Etiket: #şiddet

  • Ambülanslar hastaneye hasta mı taşır, yoksa statlara fişek mi taşır?

    Göztepe-Altay maçında çıkan olaylar…

    Ekonomik çıkmaz içerisine giren…

    Geçinemeyen…

    Gerek ekonomik gerekse siyasi olarak çember içinde kalan…

    Kişilerin ortaya koyduğu tepki sonucudur…

    Bu olayları tasvip etmek mümkün değildir…

    Çünkü sporda şiddet olmaz…

    Özü kardeşlik, sevgi, barıştır…

    Bu nedenle…

    Göztepe-Altay maçında yaşanan olaylar…

    Bir fişek ile başlatıldı…

    Ortalık karıştı…

    Bu fişekleri stadın içine sokan…

    İki ambülans görevlisinin olması da düşündürücü…

    Hastaları, rahatsızlık hissedenleri en acil bir biçimde hastaneye yetiştirmekle görevli ambülans şoförlerinin böyle bir olaya karışması…

    Bir gerçeğin daha gün yüzüne çıkmasına neden oldu…

    Demek ki…

    Fişekler, yaralayıcı cisimler, pankartlar çeşitli kentlerde oynanan maçlarda statlara ambülanslarla taşınıyormuş…

    Bu iki ambülans şoförü ekonomik çıkmaz nedeniyle…

    Fişeği stada sokmak için belli bir para aldı mı?

    Bu konu da geniş biçimde araştırılmalı…

    Futbol Federasyonu daha önce açıklamıştı…

    Derbi maçlarda deplasman takımı taraftarları gidemeyecek…

    Fenerbahçe maçında Galatasaray taraftarı Kadıköy’e gidemeyecek…

    İyi güzel de…

    İzmir’de iki güzide kulübü Göztepe ve Altay hem ezeli rakip, hem ebedi dostlar…

    Böyle bir maçta neden deplasman takımın taraftarına yasak getirilmedi…

    Anlamış değilim…

    Futbolda alınan her kararı üç büyük takım için uygulamaya geçirirseniz…

    Gelinen nokta ortalığı karıştıracak fişek olur…

    Statlara girişlerde…

    Medya mensubu sıkı şekilde aranıyor…

    Foto Muhabirlerinin çantaları didik didik ediliyor…

    Taraftarlar da girişlerde turnikelerde aranıyor…

    Yine de holiganlar…

    Futbol teröristleri…

    Fişeklerin, yabancı cisimlerin statlara sokulması için bir yolunu buluyor…

    Ambülans bunun örneği…

    Çünkü aranmıyor…

    Stada rahat giriyor…

    Bu olaydan sonra her yerdeki maçlarda ambülanslar da didik didik aranacak…

    Aranması da gerekir…

    Statta rahatsızlık geçiren kim olursa olsun…

    Önce ilk müdahaleyi yapacak sağlık görevlilerini taşıyan, daha sonra acil olarak hastaneye yetiştirip…

    Tedavilerinin yapılmasını sağlayan ambülans şoförleri…

    Hayat kurtarmaya çalışırken…

    Can almaya yönelik fişek taşımalarından…

    Ders çıkarmalıyız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Şakanın şiddeti, ironinin sağduyusu!

