Etiket: #Üniversite

  • Üniversiteler çoraklaşırken rektör egoları semiriyor

    Doksanlı yılların ortaları, tam da bu zamanlar. Üniversite sınavlarının kısaltılmış adları o zamanlar ÖSS ve ÖYS idi. ÖYS’ye girerken aynı zamanda tercihleri de yapıyordunuz. Şimdi olduğu gibi puanınızı aldıktan sonra üniversitelerin, tercih etmeyi düşündüğünüz bölümlerini ziyaret ederek, ilgili kişilerden bilgiler almak mümkün değildi. Hele de şimdi olduğu gibi her mahallede özel üniversite, pardon “vakıf üniversitesi” yoktu. Hele hele bu mahallelerdeki özel üniversitelerin müşteri, yine pardon, öğrenci toplamak için tanıtım günleri hiç yoktu. Sınava girerken yaptığınız tercihlerden birisi, sınavda göstereceğiniz performans sonucunda değiştirilemez bir şekilde karşınıza sürprizli olarak çıkardı. Neyse şimdi uzattıkça mesele çetrefilleşecek, okuyucu bu mahrumiyet durumuna “ah nerde o eski günler ya da üniversiteler” dercesine nostaljik bir özlem duyduğumu zannedecek. Hiç öyle bir özlem duymuyorum kuşkusuz.

    NİTELİĞİ KUŞKULU ÜNİVERSİTELERİN BAŞINDAKİ REKTÖRLER

    Bizim zamanımızda da dershaneler vardı, sanki okullarda eğitim verilmiyormuş gibi dershaneye gitmeden üniversite kazanmak neredeyse imkânsızdı. Tercihlerinizi yine bir rehber öğretmenle yapardınız. Ancak gerçekten de şimdi olduğu kadar uzun uzun tanıtım günleri yapılmazdı üniversitelerle ilgili olarak, üniversitelere belirli liselerden geziler düzenlenmezdi. Her şey sürprizliydi. Bütün sürprizler gibi bu işin de iyi yanı kadar kötü yanı da vardı. Kazandığınız bölümün bulunduğu kampüsü ilk gördüğünüzde sürprizin içeriği belli olurdu. Benim esas anlatmak istediğim, niye bu sürprizli durumun ortadan kalktığı değil; zira bu sınava taşradan giren pek çok genç için sürprizli durum devam ediyor. Web sitelerinden bile olsa gitmek istediği üniversiteyi görmeden, bilmeden tercih etmek zorunda kalan pek çok genç var bu coğrafyada hala. Anlatmak istediğim konu, bu kadar çok üniversite içinde ve bu kadar cilalı tanıtımlar sonucunda girildiği zaman nitelikli bir akademik eğitim almanın mümkün olup olmadığı ve bu niteliği kuşkulu üniversitelerin başlarına getirilen rektörlerin bu nitelik sorununu ne kadar dert edindiği. Baştan belirtmek isterim ki, nitelik sadece niteliği kuşkulu çok yayının yapılmasından ibaret değil. Pek çok parametrenin devrede olması gerekiyor. Hele de son yıllarda yazılan tezlerin pek çoğu özgünlük sorunu yaşarken, daha da çoğunun intihalden mustarip olduğu ortadayken. Tam da bu nedenle üniversitelerin varlığı ve meşruiyetinin ciddi şekilde sorgulanmaya başlamasıyla akademik araştırma bir yana, yazma ve yayınlama konusu hala nitelik değerlendirmesi açısından önemli olmakla birlikte başka kriterler de ön plana çıkıyor.

    “MEZUN OLDUĞUNUZ ÜNİVERSİTE İLE İÇİNDE YAŞADIĞINIZ ZAMANIN ÜNİVERSİTESİ AYNI ADI TAŞIMIYOR”

    Benim üniversite sınavına girerken hayalimdeki üniversite Amerikan filmlerinde ve dizilerinde gördüklerimden ibaretti. Üniversiteye gelene kadar küçük bir köyde büyümüş birisi olarak tek bir üniversite kampüsünü mavi camın haricinde görmemiştim. Ne var ki çok kısa bir süre içerisinde kendi kendime hazırlandığım, o zamanların olmazsa olmazı dershaneye gidemeden ve herhangi bir rehber öğretmenin kılavuzluğu olmadan kazanabildiğim iletişim fakültesi bir kampüs içinde değildi. Fakülte spor salonundan kütüphanesine, kafeteryasından geniş konferans salonuna kadar pek çok olanağa sahip bir kampüsün içinde olmadığı için dersleri astığımız zamanlar ya fakültenin yakınındaki kahvehaneye ya da pastaneye takılırdık. Mezun olduğum fakültenin bağlı olduğu üniversitenin adı bile değiştirildi şimdi. Biliyorsunuz 2018 yılında çıkan bir yasayla bazı “hantal” üniversitelerden birer üniversite daha türetildi ve benim mezun olduğum fakülte de bu yeni türetilen üniversitelerden birisine bağlandı. Ne şahane değil mi? Mezun olduğunuz üniversite ile içinde yaşadığınız zamanın üniversitesi aynı adı taşımıyor. Ne talih ama.

    “KURDUĞUMUZ ASİSTAN GİRİŞİMİ ÖRGÜTLENMESİ SAYESİNDE REKTÖRE HESAP SORABİLDİK”

