Etiket: #sansür yasası

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Spor medyası haberlerine, taraftar sloganlarına sansür gelir mi?

    Sansür yasası Meclis’ten geçti…

    BİR Nisan 2023 tarihinde yürürlüğe girecek…

    Bakarsınız BİR Nisan şaksı yapılır…

    Yürürlüğe girmeden kaldırılır…

    Seçimlere yaklaşık 8 ay kaldı…

    Seçimlere iki ay kala…

    Medya üzerinde tam bir sansür uygulanacağı kesin…

    Sosyal medya…

    İnternet…

    Tam bir sansür baskısı altında kalacak…

    Hangi paylaşım doğru, hangisi yalan…

    Nasıl bir kanaate varılacak…

    İşine gelmeyen yalan…

    Deyip susturulmaya çalışılacak…

    Şimdiden bir korku salınıyor…

    Şu bilinmeli ki…

    Baskılar, korkular doğruları yazanları susturamaz…

    Bu sansür yasasının…

    Sporda ne gibi baskı getireceğini de göreceğiz…

    Spor medyası nasıl haberler yazacak ve başlıklar atacak…

    Sansür konusunda…

    Çoğu medya örgütleri seslerini yükseltti…

    Ancak spor medyasından çıt çıkmadı…

    TSYD de bu ses çıkarmada yer almadı…

    Düşünün bir kere…

    Spor sayfalarında…

    Yalan haber sayısı fazla…

    Kulüp başkan ve yöneticiler…

    Teknik adamlar…

    Futbolcular…

    Kendileri hakkında…

    Çıkan haberleri yalanladığı zaman…

    Ne yapılacak…

    Nasıl bir ceza verilecek…

    İşte o zaman…

    Spor medyasının…

    Eli kolu bağlanacak…

    Başlıklarda sıkıntı çekilmeyecek mi?

    Medya şöyle başlıklar atabilir mi?

    Devrim gibi karar…

    Büyük darbe…

    Yalnız yürümeyeceksin…

    Başkan istifa…

    Herkes isyanda…

    Sadece birkaç örnek…

    Bir örneklemeye de taraftarlar açısından bakalım…

    Fenerbahçe taraftarı…

    Kadıköy’de buluşalım…

    İsmail Korkmaz, Fenerbahçe yıkılmaz…

    Beşiktaş taraftarı…

    Beşiktaş vapur iskelesinde buluşalım…

    Çarşı her şeye karşı…

    Galatasaray taraftarı…

    İstiklal caddesinde toplanalım…

    Kuşların hükmü aslan gelene kadardır…

    Karşıyaka taraftarı ise…

    İzmir marşını hem salonda hem de statta söylemekte…

    Şimdi…

    Bu sözlere de sansür gelirse şaşırmamak gerekir…

    Nereye yorumlarsa yorumla…

    Fethiye spor 2017 tarihinde “Yüce Atatürk” formalarıyla…

    Fenerbahçe ile oynadığı Türkiye Kupası maçına çıktı…

    Para cezası aldı…

    Statta inşaat çalışması başlatıldı…

    Bir ceza verildi…

    Düşünün…

    Gazete başlıklarına…

    Haberlere…

    Taraftar sloganlarına…

    Sansür uygulandığı zaman…

    Gazetelerin, televizyonların, spor servislerinde…

    Ne spor müdürü kalır…

    Ne muhabir…

    Hele hele…

    Ellerine değnek alıp…

    Yorum yapanlar…

    Susup oturacaklar…

    Bu nedenle SANSÜRE hayır…

    Özgür basın susturulamaz…

    YÜZ KARASI DEĞİL, KÖMÜR KARASI

    Amasra’da maden kazasında 40 emekçi canını kaybetti…

    Maden şehitlerine Allah rahmet eylesin…

    Ailesinin, yakınlarının, tüm emekçilerin başı sağ olsun…

    Yaralılara acil şifalar diliyorum…

    Ve Orhan Veli’nin…

    ”Yüz karası değil, kömür karası” başlıklı şiirinin son iki cümlesiyle tüm madencileri selamlıyorum…

    “Yüz karası değil, kömür karası…

    Böyle kazanılır ekmek parası…”

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Saç teli

    İnsanın canını çok yakan konularda konuşması da yazması da zor. Aslında çok yoğun hissettiğin duygunun uzağına düşme riski taşıyor sözcükler. Kendine yabancılaşıyorsun bazen. Bazen yaşanan olayın kendisi, üzerine tek bir sözcük yazıp çizilmesini kaldıramayacak kadar kırılgan oluyor, bazen de tek bir sözcüğün dahi fazla duracağı kadar yalın.

    Günlerdir, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin “başörtüsünü uygun şekilde takmadığı”, yani saç telleri göründüğü gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitirmesinin ardından İran’da yaşananları takip etmeye çalışıyorum. Yaşadığım duygu tam olarak bu: Ne söylesem az kalıyor, söyleyebildiğim hiçbir sözcük hissettiklerimi anlatmama yetmiyor. Yine de deneyeceğim. Çünkü bu yalnızca İran’ı ilgilendiren, İranlı kadınları, gençleri ilgilendiren bir mesele değil. Bu, dünyanın her yerinde, her tür diktatörlükçe baskı altına alınan, yaşamlarına, giyimlerine, hayatlarına müdahale edilen, ezilen, öldürülen bütün kadınların ve bütün toplumların meselesi.