    Şaka, bir tür gerçeğin eğlenceli bir şekilde dışavurumudur Freud’a göre.[1] İnsanın bilinçdışında gizli olan söylemek istediği gerçekler, gündelik hayatın hayhuyu içinde şakayla ya da dil sürçmesiyle açığa çıkar. Aslında gerçeğin dile getirilmesine cesaretiniz yoksa, gerçeği dile getirdiğiniz zaman birilerinin bam teline basacağınızı ya da hiç değilse hakkında şaka yaptığınız kişiyi kıracağınızı düşünüyorsanız, dile getireceğiniz gerçeği abartılı ve ironi yaparak ya da mavraya vurarak dile getirirsiniz. Bu, insanlığın en eski alışkanlıklarından birisidir. Ancak yaptığınız şaka her zaman hoş karşılanmaz ya da şakayı abarttığınız zaman gerçeğin şakanın altında gizlenme ihtimali ortadan kalkar ve apaçık bir hal alır. Elbette gerçeğe tahammülü olmayan muhatabınızın hışmına uğrama ihtimaliniz yüksektir bu durumda. Muhatabınızın hışmının ölçüsü sahip olduğu güce, toplumda kapladığı özgül ağırlığa ve tabi ki kişiliğini oluşturan tevazu, olgunluk ya da hamlığa göre değişebilir. Bir siyasetçi, egosu şişkin/kırılgan olma durumuna göre kendisiyle ilgili yapılan şakayı ya olgunlukla ya da kopkoyu bir öfkeyle karşılayabilir. Bu öfke, çoğu zaman siyasetçinin gözünü kör, algısını dumur eder. İşte o an şakanın altında yatan gerçeklik tüm berraklığıyla daha bir ortaya çıkar. Ancak şakanın altındaki gerçeği ortaya çıkaran bu öfke aynı zamanda korkuya da yol açar. Korkunun hâkim olduğu ortamlarda şakayla ciddiyet arasındaki sınır aşılır, her şaka gerçeğin üstünü örten bir perde olmak yerine gerçekliği çarpıtan bir silaha dönüşür. Tam da bu nedenle bütün otoriter yöneticiler kendilerini eleştirmek için kullanılan şakayı bumerang gibi toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkiyi berhava eden silaha dönüştürür. Bir kere toplumun gerçeklikle kurduğu ilişki koparsa, şaka bir direniş aracı olmaktan çıkıp muktedirin tahakküm araçlarından birisine dönüşür.

    “PARODİ ABARTILDIĞI ZAMAN OTORİTERLEŞİR, OTORİTE ABARTILDIĞI ZAMAN PARODİLEŞİR”

    Ne var ki muktedirin şakayı tahakküm aracı olarak kullanmasının da bir sınırı vardır. Bu sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini gücünün debdebesinden gözü hiçbir şey görmez hale gelen muktedir, korkuyu ve korkunun yarattığı şiddeti toplumu denetlemenin yegâne unsuru olarak kullanmaya başlar. Bu koşullar altında şakanın dozu arttıkça şiddetle bağlantısı yoğunlaşır, şiddetin dozu arttıkça şakaya dönüşür. Ya da şöyle diyelim, parodi abartıldığı zaman otoriterleşir, otorite abartıldığı zaman parodileşir. Her türlü duygu, davranış abartıldığı zaman zıddına dönüşmez mi gerçekten de? Bir şeyi ya da birisini çok sevdiğiniz zaman o sevginin nefrete dönüşmesi an meselesi değil midir? En büyük aşklar nefretle başlamaz mı? Benim aklıma bu noktada Kazancakis’in Zorba romanındaki karakterin “çilek zaafıyla” nasıl başa çıktığı gelir. Çileğe olan zaafından kurtulmak için komşunun bahçesine dalıp midesi altüst olana kadar çilek yediğini ve sonunda bu zaaftan kurtulduğunu anımsar Zorba. İşte toplumlar da biraz böyledir. Korku ve şiddetin abartıldığı noktada denetim bir anlamda imkânsız hale gelir. Kültürümüzde yaramazlığı şiddetle bastırılmaya çalışılan ama şiddet uygulandıkça yaramazlığı artan çocuk ya da ergenler için kullanılan “dayak arsızı” deyimi vardır. Bu deyimi pekâlâ toplumlar için de kullanmak mümkündür. Baskının ve şiddetin yoğunlaştığı her yerde direnişin tohumları atılır. Bu tohumların hangi koşullar altında nasıl büyüyüp serpileceğini kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mümkün olsaydı diktatörler olağandışı yollarla devrilmezlerdi muhtemelen.

