddetti. Abdullah Erdoğan’ın kendi iç dünyasında neler yaşanıyor bilemeyiz ama eğer teklifi kabul etseydi de çok zor bir il örgütünün başına geçeceği kesindi.

    Çok zor. Çünkü Antalya, İyi Parti için Türkiye’de en stratejik illerden birisi konumunda. Ülke genelinde, nüfus yoğunluğu baz alındığında, en yüksek oy oranının yakalandığı kent Antalya. Durum böyle olunca, genel merkez de Antalya’yı kendi kontrolü altında tutmak için büyük çaba gösteriyor. Burada şu soru yanlış olmaz. Hangi genel merkez. Çünkü Abdullah Erdoğan formülü, Antalya’da yapılan ön hazırlıklar neticesinde bizzat Meral Akşener’in Demre ziyaretinde gündeme getirilmişti. Bu formül sonrasında da, ‘koskoca Antalya İl Örgütü’nde bir kişi kalmadı da, dışarıdan mı başkan getiriliyor’ eleştirileri yükselmişti. Ancak formülü sahiplenen Meral Akşener olunca, eleştirilerin dozu belirli bir desibelin üzerine yükselmemişti. Ancak Abdullah Erdoğan, bütün çabalara rağmen adaylığı kabul etmeyince senaryo akamete uğradı.

    Bu noktadan sonra İyi Parti Genel Merkezi, Antalya’nın kendi içinde üreteceği adaylardan birisini desteklemek seçeneği ile karşı karşıya kaldı. Bunun önemini anlamak için önce adaylara göz atalım.

    İki adayın ismi öncelikli olarak dillendiriliyor. Birisi eski il başkanı Ahmet Aydın, diğeri ise İlhami Okudan. Bu ikilinin yanına Ali Adnan Kaya, İrfan Yılmaz gibi isimler de ekleniyor. Bir de kendisi derin bir sessizliği içinde olsa da Nihat Kavşut var. Nihat Kavşut’un sessizliğine rağmen denklemdeki etkisi İyi Parti çevrelerinde biliniyor. Bu nedenle Kavşut’u dikkatle izlemek lazım.

    Bu isimlerinin hepsinin ortak noktası, ülkücü kökenli olmaları. Dikkat ederseniz, bu aşamada, Mehmet Başaran benzeri merkez sağ bir isim gündemde değil. Gerçi, zayıf olasılık da olsa, Mehmet Başaran’ın devam edebileceği söylentisi mevcut. Ancak bugünkü tabloda, Antalya İyi Parti İl Başkanının ülkücü kökenli olması kuvvetli bir olasılık gibi duruyor.

    İşte İyi Parti Genel Merkezi’nin seçmek zorunda kalacağı isim bu kadrolar içinden olacak. Meral Akşener’in bugüne kadar parti içi hamlelerine bakacak olursak, çok da istenilen bir durum değil.

    Bu tablonun bir başka yansıması da, orta vadede Antalya siyasetine etkileri olacak. Şöyle ki; genel seçim sonrası Antalya siyasetine şekil vermek isteyen bazı çevreler, İyi Parti üzerinde yapmak istedikleri kurguda bekledikleri sonucu, şu anda, elde edemediler. Şayet süreç bu şekilde devam ederse, Antalya siyasetinde yeni dönemin taşları bir müddet daha sallanmaya devam edecek.

    Son olarak; CHP il ve ilçelere milletvekili olmak isteyen yöneticilerin 5 Aralık – 26 Aralık tarihleri arasında istifa etmeleri gerektiğini belirten yazısını gönderdi. Bu da önemli bir konu.

    Bunu da bir sonraki yazıya bırakalım.

  • İşte bu nedenle…

    Hatırlayacaksınız. 8 Mart 2022 tarihinde Antalya’da “şiddete, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı” gece yürüyüşü yapan eylemcilere polis müdahale etmiş, 30’dan fazla göstericiyi gözaltına almıştı.

    Gözaltına alınanlar içinde öğrenci olanlarla, ki çoğunluğu, ilgili Kredi ve Yurtlar Kurumu soruşturma açmış, bazılarının da bursları kesilmişti.

    CHP Antalya Milletvekili Rafet Zeybek, konuyu TBMM’ye taşımış, soru önergesi vermiş, önergeye verilen cevapta herhangi bir soruşturmanın olmadığı ifade edilmişti.