    Lisans eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansa başladığım fakülte ise bir kampüsün içindeydi. Mütevazı, üniversitenin farklı semtlere dağılmış diğer kampüslerinden daha küçük ama eğitimin dışında öğrencinin vakit geçirebileceği farklı yaşam alanları vardı kampüsün. Spor salonu, her fakülteye ait nispeten zengin denilebilecek kütüphaneleri, kantinleri, yemekhaneleri ve bir de restoranı vardı. Üstelik inanabiliyor musunuz, bu restoranda alkol de satılıyordu. Asistan olduktan sonra bu restoranda hocalarımızla birlikte kurduğumuz çilingir sofraları unutulmaz. Kampüsün her fakültesinin farklı bahar şenliği organizasyonu vardı. Benim çalıştığım fakültenin panayırı eğlenceli olurdu. Bütün fakültelerin birlikte düzenlediği konserlere kimler gelmedi ki? Düşünün Kardeş Türküler grubunu dinledik bu kampüste, üstelik de soğuk biralarımızı keyifle yudumlarken, üstelik de kimse kimseye sataşmadan. Bu kampüste asistanların özlük haklarını savunmak için Asistan Girişimi diye bir örgütlenme de oluşturduk. Bu örgütün gücüyle dönemin rektörüne asistanların neden kalıcı değil de geçici 50-d maddesiyle istihdam edildiğinin hesabını sorduk. Rektör bey, gönül indirip avenesiyle gelerek kampüsün en büyük konferans salonunda sorularımızı dinlemek zorunda kaldı. Rektör beyefendinin laf kalabalığına daha fazla dayanamayarak, avenesiyle baş başa bırakıp salonu hep birlikte terk ettik. Misal ben derslerime farklı tarihlerde hem Muharrem Sarıkaya’yı hem de Agos yazarlarını çağırabilmiştim. Yine bir dersimde öğrencilerim “medyada LGBTI+ temsilinde sorunlar” başlığıyla yaptıkları sunuşlarına bir trans yurttaş davet edebilmişlerdi. Hoca olarak hayatımın en öğretici derslerinden birisi oldu bu ders misal. Düşünün daha yedi yıl önce, yani 2015 tarihinde Madunların Medyası başlıklı bir konferans düzenlemiş ve bu konferansa Alevi, Çerkez, Laz, Rum, Ermeni, LGBT+ Süryani, işçi medyasından temsilciler çağırarak konuşmalarını sağlamıştık. Ne günlermiş ama. Çatışmalara yol açsa da, öğrenciler kendi siyasi görüşlerini anlatabilecekleri stantlar kurabilir, etkinlikler düzenleyebilirdi bu kampüste. Muhtemelen şimdi çatışmasız, süt liman bir ortam hâkimdir. Ne de olsa üniversitede özgürlük, tartışma, çatışma yerine suskun ve süt dökmüş kedi görünümlü öğrenciler olmalı değil mi? Neyse ki beklenen olmuyor ve hala düşünen, sorgulayan ve özgürlük talep eden öğrenciler var. Son izlediğim mezuniyet töreni videosu içime umut doldurdu.

    “19 YIL ZAMAN GEÇİRDİĞİM KAMPÜS ŞİMDİ KALEKOLA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    Öğrencilik zamanlarımı da sayarsak 19 yıl girip çıktığım, hoşça vakit geçirdiğim, akademik hayatımın en önemli adımlarını atladığım kampüsün şu anda ne halde olduğunu pek bilemiyorum. Zira bu kampüsten 2017 yılında kovuldum. Benimle birlikte yaklaşık yüz meslektaşım da kapı dışarı edildi. Tam bizler kovulurken kampüs bir kalekola[1] dönüştürüldü. Ben öğrenciliğe başladığımda kampüsün tek bir giriş kapısı yoktu. Muhtelif yerlerinden, gerekirse duvarların üstünden de atlayarak girilebilirdi kampüse. Kampüs kentin içinde olduğu için, etraftaki esnafla, semt halkıyla etkileşimi daha güçlüydü kampüs bileşenlerinin. Yıllar içinde kampüsün diğer kapıları kapatıldı, duvarların boyu yükseldi. Tek bir giriş kapısından turnikeyle girilebilir hale getirildi. Üstelik de dinozor aşkıyla meşhur, metazori müstafi belediye başkanının kentin bütün giriş noktalarına yaptırdığı kapılara benzer bir kapı yapıldı kampüsün girişine. Ne de olsa büyüklük ve şatafat her şeydi günümüz Türkiye’sinde. Fakülteden ve kampüsten kovulduktan sonra bir daha tek başına buraya giremedim. Bir iki defalık mecburi girişimi fakültede kalan bazı meslektaşlarımın refakatiyle gerçekleştirebildim. Kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneye girer gibi hissettim kendimi giriş yaparken. Bilemiyorum, halen bu kampüste çalışmaya devam eden meslektaşlarım kendilerini nasıl hissediyorlar.

    “EĞİTİM İLK DEFA KULLANILMASINA RAĞMEN İLK YAĞMURDA ŞAKIR ŞAKIR AKAN BİNALAR GİBİ DÖKÜLÜYOR”

    Meslek hayatım boyunca ÖSYM temsilcisi olarak, konferansa katılmak ya da çalışan meslektaşlarımı ziyaret gibi muhtelif gerekçelerle Anadolu’nun en ücra köşesindekilerle birlikte büyük ve köklü üniversitelerin kampüslerini de gördüm. AKP iktidarı zamanında çoğaltılmasıyla övünülen taşra üniversitelerine her gittiğimde karşılaştığım en belirgin manzara yoksunluktu. Yoksunluk, yoksulluğa benzemez. Yoksul, yoksulluğunu kabul etmiş ve ona göre bir yaşam standardı belirlemiştir. Yoksun ise, neyin ne kadarını hak ettiğini bilir ama çaresizdir. Zira hak ettiğini düşündüğü şeylere sahip olamama hali bir yandan hınçlandırır onu, diğer yandan kanaatkâr hale getirir. Bu iki birbiriyle çelişik duygu ve davranış, bir süre sonra bu yoksunluğu yaşayan kişilerin ayrılmaz bir karakteri haline gelir. Bu karakterin, içinde çalıştığı mekânın duvarlarına bile yansıdığını düşünün. Düşünün bir üniversitede çalışıyorsunuz, kampüse içinde çalıştığınız fakülte ya da bölüm binalarından sonra yapılan neredeyse ilk bina şatafatlı bir cami. Bir kütüphane kurulmuş, ama kütüphanenin içi neredeyse bomboş. Kocaman binasının suntalam kitap raflarına seyrekçe serpiştirilmiş kitaplar, bankolarına kondurulmuş tek tük kütüphane görevlileri ve sanki sırf masa doldursun diye oturtulmuş birkaç öğrenciyi saymazsak dört duvardan ibaret bir kütüphane. Belki beş yüz kişilik camiyi ise hiç söylemeye gerek yok. Vakit namazlarında bir saf bile doldurmak mümkün değil. İbadetin de eğitimin de TOKİ tarafından kondurulmuş sakil binalardan ibaret olduğu zannedilen bir üniversite kampüsü. Bu TOKİ yapıları, kuşkusuz üniversiteyi algılama sınırlarını da şekillendiriyor. Yayınlar, TOKİ binaları gibi tek tip, araştırmalar TOKİ mutfakları gibi birbirinin tıpa tıp aynısı. Eğitimse ilk defa kullanılmasına rağmen ilk yağmurda şakır şakır akan binalar gibi dökülüyor. Kontenjanlar şişkin, akademik kadro olabildiğince zayıf. Bu nedenle bu her bakımdan zayıf kadronun üstüne haftalık 40 saate varan birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan konu başlıklarında ders yükü. Düşünün lisans eğitiminin ilk yılında okuduğu “Hukukun Temel Kavramları” dersini saymazsak, hukukla hiçbir alakası olmayan hocaya Anayasa dersi verdiriyorsunuz. Hoca “ben bu dersi nasıl vereyim, alanım değil?” diyerek itiraz ettiği zaman, “biz her dersi bildiğimizden mi anlatıyoruz, okuyup anlatırsın” şeklinde yanıt alıyor.