    KUTUPLAŞMANIN KAYNAĞI SİYASETSİZ SİYASET

    Günümüz modern toplumlarını kutuplaştıran siyasetsiz siyaset, demokratik müzakereyi anlamsız hale getiriyor. Bu anlamsızlık ortamı aynı zamanda muhafazakâr popülist liderlerin sürekli kendini yenileyebilen enerji kaynağına dönüşebiliyor. Bu noktada şaka ve ironinin bu siyasetsiz siyasal stratejiyi nasıl beslediğine gelelim. Bunun için öncelikle tarihin en bilinen ironi ustalarından Sokrates için yapılan iki farklı değerlendirmeden bahsedeceğim. Birincisi Viladimir Jankelevitch’e ait: “Sokrates, uçarı kentin nazarında bir tür kanlı canlı vicdan azabıdır; kenti yatıştırır ama aynı zamanda tedirgin eder, tam bir oyunbozandır. İnsanlar onunla temasa geçer geçmez sahte apaçıklıkların sağladığı aldatıcı güveni yitirir, zira Sokrates’e bir kez kulak verildi mi, eski kesinliklerin yarattığı uykuyu sürdürmeye artık imkân yoktur: Bilinçsizlik, iç huzuru ve mutluluk sona ermiştir.”[2] Bir diğer değerlendirme ise Jacques Ranciere’den: “‘Cahil’ Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki, niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kâhinine inandı. Tanrının onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrının ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.”[3] Günümüzde neden Anytos’ların toplumun efendisi olduğunu anlamak için bu iki farklı değerlendirmeye de kulak vermek gerekir. Günümüzün iyiden iyiye akıldışılığı temel düstur haline getirmiş toplumlarında ironi de şaka da bu akıldışılığı besleyen ve aklıselim diyaloğu imkânsız hale getiren silahlar haline gelmiş görünüyor. Ranciere, toplumsal akıldışılığın bir savaş olduğunu ve karşımıza iki kılıkta çıkabildiğini anımsatır: meydan savaşı ve mahkeme. Toplumlar, halklar, devletler her zaman akıldışı olabilir. Ancak Ranciere’ye göre “birey olarak akıllarını kullanacak ve yurttaş olarak akıldışına çıkma sanatını akla mümkün olan en uygun biçimde bulmayı başaracak insanların sayısını arttırmak” mümkündür.[4]

    ŞAKA KİTLELERİN AKILDIŞILIĞA SAPMASININ SEBEBİ OLABİLİR Mİ?

    Şimdi tekrar şakanın aşırısı ile ciddiyetin abartılısı arasındaki ilişkiyle nasıl başa çıkılabileceği meselesine gelelim. Toplumlar, devletler, halklar her zaman akıldışına sapabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Toplumları akıldışına saptırmak için onların refahını, konforunu, geleceğini tehlikeye atan krizler serisi yeter. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık, ekonomik istikrarsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, gelir uçurumu bu krizler serisine verilebilecek en çarpıcı örneklerdir. Böyle anlarda sapılan akıldışılıkla toplumların baş etme yöntemleri farklılaşabilir. Kimisi isyan eder, kimisi tevekkülle liderine sarılır. İsyan Ranciere’nin de işaret ettiği gibi bir nevi meydan savaşıdır ve bütün meydan savaşları gibi yıkıcı etkisi yüksektir. Tevekkülle liderin etrafında kenetlenmek, belki de akıldışılığın en çaresiz halidir. Türkiye’nin içine düştüğü açmazla ilgili olarak hala sokak röportajlarında durumdan şikâyet edenlerin şikâyete konu olan durumun asıl müsebbiplerine değil de muhalefete kızıyor olmalarına şaşırmamak gerekir. Bu durumu akıldışı olarak değerlendirip ironiyle yanıt vermek ya da değerlendirmenin, çaresizlik içinde etrafında kenetlenilen lidere her zaman can suyu verdiğini akıldan çıkarmamalıyız. Hele de günümüzün sosyal ağlarında dolaşıma sokulan bu akıldışı çaresizliklere yöneltilen şaka-ironi yollu değerlendirmeler, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek akıldışılığı daha da arttırıyor olabilir.

