Etiket: #Sinema

  • İyi bir nedenle yapılan kötülük

    Sinema veri kaynağı IMDB’ye göre, hali hazırda çekim, post prodüksiyon aşamalarında ya da anons edilen on bir (rakamla 11) projesi olduğuna göre, Jake Gyllenhaal için “orijinal hikaye gelmiyor ki böyle tercihler yapıyor” diyemeyiz. O zaman salonlara uğrayan son iki filminin yeniden çevirim olmasının tesadüf olduğunu düşünebiliriz.

    Ekim ayında izlediğimiz, orijinali 2018 yapımı bir film olan (ki daha güzeldi) “Suçlu”dan sonra, bir kez daha Danimarka orijinli bir yeniden çevirimle karşımızda kendisi. Bu cuma itibariyle salonlardaki yerini alan “Ambulans”, 2005 yapımı bir Laurits Munch-Petersen filmi. Belli ki Danimarka’da bir kaynak bulunmuş! Tabii tüketim hızına ve yaratıcılık sıkıntısına paralel olarak yeniden çevrimler arasındaki mesafe giderek daralıyor. Ve aslına bakılırsa orijinal film tam Hollywood işi. Bugüne kadar keşfedilmemiş olması bir kayıp olarak değerlendirilebilir.

    Vakti zamanında ülkesi için Irak’ta kahramanca mücadele (!) etmiş Will, karısının ameliyat parasını denkleştirememektedir. Film, Will’in Amerikan sağlık sistemini çalıştırmak için uğraştığı imkansız bir telefon görüşmesiyle açılıyor. Filmin bu anları, Hollywood’un Meksika tarifine çalan sarımsı bir yoksulluk estetiği vardır ya, tam olarak öyle. Sağlık sistemi işe yaramayınca, eşinin görüşmemesini istediği üvey kardeşi Danny’ye mecbur kalıyor Will. Ve anlıyoruz ki, iki kardeş eskiden küçük çaplı suçlara bulaşmış. Danny’nin öz, Will’nin üvey babası ise efsane bir soyguncudur. Ancak, bütün bunlardan uzak durmak isteyen Will orduya yazılmış ve geçmişine tövbe etmiştir. İşte hastalık onu Danny ile temas kurmaya mecbur bırakır.

    Danny, 32 milyon dolarlık bir soygun planladığını ve kardeşi olmadan bunu yapamayacağını söyler. Will önceleri itiraz etse de, biraz mecburiyetten, biraz da kardeşini yalnız bırakmak istemediği için soygunun parçası olur. Ancak işler yolunda gitmez ve olaylar kontrolden çıkar. Filmin girişinde tanıştığımız sağlık görevlisi Cam’in bulunduğu ambulansı kaçırmak zorunda kalırlar. Üstelik ambulansta yaralı bir polis de vardır. Bundan sonrası kibirli bir şefleri olan bir grup polisin kovalamacası, Danny’nin gidip gelen ruh halinin yaratığı gerilimler, Will’in ortalığı sakinleştirme girişimleri ve Cam’in polisi hayatta tutma çabalarıyla örülü bir aksiyon olarak tanımlanabilir.

    Açıkçası biraz fazla uzun tutulmakla birlikte işinin ehli bir yönetmene emanet edildiği için filmin aksiyon tarafının gayet yerinde olduğunu belirtmeden geçmeyelim. “Armageddon”; “Pearl Harbor” ve beş adet “Transformers” filminden sonra Michael Bay için seyirciyi cezbedecek bir aksiyon filmi çekmek fazla sor olmasa gerek. Tam da burada, çağın iki ruhunu yakalamaya çalıştığını belirtebiliriz yönetmenin. İlki drone teknolojisi kullanımı. Michael Bay, gençliğinde bu teknolojiden yararlanamamış olmanın acısını çıkartırcasına kullanıyor drone kameraları. Apartmanlara tırmanıyor, oradan hızla yola düşüyoruz. Buna ikinci ruh çağırma çabası olarak “Hızlı ve Öfkeli” tadındaki araba sahneleri eklenince midesi hassas olanlar için uyarı yapmak boynumuzun borcu.