    “BİZLER BATMAKTA OLAN GEMİDEN ATILARAK BATMASI ENGELLENEBİLECEK GEMİNİN FAZLALIKLARIYDIK”

    AKP döneminde kurulan bu yoksun üniversite ortamı, son on yıldır AKP öncesindeki nispeten düzgün denebilecek diğer üniversitelere de teşmil edildi. Eski ve köklü üniversitelerin kadroları belki eksik değil, ama üniversite ortamındaki akademik özgürlük, cesaret, umut ve yaşama enerjisi neredeyse tükenme noktasında. Üniversitelerdeki neredeyse bütün bahar şenliği etkinlikleri uzun zamandır ya yasaklanıyor ya da sansürlenerek izin veriliyor. Öğrencilerin protesto hakları işgüzar rektör ve dekanlar tarafından engelleniyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet törenindeki fakülte dekanının konuşma yapan öğrenci karşısındaki aczi unutulur gibi değil. ODTÜ Rektörü’nün mezuniyet törenini Devrim Stadyumunda değil de her bölümün kendi içinde yapması talimatına direniş devam ediyor. Bütün bu rektörlerin, bu özgürlükleri kısıtlama girişimlerinin görünürdeki gerekçeleri, üniversitenin selametini korumak muhtemelen. Zira bizler ihraç edilirken, yanımıza bile yaklaşamayan solcu meslektaşlarımız da aynı gerekçeye sığınmışlardı: Fakültenin geleceğini ve selametini korumak. Bizler batmakta olan gemiden atılarak batması engellenebilecek geminin fazlalıklarıydık. Atıldık ve fakülteler kurtuldu! Sahiden de kurtuldu mu fakülteler?

    2016’dan bu yana üniversitelerin akademik nitelikleri daha mı arttı? Akademik özgürlükler daha mı genişledi? Sahiden de bu rektörler liyakatlerinden dolayı mı rektör atanıyorlar? Cumhurbaşkanının eski AKP’li Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu için söylediği “Onlar o makamlara kendi layık oldukları için gelmediler. O makamlara getirildiler. Eğer onlara bakanlık verildiyse, başbakanlık verildiyse, hepsi, onlara bir irade o makamları verdi. Onlar bunun kıymetini bilemedi.”[2] sözleri mevcut rektörler için de geçerli değil mi? Bu rektörler, o makamları hak ettikleri için değil, bir irade onları oraya oturttuğu için orada değiller mi? Ne var ki bu liyakatsizlik üniversitelerdeki niteliksizliği de besliyor ve üniversitelerdeki çoraklaşma giderek çölleşmeye doğru gidiyor. Liyakatsiz rektörlerin kırılgan egoları şiştikçe, üniversitelerdeki niteliksizlik daha da artacak. Bugün üniversite okumaya başlayacak öğrencilerin belki de eğitim öğretimden daha fazla, üniversitelerde sosyal yaşamı besleyen olanakları talep etmeleri gerekecek. Bunun için de var olana kanaat etmek yerine, olması gerekeni arzu etmeleri gerekiyor. Çünkü üniversiteler artık çoktan birer eğitim kurumu olmaktan çıktı. Eğitim almak isteyenler için pandemi sürecinde pek çok olanak doğdu. Üniversite asıl olarak özgür düşüncenin, sanatın, kültürün ve sosyal etkileşimin yeri haline gelmiş durumda. Belki de hep öyle olmalıydı, öyleydi belki de. Bunun farkına varılmadığı sürece, üniversitelerde “dostlar alışverişte görsün” babında doldur-boşalt tarzı bilim ve eğitim devam eder gider ve bununla da hiçbir yere varılamaz. Bugünün atanmış rektörlerinin böylesi bir bakış açısına sahip olmadığı ise ortada. Onlar sahiplerinin talimatlarını yerine getiren kukla olmaktan öte bir misyona sahip değiller.

    [1] AKP döneminde TOKİ tarafından sınır boylarına yaptırılan yüksek güvenlikli karakollara verilen isim.

    [2] https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/erdogandan-babacan-ve-davutoglu-itirafi-o-makamlara-layik-olduklari-icin-gelmediler-1962040 (Erişim tarihi: 01/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk-2

    Bir önceki yazımızda “Tarihe Tanıklık Eden Akademia’nın Gelişimi” başlığı altında bu kurumsal yapının kaynağına inmeye çalıştık. Bu yazımızda ise akademinin paralelinde üniversitenin tarihsel köklerine bakacağız. Üniversiteler daha ilk evrelerinde bile, akademide de olduğu gibi, en çok tartışılan konuların başında geldi. Bir taraftan laik iktidar bu kurumu kendi tekeline çekerken diğer taraftan da kilise buna karşı direndi. Üniversite yüzyıllarca bu iki odak arasında en önemli kapışma alanıydı.

    FİLOZOFTAN ENTELEKTÜELE, AKADEMİA’DAN ÜNİVERSİTEYE

    Üretim ilişkilerinin farklılaşması ve kentlerin gelişmesiyle karmaşıklaşan siyasal ilişkiler filozofların yerini alabilecek yeni bir düşünür tabakasını yarattı. Antik Yunan’daki filozofların yerini yeni bir kentli sınıf olan entelektüeller aldı.