    İşte bu olayla ilgili dün bir gelişme yaşandı ve 3 ögrenci, Bezm-i Alem Valide Sultan Kız Öğrenci Yurdundan, süresiz ve hemen atıldılar. Yani, bu üç arkadaşımız kapının önüne konularak, bir anda sokakta bırakıldılar.

    Olaya Muratpaşa Belediyesi müdahil oldu ve bu üç öğrenciyi Muratpaşa Belediyesi Kızıltoprak Öğrenci Misafirhanesine alarak sorunu çözdü.

    Buraya kadar olan bölümü Gazete Grafiti’nin haberlerinde de okudunuz zaten.

    Bu yaşadığımız olay, kendi içerisinde pekçok dersle dolu. Bu yüzden de yazının başlığı, “işte bu nedenle” oldu.

    Şimdi gelelim, başlıktaki “işte bu nedenle” bölümüne.

    İşte bu nedenle,

    Bu ülkede barınma hakkını gözeten, kimsenin sokakta kalmasına, bırakın göz yummasını, nedeni olmayan bir sosyal devlete acilen ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Halkından korkmayan, üç öğrenciyi kendisine tehdit olarak görmeyen, kendi gelişiminin ancak ve ancak halkın gelişimi ile sağlanabileceğinin ve bu gelişim sırasında halkın kendisi gibi düşünmek zorunda olmadığını bilen ve içselleştiren demokratik bir devlete ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Başta öğrenciler olmak üzere, toplumun tüm kesimlerinin sokakta kalma, aç kalma, tutuklanma gibi herhangi bir kaygı ve korku hissetmeden konuşabildiği, eleştiri yapabildiği, örgütlenebildiği, kısacası, kendisini ifade edebildiği özgür alanlara ve bu alanları yaratmakla görevli olan demokratik devlete ihtiyaç var.

    Son olarak.

    İşte bu nedenle,

    Bu arkadaşlarımızı sokakta bırakmayan, onların anında çözüm üreten, Muratpaşa Belediyesi gibi sosyal belediyelere ve Ümit Uysal gibi Başkanlara, çok ama çok ihtiyaç var.

    (Bu yazı, Gazete Grafiti’den alındı)

    Geçmiş olsun gençler. Bu ülkenin Muratpaşa Belediyeleri ve Ümit Uysalları bitmez merak etmeyin.

  • Kılıçdaroğlu Yörük Festivali’ne neden gelmedi?

    Bildiğiniz gibi Antalya, Yörük kültürünün baskın olduğu bir kenttir. Konar – göçer yaşan biçiminin egemen olduğu Yörük kültürü sosyolojik nedenlerle yaşam alanı bulamasa da, etnografik bir unsur olarak Yörüklük kentte yaşatılmaya çalışılır. Akdeniz Üniversitesi’ne bağlı Yörük Kültürü Araştırma Merkezi (YÖRKAM), Manavgat yakınlarında Doç Dr. Attila Erden’in kurduğu Yörük Müzesi bu çabaların bazı örnekleridir.

    Kentin en önemli kültürel dokusu Yörüklük olunca, doğal olarak siyasilerin de ilgi alanına girer Yörüklük. Bütün siyasiler Yörüklerle ve Yörüklükle doğrudan ya da dolaylı bağlantı içindedirler. Bu nedenle bugün sayısını bilemediğimiz kadar çok Yörük Derneği vardır ve tamamına yakını siyasi rant için kurulmuş derneklerdir.

    İşte bu ortamda, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Uluslararası Yörük ve Türkmen Festivali ve Çalıştayı düzenledi. Festival duyurusu ile de kentte tartışmalar başladı. Çünkü Büyükşehir’in organizasyonunda, VIP ‘yağlık’ (Yörük kültürüne ait bir tür fular) VIP otopark, VIP oturum düzeni, vb. uygulamalar vardı. Bu da tepki topladı.

    Ancak esas tartışma, festivalin sponsorları, etkinlik afişinde görülünce başladı. Çünkü sponsorlar arasında, 15 Temmuz’dan sonra kapatılan, ardından tekrar KHK ile açılan, mütevelli heyeti başkanı Fettah Tamince olan Gaye Vakfı’na ait Antalya Bilim Üniversitesi ile adı sürekli Tarım Bakanlığı’nın tağşiş listesinde yer alan ve ayıplı ürün ürettiği bilinen alkol üreticisi Kırbıyık Holding bulunuyordu.