    Öte yandan, hikayeye enjekte edilen Hollywood anlarından da bahsedelim biraz. Misal Will’in hırsızlık yapması politik bir gerekçeye dayandırılamaz bir Hollywood filminde. O yüzden açılış sahnesindeki çaresizlik konuluyor ki, ahlaki bir gerekçe oluşturulmalı. Ancak mecbur bırakılmak kahramanın meşruluğunu sağlar çünkü seyircinin gözünde. Danny ise bunu tercih etmiştir, dolayısıyla seyirci onunla empati kurmaz. Onun aşık olduğu biri, çocuğu yoktur. Finale doğru Danny’nin daha da kötüleşmesi, Will’nin daha iyi görünmesi için gereklidir bu anlamda. Bu iyi ve kötü arasındaki ayrımı sağlık görevlisi Cam ve ambulanstaki polis bile rahatça yapabilir artık. Biri silahla vurulmuş, diğeri saatlerce rehine olarak hayatı tehdit altında yaşamak zorunda kalmış olsa bile, meselenin iyilik ve kötülük arasında olduğunu anlarlar bir çırpıda. İyi birisi kötülük yapacaksa da ancak mecbur olduğu içindir bu. İyi bir nedenle yapar o kötülüğü!

    Son olarak “Matrix Resurrections”ta Morpheus olarak karşımıza çıkan Yahya Abdul-Mateen II, Jake Gyllenhaal’la iyi bir ikili oluyorlar. Bu ikiliye Eliza Gonzalez de (“Hızlı ve Öfkeli”, “I Care a Lot”, “Godzilla vs. Kong”) aynı şekilde ayak uyduruyor. Toparlarsak “Ambulans”, daha çok genç izleyicilerin mutlu olacağı bir aksiyonla bezeli bir seçenek olarak salonlarda izleyicisini bekliyor.

  • Sardunya: ‘Orta sınıf’lar içeri doğru çökerken

    Son on beş yıla bakarak diyebiliriz ki, memleketin kimi ‘imtiyazlı’ kesimlerinin içine sürüklendiği ekonomik/ kültürel durum bir biçimiyle sinemada da kendisine yer buluyor. Politik olarak aynı hatta olmasalar bile, eğitim olanakları ya de ekonomik güçleri vesilesiyle ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan bu kesimlere dair hikayeler sinemamızda bir külliyat oluşturacak miktara ulaşmak üzere neredeyse.

    Seren Yüce’nin “babası gibi olmak” dışında bir kaderi olmayan genç bir adamı anlattığı “Çoğunluk”undan, kentli ve eğitimli olmalarına rağmen hiçbir imtiyazlarının kalmadığını acı bir deneyimle fark eden iki kız kardeşi odağına alan Ramin Matin imzalı “Kusursuzlar”a, “kentli orta sınıfların kokuşmuşluğu”nu anlatan Emre Yeksan’ın “Körfez”inden AKP iktidarının kurucu ögesi ‘Anadolu Kaplanı’ bir burjuva ailenin vicdanlı ama bir türlü çıkış bulamayan evladını başrole çıkaran “İki Şafak Arası”nda ya birçok filmi konuşabilir, birbirleri arasındaki ayrım ve ortaklıkları sıralayabiliriz.

    İstanbul Film Festivali’nde ilk film ve kadın oyuncu ödüllerini kazandıktan sonra festival turuna devam eden ve bu hafta itibarıyla MUBİ Türkiye’de gösterilmeye başlanan Çağıl Bucut imzalı “Sardunya” da ileride bu tema etrafında bir çalışma yapacak olanlar için listeye eklenecek yapıtlar arasına yer alacaktır. Hayata imtiyazlı başlamamış ama ‘eski Türkiye’nin olanaklarıyla iyi bir eğitim olarak kendisine ekonomik ve sosyal güç edinmiş Nadir’in yazlığına konuk ediyor bizi “Sardunya”. Filmin asıl kahramanı üniversite öğrencisi Defne ile ehliyet almak için girdiği direksiyon sınavında tanışıyoruz. Belli ki bu genç kadının hayatının kontrolüyle ilgili sıkıntıları var! Bir telefon onu baba evine yani Urla’ya döndürüyor. Küçük kız kardeşiyle yaşayan, doktor olduğunu anladığımız babası Nadir kısmi felç geçirmiştir. Halası da kendisinin bilmediği bir hastalıktan mustariptir. Defne, bir yandan babasıyla ilgilenirken bir yandan da halasına bakar. Evde hizmetli olarak çalışan Mari adlı bir kadın da yaşamaktadır.

    Bir sabah halanın intiharına uyanır ev. Ancak içtiği ilaçlar reçeteli değildir ve bir dizi ihmal sonucu polis ve savcı sürece dahil olur. Bu dönem Defne ile Nadir’in hem birbirlerini tanıma hem de geçmişin hasarlarını deşme/düzeltme fırsatı sunar bir yandan. Ama öte yandan ilişkilerini büyük bir uçurumun kenarına da getirir.