    ŞAKA YERİNE LİDERİ ISRARLA CİDDİYETE DAVET ETMEK

    Liderin ciddiyetle verdiği akıldışı ve toplumsal gerçekliklerden uzak tavsiyeleri, hedef göstermeleri, siyasi kararları da abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerekir. Şaka abartıldığı zaman şiddete dönüşür. Şiddet abartıldığı zaman şaka haline gelir. Abartılı şaka ya da ironi toplumları da gerçeklikten ve akıldan uzaklaştırmıyor mu? Bu durumda gerçeklikten kopmuş bir muktedirin ciddiyetle yaptığı şakalarla başa çıkmanın yolu onun etrafında kenetlenen kitleleri “akılsızlıkla” suçlayan ve onların davranışlarındaki ve savlarındaki tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışmak değil, inatla lideri ciddiyete davet etmektir. Çünkü muktediri besleyen akıldışı kitlelerin şakayla ciddi arasındaki ayrımı yapmaktan giderek uzaklaşan çaresizliğidir. Bu çaresizliği ironiyle, şakayla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bilakis her sarkastik şaka, bu kitlelerin akıldışılığa daha çok saplanmasına yol açmaktadır. Zira böylesine kutuplaşmış toplumlarda kitleleri her akla ve mantığa davet, onların aklı reddine yol açar. Şaka normal koşullarda bir direniş aracıdır. Ancak şakayla ciddi arasındaki sınırın flulaştığı zamanlarda şaka, ciddiyetle yürütülmesi gereken demokratik müzakerenin düşmanı haline gelebilir. Toplumlara, sorumlu kişilere, karar verici konumundakilere gerçeği anlatabilmeyi imkânsız hale getiren aşılmaz bir duvar haline de gelebilir.

    [1] Sigmund Freud (2003), Günlük Hayatın Psikopatolojisi, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Payel Yayınları.

    [2] Viladimir Jankelevitch (2020), İroni, (Çev. Yunus Çetin), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Jacques Ranciere (2015), Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders, (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: Metis Yayınları, s. 97.

    [4] A.g.e., s. 93-100.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Üzgünüm…

    Gözümüzü açtığımız her yeni güne, başka başka yerlerde öldürülmüş kadın haberleri düşüyor…

    Failler hep; anlık, aşırı öfke, cinnet sonucu işliyor!

    Sığınacakları maddeler o kadar uzuyor ki, iyi hal indirimine kadar gidiyor…

    Öldürülen değil “yüksekten düşen” kadınlardan tutun da

    Muhayyil duygularla tahrik ettiği için katledilenlere kadar…

    Hepsi şiddetli, acı ama son zamanlarda değişen katletme şekilleri (bıçaklar, samuray kılıçlarıyla kafa kesmeler..) bir o kadar korkutucu…

    Dehşetli ayrıntılar içeren ve soğukkanlıca işlenen cinayetler bunlar…

    ÜZGÜNÜM

    Kadınların; tutkularının, yaşamla bağlarının elinden alınmasına

    ÜZGÜNÜM

    Toplumun yarısını oluşturan kadınlara, eşit temsil hakkı verilmeyişine

    ÜZGÜNÜM

    Medeniyet ve çağdaşlık…

    Demokrasi adına

    ÜZGÜNÜM

    Kadını; çağdaş yaşamın dışına iterek sakıncalı hale getiren kafalar için

    ÜZGÜNÜM

    Ülkece “hukuk devleti” sancıları içinde olduğumuz için

    ÜZGÜNÜM

    Kadına şiddetin en önce; dilde, dilden sızan küfürde başladığı ve bunun kötü söz dahi sayılmadığı insanlarla aynı iklimde yaşadığım için

    ÜZGÜNÜM

    Ama artık, üzgün olmak değil “kadınlar yaşasın” istiyorum…

    Elbette

    Durmaksızın artan ölümlere çıkan ses, verilen tepki yüksek lakin “nedenlerine dair körlük” çıkan seslerden daha yüksek…

    İşte, bu durum çok vahim. Tehlikeli ve sakil…

    Zira üzülmekle şiddeti durdurmak mümkün değil.