    Bu kent yaşamında entelektüellerin ilk başlardaki görevi meslek yazmak veya öğretmek ya da ikisini birden veren, hocalık ve bilginliği profesyonel yapanlardı.

    XII. yüzyılın kent entelektüeli kendini tam olarak bir zanaatkar, bir lonca mensubu gibi hissediyordu. İşlevi daha çok düşünce sanatlarının incelenmesi ve örgütlenmesiydi. Onlara göre sanat (ars) “tekne” (teknik)’dir, yani marangozluk veya demircinin ki gibi, hocanın uzmanlık alanıdır.

    Lonca mensubu olan entelektüel, bilim ile öğretim arasında gerekli bağlantıyı kurmaya çalışmıştır. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına inanmaya başlamışlar ve dolaşıma sokulmasına ikna olmuşlar. Okullar fikirlerin tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kentsel şantiyede, zanaatkar ve tüccarla aynı atılımda omuz omuzadır. Geriye kalan tek şey ise, zanaatkarlar için artık kominal hareketle gelişen lonca hareketinin içinde örgütlenmektir. Bu, hoca ve öğrenci loncaları örgütlendikleri yere, bir çok loncayı bir araya getirdiği için, genel birlik anlamına gelen üniversite adını verdiler.

    Öğretmen ve öğrencileri bir araya toplama fikri daha çok Platon’da belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Filozof Platon, Akademos bahçesinde öğretmen ve öğrencileri Akademia çatısı altında bir araya getirmişti. Bunun için üniversitelerin ilk hocası Platon ve ilk üniversite de Akademia diyebiliriz.

    Günümüz üniversitelerinin öncülüğünü yapan ilk üniversite ise İtalya’nın bir kenti olan Bologna da XII. yüzyılda kuruldu.

    Çeşitli loncaları bir araya getiren üniversitelerin kurulması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bu loncaların oluşmakta olduğu kentlerde üniversite üyelerinin sayı ve niteliği, diğer iktidar odaklarını endişelendiren bir güç göstermektedir. Özerkliklerini bazen kilise iktidarıyla, bazen de laik iktidar odaklarıyla mücadele ederek kazanmışlardır. Bolonya’da, Paris’te, Oxford’da bu böyle kazanılmıştır. Örneğin 1219’da Dilenci Tarikatı üyelerinin üniversiteye girmeleri nedeniyle, Şansöylye (hükümet başkanı) bu yeniliğe karşı çıkmak istemiş ve son ayrıcalığını da kaybetmiştir. 1229-1231’deki büyük grev sırasında üniversite, piskoposun yargı yetkisinin dışına çıkmıştır.

    Aynı çabalar laik iktidara karşıda yürütüldü. 1229’da Paris’te karşı karşıya gelen kralın kolluk güçleri ile öğrenciler arasında çıkan olaylarda kanlı sonuçlar yaşanmış, bunun üzerine üniversite özerkliğini daha da pekiştirmişti. Bu kavgada bir çok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle de üniversitenin büyük bir bölümü greve giderek yeni haklar elde etmişti.

    Üniversite loncaları bu kavgadan 1321’de galip çıktılar. En büyük silahları ise öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kakarlılıkları yanı sıra kilise ve laik iktidarı grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten de kullanarak sağlamışlardır. Çünkü üniversiteler, her iki iktidar odağı için de avantaj sağlamaktaydı; bir müşteri kitlesi, danışman ve memurlar için yeganeydiler ve parlak bir prestij kaynağı oluşturmaktaydılar. Bunun için de onların bu savunma yöntemine karşı direnemiyorlardı.

    Üniversite loncasının iç çelişkileri ve dıştan gelen baskılar üniversite loncasının örgütlenişini zorunlu kıldı. Bunlar eğitimin örgütlenmesi; programlar, sınavlar, ahlaki ve dinsel yapı, üniversite hocaları, kullanılan aletler (kitap vb), yöntem, alıştırmalar, gelir kaynakları vb.

    Orta çağla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da çeşitli üniversitelerin yanı sıra akademiler de kuruldu. Bunların en ünlüsü Floransa’da kurulan Marsilius Ficinius’un Platoncu Akademisi’dir. Bu akademi Platon’culuk ile Aristo’culuğu birleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca felsefe dışı öğretilerle ve sanatlarla uğraşan akademiler de kurulmaya başlandı. Venedik’te Aldo Manuce (Aldo Manuzia)’nun kurduğu akademi, felsefe dışı konulara yönelirken Roma’da Pomponius Laetus’un kurduğu akademi arkeoloji ile uğraşmıştı. Yine Ankadia Akademisi de şiir üzerine kurulan bir akademiydi.

    Yeni çağda bilimsel ve sanatsal akademiler bütün Avrupa’da yayıldı. Akademi deyimi bu kurumlarla, Platon öğretisi dışında bilim ve sanat kurumu anlamını kazandı. Bunlar arasında Fransa 1570 yılında Kral Charl XI. buyruğunda kurulan şiir ve müzik akademisidir. Yine Başbakan Kardinal Richeliev’nun buyruğuyla kurulan Fransız Akademisi bütün bilim ve sanat dallarında ulusal bir yön vermek ve çeşitli armağanlar ve yarışmalarla bilimcileri ve sanatçıları yüreklendirmek amacını gütmüştür. Bu akademinin bir diğer özelliği ise üye sayısını 40’la sınırlamış olmasıydı.

    XVI. yüzyılda akademiler, felsefe ve edebiyatta öncü rol oynadılar. Bu akademilerin sayıları artarken amaçları ve uzmanlıkları belirlendi. Örneğin Julius Pomponius Laetus Akademisi arkeoloji araştırmalarıyla uğraşırken, Floransa’daki Accademia Della Crusca, İtalyan dilini araştırmakla uğraştı. Accademia del Cimento tümüyle bilimsel çalışmalar yaptı ve Accademia deglis Arcadi ise şiir sanatıyla ilgilendi.

    Kilise ve skolastik üniversiteler akademilere şüpheci bir gözle baktı. Çoğu zaman meslek kuruluşları karşı çıksa da akademiler kurumlaşmak ve kendilerini bir tüzüğe bağlamak için daha sıkı kurallara bağlandılar.