    Pamuk ipliğine bağlı itibarların, bir anda yitip gidecek saygınlıkların korunması için göze alınacak ve alınamayacakların çıkartılıp masaya konulduğu bir anlatıya sahip “Sardunya”. Küçük gibi görünen bir ihmali düzeltmek için birbiri ardına eklenen iyi niyetlerin hiçbir hükmünün olmayacağına dair bir film aynı zamanda. Kaybedecek çok şeyi olanların, kendisinden daha altta gördüklerine kazanç vaat ederek kendilerini kurtarmaya çalıştıkları bildik bir hikaye öte yandan… “Sardunya”, sinemanın (ama bizimkinin son dönemde gereğinden çok fazla) önemli temalarından vicdana da alan açıyor haliyle. Defne’nin gidip gelen vicdan muhasebelerinin, kendisini ve babasını düşürdüğü, düşüreceği durumların hesaplarının da tutulduğu bir anlatı.

    Ama tema ve hikayesinin güçlü yanlarına rağmen tonu konusunda sıkıntılar yaşayan bir film “Sardunya”. Hangi atmosferde geçeceğine, hangi dili konuşacağına bir türlü karar verilememiş gibi. Tam karanlık olacakken ferah alanlara, biraz sınıf ilişkilerine girecekten vicdan muhasebelerine dönüp güvenli sularda kalmak istiyor gibi. Kuşkusuz bu tür geçişlerin yer aldığı yapımlar var ama iyi tasarlanmış işler onlar. Burada ise kararsızlıktan kaynaklı bir oynaklık söz konusu sanki. Film boyunca Defne’nin yaşadığı ikilemin, vicdan azabının gideceği yer başka olacak gibi hissettirip kararsız bir yerde bırakılıyor seyirci. Ama bu sarsıcı bir etki için değil de, “olaylar öyle geliştiği” için sanki. Haliyle, Defne’nin çekildiği karanlık alana ışık sızıyor kimi yerlerden.

    Bu kararsızlıklarına rağmen dikkat çekici bir ilk film “Sardunya”. Çağıl Bocut’un ilk sonraki filmlerini merakla beklemek için birçok sebep sunuyor bizlere. Yalnızca yönetmen için değil, başrol oyuncusu İlayda Elif Elhih için de aynı şeyleri söylemek mümkün.

  • Sinema salonları ne kadar dayanır?

    Şenay Aydemir

    Etkileri halen devam eden COVID -19 salgını, birçok endüstriyi etkilediği gibi, sinemayı da çok ağır yaraladı. Ama bu etkiyi en yakıcı biçimde hissedenler sinema salonları oldu. İki ana nedene dikkat çekelim. İlki pandemi öncesinde de dijital yayın platformlarının büyümesi salonları zorlamaya başlamıştı. Bu platformlar öncesinde de seyirci sayısını çeşitlendirmek, artırmak konularında sıkıntılar yaşayan sinema salonları pandemiyle birlikte kapanınca, kimilerine göre “geri dönüşü olmayan yol”a da girilmiş oldu.

    Çünkü dijital platformlar pandemiyle birlikte abone sayılarını, buna bağlı olarak da içerik adetlerini hızla artırdılar. Sinema salonları sessizce açılmayı beklerken başta Netflix ve BluTv olmak üzere Türkiye’deki dijital yayıncı kuruluşlar yerli içerikleri artırmaya başladı. Buna süreç içinde Exxen ve Gain gibi yeni platformlar da eklendi. Üstelik HBO ve Amazon’un da Türkiye’de şube açma ve içerik üretme çalışması içinde olduğu biliniyor.

    Peki, bütün bu yoğunluk sektörde bir rahatlama yarattı mı? Görülen o ki, pandemi öncesinde sinema salonlarını domine eden, televizyonda reytingleri kapan 4-5 yapımcı bu gelişmelerden hayli memnun. Çünkü dijital platformlarda yayınlanan içeriğin neredeyse yüzde 90’ı bu yapımcılar tarafından üretiliyor. Haliyle onlar açısından pandeminin bir tür “vaka-i hayriye” olduğu bile söylenebilir. Bu durum, yani dijital yayınlara artan içerik üretiminin olumlu yanları da yok değil. Set emekçilerinin pandemi sürecinde ve sonrasında iş bulabildiği ve gelir elde edebildiği alanlar oldu bu mecralar.