    Antalya Büyükşehir Belediyesi ve CHP Antalya İl Başkanlığı, festivalin açılışını Kemal Kılıçdaroğlu’nun yapacağını duyurmuştu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun ‘FETÖ Borsası’ olarak duyurduğu ve savcıların neden kendisine göz yumduklarını sorduğu Fettah Tamince’nin sponsor olduğu bir etkinliğin açılışının CHP Lideri tarafından yapılacak olması kentte ciddi huzursuzluk yarattı.

    Açılış günü, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Antalya’da tatilde olmasına rağmen, saat 17.30’da yapılması planlanan açılışa katılmayacağı bilgisi ulaştı. Ancak ne Büyükşehir yetkilileri ne de CHP İl Başkanlığı konu ile ilgili açıklama yaptılar. Sanki Kılıçdaroğlu programa katılacakmış havasını korumaya devam ettiler. O kadar ki, Antalya Büyükşehir Belediyesi Protokol Müdürlüğü’nden saat 16.00’da Milletvekilleri aranarak, saat 19.30’da Genel Başkanın alana geleceği bilgisi verildi. Bu arada, bazı Milletvekilleri ve İl Başkanı, Kılıçdaroğlu’nu alana gelmeye ikna etmeye çalışıyorlardı. Ancak başarılı olamadılar ve Kılıçdaroğlu programa katılmadı.

    Eş zamanlı Antalya’da bulunan Grup Başkanvekili Özgür Özel, ertesi gün (7 Mayıs Cumartesi) İl binasında yaptığı basın toplantısında, Genel Başkan’ın neden toplantıya katılmadığı yönünde gelen soruya, “Genel Başkanın resmi programı vardır ve bu Genel Merkez tarafından ilan edilir. Genel Merkez’den gelmeyen programlara itibar etmeyin” cevabını vererek hem İl yönetimine hem de Büyükşehir Belediyesi’ne esaslı bir ayar çekti. Tam, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” durumu söz konusuydu. Özel, toplantının ardından da festival alanına giderek, deyim yerindeyse cenazeyi kaldırmaya çalıştı ama olan olmuştu.

    KILIÇDAROĞLU NEDEN VAZGEÇTİ?

    Açılıştan bir gün önce (5 Mayıs Perşembe) Fettah Tamince ve Kırbıyık Holding’in festival sponsoru olduğuna dair haberlerin derlendiği bir dosya Kemal Kılıçdaroğlu’na ulaştırılıyor. Bunun üzerine Antalya’da bulunan Kılıçdaroğlu ile üç grup başkanvekili arasında telefon trafiği başlıyor ve durum değerlendirmesi yapılıyor. Eş zamanlı olarak aralarında il yöneticilerinin de bulunduğu bir grup, Genel Merkez ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın milletvekillerine konu ile ilgili baskı yapıyorlar. Bu süreç sonucunda Kemal Kılıçdaroğlu açılışa gelmekten vazgeçiyor ve kaldığı otelde tatiline devam ediyor.

    Peki, bu süreç neyi açığa çıkardı?

    Uzun süredir, Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in, Menderes Türel ekibi ile çalışmaya devam etmesi kentte bir huzursuzluk kaynağıydı. Bu nedenle, Fettah Tamince’nin sponsor olduğu bir etkinlikte, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açılış yapması, bu ekibin Muhittin Böcek’e bir komplosu olarak değerlendirildi ve Büyükşehir Belediyesi üst yönetiminde oluşan fay hattının harekete geçmesi olarak okundu. Önümüzdeki günlerde bu fay hattının daha da hareketleneceği yönünde beklentiler oluştu.

  • Sol bu ülkenin vicdanıdır

    Geçtiğimiz Pazar günü (27 Şubat) TKP MK üyesi Senem Dokum İnam, TKP, ‘eşitlik ve özgürlük için halk adaylarını seçiyor’ etkinliğine katılmak için Antalya’daydı. Programında ÇGD Akdeniz Şubesi ziyareti de bulunuyordu. Bu ziyarette Rusya’daki savaştan, Cumhurbaşkanlığı seçimine, oradan ittifaklar konusu olmak üzere çok geniş bir yelpazede sohbet etme şansımız oldu. Ne yazık ki bu sohbette de ÇGD Akdeniz Şube Başkanı Erdem Güner, Engin Korkmaz ve benden başka katılımcı yoktu. Başta ÇGD üyeleri olmak üzere bu basındaki duyarsızlığa ilişkin eleştirimi bir kenara not edelim.