    İtalya dışına akademiler hızla yayılınca, Fransa’da Richelieus 1634’te Academie Française’yi kurarak, tüm düşünsel ve yaratıcı öğreticileri yönlendirme ve gözetme siyaseti izledi. Krallık 1655’te resim ve heykel akademisini kurdu. 1666’da yazıtlar ve edebiyat akademisi, 1669’da müzik akademisi, 1671’de mimarlık akademisi gibi akademiler kuruldu.

    İngiltere’de, Prusya’da, İspanya’da, İsviçre’de edebi ve bilimsel nitelikte krallık akademileri kuruldu. Osmanlı’da ise 1848’de Harb Akademileri (Mektebi Fünun Harbiye Şahane), 1882’de Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), 1889’da Ticaret Mektebi, 1957’de de Gülhane Askeri Tıp Akademisi gibi akademiler kuruldu. Daha sonra da bu akademiler çeşitli alanlarda faaliyet yürüttü.

    Güzel sanatlar akademisi Rönesans dönemi sonlarında, sanatçıların meslek kuruluşları içindeki zanaatçıların zanaatçı konumlarının dışına çıkma isteğinden doğdu. Tek ustanın yanında çıraklık yapmaya oranla daha geniş bir eğitim olanağı ortaya çıktı. Geçmiş sanatçılar üzerinde tartışmalar yürüdü. Ustaların eserleri incelenmeye başlandı. 19. yüzyılda ise Akademiler kesin kurallar getirdi. Bu akademilerin en büyük zaafı oldu. Kimileri resimde desenin önceliğini kabul ettirmek istedi, kimileri de değişik alanlarda kısırlaştırıcı kurallar koydu. İçi boş ve yaratıcılıktan yoksun bir ustalığın yerleşmesine yol açtı. Bunun üzerine genç sanatçı kuşakların başkaldırısı kimilerini romantizme, kimilerini de gerçekçilik ve izlenimciliğe yöneltti. Akademilerin bu handikapı kendiliğinden ve özgür yaratıcılığın tersine akademik öğretilere ve geleneksel estetik kavramlara bağlanarak akademizm hastalığına dönüştü. Bu çerçevede yetişen sanatçı, yazar veya edebiyatçı bunun etkisinde kaldı.

    Sonuç itibari ile bilimsel düşünme ve özgür düşünme olmadığı sürece üniversite ve akademiler de gerekli sonucu vermezler: Bu yüzden de üniversitelerde, yüksek öğrenim kurumlarında ya da akademilerde “akademik özgürlük” olmadığı sürece araştırmacı ya da hocalar konu edindikleri problemleri, derslerinde veya yayınlarda bilimsel çalışma ve evrensel standartlarda görevlerini yerine getiremez. Üniversite ve akademiler yöneticilerin müdahalesine maruz kalmadığı sürece bilimsel araştırma ve tartışmalarda daha ileri gittiği de somut bir gerçekliktir.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk (1)

    Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı kararnamesi ile rektör atanmasına tepki gösteren ve üniversitede protesto düzenleyen öğrenciler evlerinde gözaltına alındılar. Daha sonra düzenlenen rektör devir teslim töreni sırasında da bazı akademisyenler rektörlük binasına sırtlarını dönüp protesto ettiler.

    Tabiki bu tür olaylar sadece Türkiye’de görülen bir vaka değil, tarihsel süreç içinde 2 bin yılı aşkındır devam eden ve günümüze kadar gelen bir vakadır.

    Akademi ve üniversite üzerinde her dönem iktidarlar hükmetmek istemiş ve genellikle de bu tepkilerle karşı karşıya kalmışlar. Dolayısıyla “akademik özgürlük” ve “bilimsel üniversite” karvramları etrafında sık sık gerilimler ve tartışmalar da yürütülmektedir.

    Ben de bu yazımı iki bölüme ayırıp akademi ve üniversitenin tarihsel gelişimine değinmek istiyorum. Burada söz konusu iki öğretim alanının ne tür evrelerden geçtiğini ve hangi felsefi düşünceler üzerine bina edildiğini vermeye çalışacağım. Yazının kapsamını belki de didaktik görebilirsiniz, bunun içinde affınıza sığınıyorum.

    TARİHE TANIKLIK EDEN AKADEMİA’NIN GELİŞİMİ-1

    Günümüzde tarihin tanıdığı en yüksek öğretim ve araştırma merkezi olarak geçen akademi, ilk olarak M.Ö. 387 yılında Platon (M.Ö. 429-347) tarafından, Atina’nın kuzey-batısında bulunan Akademos ormanının içinde kurulur.

    Akademos ormanı, adını Atikalı kahraman Akademos’tan alır. Efsaneye göre kahraman Akademos, güzel Helena’yı kaçıran Theseus’un yerini Helena’nın kardeşleri Diaskur’lara bildiren kişidir; Theseus’un kaçırılıp saklandığı yeri bildirmesi üzerine Diaskur’lar kız kardeşlerini geri aldıkları gibi Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirirler. Daha sonra Atikalı kahraman Akademos öldüğünde Atina dolaylarında Kerameikos denilen bölgenin ötesinde kutsal bir ormanla çevrili yere gömülür. Klasik dönemde Hippias’ın çevresini duvarlarla kuşattığı ve Kimon’un ağaçlarını diktiği Akademos bahçesinde bir mülkü bulunan Platon’da Akademia adında bir okul inşa eder.

    Akademia adını buradan alır ve Akademos’un mitolojik yanını yansıtan bu efsane ile Platon’un kurduğu Akademia arasında sadece isim babında bir yakınlık bulunur. Çünkü Platon’un Akademia’sı mitik düşünce sistemi yerine evrensel bilgi sistemini sorgulanmasında daha çok öne çıkar. Geniş bir alanda kurulan, mimarisi, bahçesi ve öğretim tarzıyla günümüz üniversitelerinin ilk örneği sayılan Platon Akademia’sı, dönemin politik gelişmelerine bağlı oluşan bir kurum idi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Platon, kendi felsefesini oluştururken derin bir siyasal ve manevi bunalımla yüz yüzeydi.

