Etiket: #Yıl

  • Yıl dökümü: 2021

    Adettendir, her yılın sonunda önceki yılın öne çıkan yapıtlarına, kişisel olarak en çok hangilerini sevdiğimize dair bir yazı kaleme alınır. Geleneği bozmayalım ve 2021’in dikkat çeken filmlerini ve kişisel beğenilerimizi dile getirelim.

    Öncelikle devam eden pandemi nedeniyle sinema salonlarının yılın ilk altı ayında kapalı olduğunu, temmuz itibarıyla gösterimlerin gerçekleştirildiğini ekleyelim. Yine de, bazı yapımcı ve dağıtımcıların seyirci ilgisinin yeterli olmayacağı düşüncesiyle vizyona film sokmakta tereddüt ettiği gözlendi. Türkiye açısından gişenin motor gücü olan yapımcı ve oyuncular bu yılı pas geçtiği için beklenen düzeyde bir geri dönüş olduğunu söylemek zor. Daha çok Hollywood gişe filmlerinin salonların yüzünü güldürdüğü dikkat çekiyor. Ki bu da yılın sonlarına doğru yeni “Örümcek Adam” filmi sayesinde oldu.

    Yılın ilk büyük film festivali Berlin’de Radu Jude’un “Kaçık Porno”su Altın Ayı ödülüne değer bulundu. Bu film, Türkiye’de de yıl sonu listelerinde kendisine yer buldu. Ben henüz göremediğim için bir fikir yürütemeyeceğim. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan Julia Ducournau imzalı “Titane” için söyleyebileceğim şey ise “Allah sevenlerine bağışlasın” olabilir. Kötü bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, benim “performans filmleri” olarak kategorilendirdiğim bir yapım kendisi. Seyircide adrenalin yaratmak üzerine kurulu bu sinemanın, seyirciyi manipüle etmek üzerine kurulu ana akım sinemadan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum açıkçası. Hatta ana akımın çok daha dürüst olduğu söylenebilir! Venedik Film Festivali’nde ise Altın Aslan’ı, Fransız yönetmen Audrey Diwan’ın çektiği “L’evenement” filmi kazandı. Ama bu filmin de henüz göremedik.

    Yeşil Şövalye

    Gelelim görebildiklerim içinde en iyi on filmlik listeme. Kanımca, yaz aylarına denk geldiği, basın gösterimi yapılmadığı için çok az eleştirmen tarafından görülen “Yeşil Şövalye”, hak ettiği yerde değil. Film bugüne kadar çekilmiş en iyi Ortaçağ kabusu olabilir. Jane Campion’un hiç de yeni olmayan bir hikayeyi bu kadar özgün bir görsel dille anlatmayı başardığı “The Power of the Dog”unu ikinci sıraya koyuyorum. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’yle hayranlığımızı kazanan Céline Sciamma’nın yeni filmi “Küçük Anne” yılın en özgün içeriklerinden birisine sahip olduğu için listemize üçüncü sıradan girdi.

    Meksikalı yönetmen Michel Franco’nın hem ülkesinin hem de Latin Amerika’nın ordu, siyaset ve sermaye sarmalında yaşadığı travmaları anlattığı sert filmi “Yeni Düzen” de yılın dikkat çekici yapımları arasındaydı ve dördüncü sıradaki yerini aldı. İtalyan sinemasının en büyük isimlerinden Paolo Sorrentino imzalı “Tanrı’nın Eli”, eski yapımları kadar güçlü bir sinemaya sahip olmasa da Akdeniz neşesi ve Maradona’nın varlığıyla kendimizi iyi hissetmemizi sağladı açıkçası ve ilk beşteki yerini aldı. İlk onda yer alan diğer filmler ise şöyle sıralanıyor: “Bergman Adası”, “Don’t Look Up”, “Dün Gece Soho’da”, “İki Aşığın Ölümü”, “Ve Yarın Tüm Dünya.”

    Türkiye’de yerli sinemayı takip edebilmenin biricik koşulu haline geldi festivaller. Bu alanda yoksanız yerli sinemadan haberiniz olamıyor. Hal böyle olunca yılın ilk büyük festivali İstanbul, kayıp oldu. Çünkü yerli filmler kentin uzak bir köşesinde ve sadece bir kere gösterildi. Ulaşım sorunları nedeniyle gitmek mümkün olmadı. Haliyle bu festivalde gösterilen “Beni Sevenler Listesi” ve “Sardunya” gibi filmleri görme fırsatı bulamadım henüz.

    Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi Kerr

    Ana jürisinde yer aldığım Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise en iyi film ödülünü verdiğimiz Ahmet Necdet Çupur imzalı “Yaramaz Çocuklar” ve yönetmen ödülünü kazanan Nisan Dağ’ın çektiği “Bir Nefes Daha” öne çıkıyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın dört, “Bir Nefes Daha” üçüncü sırada yer aldı listemde. Beşinci sırada ise Antalya Altın Portakal’da izlediğim Nazlı Elif Durlu’nun ilk “Zuhal” adlı yapımı yer aldı. Listenin ilk iki sırasında yine Antalya’dan filmler yer alıyor. Ki aslında ikisini de ilk sıraya rahatlıkla koyabilirdim. İlki Ferit Karahan’ın “Okul Traşı” filmi. Çerçevesini küçük tutan ve bu alanda çok etkili bir hikaye anlatan yapım son dönemin en heyecan verici işleri arasında. İkinci film ise Tayfun Pirselimoğlu’nun kendi romanından hareketle çektiği “Kerr”i oldu. Kerr kanımca yönetmenin en iyi filmi olmanın yanı sıra, zanaat açısından da göz kamaştırıyordu. Türkiye’de yaşayanların çok iyi anlayacağı şekilde, bitmeyen bir kabusun içinde sıkışıp kalma hissini oldukça güçlü bir biçimde aktarıyordu yapım.

    Bitirirken hayal kırıklığı listesine tek bir film koyacak olsam “The Matrix Resurrections” olurdu muhtemelen. 2022 hayal ettiklerimizin gerçekleştiği, hayal kırıklıklarımızın en aza indiği bir yıl olsun!

  • Metin’siz, ama Metin’le 25 yıl…

    Metin Göktepe ile ilk Gerçek Dergisi’nde birlikte çalışmaya başladık. Daha doğrusu, ben memurluktan istifa edip, gazeteciliğe Gerçek Dergisi’nde  tekrar döndüğümde Metin Göktepe de muhabirdi. O İstanbul’da, ben Ankara’da aynı yayında çalışıyorduk, kimi zaman ortak haberlere de imzalar attık.

    Sonrasında, haftalık Gerçek Dergisi yerini günlük Evrensel Gazetesi’ne bıraktığında, biz yine Metin ile çalışmayı sürdürdük. Her ne kadar ayrı ayrı bürolarda olsak da sürekli konuşur, o Ankara’ya geldiğinde, ben İstanbul’a gittiğimde görüşürdük.

    Gazetenin ilk yılları, cezaevlerinde de dışarıda da baskıların arttığı, polisin her eyleme orantısız güç ile müdahale ettiği yıllar…

    8 Ocak 1996 günü İstanbul’da bir cenaze töreni vardı; Ümraniye E Tipi Cezaevinde yaşamını yitiren Orhan Özen ile Rıza Boybaş adlı iki mahkumun Alibeyköy’de yapılacak cenaze töreni… Sonradan öğrendiğimize göre, gazete merkezinde sabah toplantısında ısrar etmiş Metin ‘Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar’ diye… Zaten nerede bir hak arama eylemi, bir direniş veya etkinlik var mutlaka orada olurdu Metin. Çektiği fotoğraflar ve haberi de beğenildi mi değmeyin Metin’in keyfine. Adeta uçardı, bütün günün yorgunluğu, aç kalması hepsi unutulur giderdi.

    EMNİYET MÜDÜRÜ ORHAN TAŞANLAR İDİ

    O dönem İstanbul Emniyet Müdürü, Ankara Emniyet Müdürü iken özellikle kamu emekçilerinin eylemlerinde, “içinizde delikanlı varsa çıksın” diye bağıran, hak arayanları coplatıp, yerlerde sürükleten Orhan Taşanlar’dı. Bu nedenledir ki, insanların içi rahat değildi, mutlaka polis müdahalesi olur, insanları coplatıp, yerlerde sürükletir endişesi boşa değildi.

