Etiket: #yok

  • Bende bir şey yok kanka!

    Sınıf öksürük, hapşırık ve burun çekme sesinden geçilmiyordu. 10. sınıf öğrencisi A. kuvvetli bir şekilde hapşırdıktan sonra elini sıra arkadaşı B.’nin omzuna koyarak; “Merak etme kanka, bende bir şey yok” dedi.

    En küçük bir semptomda çoğumuzun kapıldığı kuşku gibi, böyle durumlarda çocuklarımızın da akıllarında benzer sorular dolaşıyor olmalıydı; çünkü COVID olmadığını açıklamaya çalışıyordu: “Nereden biliyorsun dersen; babam da hastaydı, test yaptırdı, negatif çıktı.”

    B.’nin yapacağı bir şey yoktu; “Tamam” dedi.

    Bir-iki gün sonra B. de hasta oldu tabii ki. İki gün okula gitmedi. Test yaptırdı, negatif çıktı. Ancak “devamsızlık” yapmıştı. 2019 yılında yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’ne göre devamsızlık süresi artık takdir, teşekkür belgesi almayı, dolayısıyla öğrencinin başarı durumunu etkiliyordu.* B. bu yüzden, rapor alamadık diye hayıflanıyordu. Oysa, hızlı test olsa, bu ve buna benzer tatsız pek çok pürüz aşılabileceği gibi, okullarda COVID-19 ile mücadele konusunda basit ama etkili bir adım da atılmış olacaktı.

    B.’nin, kendisi de gazeteci ve yakın arkadaşım olan annesi sordu: “Türkiye’de neden hızlı test yok?”

    Vallaha bilmiyorum!

    Bizde de şöyle olmuştu: Bu yıl okullar açılırken yapılan bilgilendirme toplantısında, sonuna kadar haklı olarak, en küçük bir semptom görülmesi durumunda çocuklarımızı okula getirmememiz rica ediliyordu. Zaten Sağlık Bakanlığı’nın “COVID-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi”ne göre, çocukların COVID pozitif çıkması durumunda, evden online olarak derslere bağlanmaları mümkün olabilecek, böylece ders kaybı söz konusu olmayacaktı.

    COVID dışı hastalıklar dolayısıyla okula gidemeyen çocuklar ne olacaktı peki?

    Onu, çocuklarda Omikron, Beta, İnfluenza vb. salgınlarının hepsi birbirine karışınca öğrendik: COVID+ nedeniyle raporlu olan çocuklar online olarak derslere katılabilir, diğer hastalıklar nedeniyle raporlu olan çocuklar katılamaz! Çocukları hasta hasta zorla derslere sokalım diye değil ama neden peki? Onu da bilemiyoruz. Çünkü hiçbir şey rasyonel değil!

    Pandeminin uzun sürmesinin insanlara verdiği yılgınlık, mevsim gereği diğer infeksiyon hastalıklarının da görülmesindeki artış, gevşetilen önlemler, tutarsız uygulamalar, hatta uygulamamalar, Omikron varyantının yüksek yayılma hızı, 5-11 yaş arası çocuklarda COVID-19 aşısının dünyanın pek çok ülkesinin aksine halen Türkiye’de uygulamaya girmemesi gibi etkenler yüzünden, şimdi okullar hastalıktan kırılıyor. Hastanelerde çocuk kliniklerine dikkat ederseniz, çocuk hasta sayısındaki artışı göreceksiniz. Çocuğu olanların çoğu bizzat tecrübe etti zaten.