    Platon’un yaşadığı bu ruh durumunun tarihsel kökenleri vardı. Yunanistan’ın ekonomik ilişkileri sonucu doğan siyasal savaşların yansımaları Yunan düşünürlerini de etkilemişti. Özellikle hammadde ve pazarın paylaşılması yüzünden başlayan uzun ve yıpratıcı savaşlar Yunanistan’ı derinden sarsmıştı. M.Ö. 5. yüzyılda cereyan eden ve yüzyılı kapsayan; Yunanlılar ve Persler arasında hem karada hem de denizde süren Pers Savaşları sonrası uygulanan savaş ekonomisi, Atinalı tüccar ve atölye sahiplerinin altın çağını yaşamasını sağlanmıştı; bu da Atina’yı 5. yüzyılda felsefe, bilim ve sanatın merkezi yapmıştı.

    Pers Savaşları yalnızca Atina’lı tüccar ve sanayicilerin işine yaramamış, onların Doğu Akdeniz ticaretini yeniden denetimlerine almalarını sağlamıştı. Atina’nın Pers Savaşları sonucu büyüyen ekonomisi kendine yeni yaşam alanları, soluk alabilmek için yeni pazarlar, yeni hammadde ve köle kaynakları aramak zorunda kaldı. İşte bu ekonomik dürtü Peloponez Savaşları’nı başlattı. Atina’nın Batı Akdeniz ticaretini eline geçirmek istemesi karşısında militarist kent devleti; yani Peloponez Birliği arasında yaşanan yüz yıllık savaş, ekonomik ve siyasal çıkarları alt üst etti. Başlangıçta Atina’lı tüccar ve sanayicilerin birbirine düşmesi ordunun yönetimini ve savaş stratejisini etkiledi; sonuçta Atina, bir yüz yıl süren bu savaştan yenik çıktı.

    Kölelerin ve diğer alt zümrelerin sömürüsü ve sürekli savaşlarla ayakta duran bir ekonomi üzerine kurulan Yunan demokrasisi felsefe, bilim ve sanatın da savaş sonrasında değişimine yol açtı. İnsan kanı ve acısı ile ayakta duran bu ekonomik ilişkiler iç çelişkileri sonucu yıkılınca yeni bir dönemin de başlamasına neden oldu.

    Eski Yunan köleci demokrasilerinin (özellikle Atina) Sanayici ve tüccarları. 5. yüzyılın ikinci yarısında bilim ve felsefenin gelişmesi karşısında gittikçe artan bir tedirginliğe kapılmışlardı. Büyüyen parasal ekonominin getirdiği demokratik özgürlüklerin sonucu olarak gelişen bilim ve felsefe bir süre sonra bu ekonominin kilit noktalarının altını oyacak bir düzeye vardı. İşte o zaman sanayicilerin öteki yüzü açığa çıktı; bilim ve felsefe tehlike olarak görülmeye başlandı. Platon’un hocası Sokrates ölüme mahkum edildi.

    Gençliğinde şiir ve tiyatro yazan Platon; Sokrates’in öğrencisi olduktan sonra felsefeye ilgi duydu ve öğretmeninin etkisinde kaldı ve Sofist’lerin bilgi kuramına karşı savaştı. Bilgiyi relativizm (görelilik)’den ve skeptisiz

    (kuşkuculuk)’den kurtarmaya çalıştı. Sofistlerin bilgi kuramına karşı verilen bu savaşım, onun özgün kuramı olan idealar kuramını doğurdu. Gençlik ve olgunluk döneminde sürekli bir çatışma içinde olan Palton, bir siyasal suçlu olarak öğretmeni Sokrates’in demokratlar tarafından öldürülmesi, yine kendisinin de aynı nedenlerle bir süre için kaçıp saklanmak zorunda kalması ve yaşadığı dönem Atina’sındaki amansız sınıf savaşımı, Platon’u siyasal sistem üzerinde düşünmeye sevk etti.

    Platon ne kendisinin yaşadığı Atina toplumunun ne de diğer kent devletlerinde mutluluğun olmadığı sonucuna vardı. Bu yüzden de kişinin mutlu olabileceği toplum düzeni üzerinde kafa yormaya başladı, “Nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir devlet insanları mutlu kılabilir? Kişiyi mutlu kılacak toplum biçimi nasıl olmalıdır?” Platon’a göre devlet zorunludur; çünkü insanlar yalnız başlarına yaşayamazlar, gereksinimlerini karşılamak için devletin varlığına bağlıdırlar. Bu yüzden de gençlik ve olgunluk döneminde ideal devlet modelini oluşturmaya çalışmıştır.

    Atina’da derin bir siyasal ve manevi bunalım döneminde doğan Platon’cu felsefe sezgiyi, gerçeğin merkezine oturturken, gerçeği dile getiren bir söylem olarak “logos”u (söz ve düşünce) öne sürer. Bu felsefe daha sonra batının kurgusal (spekülatif) düşüncesinin temelini oluşturur. İdealar kuramı ise Platon’un olgunluk döneminin ürünüdür. İdeal site örneğinde de Platon’a göre filozof diğer insanları da kurtararak, adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin kurulmasına öncülük ederek kendi kurtuluşunu sağlayabilir.

    Platon’un tüm bu fikirleri Atina’da egemen sistemce hoş karşılanmaz, hatta başına bela olur; Atina’da kalması tehlikeli olmaya başlar; Sokrates’i de bir an anımsayan Platon, doğup büyüdüğü bu şehri bırakmak zorunda kalır. Platon’un Atina’yı terk etmesinde yakın akraba çevresinin demokrasiye karşı ayaklanmasının da payı olur. Platon önce Atina’dan Megara’ya kaçar, oradan da deniz yoluyla Mısır’a geçer. Bir süre Mısır’da kalan filozof, buradan Sicilya’nın Sirakuza şehrine gider. Platon’un gidiş amacından birisi de Sirakuza’daki Tiran Diyonisos’un kendi ideal devlet kuramına katkı sunabileceği düşüncesiydi.

    Atina’dan kaçmak zorunda kalan filozof, iktidar ve bilimin sayıca az ama “en iyi” insanların, yani filozofların elinde bulunacağı bir devletin kurulmasını arzulamaktadır. Getirmek istediği devlet modelinde ise üç farklı sınıftan söz etmektedir; en üstte filozoflardan oluşan “yöneticiler”, altında “koruyucular” ve “çalışanlar/besleyenler”. Buna göre akıl yöneticilerde, irade ya da isteme gücü korucularda ve duygular ile tutkular da çalışanlarda birikmektedir.