    Nedenlerini görmek ve ortadan kaldıracak çözümler üretmekle mümkün..

    Buna;

    “Toplumsal cinsiyet bakışı”

    “Toplumsal cinsiyet kabullerinden”

    “Kendinden olmayana karşı körlük”

    Ve cezasızlığı ortadan kaldıracak “Hukuki Çözümler”le başlamak lazım…

    Kanayan insan yanımla, bir köşe yazısında “DERİN” bir sorun ne kadar anlatılabilir bilemiyorum…

    Ama,

    Öldürülüyorsa bir çocuk

    16’sında…

    Uzakta, yakında…

    Yaşanan, olup, biten tüm acıları görmemiz…

    Artık “ÖLMEK İSTEMİYORUZ” diye haykırmamız gerek…

    Birkaç yılda, yüzlerce yıl yaşamış gibi yorulduk…

    Yandık, acılarla kavrulduk…

    Haksızlığa uğradık, zulümlerde boğulduk…

    Alındı elimizden; sevinçler, kaygılarla savrulduk…

    Tüm yıldızları kırıp, geceleri kararttılar, toprağı kanattılar…

    Hangi taşı kaldırsak altından, eril tahakkümcüler çıktı…

    Kadına şiddet bitmiyor…

    Kadın cinayetleri durmuyor…

    Görünen o ki;

    Eril Tahakküm değişmedikçe, biteceğe de benzemiyor…

    Daha da geç olmadan…

    Feshedildiği günden bu yana…

    Katillere, daha elverişli zemin hazırlayan ortamda, bu tür ölümlerle karşılaşmamak için…

    Yeniden…

    İstanbul Sözleşmesi’ne geçilsin…

    Hukuki…

    Siyasi…

    Her düzeyde adımlar bir an önce atılsın…

    CEYLAN’lar…

    HAZAL’lar…

    SILA’lar yaşasın…

    Kadınlar YAŞATILSIN…

  • Kutsal ve mazlum

    Unutulmaz barış güvercini Hrant Dink’in anısına

    Ülkemizde kutsal değerlere saldırı adı altında bir cürüm icat edildi uzun zamandan beri. Kutsal değerler, evet. Saldırı fiili ile kutsal değer tamlamasının bir araya gelmesi çok garip değil mi sizce de? Saldırı fiili haddizatında canlı bir varlığa yönelmez mi? Misal hamile bir hemşireye, sokakta mini etekle dolaşan bir kadına, hastasını “özenli” muayene etmedi diye doktora, oruç tutmayan bir insana, İstiklal Marşı okunurken saygı duruşunda durmayan “saygısız”a, yönetici ve siyasetçiler konuşurken protesto etmeye kalkışan “densiz” bir yurttaşa yapılmaz mı saldırı genellikle? Genellikle de bu saldırıları “kutsal değerlerimize” saldırdılar diyerek kıyameti koparan, devletini, milletini, liderini, “canından çok sevenler” yapmaz mı?

    Kutsal değere saldırı yapılır mı açıkçası ben emin değilim. Kutsal değere saldırı yapıldığı zaman bunun hukukta bir karşılığı var mıdır? Kutsal değer saldırı sonucunda neresinden yara alır, adli tabibe gitse misal kutsal değer nasıl bir rapor alır? Misal iş göremezlik raporu alması imkân dâhilinde midir kutsal değerin? Birisi kutsal değere saldırdığı zaman değer olmaktan çıkar mı? Aldığı yara sonucunda birilerinin değeri olma yeteneğini kaybeder mi? Kutsal değer, misal ölür mü? Canlı bir şey midir kutsal değer? Misal Türklük, Müslümanlık, erkeklik, bir kutsallık halesiyle etrafı sarılmış “değerler” olarak canlı varlıklar mıdır? Bu değerlere saldırı düzenleyen birileri bu değerlerin canını alıp, yok edebilir mi? Müslümanın kutsal bildiği ya da kutsallık atfettiği bazı “değerler” neden bu kadar saldırıya açıktır. Ayrıca bu değerlere düzenlenen saldırılar sonucunda neden çok çabuk kutsiyetine halel gelir değerlerin? Bu değerler, birilerinin yaşamını kolaylaştırmak, konfor alanlarını genişletmek ve tabi ki birilerinin günahlarını, suçlarını, adaletsizliklerini kapatmak için kullanılan kalınca perdeler olabilir mi? Bu sorular fena halde kafamı kurcalıyor uzun zamandır.

