Öncelikle devam eden pandemi nedeniyle sinema salonlarının yılın ilk altı ayında kapalı olduğunu, temmuz itibarıyla gösterimlerin gerçekleştirildiğini ekleyelim. Yine de, bazı yapımcı ve dağıtımcıların seyirci ilgisinin yeterli olmayacağı düşüncesiyle vizyona film sokmakta tereddüt ettiği gözlendi. Türkiye açısından gişenin motor gücü olan yapımcı ve oyuncular bu yılı pas geçtiği için beklenen düzeyde bir geri dönüş olduğunu söylemek zor. Daha çok Hollywood gişe filmlerinin salonların yüzünü güldürdüğü dikkat çekiyor. Ki bu da yılın sonlarına doğru yeni “Örümcek Adam” filmi sayesinde oldu.
Yılın ilk büyük film festivali Berlin’de Radu Jude’un “Kaçık Porno”su Altın Ayı ödülüne değer bulundu. Bu film, Türkiye’de de yıl sonu listelerinde kendisine yer buldu. Ben henüz göremediğim için bir fikir yürütemeyeceğim. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan Julia Ducournau imzalı “Titane” için söyleyebileceğim şey ise “Allah sevenlerine bağışlasın” olabilir. Kötü bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, benim “performans filmleri” olarak kategorilendirdiğim bir yapım kendisi. Seyircide adrenalin yaratmak üzerine kurulu bu sinemanın, seyirciyi manipüle etmek üzerine kurulu ana akım sinemadan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum açıkçası. Hatta ana akımın çok daha dürüst olduğu söylenebilir! Venedik Film Festivali’nde ise Altın Aslan’ı, Fransız yönetmen Audrey Diwan’ın çektiği “L’evenement” filmi kazandı. Ama bu filmin de henüz göremedik.
Gelelim görebildiklerim içinde en iyi on filmlik listeme. Kanımca, yaz aylarına denk geldiği, basın gösterimi yapılmadığı için çok az eleştirmen tarafından görülen “Yeşil Şövalye”, hak ettiği yerde değil. Film bugüne kadar çekilmiş en iyi Ortaçağ kabusu olabilir. Jane Campion’un hiç de yeni olmayan bir hikayeyi bu kadar özgün bir görsel dille anlatmayı başardığı “The Power of the Dog”unu ikinci sıraya koyuyorum. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’yle hayranlığımızı kazanan Céline Sciamma’nın yeni filmi “Küçük Anne” yılın en özgün içeriklerinden birisine sahip olduğu için listemize üçüncü sıradan girdi.
Meksikalı yönetmen Michel Franco’nın hem ülkesinin hem de Latin Amerika’nın ordu, siyaset ve sermaye sarmalında yaşadığı travmaları anlattığı sert filmi “Yeni Düzen” de yılın dikkat çekici yapımları arasındaydı ve dördüncü sıradaki yerini aldı. İtalyan sinemasının en büyük isimlerinden Paolo Sorrentino imzalı “Tanrı’nın Eli”, eski yapımları kadar güçlü bir sinemaya sahip olmasa da Akdeniz neşesi ve Maradona’nın varlığıyla kendimizi iyi hissetmemizi sağladı açıkçası ve ilk beşteki yerini aldı. İlk onda yer alan diğer filmler ise şöyle sıralanıyor: “Bergman Adası”, “Don’t Look Up”, “Dün Gece Soho’da”, “İki Aşığın Ölümü”, “Ve Yarın Tüm Dünya.”
Türkiye’de yerli sinemayı takip edebilmenin biricik koşulu haline geldi festivaller. Bu alanda yoksanız yerli sinemadan haberiniz olamıyor. Hal böyle olunca yılın ilk büyük festivali İstanbul, kayıp oldu. Çünkü yerli filmler kentin uzak bir köşesinde ve sadece bir kere gösterildi. Ulaşım sorunları nedeniyle gitmek mümkün olmadı. Haliyle bu festivalde gösterilen “Beni Sevenler Listesi” ve “Sardunya” gibi filmleri görme fırsatı bulamadım henüz.
Ana jürisinde yer aldığım Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise en iyi film ödülünü verdiğimiz Ahmet Necdet Çupur imzalı “Yaramaz Çocuklar” ve yönetmen ödülünü kazanan Nisan Dağ’ın çektiği “Bir Nefes Daha” öne çıkıyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın dört, “Bir Nefes Daha” üçüncü sırada yer aldı listemde. Beşinci sırada ise Antalya Altın Portakal’da izlediğim Nazlı Elif Durlu’nun ilk “Zuhal” adlı yapımı yer aldı. Listenin ilk iki sırasında yine Antalya’dan filmler yer alıyor. Ki aslında ikisini de ilk sıraya rahatlıkla koyabilirdim. İlki Ferit Karahan’ın “Okul Traşı” filmi. Çerçevesini küçük tutan ve bu alanda çok etkili bir hikaye anlatan yapım son dönemin en heyecan verici işleri arasında. İkinci film ise Tayfun Pirselimoğlu’nun kendi romanından hareketle çektiği “Kerr”i oldu. Kerr kanımca yönetmenin en iyi filmi olmanın yanı sıra, zanaat açısından da göz kamaştırıyordu. Türkiye’de yaşayanların çok iyi anlayacağı şekilde, bitmeyen bir kabusun içinde sıkışıp kalma hissini oldukça güçlü bir biçimde aktarıyordu yapım.
Bitirirken hayal kırıklığı listesine tek bir film koyacak olsam “The Matrix Resurrections” olurdu muhtemelen. 2022 hayal ettiklerimizin gerçekleştiği, hayal kırıklıklarımızın en aza indiği bir yıl olsun!