    Bu amaçla yanına gittiği Tiran Diyonisos, iktidarı filozoflarla paylaşmaya yanaşmaz: Platon burada umduğunu bulamadığı gibi, hayatı da tehlikeye girer, hatta köle olarak satılmaktan arkadaşları sayesinde zor bela kurtulur. Filozof buradan da umduğunu bulamayınca fikirlerini kendine saklar, içine kapanır ve kaçtığı Atina’ya döner. Platon bu kez içinde bulunduğu rejim üzerine fikir yürütme yerine sistem içinde özgün örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Ağaçlık bir alan olan Akademos bahçesinde kendisine ait mülkte kendi okulu olan Akademia’yı kurar ve burada gençlerin eğitilmesiyle uğraşır.

    Platon öğrencileriyle Sokrates’in yaptığı gibi gürültülü Pazar yerinde değil, sakin bir bahçede, efsane kahramanı Akademos’un mezarı (heykeli) yanında ders verir. Akademia’nın kapısına da “MATEMATİĞİ BİLMEYEN BURAYA GİRMESİN” (bazı kaynaklarda da “Geometriyi Anlamayan Giremez” diye belirtiliyor) sözlerini yazar.

    İnsanın dünyasıyla soyut dünya arasında bir köprü olan Platon, ideal ya da idealar dünyası varoluş kuramıyla sanatı da dışlamıştır. Ona göre zeki birinin yaşamdaki sonul amacının, şeylerin yüzeyini geçerek alttaki gerçekliğe nüfuz etmek olması gerektiğine inanmaktaydı. Buna ulaşmak için, insanın duyulur dünyayı oluşturan geçici şeylerin içini ve arkasını görmesi ve kendisini duyulur dünyanın ayırtmanlarından ve çekiciliklerinden kurtarması gerekir. Platon’u sanata düşman ettiren şey bu gerekliliktir. Filozof, sanatın bir temsil etme olduğunu ve esas olarak da duyulara seslendiğini düşünüyordu. Ona göre sanat eserleri iki kere aldatıcıdır; çünkü, aldatıcı suretlerin aldatıcı suretleridir. Bu dünyanın uçucu şeylerini sahte bir parlaklıkla sunar. Onlara duyduğumuz duygusal bağlılığı güçlendirirler; böylelikle, duyulur dünyanın aldatıcı yüzeyinin üstündeki zaman dışı ve duygusal olmayan gerçekliğe yükselmek olan gerçek görevimizden bizi alıkoyarlar. Bu yüzden de ruhumuz için tehlikelidirler. Platon kendi kurmak istediği ideal toplumda buna izin vermek istemediği için sanatın Akademia’ya da girmesini zararlı görür. Hatta Platon’un bu öğretisi, o çağdan beri sanatı yasaklamak ya da denetlemek isteyen insanları yüreklendirir.

    Şiir Akademia’dan kovulmuş olduğu halde yine de orada egemendi. Belki de gençlik yıllarında şiir yazan Platon, bu tutkusuna yenik düşmüştü.

    Platon’un okulunda Platon’un dışında başka öğretmenler de ders vermekteydi. Yani Akademia’nın çatısı altında akademistler ve öğrenciler bulunmaktaydı. Akademia’nın müfredatında ise şu dört bilim öğretiliyordu; Matematik, Müzik, Diyalektik ve Astronomi.

    Tabir yerindeyse Akademia asık suratlıların yeri idi. Platon’un yüzü de pek gülmezdi. Her şeyden önce siyasal emelini gerçekleştirememişti. Akademia onun için bir kaçış gibi gözükse de, hep kafasında kurmak istediği siyasal sistem, yani ideal devlet kuramı yüreğinin bir köşesinde saklıydı. Bunun hıncını sanki sanattan ve öğrencilerinden çıkarıyordu. Platon’un öğrencilerine hep yukarıdan bakan bir yüz ifadesi vardı. Çünkü Platon Akademos bahçesinin bol oksijenli ve güneş ışınlarının zor sızabildiği mistik mekanında yürürken, bakarken, dinlerken veya insanlarla konuşurken içi onlarla değildi; bütün dikkati kendi içine yönelmişti. Ona göre her şey yerinden oynamıştı. Eski gelenekler, inanç, yasalar yıkılmıştı; egemenlik Platon’un “ayak takımı” dediği insanın eline geçmişti. Bu yüzden zorunlu nedenlerden dolayı Platon’un bedeni Akademos bahçesinde inşa ettiği okulda olsa da, düşünceleri farklı diyarlarda geziniyordu.

    Akademi’nin sessiz bahçesinde Platon dünyanın politik bakımdan yeni baştan düzenlenmesi hakkında plan yapmaktan vazgeçmemişti. Bunun için canını zor kurtardığı Sirakuza’ya bir kez daha gitmişti. Atina ile Sirakuza, Akademia ile hükümdar sarayı arasında mekik dokuyan Platon bu gidişinden de bir sonuç elde edemedi.

    Büyük filozof, Atina gibi demokratik bir kentte olanaksız kıldığı siyasal önderliğe ulaşamamanın kendisinde yarattığı boşluğu bir ölçüde doldurabilmek için, yaşamının sonlarına doğru kendini entelektüel etkinliklere verdi. Kurduğu Akademia, felsefe, matematik ve bilim çalışmalarının merkezi oldu. Akademia varlığını herhangi bir çağdaş üniversitenin şimdiye dek ulaşabildiğinden daha uzun bir süre, 900 yılı aşan bir tarih boyunca başarıyla sürdürdü ve bu sürenin büyük bir bölümünde Atina’yı klasik dünyanın en önde gelen öğrenim merkezi yaptı.

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aynı zamanda Aristoteles’in de hocasıydı. Platon Akademia’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Aristoteles de burada öğrenciydi. Aristoteles sayesinde Akademia’daki sözlü derslerin bir bölümünü biliyoruz. Akademia’daki sözlü dersler yazılı diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla herkese açık olmalıdır. Öyle görünüyor ki, alaya alma ve inatçı bir sorgulamaya dayanan Sokratesçi yöntemin Akadamia’da geçerli olduğudur. Gerek ideal betimlemelerde, gerek ideal ruh ve aşk betimlemelerinde gerekse de ahlak ve eğitim sorunlarında bu yönteme başvurulmuştur.