    Bu sohbet sırasında genel olarak siyaset ve ahlak konusu konuşulurken, aslında solun bu ülkenin ‘vicdanı’ olduğu vurgusu yapıldı ve şu örnek verildi. “Merkez sağ bir politikacı yolsuzluk yaptığında ya da rüşvet aldığında şaşırılmaz. Ama soldan bir politikacı bunu yaptığında, ‘bir de solcu olacaksın, utan!’ tepkisi verilir” denildi.

    Aslında çoğunlukla farkında olmadığımız ama çok doğru bir değerlendirmeydi. Evet, geniş anlamı ile ‘sol’ dar anlamı ile ‘sosyalistler’ bu ülkenin vicdanıdır.

    Halkımız büyük çoğunlukla bunu benimsediği için, bir ‘sol’cu böyle yozlaşmış işlere bulaşırsa ona büyük tepki gösterir. Bir anlamda ‘sol’un bu halkın vicdanı olmasını yine bu halk kollar ve korur. Çünkü herkesin vicdana ihtiyacı vardır.

    Diğer yandan, solun bu ülkenin vicdanı olmasının ideolojik boyutu vardır. Siyaset olarak sol, ezen – ezilen ilişkisi üzerine politika üretir ve kendisini ezilenin yanında konumlandırır. Sağ’ın böyle bir kaygısı yoktur. Sağ, serbest piyasacı bir anlayışa sahip olduğu için, fırsatlar ülkesini sever ama fırsat eşitliğini sevmez. Ağacın gölgesini satmayı sever, ama o ağacı dikeni sevmez. Bireyin haklarını sever ama toplumun haklarını sevmez. Durum böyle olunca da, haksızlık etme pahasına Adam Smith’in ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ cümlesini işine geldiği gibi kullanır. Çünkü, kar etme amacı, vicdanı kabul etmez. Vicdan, insanidir. İnsana ait olan her şeye yabancılaşan sağ, vicdana da yabancılaşmıştır.

    Özetle, “sol, bu ülkenin vicdanıdır” ve kendisine ‘solcu’ diyen bir avuç dingili kırık ve omurgasızdan çok daha fazlasıdır.

  • Narkozun etkisi bitti! 

    Sonuçları önümüzdeki dönemi etkileyecek bir hafta sonu yaşadı Türkiye.
    Önce, CHP’nin Mersin mitingi, ardından da Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) Metin Feyzioğlu devrinin kapanması.
    Mersin’den başlayalım. Bu mitingi sağlıklı değerlendirebilmek için biraz hafızamızı tazelememiz gerekiyor.
    Hatırlayalım. Yaklaşık iki hafta önce (doların ilk yükseldiği zaman) sokağa çıkma çağrıları yapılmış, büyük kentlerde bu çağrı karşılık bulmaya başlamıştı. Bunun üzerine CHP, yasal olmayan hiç bir harekete katılmama kararı almış, kendilerinin bölgesel mitingler düzenleyeceğini söyleyerek, ilk mitingin yerini ve tarihini açıklamıştı: 4 Aralık, Mersin.
    0 dönemde CHP’nin bu kararına, ‘sokağa taşan muhalefeti engellediği’ yönünde eleştiriler yapılmıştı.
    Sonunda o tarih geldi ve CHP mitingini gerçekleştirdi.
    Mersin, Adana ve Hatay dışındaki illerin katılımlarına genel merkezin izin vermediği mitingde, yaklaşık 50 bin kapasiteli miting alanı dolmakla kalmadı, etraftaki sokak ve caddeler de doldu taştı. İlgi üst düzeydeydi.
    Mitinge katılanları incelediğimizde, orta ve alt sosyo-ekonomik grup ile gençlerin ağırlıklı olduğu bir tablo ile karşılaşıyoruz. CHP, Mersin’de kendi tabanının dışında bir kitle tarafından karşılandı diyebiliriz. Zaten bu nedenle de mitinge olan ilginin altında kalan bir coşku vardı alanda. İnsanlar daha çok dinlemeye ve CHP’yi anlamaya gelmişlerdi. Sorunu artık Saray olan ve bu iktidarın gitmesi için CHP’ye oy vermek için ikna olmaya hazır bir kitle dinledi Kılıçdaroğlu’nu.
    Kılıçdaroğlu da, ceketini çıkarıp, kollarını sıvayarak cevap verdi, kendisini dinleyen on binlere. Bu hareketi ile gayrıresmi seçim sürecini de başlattı.