    Ancak, salgın başlayınca kapanan, sonra kontrollü açılan, geçen kışı kapalı geçirip yeniden kontrollü bir şekilde açılan sinema salonlarının durumunda bir düzelme olduğu söylenemez. Hali hazırda 2019 sonunda on milyon seyirci kaybetmiş ve yüzde 15 oranında küçülmüştü bu mecra. Sektör kaybını, bilet fiyatlarına yüzde 30’un üzerinde zam yaparak gidermişti. Ancak 2020’ye damga vuran pandemi her şeyi değiştirdi. Türkiye’de gişe bilgilerini düzenli olarak yayınlayan boxofficeturkiye.com sitesinin yıllık raporuna göre 2020’de 58’i yerli film olmak üzere toplam 177 yeni film Türkiye’de vizyona girebildi. Ki bu rakam önceki iki yılda 400’ün üzerine çıkmıştı. Bu 181 film için 17.4 milyon adet bilet kesilirken, 299,7 milyon TL hasılat elde edildi. Salgın nedeniyle yüzde 70’e yakın bir kayıp söz konusuydu.

    Bütün bu felaketin içinde ortaya çıkan geliri kimler alıyor? 300 milyon TL’lik hasılatın yaklaşık 180 milyon TL’sinin beş film ve dört yapım şirketi arasında pay edildiğini söylemek, Türkiye’deki tekelleşmenin boyutunu bilenler açısından sürpriz olmayacaktır. Seyircinin yüzde 90’ı ise ikisi en büyük salon işletmecisine ait üç büyük dağıtımcı şirketin filmleri alıyor.

    2020’ye göre salgının etkilerinin sürdüğü ama sosyal hayata yönelik kısıtlamaların daha az olduğu 2021’de vaziyet nasıl. Yine boxofficeturkiye.com’un verilerine başvuralım. Türkiye’de 2019 yılında 447 sinema kompleksi içinde 2778 adet salon bulunuyordu. Sitenin verilerine göre bu hafta 366 salonda gösterimler devam ediyor. Yani 81 sinema kompleksi pandemi sonrasında ya kapandı ya da henüz kapılarını seyirciye açmadı. Sinema verileri konusunda sektör ile pek uyumlu olmasa da TÜİK’in 16 Haziran 2021 tarihli raporuna göre ise “Türkiye genelinde sinema salonu sayısı 2020 yılında 2019 yılına göre yüzde 4,5 azalarak 2 bin 698 oldu. Bu dönemde sinema salonlarındaki koltuk sayısı yüzde 6,0 azalarak 317 bin 763 oldu.” Tabii bu rakama 2021 verileri ise henüz açıklanmadı.

    Peki, 2021’in gişe verileri nasıl seyrediyor. Bu yıl 125 yeni film vizyona girmiş, yaklaşık 5.4 milyon seyirci, 118 milyon TL civarında gelir bırakmış gişeye. Ama geçen yıla göre seyirci ve gişe geliri açısından yüzde 60-70’ler civarında bir gerileme söz konusu. Türkiye’de sinema sezonunun en hareketli olduğu dönemden geçiyoruz. Vizyondaki filmlere göre haftalık 2 milyondan fazla biletin kesildiği dönem normal durumda. Örneğin, iki yıl önce 42. vizyon haftasında 2 milyon 223 bin bilet kesilmişti. Geçen hafta ise 530 bin. Bu rakamın düzenli olarak artma eğilimi göstermesi sinema salonları için umut ışığı olacaktır. Salgının 2022’de son bulacağına dair öngörülerin gerçekleşmesi durumunda gelecek yıl rakamlar daha da yukarı çıkacaktır. Kanımca bu krizde sinema salonları oldukça hırpalanacak ve kendini toparlaması uzunca bir zamanı alacak gibi.

    Ancak, burada sektörü bekleyen başka bir tehlikeye dikkat çekerek bitirelim: Dijital yayıncılığın, yapımcıları risk almaktan uzaklaştırması. Bir filme milyonlarca lira yatırıp seyircinin gelmesini ummak bir risk nihayetinde. Ancak dijital platformlarla anlaşmalar kesin rakamlar üzerinden yapılıyor. Yapımcı filmi çekip teslim ettikten sonrasıyla ilgilenmiyor, parasını cebine koyuyor. Türkiye’de sinema salonlarının motor gücü olan yerli yapımların azalması (ya da dijital için üretilmesine) vesile olacak bu eğilim başka bir yazının konusu olsun.