    Burada kullanılan Sokrates’in görünüşte yıkıcı olan alaycılığının amacı aslında insanı “uyandırmak” ve yaşamını duyumlara, isteklere ve sanılara indirgemek isteyen insana, bunlarla yanılsamalar dünyasına ulaşmaktır: Platon da sezgiyi önemser ve Akademos bahçesinin derinliklerinde gerçeği dile getiren logos aracılığıyla ulaşmaya çalışır. Akademia içinde Platon iki tür bilgini varlığına dikkat çeker: Maddi evren gibi güvenilmez ilan ettiği “genesis” (oluş) ve objesi gibi değişmez, kesin ve genel geçer saydığı “to ontos” (gerçek var olan). “Genesis” doksa (sanı) dediğimiz bilgidir ve güvenilmezdir. “To ontos” ise idelerin bilgisi olan episteme (hakiki bilim, bilgi)’dir. Bu tür bilgiyi matematikte yerleştirir. Bu yüzden de matematiği önemser ve Akademia’nını kapısına “Matematiği Bilmeyen Buraya Giremez” diye yazar. Platon kendi kurduğu okulda ide’nin bilimine ulaşmaya çalışır. Bu nedenle tabiatın bilimi dediğimiz physike (fizik) ve en yüksek iyinin bilimi dediğimiz ethik’te de ide’nin bilimine ulaşma vardır. Platon ide’leri gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız niteleyerek pozitif görürken, güvenilmez gördüğü doksaları (sanıları) ve duyumsal algılar dediğimiz aisthesis (estetik de bu sözcükten türetilmiş) de negatif birer kavram olarak görmektedir. Bu yüzden de sanatı aldatmanın aldatması olarak niteler.

    Akademia’da Platon’un görüşleri “sayı teorisi”ne dayandırılarak sistemleştirilmiştir. Bu da matematik ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadığı gibi bütün kosmos’u düzen uyum ve orantı olarak da açıklanmasını getirmişti. Pythagorası izleyen Platon, bunun günlük yaşayışımızın karmakarışık yüzeyinin altında matematiksel idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu kabul etmişti. Düzenin gözle algılanamayacağını ama ancak akıl ile ulaşılabileceğini özgül araştırma programının peşinde, dönemin önde gelen matematikçilerini Akademia’sına doldurdu. Onun öncülüğünde, matematiğin ve bugün bilim dediğimiz alanların gelişmesinde büyük adımlar atıldı.

    Akademia’nın eğitilen kitlesi yetişkinlerdi; sakallı, erkek filozofların demek belki daha doğru olur.

    Buradaki pedagojik sistem, öğrencilerin öğretmenlerin görüşlerini papağan gibi tekrarlamak değil, kendi başlarına düşünmenin, tartışmanın, müzakere etmenin, akıl yürütmenin ve eleştirmenin öğretildiği bir okuldu. Bu sayede anlık ve bilginin eleştiriyle gelişeceği düşüncesi, o zamana dek olmadığı kadar hızlı yayıldı. Gerçeğin merakı, matematik ve fizik bilimlerini geliştirdi ve doğal dünyayı anlamak ve onları anahtar kabul etmekle ilerledi. Platon’un kendisinde de, kurduğu Akademia’nın felsefesinde de her türlü yetkeden bağımsız, kendi başına düşünmekten yanaydı.

    Platon’a göre gerçeğe ancak yetkin insanlar yaklaşabilirdi. Yetişkinleri bu konuda hızla yetkin kılmak gerekirdi. Böylece bunlardan öyle bir toplum yaratılmalıydı ki, bilgelerden başka bir şey olmayan bu yetkinlerin seçimini, eğitim ve öğretimini gerçekleştirebilsin. Bu bilginlerin, bu yetkinlerin sınırsız bir yetkisi olmalıdır, bu yüzden de bilginlerin hükümdar olmasını istiyordu. Daha sonra da, Akademia yetişkin öğrencileri eğittiğinden dolayı, olgunlaşmakta olan gençlere yüksek eğitimin verildiği bütün yapıları kapsayarak süre gelmiştir.

    Platon’un ölümünden sonra, Akademia’nın başına M.Ö. 347 yılında yeğeni Speusippos (M.Ö. 407-339) geçti. Platon döneminde geliştirilen “akademi felsefesi” yeğeni tarafından da yürütüldü. Speusippos’n ölümünden sonra Akademia’nın başına Platon’un Sicilya’da devlet kuramına katılanlardan biri olan Ksenokrates (M.Ö. 396-314), daha sonra da sırayla Palemon (M.Ö. 350-267) ve Krate geçti.

    Platon’la başlayan ve M.Ö. 80 yıllarına dek süren akademinin bu dönemi “Eski Akademi” olarak tanımlanmaktadır. Daha sonrasında “Orta Akademi” ve “Yeni Akademia”den söz edilir. Karneades ve ötekiler bu dönemde öne çıkarlar. Orta Akademia’nın şüpheciliğini eleştirip, Stoacıların hakikat kıstasları hakkındaki öğretilerine karşı çıkmışlardı. Sonraki devirlerde Akademia Platon’cu, Stoacı, Aristoteles’ci tarzda birleştirildi. İ.S. 4. ve 5. yüzyılda Akademia tamamıyla Yeni-Platonculuk öğretisinin etkisine geçti.

    Bizans döneminde Yunanistan’ın örgütsel yapısı değişti. Yunanistan’da Batı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra burası Bizans İmparatorluğu’da kültürel açıdan önemli bir konum elde etti. Tehodosios II’nin Yunanlı karısı Eudoskia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Akademia kuruldu (425).

    Justinianus (482-565) amcasının yerine Bizans imparatorluğunun tahtına geçtikten sonra eski Roma imparatorluğunu yeniden kurmak, Akdeniz’i bir Bizans gülü haline getirmek için haçlı seferi niteliğinde savaşlara girişti. Yaptığı bir çok savaşta yenilgi almasına karşın bir çok ayaklanmayı da bastırmıştı. Din alanında Justinianus rahipliği teşvik etti. Paganlığın yuvası olan Akademia’yı da 529 yılında kapattı. Böylece Platon’la başlayan ve 900 yıl süren Akademia’nın serüvenine nokta konuldu. Ancak bu okul daha sonra gelen üniversite ve akademilere öncülük yaptı.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.