    AKP KAYBETTİ

    Eş zamanlı, Ankara’da TBB seçimleri vardı. Bilindiği gibi TBB (eski) Başkanı Metin Feyzioğlu izlediği hükümet yanlısı politikalar nedeni ile uzun süredir tepkilerin odağındaydı. Özellikle ‘çoklu baro’ mücadelesindeki tavrı tepkileri doruk noktasına taşımıştı.
    Bugün yapılan seçimlerde Feyzioğlu kaybetti. Aslında kaybeden AKP ve Saray oldu. Avukatlar AKP ve Sarayın temsilcisi olarak gördükleri için Feyzioğlu’nu indirdiler.

    2019 yılı yerel seçimleri sonrasında 15 yıllık narkozdan uyanmaya başlayan Türkiye, bu hafta sonu itibarı ile tümüyle narkozun etkisinden çıkmıştır. Mersin’de sokaklarda, TBB’de örgütlerde Türkiye yeniden kendine gelmiştir.

  • Toplumsal sorunlar ‘sevgi’ ile aşılamaz

    Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Dolayısı ile her tarafta bir ‘sevgi’ sosuna bulanmış ‘engelli’ güzellemesidir gidiyor. Ama bu güzellemelerde ciddi bir sıkıntı var.

    ‘Herşey sevgi ile aşılır’ sosu ile aslında çok önemli bir toplumsal mücadele olan ‘engelli hakları mücadelesi’ gözlerden kaçırılıyor. Deniyor ki; “hersey sevgi ile aşılır’. Hayır! Sevgi, bireyseldir. Toplumsal olan hiç birşey sevgi ile aşılamaz. Ancak mücadele ile dayanışma ile ve mutlaka örgütlülük ile aşılır. Emekçi hakları, kadın hakları gibi sorunlar sevgi ile aşılamayacağı gibi engelli hakları ile ilgili sorunlar da sevgi ile aşılamaz.

    Bu nedenle, ‘sevgi ile herşey aşılır’ diyerek, engelli hakları mücadelesini perdelemeyin.

    Unutmadan, 21. yüzyıla ait ilk insan hakları sözleşmesi, BM’in ‘Engelli Hakları Sözleşmesi’dir. Bu da aklımızın bir kenarında dursun.

  • Helalleşmek tek bir kesimle olmaz

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, hafta sonunda yayınladığı videoda dile getirdiği ‘helalleşme’ sürecinin detaylarını açıkladı.
    Açıklanan detaylara girmeden önce şu vurguyu yapalım. Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı liste, CHP’nin bizzat sorumlu olduğu olayları içermiyor. Tamamı, farklı iktidarlar döneminde yaşanmış olaylar ve tamamına yakını, kontrgerilla, gladio eli ile sahnelenmiş provokasyonlar. Bu hamle ile Kılıçdaroğlu, kendi partisinin sorumlu olmadığı olaylara ilişkin sorumluluk almayı kabul edip, “helalleşeceğiz” diyor.
    Bu hamle ile el yükseltip CHP liderliğinden, Türkiye Liderliğine doğru yola çıkıyor. Zira bu liste, ancak devletin helalleşebileceği bir liste. Tek başına bir siyasi parti bu listeyi sahiplenemez. Böylece Kılıçdaroğlu, devlet adına bu helalleşmeyi üstleniyor. Cumhurbaşkanlığı hedefinde olan bir isim için anlaşılabilir bir durum bu. Diğer yandan, şunu da kabul etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin böyle bir anlayışa ve dile ihtiyacı var. Yaşadığımız ayrışma ve buna neden olan ‘ötekileştirme’ dili nedeni ile çok yorgun bir Türkiye var karşımızda.
    Ancak meselenin başka bir tarafı var. Listeyi incelediğimizde ağırlık merkezinin, muhafazakar ve kimlik siyaseti mağdurlarının ön planda olduğunu görüyoruz. Türkiye’de yaralı olan tek kesim bunlar mı? Örneğin; 28 Şubat mağdurları ile hesaplaşılırken, 28 Şubat’a giden süreçte oruç tutmadığı için katledilenler ne olacak? Ya da Turan Dursun, Bahriye Üçok ile helalleşilecek mi?
    Diyarbakır Cezaevi ile helalleşilirken, Mamak Cezaevi ya da Ankara Emniyet Müdürlüğü bodrum katı (DAL diye bilinir) kenarda mı duracak? Yassıada ile helalleşilirken, Kore’ye giden ve dönemeyenler ne olacak? Maraş ile helalleşilirken, 1 Mayıs 1977 kenarda mı kalacak? Roboski ile helalleşilirken, faili meçhuller ne olacak?
    Örnekler çoğaltılabilir.
    Eğer helalleşmenin ana başlığı ‘yaraları sağaltmak’sa o zaman yara ayrımı yapılmamalı. Yaraları sağaltalım derken yeni yaralar açılmamalı.
  • ‘Yeni’ anayasa: tarihe çalım atılamaz!