    Amini’nin öldürülmesinin ardından 16 Eylül’de başlayan protesto eylemleri birinci ayını doldurmak üzere. Ülke geneline yayılan eylemlerde başta kadınlar olmak üzere vatandaşlar, rejimin bütün zorbalığına ve uyguladığı büyük şiddete karşın sokakları terk etmiyorlar ve eşsiz bir cesaret örneği göstererek özgürlük talebini haykırıyorlar. Eylemler üniversitelere, hatta liselere kadar yayıldı.

    Öte yandan ülkede internet ve sosyal medya araçlarına erişim sınırlı. Uluslararası medya kuruluşlarının yayın yapmasına izin verilmiyor. Bu nedenlerle, yaşananları bütün açıklığıyla öğrenemiyoruz ama bu kısıtlamalar bile yaşanan tablonun boyutları hakkında fikir verebiliyor bize. İranlı gazeteci, aktivist ve vatandaşların paylaşımlarını ve insan hakları örgütlerinin raporlarını takip edebiliyoruz, mümkün olabildiği ölçüde.

    ‘ULUSLARARASI TOPLUM ACİLEN HAREKETE GEÇMELİ’

    İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHRNGO) son olarak 12 Ekim 2022 tarihinde yaptığı açıklamaya göre, ülke çapındaki gösterilerde öldürülenlerin sayısı 201’e ulaştı.[1] Bu her gün en az 7 kişinin göz göre göre devlet tarafından öldürüldüğü anlamına geliyor. Öldürülenlerin en az 23’ünün 18 yaşının altında olduğu belirtiliyor. IHRNGO, bildirilen ölümlerin çoğunu doğrulama çabasının internet erişiminin kapalı olması ve güvenlik sorunları nedeniyle engellendiğini vurguluyor ve öldürülenlerin kesin sayısının aslında bundan çok daha yüksek olduğunun altının çiziyor.

    Özellikle genç kızların öldürüldüğü pek çok vakada, güvenlik güçlerinin aileleri çocuklarının ölümlerini kamera önünde intihar olarak ilân etmeye zorladıkları veya susturmak için tutuklama tehdidi, zorlama ve baskıya maruz bıraktıkları belirtiliyor.[2]

    IHRNGO’nun açıklamasında, geçen hafta boyunca protestolara katılan pek çok lise ve üniversite öğrencisi gencin sokaklarda ve okullarda tutuklandığı ve sosyal medyada paylaşılan videoların, güvenlik güçlerinin okul öğrencilerinin protestolarını şiddetle bastırdığını doğruladığı belirtiliyor. Açıklamada, gençlerin yasal protesto hakkı bulunduğuna dikkat çekiliyor ve uluslararası toplum, İran’daki katliamların önlenmesi için acil olarak harekete geçmeye çağrılıyor.

    ‘BU BASKI DEĞİL, KATLİAM’

    Bu süreçte takip edebildiğim haberlerde duyduğum en çarpıcı cümlelerden biri şuydu: “Mahsa Amini’yi öldürmedik diyorlar ve bunu ispatlamak için her gün sokaklarda gençleri direkt hedef alarak öldürüyorlar.”

    Yine aynı haberde, “Bir yanda devrim muhafızları, bir yanda çevik kuvvet, bir yanda polis, bir yanda da ‘besic’ dediğimiz, devrim muhafızlarının gençlik kolu, dördü birden sahada çalışıyorlar. Bunun adı baskı değil katliamdır” deniliyordu.[3]

    Yorumlar, siyasi analizler, tahminler yapılıyor bu sürecin sonunun nereye varacağına dair. 2019’da benzin zamlarını protesto amacıyla başlayan eylemlerde 3 günde 1500 kişinin öldürüldüğünü hatırlatıyor süreci yakından izleyenler ve bu yüzden rejimin geri adım atmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlar.

    Öte yandan, İran’da bugün sokağa çıkan herkesin ölümü göze alarak çıktığı ve bir kez geri adım atarlarsa, bedelinin daha da ağır olacağını bildikleri ve bu yüzden vazgeçmeyecekleri belirtiliyor.

    En çok gençler canımı yakıyor. Gözyaşları içinde çektikleri videolarda, kendilerinden önceki kuşakları gösterilere katılmaya, kendilerine destek vermeye çağıran ve özgürlükleri için her bedeli göze alan gençler.

    Aynı anda bizde toplumun sesini kısmayı amaçlayan bir sansür yasası kabul edildi. Ortalığın ayağa kalkması gerekirken sınırlı sayıda gazeteci ve örgütleri dışında kimsenin kılı kıpırdamadı. Yasaya ne hacet, şimdiden tıkır tıkır işliyor mekanizma. Aslında toplumun kendi içinde bence hiçbir zaman mesele olmamış başörtüsü, hiç de iyi niyetli olmadığını açıkça gördüğümüz bir şekilde bir pazarlık konusu haline getiriliyor ve Anayasa’ya alınmak isteniyor.

    Aklımda hep bedel ödeyen kadınlar, gençler.

    [1] https://iranhr.net/en/articles/5517/

    [2] https://iranhr.net/en/articles/5515/

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=0snUXS4G5cY