    Şimdiii, gelelim esas mevzuyaa…

    Çocuklar bu pandeminin başından beri ihmal edildi. “Hastalığı hafif atlattıkları” gerekçesiyle ilk yıl adeta yok sayıldılar. Eğitimleri, sosyalleşmeleri, fiziksel ve ruhsal sağlıkları -zaten- hiç önemsenmediği için (65 yaş üzeri grup gibi) kolayca eve kapatıldılar. Pandeminin ilk döneminde tedavi protokolünde yer almadıkları için çocuklara PCR testi bile yapılmıyordu. Böylece çocuklarla ilgili hastalık kaydı bile doğru dürüst tutulmadı.[1]

    Yoksul çocuklar, göçmen çocuklar, işçi çocuklar bütünüyle sistemin dışındalar zaten. Onları gören bile olmadı.

    Özetle, toplamda bu pandeminin en fazla zarar göreni belki de çocuklar oldu. Uzun vadede de pandeminin bilemediğimiz etkileri ve izleriyle çocuklar yaşayacak.

    Oysa yapılacak şey çok basitti. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Okul Sağlığı Çalışma Grubu, 6 Ocak 2022 tarihinde yaptığı açıklamayla, bu konuda yapılması gerekenleri tekrarladı.[2]

    En özet haliyle;

    • Uluslararası yetkili kurumlarca onaylanmış ve önerilen bir aşı ile 5-11 yaş arası çocuklara aşı hakkı verilmeli.
    • 12-18 yaş grubu için aşılama daha çok teşvik edilmeli, okul aşısı programları oluşturulmalı ve çocukların aşıya kolay ulaşması sağlanmalı.
    • Okullara hızlı testler ücretsiz dağıtılarak sınıf kapatma uygulamasından vazgeçilmeli.
    • 10 gün içinde 2 vaka çıkan sınıflarda sadece hasta çocuklar izole edilmeli ve diğer çocuklar okulda her gün test yapılarak eğitime devam edebilmeli.

    Aylardır tekrarlanıyor olmasına karşın, bunların teki bile ne yazık ki yapılamadı, yapılmadı.

    Ah! Bu kadar yönetim beceriksizliğini, bu basiretsizliği, bu kötücüllüğü, bu pespayeliği hiç birimiz hak etmiyoruz ama sen hiç hak etmiyorsun. Çok üzgün ve öfkeliyim kanka!

    * 12 Temmuz 2019 tarihinde yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde, özürsüz devamsızlık süresinin 5 günü geçmesi halinde öğrencinin teşekkür, takdir ya da üstün başarı belgesi alamayacağı belirtiliyor.

    [1] https://medyaport.net/2021/04/29/prof-dr-elif-dagli-cocuklar-pandeminin-ilk-yilinda-ciddiye-alinmadi/?doing_wp_cron=1641384163.9611420631408691406250

    [2] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=ce474e0e-6ef9-11ec-a83c-469e4684c346

  • Analiz yoksa varyant da yok!

    Ne Omicron’u? Biz daha Delta varyantı ile yüzleşememiştik ki.

    Delta varyantının patlama yaptığı yaz aylarında hallerimiz evlere şenlikti hatırlarsanız… Tutarsız, ölçüsüz ve dahi “bilimsiz” yasaklardan çıkanlar olarak, çayır görmüş oğlaklar gibi yayıldık her tarafa. Deniz kenarları, oteller, tatil beldeleri, sahiller, plajlar, kafeler, restoranlar, düğünler falan derken, “fiziksel mesafe” önlemini hiçe sayacak ne kadar etkinlik varsa yaptık. Maskeyle yüzecek, yemek yiyecek değildik ya, açık hava dedik, maskeleri de attık. Doğrusu ya; pek mutluyduk o esnada…

    Sonra?

    Sonra, herkes hasta tabii… Öksürük, hapşırık, burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, ateş gırla gidiyor; ama kimse COVID değil!

    “Aman dikkat, Delta varyantı çok yaygınmış” diyorsun; “Yok yea, klimanın önünde fazla oturdum, klima çarptı, ondan” diyor.

    Klimalar, kimseleri bu yaz çarptıkları kadar çarpmamıştır!