    Nitekim o gün de cenazenin kaldırılacağı Alibeyköy yoğun ablukaya alınmış, bine yakın kişi gözaltına alınarak spor salonuna götürülmüştü.

    Bu gözaltılar yaşanırken, bugün olduğu gibi gazeteciler de hedefteydi, göz açtırılmıyor, önlerine barikatlar kuruluyor, “sarı basın kartı” soruluyordu. Sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber takip etmesi engellenen Metin, haberi izlemekte ısrar edip, bir de Evrensel Gazetesi Muhabiri olduğu görülünce gözaltına alındı. Metin, “ben gazeteciyim, beni engelleyemezsiniz” diye itiraz etse de gözaltına alınarak, Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldü. “Gazeteciye özel muamele” denilerek, bilinçli, öldüresiye dövüldü. Öldüğü anlaşılınca da salonun dışında bir büfenin yanına cansız bedeni bırakıldı.

    ‘METİN ÖLDÜRÜLDÜ’ HABERİ GELDİĞİNDE…

    9 Ocak sabah Ankara Büro’da sabah toplantısındayız. Veli Özdemir Ankara Temsilcimiz. Ama yüzü asık, konuşacak, nasıl konuşacağını, ne diyeceğini bilemiyor gibi bir hali var. “Arkadaşlar, Metin Göktepe polis tarafından öldürüldü” dedi birden, o an sanki tavan yere indi, yer tavana çıktı. “Nasıl, nasıl, nasıl?” diye soruyor, Veli Özdemir’in kötü bir şakası diye düşünüyorduk.

    Şoktaydık hepimiz.  Uzun zamandır birlikte çalıştığım, sık sık konuştuğum, şakalaştığım Metin’in ölmüş olabileceğine inanamıyordum.

    İnanmasak da gerçekti, ertesi gün yani 10 Ocak “Çalışan Gazeteciler Günü”nde de cenaze töreni vardı. Akşamdan çıktık yola. Trenle, kalabalık bir grup gittik İstanbul’a.

    O gün gazetesi Evrensel “Bu yürek susmayacak” manşeti ile siyah çıktı. Bütün haberler de  Metin Göktepe’nin imzasıyla… Metin’i böyle uğurlayacaktık.

    Annesi Fadime Göktepe, ablaları, ağabeyleri ile ilk orada tanıştım ve 25 yıldır aileden bir parçayım ben de.

    İnanılmaz bir kalabalıkla, saatler süren yürüyüşün ardından Atışalanı, Esenler Kemer Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurladık Metin’i 25 yıl önce..

    Önce ‘duvardan düştü’, ‘sandalyeden düştü’ dedi, faili meçhul yapmak istediler önceki gazeteci cinayetleri gibi. Ancak Metin’in öldürülmesinde polis suç üstü yakalanmıştı, onlarca meslektaşı ve o gün gözaltına alınanlar “tanık” oldular öldürüme.

    Bu kez davasını ilden ile gezdirerek gözden ırak tutmak istediler. Bu da tutmadı, genç yaşlı meslektaşları, emek ve meslek örgütleri, gazetesi, partisi sahiplendi bu davayı… Dava il il gezdirildi, insanlar da il il takip ettiler. Öyle bir takipti ki bu, Fadime Göktepe ağır bir trafik kazası geçirmiş, kafatası dahil birçok yerinde kırık var, doktor ‘gidemezsin’ dediği halde sargılar içinde gitti evladının duruşmalarına… Emri verenler değil ama ölümüne yol açan polisler az da olsa bir ceza aldılar. Ki bu, Türkiye tarihinde bir ilkti, Metin’den önce onlarca gazeteci öldürülmüş, katilleri ‘faili meçhul’ kalmıştı.

    Metin hak mücadelesini izlediği, haberini yaptığı insanlara hep dokunmuştu ki, onlar da Metin’in davasını yalnız bırakmamıştı. Bu açıdan da bir ilkti. Metin aradan geçen 25 yıla rağmen öğretmeye devam ediyor, adına verilen ‘Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’ ile; araştırmacı gazetecilik ile, haklının yanında, halkın yanında gazetecilik anlayışı ile…

    O gün Metin’i ‘sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber izlemekten alıkoyan sistem, bugün de “turkuaz kartı yok” baskısını sürdürüyor.