    KUTSAL İLE MURDAR ARASINDAKİ KOLAY GEÇİŞ

    İlk defa kutsal ile murdar arasındaki geçişliliğin ne kadar kolay olduğunu antropoloji çalışmalarında okuduğum zaman bu soruları sormaya başlamıştım açıkçası. Freud’un Totem ve Tabu kitabı beni kutsal konusunda aydınlatan ilk metinlerdendir. Hala okumayanlara hararetle tavsiye ederim. Kadına, anneliğe, kadının namusuna yüklenen kutsallığın da nasıl çok çabuk ve kolayca murdar ile yer değiştirebildiğini ise yine çağdaş feminist kuramlara dair bazı metinleri okuduğum zaman anladım. Velhasıl kutsallık denen şeyin haddizatında kurban ve şiddet kavramlarıyla da[1] çok yakından bağlantılı olduğunu iyiden iyiye anladım. Bunu anlamam, bütün kutsallıkların aslında bir yapıntı olduğu gerçeğini iyice anlamamı sağladı. Zira zaten her ne kadar Türkçe’deki kutsallık sözcüğünün kökü öz Türkçe olan “kut” sözcüğünden geliyor olsa da, Latince’den kök alan sacer sözcüğünün karşılığıdır çağdaş Latin kökenli dillerdeki kutsal sözcüğünün karşılığı. Elbette kutsal sözcüğünü tanımlayan başka sözcükler olsa da “sacer” sözcüğüdür asıl ve bu sözcüğün bir başka anlamı kurban etmek veya feda etmektir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde de kutsal sözcüğü “tapınılacak veya yolunda can verilecek mukaddes, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış olan, Tanrısal olan” şeklinde tanımlanır. Anlaşılan bütün dillerde kutsalın ikinci düz anlamı uğrunda can vermek, yani kurban vermek ya da kurban olmaktır. Bu durumda, kutsal sözcüğü karşımıza ayrılmaz bir muarızını da çıkarıyor demektir. O da mazlum. Uğruna can verilecek kutsalın olduğu yerde o canı vermeye hazır mazlumlar her zaman bulunuyor zira. Şimdi bu yazdıklarımdan yola çıkarak hiçbir kutsalı tanımadığım, hiçbir kutsalın saygıyı hak etmediğini düşündüğüm çıkarılmasın. Ben sadece kutsal değerlerin arkasında ne gibi şeyler sakladığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Yoksa herkesin kutsalı kendisine; tıpkı Kafirun suresinin ilgili ayetinde “senin dinin sana benim dinim bana” denildiği gibi.