    “Ama boğazın da ağrıyormuş” diyorsun, “Rakıya buzu fazla kaçırdım da, ondan”… “Ama, halsizlik, ateş?…”

    Sonunda iş geldi aşıya kadar dayandı. “Aşı yüzünden hasta herkes” dedi en sonunda bir ahbabım.  O esnada yüzünde maske yoktu, farklı ortamlardan gelen 4-5 kişi olarak pek de geniş olmayan bir yerde oturuyorduk. Ama o, COVID’e, Delta’nın yayılmış olabileceğine kesinlikle ihtimal vermiyordu ve herkesin aşı nedeniyle hasta olduğunu düşünüyordu gerçekten. Çünkü, salgın yönetimi o kadar kötüydü ki -hâlâ da öyle- insanlar kafa karışıklığından asıl sorunları gözden kaçırıyorlardı.

    Baktım Delta ile yüzleşemeyeceğiz, ben mevzuyu orada bıraktım.

    Ama salgın devam ediyor kuşkusuz.

    Hayatımızın başka bir evresinde ya da COVID-19 pandemisinin var olmadığı koşullarda olsaydı belki hiç öğrenmeyecektik ya da ilgilenmeyecektik ama şu an büyük çoğunluğumuz, virüslerin mutasyona uğramasının ve varlıklarını çoklu mutasyonların sebep olduğu varyantlar yoluyla sürdürmesinin son derece doğal olduğu bilgisine sahibiz sanırım. Çünkü evrim!

    SARS-CoV-2 virüsü de doğal olarak sayısız mutasyon geçirdi şu ana kadar ve mutasyonların sebep olduğu varyantlardan bazıları pandeminin akışını etkileyecek nitelikler taşıdığı için daha öne çıktı. Yaz başındaki Delta varyantı bunlardan biriydi. Buna şimdi, ilk olarak Güney Afrika’da tespit edilen ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 26 Kasım’da “endişe verici varyant” kategorisine aldığı Omicron varyantı eklendi. Ama bazılarımız endişeli değil tabii ki…

    Yetkililerce “üssel olarak yayıldığı” belirtilen Omicron varyantının şu anda 20’i aşkın ülkeye yayıldığı bildirildi.[1] Merak ediyorum, içinde bulunduğumuz “seyahat” ve “ulaşım” hızında, söz konusu varyantın hâlâ dünyanın geniş kesimine yayılmadığını düşünen var mı?

    Hatırlıyor musunuz? Hani pandeminin başında virüs tüm dünyaya hızla yayılırken, Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri “test, test, test” diye haykırıyordu da, Türkiye’de yetkililer günde sadece 2 bin civarında test yapıldığı halde, “Bizde vaka yok” diyebiliyorlardı ya. O hesap. Test yoktu, vaka da yoktu.

    Bayılıyorum ben bu ferahlığa. Önce vakaları gizle, sonra verileri gizle. Sonra hasta-vaka ayrıdır falan de, toplumda kafa karışıklığı yarat. Sonra bir gecede o gizlenen rakamları araya kaynat. Hatırlıyorsunuz değil mi; 9 Aralık 2020’de 558 bin 517 olan toplam vaka sayısı, 10 Aralık 2020’de (1 milyon 190 bin 050 artırılarak) 1 milyon 748 bin 567 oldu bir gecede.[2] Gerçekten yaptı bunu bu ülkede sağlık otoritesi… Aynı şey vefat sayıları için yapılıyor şimdi. Bir gecede, “TÜİK açıkladı, vefat sayıları bildiğimizin 5 misliymiş” diyiverecekler sıkılmadan.

    Veriler şeffaf değilmiş, rakamlar tahrif ediliyormuş, insanlar çaresizmiş, insanlar ölüyormuş, kimin umurunda?

    “Yurtdışındaki COVID’li hastaları memleketimizde tedavi edeceğiz” der, alırız Hans Kluge’dan* tebrikleri. Ne varyantı? Analiz yoksa, varyant da yok!

    * Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Direktörü

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/guney-afrikali-yetkililer-omicron-ussel-olarak-yayiliyor-hizi-endise-verici-haber-1543928

    [2] https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

  • Metin Kurt gibi yürekli yok mu?

    Örgütsüz mücadele olmaz…

    Nasıl ki işçiler ve emekçiler sendikalarda örgütlenip, haklarını arıyorsa, spor emekçileri de örgütlenip haklarını aramalıdır.

    Bugün futbolcular işçi statüsünde…

    Kulüpler tarafından alınıp, satılıyor…

    Tam bir köle ticareti gibi…

    Ancak özellikle futbolda bu ticaretten alan da, satan da, satılan da memnun…

    Futbolcular gerçek değerleri üzerinden mi ücret alıyor ya da futbol endüstrisinde olduğundan fazla ücret mi alıyor…

    Burada futbolcuları suçlamak yanlış…

    Onlar menajerleri vasıtasıyla pazarlık yapıp, kulüpleri tercih ediyorlar…

    Milyonlara imza atan bir futbolcunun geleceği garanti altında olabilir…

    Bu sayı ülkemizde Süper Lig’de oynayan futbolcular için geçerlidir…

    Ne yazık ki bu futbolcular bir sakatlanma anında veya kulüp patronları tarafından kenara itildikleri zaman haklarını aramada zorlanıyorlar.

    Sadece sözleşmede yer alan maddeler çerçevesinde hak talep edebiliyorlar. Bu haklarını ancak mahkeme yoluyla elde etmeye çalışıyorlar…

    Bu nedenle futbolcular başta olmak üzere, tüm sporcular örgütlü bir şekilde sendikalaşma içerisinde olmalıdır.

    Sendika sporcuların haklarını aramak için kulüp patronlarıyla masaya oturup, haklarını daha iyi alabilirler.

    Sendikalar hak alır, futbol ve bir kaç spor dalında kulüplerle pazarlık yapan menajerler ise para alır…

    Bugün bir sporcuya yapılan haksızlığa kim karşı çıkabilir…

    Spor kulüpleri istediği zaman futbolcuyu kulüpten gönderebiliyor, kadro dışı bırakabiliyor…

    Bunun haklı tarafı olmasa da sporcular örgütlü olmadığı için direniş yapamıyor…

    Bir futbolcuya veya sporcuya haksızlık yapıldığı zaman veya çalışma şartları iyi olmayan bir sporcuya destek verip, grev hakkını kullanabiliyorlar mı…

    Grev hakkının kullanılması için de sporda sendikalaşma mutlka olmalıdır…

    Yıllar önce Galatasaraylı rahmetli Metin Kurt bu hareketi başlatmıştı…

    Metin Kurt ile Evrensel Gazetesi’nde bir yıl birlikte çalıştım…

    Hep sporcu haklarından söz etti…

    O dönemde sendikal hareket başlattığı için Galatasaray’dan gönderildi…

    Metin Kurt önce dernek olarak bu hareketi başlattı.

    Amatör Futbolcular Derneği’nin o dönem İstanbul Başkanlığı’nı Galatasaray’da kaleci olan Eser Özaltındere yaptı…

    Peki…

    Beşiktaş sorumlusu kimdi…

    Yıllarca siyah-beyazlı formayı giyen şu anda da Beşiktaş altyapı sorumlusu olan Mehmet Ekşi…

    Burada durun…

    Trabzonspor sorumlusu kimdi…

    Şu anda Milli Takım Teknik Direktörlüğü yapan Şenol Güneş…

    Dernek 12 Eylül faşist darbesiyle kapatıldı…

    Dernek 2009’da Spor-Sen olarak yeniden faaliyete geçti. Kuruluş dilekçesi verildi. Ancak fazla mücadele gücünü ortaya koyamadı ve etkisiz kaldı…

    Nasıl ki tüm emekçiler sendikalarda örgütleniyorsa, spor emekçilerinin de örgütlenmesi gerekir.