    Yaklaşık iki haftadır ‘yeni Anayasa’ ile yatıp kalkıyoruz. Yargıda ve insan haklarında reformlar konu başlığı, geldi, Anayasa değişikliğine dayandı. AKP iktidarı ve Genel Başkanı yine Anayasa’da değişiklik istiyor.

    1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana 16 kez değiştirilmiş ve bu değişikliklerin 10’u AKP hükümetleri döneminde gerçekleşmiş. Yani aslına bakacak olursanız, AKP hükümetleri 1982 Anayasası ile gönüllerince oynamışlar. Niteliği itibarı bir ‘toplum sözleşmesi’ olan Anayasa’nın üzerinde bu kadar oynama olunca, insan hem toplumu hem de kavramsal olarak ‘devlet’i sorgulamadan edemiyor.

    Bu işin bir tarafı.

    Ama Anayasa değişikliği tartışması, başladığı günden sonra 1921 Anayasası’nı da içine alarak ilerledi. Başta Adalet Bakanı olmak üzere, hükümete yakın kaynaklar 1921 Anayasasını referans alarak tartışmaları yürütmeye çalışıyorlar. Bazı kalemler de, 1921 Anayasası’nda ‘laiklik’ olmadığına dem vurarak malumu ilan ediyorlar.

    Elbette ki Anayasa tartışmalarının arka planı ve gizli ajandasında laiklik olabilir, ama meselenin en az laiklik kadar başka tarafları da var. Birincisi, 1921 Anayasası’nın da ortaya çıktığı koşullar; ikincisi de 1921 Anayasası’nda kurgulanan yetki hiyerarşisi.

    Kurtuluş Savaşı’nın henüz başladığı bir dönemde Kurtuluş Savaşı’nı veren Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek yaşama geçirilen 1921 Anayasası, 18 Kasım 1920 tarihinde kabul edilen ‘Halkçılık Beyannamesi’nden alır. Varlık – yokluk savaşı verilen bir ortamda hazırlanan beyanname, “halk hükümeti” ilkesine dayandırılmıştır. Bu ilkeye göre Büyük Millet Meclisi (o dönem henüz ‘Türkiye’ eklenmemiştir) tek yetkili organdır. Meclis egemenliği sistemi vardır. En yukarıda Büyük Millet Meclisi, aşağıya doğru da il ve ilçe meclisleri ile yönetilmesi öngörülmektedir. İçinde bulunulan savaş koşulları nedeni ile de Meclis Başkanı hem devletin (Cumhurbaşkanı) hem de hükümetin (Başbakan) başkanı konumundadır.

    Bugün itibarı ile 1921 Anayasası’nın iktidar çevrelerine çekici gelen tarafı, Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine sahip olmasıdır. Ama unutulmamalıdır ki, 1921 Anayasası’nda Hükümet, meclis içerisinden ve meclis tarafından seçilmektedir. Yani Cumhurbaşkanı kafasına göre bakan atama yetkisine sahip değildir.

    Konunun ‘laiklik’ ile ilgili bölümü ise tartışmaya bile açık değildir. Anadolu aydınlanması olarak tanımlayabileceğimiz Cumhuriyet devrimlerinin en önemli kazanımı olan laiklik, geri dönülemez biçimde toplum yaşamındaki yerini almıştır.