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Türkiye’de yeni moda deyimle mütedeyyinlerin, ama asıl olarak Müslüman-Türklerin kutsal değerleri neden bu kadar değerli ya da kırılgandır? Neden Müslüman-Türkler, kendi dinlerine yapılan herhangi bir eleştiriyi, espriyi, şakayı, maytap geçmeyi çok ciddiye alarak “kutsallarına saldırı” olarak algılıyorlar da, kendi inandıkları dinin dışında dine ya da tanrıya inanan başkalarına her türlü saygısızlığı, hor görmeyi, hatta o kişi ya da toplulukları katletmeyi mubah, hak, hatta bir ödev sayabiliyorlar? Mesela neden bir Hristiyan’a rahatlıkla Gâvur ya da Kâfir diyebiliyorlar? Misal bir agnostikle kolayca dalga geçebiliyorlar, inancından dolayı et ve süt ürünü yemeyi tercih etmeyen bir vegana neden ısrarla et yedirmeye çalışabiliyorlar? Örneğin çocuğunu sünnet ettirmeyi reddeden bir ebeveyne neden ısrarla akıl vermeye çalışabiliyorlar, bir ateiste ipe sapa gelmez yaratılış mitosunu destekleyen örnekler vererek onu tekrar hidayete erdirmeye çalışıyorlar? Hatta çok seviyorsa bir ateisti inanan bir arkadaşı, neden kolayca “senin tekrar Allaha inanman için Allaha dua ediyorum” diyebiliyor? İyi niyetle edilen bu duanın kendisinin bile bir hakaret olabileceğini neden akıl edemiyor bir inançlı kişi? Neden Yunus Emre’nin “yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözünü kendi inancına şiar edindiğini iddia eden bir mütedeyyin, düşmanı bellediği biri-birilerine kolayca “Ermeni-Rum dölü” diyebiliyor? Neden Ermeni ya da Rum olmayı var oluşun bir arızası olarak görebiliyor bir inanmış Müslüman? Hani Müslümanların Peygamberi “âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti? Âlemlere rahmet olan bir dinin peygamberine inanmış bir Müslüman, nasıl tamamen doğduktan sonra koyulmuş bir adı, etnik kimliği ya da başka dine inanan bir insanı düşman olarak kodlayabiliyor? Bu âlemler, acaba inanmış Müslümanın bilişsel ufkuyla sınırlı olabilir mi? Bu ufkun genişlemesi için ne yapmak gerekir ki?

    Bu ufku daraltan şeyin asıl olarak bilinmezlik ve kültürel çoraklık olduğunu aslında içten içe hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da, pek çoğumuz bu sebebin altında yatan tarihi gerçekleri çoğu zaman inkâr etmeyi tercih ediyoruz. Bu tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkaran Kulüp dizisi gibi popüler kültür ürünleri gündeme bir kıyısından ilişmeye çalıştığı zaman bu gerçeklik hatırlanıp, “vah tüh” denilip sonrasında büyük bir unutuşa terkediliyor. Çünkü unutmak, yüzleşmekten de kabullenmekten de daha kolay. Yüzleşmek kafa yormayı ve alışıldık ezber ve kodların dışına çıkmayı gerektiriyor. Alışıldık kodlarla düşünmek ve davranmak içimize işlemiş olan bilişsel tembelliği daha çok pekiştiriyor.

    TÜRKÇE KONUŞAN ORTODOKS-TÜRKÇE KONUŞAMAYAN MÜSLÜMAN

    Misal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir zamanlar İmparatorluk toprağı olan Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde Türkiye sınırları içinde yaşayan ve sapına kadar Türk olan ve çoğu belki de tek bir kelime Rumca bilmeyen ama Yunan alfabesiyle Türkçe okuyup yazan Ortodoks Karamanlı Türklerinin Yunan vatandaşı sayılarak Yunanistan’a gönderildiğini kimler biliyordur?[2] Bu tarihsel gerçeklikten de yola çıkarak Mesut Yeğen, Kurtuluş Savaşı’nın ardından ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkçe konuşan Ortodoks azınlıkların Türk vatandaşı sayılmazken, Balkanlar’da yasayan ve Türkçe konuşamayan Müslümanların doğrudan doğruya Türk vatandaşlığına kabul edilmesini Türklük tanımının nasıl Müslümanlıkla bitişik düşünüldüğü iddiasını temellendirmek için örnek olarak verir. Böylece Yeğen, Müslüman-olmaklık”ın Türklüğü başarabilmenin, Türk olabilmenin anahtar unsuru iken, “Müslüman-olmamaklık”ın da Türk olabilmenin önündeki doğal engel olduğu kanaatine ulaşır.[3] Buradan da anlaşılacağı gibi, Osmanlı millet sisteminden Türkiye Cumhuriyeti’ne, dinsel ve mezhepsel düzlemde tanımlanan bir “Türk olma” kategorisi devralınmıştır. Bu “Türklük” kategorisi, içini toplumsal heterojen unsurların doldurduğu “halk” kategorisi gibi, farklılıkların birbirine eklemlenmesiyle değil, farklılıkların stratejik olarak dışarı atılmasıyla varlık bulmuştur. Bu anlayışın izlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik uygulamalarında da görmek mümkündür. Zira yurttaşlık bağı ile Türk kimliğine bağlı olan Aleviler, başından beri, devletin resmi hizmet sunarak ürettiği İslam’ın Ortodoks yorumu içine çekilmeye çalışılmıştır. Bunu laiklik uygulamasına rağmen, ihdas edilen Diyanet İşleri kurumunun isleyiş mantığının dışlayıcılığından da çıkarsamak mümkündür.[4]