    Bunun öncülüğünü yapacak birisi çıkmalı…

    Süper Lig dışında birinci, ikinci, üçüncü liglerde mücadele eden futbolcular ile çoğu kulüplerde amatör branşlarda spor yaşamını sürdüren sporcuların sakatlanması halinde ne zor şartlar altında yaşam mücadelesi verdikleri ortada…

    Futbolcular ve sporcular şu gerçeği bilmeli…

    Başarılı sporcuların kara kaşı kara gözü için kulüp ve federasyon başkanları onlara ilgi göstermiyor…

    Bu sporcuların sırtından para kazanıp, kendi sömürü çarklarının dönüşmesine neden oluyor…

    Onun içindir…

    Futbolcular başta olmak üzere tüm sporcular sendikalaşmalıdır..

    Bu hareketi başlatan mutlaka bedelini ödeyecektir…

    Nasıl ki Metin Kurt’un ödediği gibi…

    Bu sendikalaşma hareketine elbette biri liderlik yapacaktır…

    Metin Kurt gibi yürekli birileri ortaya çıkıp, örgütlü mücadele için sendikal hareketi başlatmalı…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Pandemide de; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

    COVID-19 pandemisinin Türkiye’deki hikâyesinde bir yılı doldurmak üzereyiz. “Maske-mesafe-hijyen” olarak kodladığımız korunma önlemleri dışında, salgından kurtuluşumuzun tek (ya da en etkili) yolunun aşı olduğu geniş bir kesimce artık kabul edildi. Aşı bulundu mu, bulunacak mı, yaptıralım mı, yaptırmayalım mı, tereddüt mü edelim, ret mi edelim derken iş geldi yine en bildiğimiz yere dayandı: (Aşı) eşitsizliği, (aşı) ayrımcılığı!

    Halk sağlığı uzmanları uzun süredir aslında bu başlığa dikkat çekmekteydiler. Gelişmiş ülkelerin hızla kendi vatandaşları için aşı temin etmesi, nüfusun üzerinde aşı stoklanması gibi örneklere karşılık aşı tedarikinde sorun yaşayan ülkelerin çokluğu, lisans anlaşmaları, aşıda patent gibi uygulamalar yaşanacak ayrımcılığın, eşitsizliğin habercisi gibiydi.

    Hatta bu doğrultuda, geçtiğimiz yıl Nisan ayında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Komisyonu tarafından, COVID-19 teşhisine, tedavilerine ve aşılarına yenilikçi ve eşit erişim sağlamak amacıyla hükümetleri, küresel sağlık kuruluşlarını, üreticileri, bilim insanlarını, özel sektörü ve sivil toplumu bir araya getirmek üzere bir eylem programı açıklanmıştı. Programın, COVID-19 aşılarının geliştirilmesini ve üretimini hızlandırma, dünyadaki her ülke için adil ve eşit erişimi garanti etme amacına odaklanan ayağı ise COVAX olarak adlandırılmıştı.[1]

    COVAX’ın ilk olarak 2021 yılı Şubat ayında Latin Amerika ve Karayipler’de aşı dağıtımına başlayacağı açıklandıysa da şu ana kadar bu bölgelerde aşı dağıtımına başlanmadı.[2] Afrika’da ise aşıya erişim konusunun çok daha yavaş ve güç ilerlediği biliniyor.[3] Ülkelerin kendi vatandaşları arasında aşıya erişim konusunda yaşadıkları eşitsizlikler, mülteciler, sığınmacılar gibi grupların durumları da bu tabloya dâhil.

    Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, COVID-19’a karşı geliştirilen aşıların dünyadaki dağılımının eşit ve adil olmadığını kabul ederek, bu konudaki “endişelerini” dile getirdi. BM Güvenlik Konseyi’nin COVID-19 ile mücadele için düzenlenen oturumunda konuşan Guterres, üretilen dozların yüzde 75’inin sadece 10 ülkeye gönderildiğini, 130 ülkeye ise bugüne kadar tek bir doz bile aşı ulaşmadığını belirtti. Guterres, “aşı dağılımında eşitliğin sağlanması, küresel topluluğun önündeki en büyük ahlaki sınav” ifadesine vurgu yaptı.[4]

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın önceki akşam yaptığı açıklama ise bu kaygı ve uyarılardan Türkiye’nin de azade olmadığını ortaya koyan tehlike çanı gibiydi: “Daha kat edilmesi gereken yollar var önümüzde. Aşı tedarikinde her an sıkıntı yaşanabilir. Deyim yerindeyse aşı kıtlığı yaşanan bir zamandayız.”[5] Sağlık Bakanı “en güvenli olanının kendi aşımıza sahip olmak” olduğunu belirtiyor ama altını çizdiği “sıkıntı” ve “kat edilmesi gereken yollar” iç açıcı ifadeler değil.

    Evet, bu ahlaki bir sınav olarak değerlendirilebilir. Daha doğrusu, kapitalizmin yarattığı ahlaki çöküşün somut bir şekilde gözümüzün önüne serildiği tablo bu. Ahlaki sınavı, burada tarafımızı ortaya koyarken vereceğiz.

    Pek çok salgının görülmesinin beklendiği bir yüzyılda COVID-19 aşıları ülkelerin sağlık endüstrileri açısından büyük bir “dayanak” oluştururken, egemen güçler tercihini nereden yana kullanabilir? Neden COVID-19 aşılarında patent koruması halen kaldırılmadı? Süreç böylesine eşitsiz ve ayrımcı bir tablo içinde ilerlerken pandemiden kurtulabilmek mümkün mü?

    Diyelim ki İsrail, ülke nüfusunun tamamını aşıladı; Filistin’de aşı yapılmadığı müddetçe pandemiden kurtulmuş mu olacak? Diyelim ki Kanada, ihtiyacı olanın 5 misli aşıyı stokladı; dünyada hâlâ aşıya erişmemiş olan 130 ülke varken, salgından korunacak mı? Diyelim ki Almanya, Pfizer-Biontech aşısının üretimini bir çırpıda 5 misli artırdı; patent koruması var oldukça bunun kime faydası olacak?

    Türk Tabipleri Birliği’nce geçtiğimiz hafta çevirim içi olarak düzenlenen “Aşı Hakkında Merak Ettikleriniz”[6] başlıklı panelde konuşan TTB COVID-19 İzleme Kurulu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova ısrarla altını çizdiler:

    “Aşılama, hızlı, etkin, adaletli bir şekilde yapılmadığında, dünyanın farklı yerlerinde bu sorun çözülmediği müddetçe, daha kuvvetli ve farklı koronavirüs aileleri insanda hastalık yapma potansiyeli ile karşımıza gelebilir. COVID-19 aşısında patent koruması kaldırılmalı, ihtiyaç duyulan 70 milyar dolar hızla ayrılarak, 6 ay – 1 yıl içerisinde ayrımsız ve adaletli bir şekilde aşı dağıtımı yapılması sağlanmalıdır.”

    Aksi halde, pandemiden tek başına kurtuluş olmayacak.

     

    [1] https://www.gavi.org/vaccineswork/covax-explained

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55794720

    [3] https://www.bbc.com/news/56100076

    [4] https://www.dw.com/tr/bm-genel-sekreteri-130-%C3%BClkeye-hi%C3%A7-a%C5%9F%C4%B1-ula%C5%9Fmad%C4%B1/a-56603614

    [5] https://www.okuhaber.com/video/6531360/asi-tedariginde-her-an-aksaklik-yasanabilir-saglik-bakani-fahrettin-koca-bedava-asi-iddialarina-yanit-verdi

    [6] https://www.youtube.com/watch?v=c0koStHVLCk