    Bugün yaşadığımız Anayasa tartışmaları içerisinde 1921 Anayasası üzerinden, içinde bulunduğumuz ne olduğu tanımlanamayan yönetim sisteminin meşruiyetini sağlamaya çalışmak, tarihe çalım atma çabasından öte anlam taşımamaktadır.

    Unutulmasın: Tarihe çalım atılamaz!

  • Boğaziçi sürecini doğru okumak

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atandığından beri ülkede yeni bir toplumsal hareketlilik başladı. Boğaziçili öğretim üyeleri ve öğrencilerin haklı temele dayanan mücadelesi kamuoyunda da destek bulunca, başta iktidar kanadı olmak üzere “acaba yeni bir Haziran Direnişi (Gezi) mi geliyor?” soruları sorulmaya başladı.

    Hükümet kanadı bu soruyu sormakta ve dahası korkmakta son derece haklı. Çünkü artık sokağa yansıyan her eylem iktidarın duvarından tuğlaları birer ikişer düşürüyor.

    Bunun yanı sıra, Boğaziçi yeni bir Haziran Direnişinin niteliklerini taşıyor mu? Bence, hayır. İlk ve en önemli fark, her iki eylemin ‘hedef’ bölümünde beliriyor. Haziran direnişi hedefsizdi. Gezi parkından başlayarak, toplam bir öfkeyi açığa çıkarmıştı. Ama net ve tanımlanmış bir hedefi yoktu. Oysa Boğaziçi eylemlerinin, küçük de olsa, net bir hedefi var. Melih Bulu’nun istifası. İki eylem arasında bir diğer fark ise örgütlülük ve planlılık boyutunda. Haziran direnişleri spontan hareketler üzerine kurulmuş, örgütsüz büyük kitlesel bir hareketti. Boğaziçi eylemleri ise, yine, küçük ama organize ve örgütlü bir eylem oldu.

    Küçük’ sözcüğünü özellikle vurguladım. Çünkü bu ‘küçük’ eylem, bütün Türkiye’de karşılık buldu. Sonuçta bir üniversitedeki öğrencilerin taleplerini topyekün sahiplendik. Tıpkı avukatlarda, Soma’lı ya da Ermenekli işçilerde olduğu gibi. Ya da Antalya Korkuteli’deki Dereköylülerin kömür madeni direnişini sahiplendiğimiz gibi.

    Buradan şu sonuç çıkıyor. Artık, iktidara ve özellikle de Saray’a karşı yapılan eylemin büyüklüğü küçüklüğü ölçü olmaktan çıktı ve talep her ne olursa olsun, hepimizin talebi haline gelmeye başladı.

    Tartışmalar Boğaziçili akademisyen ve öğrencilerin eylemlerinden öte boyuta geçmiş durumda. İrili ufaklı taleplerin ülke gündemine bu kadar kolaylıkla ve destek alarak girmesinin geri planını iyi okumak gerekiyor. Bugünlere gelmemizin başlangıç noktası olarak 16 Nisan referandumunu almak gerekir. O referandum ile bu ülke ilk kez ‘başarabiliriz’ duygusunu yaşadı. AKP iktidarı döneminde ilk kez örgütlülüğün gücü bu derece hissedildi. Dikkat edin. Referandumu takip eden ilk genel seçimde Millet İttifakı, aynı zamanda kendisini ‘hayır cephesi’ olarak tanımlamıştı. Sonrasında da bu ‘hayır’ cephesi ilmek ilmek dokunarak bugünlere, Boğaziçi direnişine kadar geldi.

    Yaşanan her süreç deneyimlere bir yenisini ekledi. Referandum, 24 Haziran’a kaynaklık etti, 24 Haziran 31 Mart’a. Avukatlar, Soma’lı madencilere; Somalı madenciler, traktör eylemi yapan köylülere. Hepsi birden Boğaziçililere kaynaklık etti.

    Boğaziçi direnişi belki istenilen neticeyi veremeyebilir. Belki Melih Bulu oradan indirilemeyebilir. Böyle bile olsa, 16 Nisan ile başlayan ‘Büyük Türkiye Direnişi’ne bir tuğla daha örüldü ve iktidarın ömrü bir tuğla kadar daha kısaldı.