    MÜSLÜMAN TÜRKLERİN KUTSAL DEĞERLERİ VE ÖTEKİLER

    Bir önceki paragrafta bahsettiğim Ortodoks Karaman Türkleri örneğinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslüman-Türk kategorisi içerisine dâhil olamamış pek çok unsur resmi ya da gayrı resmi pek çok ayrımcılık, pogrom, linç gibi stratejilerle neredeyse itlaf edildi. 2015 yılında ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde düzenleyici ekibinde yer aldığım “Madunların Medyası” başlıklı bir sempozyum düzenlemiştik. Burada konuşmaya gelen Ermeni ve Rum konuşmacıların verdiği bilgiler içler acısıydı. Verilen bilgilere göre artık Anadolu coğrafyasında bu ve buna benzer, yani Müslüman-Türk kategorisi içinde sayılamayacak kimliklerden çok az kalmış durumda. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, bölgesel pogromlar, linçler sonucunda ve kendini güvende hissetmediği için bireysel olarak ülkeyi terk eden bu yurttaşların bıraktıkları yerde büyük bir çoraklaşma hâkim oldu. Bu çoraklaşma mütedeyyininden laikine, moderninden muhafazakârına, ilericisinden gericisine, cemaatçisinden bireycisine hepimizi içine hapsetti. Ülkede halen sadece Müslüman-Türklerin kutsal değerleri kutsal sayılıp, bu kutsal değerlere en ufak bir eleştiri getirildiğinde kıyametler kopuyorsa, bu tarihsel gerçeklerin bunda büyük payı vardır. Kuşkusuz laiklik ilkesi, Türkiye modernleşmesinin Türkiye demokrasisi açısından getirdiği önemli kazançlardan birisi ise de, bu ilke yine pek çok başka ilke ve uygulamalarda olduğu gibi “Türk tipi” olarak uygulandığı için, günümüzde anlamsız bir detay haline gelmiştir. Bu ilkeyi gerçek anlamda içselleştirebilmek için yukarıda sorduğum sorulara yenilerini ekleyerek herkesin kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorular samimiyetle sorulmadığı sürece, hem kutsal değerleri kişisel çıkarları için paravan olarak kullanacak siyasetçiler hem de bu siyasetçilere yaranmak için kendini ortalara atan meczuplar hayatımızdan eksik olmayacaktır.

    [1] Rene Girard (2003). Şiddet ve Kutsal (Çev. Necmiye Alpay), İstanbul: Kanat Kitap.

    [2] Bu tarihsel gerçekliğe dair biyografik bir romanı okumak isterseniz şu kaynağa başvurabilirsiniz: Oğuz Özden (2007). Biz Vatanımıza Hasret Öldük Yavrularım, İstanbul: Yurt Yayınları. Ayrıca mevzu hakkında daha da derin bilgi edinmek isterseniz şu kaynaklara da başvurabilirsiniz: Evangelia Balta (2016). Gerçi Rum isek de Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, İstanbul: İŞ Bankası Kültür Yayınları, Yonca Anzerlioğlu (2016). Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara: Phoenix Yayınları.

    [3] Mesut Yeğen (2002), “Yurttaşlık ve Türklük”, Toplum ve Bilim, S. 93, s. 210.

    [4] Tezcan Durna (2009). Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.