Etiket: #Putin

  • Fenerbahçe Ali İsmail ile kazandığı ruhu Putin ile kaybetti

    Sporun…

    Dili…

    Dini…

    Irkı…

    Olmaz…

    Almanı, İngilizi, Fransızı…

    Rumu, Ermenisi…

    Olmaz…

    Lazı, Çerkezi, Efesi, Dadaşı, Kürtü….

    Olmaz…

    Doğulusu, Batılısı, Kuzeylisi, Güneylisi…

    Olmaz…

    Alevisi ,Sünnisi, Yahudisi…

    Olmaz…

    Böyle ayrım yapanların…

    Sporda yeri olmaz…

    Spor…

    Kardeşliktir…

    Barıştır…

    Sevgidir…

    Dostluktur…

    Fair-play çerçevesi içinde…

    Rekabet etmektir…

    Spor…

    Ülkeler arasında dostluğun kurulmasında…

    Bir köprüdür…

    Olimpiyatların nedeni budur…

    Barışın en önemli gücüdür…

    9-19 Ağustos tarihleri arasında Konya’da İslam Oyunları yapılacak…

    Bu oyunlarda…

    Iranlı, Cezayirli bir sporcu…

    Oyunlar rekoru denemesi yaptığı zaman…

    O salonu ve stadı dolduranlar sevgilerini, desteklerini alkışlarıyla gösterip, arkasında olmalıdır…

    Sporun milleti…

    Dini yoktur…

    Sporun inancı vardır…

    Konya’da yapılacak İslam Oyunlarında Tunuslu bir bir atlet Türk sporcusu karşısında seyirciden tempo istiyorsa…

    Bu tempo gösterilmelidir…

    Spor ruhu…

    Spor aşkı varsa…

    Seyircilik görevini yerine getireceksin…

    Sen nasıl tuttuğun takımın ve ülkenin takımının kazanmasını istiyorsan…

    Karşı takımın ve ülkenin sporcusu da kazandığı zaman saygı gösterip, alkışlamak gerekir…

    Nasıl ki…

    Halterde cep herkülü unvanıyla yarışan rahmetli Naim Süleymanoğlu’nun rekorlarını Alman, Ermeni, Fransız, İngiliz, Belçikalı seyirciler gözyaşlarıyla alkışlıyorsa…

    Bu sporun ruhudur…

    Olaya bu açıdan baktığımızda…

    Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi 2. Ön eleme maçında Ukrayna’nın Dinamo Kiev maçında yediği ilk gol sonrası…

    Dinamo Kiev’li futbolcunun abartılı sevinci sonrası…

    Şükrü Saraçoğlu Stadında Fenerbahçeli taraftarların bir kısmının tribünlerden ”Vladimir Putin” tezahüratı sporun ruhuna aykırıdır…

    Rusya – Ukrayna savaşında…

    Rusya’nın, Ukrayna’nın egemenliğine saldırması sonucu…

    Siviller, çocuklar öldürüldü…

    Öldürülmeye de devam ediyor…

    Bu talimatı verenin…

    Putin olduğu bilindiği halde…

    Fenerbahçeli taraftarların Putin’e destek vermesi spor ahlakına karşıdır…

    Bu nedenle…

    Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Fenerbahçe hakkında “Uygunsuz hareketler” nedeniyle soruşturma açtı…

    Sonuç ne olur…

    Fenerbahçe…

    Para cezası…

    Seyircisiz oynama…

    İki maç saha kapatma…

    Cezası alır…

    Bu cezalar bir anlamda unutulur…

    Ancak Fenerbahçe taraftarlarının Putin’e destek tezahüratı unutulmaz…

    Nasıl ki…

    Gezi davasında…

    Öldürülen…

    Ali İsmail Korkmaz için…

    Fenerbahçe tribünlerinin koro halinde söylediği…

    “Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe Yıkılmaz”…

    Tezahüratının unutulmadığı gibi…

    İşte bu nedenle…

    Fenerbahçe…

    Ali İsmail ile kazandığı sevgiyi, kardeşliği, barışı…

    Putin ile kaybetti…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amasız fakatsız savaşa hayır!

    Hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum. Derslerde hakarete varmadığı sürece her şeyi konuşabildiğimiz, biri kalkıp CİMER’e şikâyet eder mi, hakkımızda bir soruşturma başlatılır mı diye kaygılanmadan nispeten özgürce tartışabildiğimiz günlerdi sanırım. Haberi Okumak adıyla verdiğim derslerden birisinde konu başlığımız militarizm ve milliyetçilikti. Bu derste şimdi seküler cenahın ağzının içine baktığı, Atatürk güzellemeleriyle AKP muhalifi geniş kitleleri kendine meftun eden Yılmaz Özdil’in bir zamanların Uzan Grubuna ait Star gazetesinde İngiltere’nin Leeds United takımı seyircileri ve seyirciler üzerinden tüm İngiltere için attığı “DİNGİLTERE” başlığını da milliyetçilik ve militarizm başlıklı bu hafta da örnek olarak inceliyorduk. Ama asıl anlatacağım şey başka. Bu konuyu anlatırken bu örneği vermeden geçemedim. Bu ders için okuduğumuz makalelerden birisinden örnekler vererek esas olanın ilkesel olarak “anti militarist” olmak olduğunu anlatıyordum ve şöyle bir örnek veriyordum makaleden yola çıkarak: Misal her koşulda haberde savaşta hayatını kaybedenler için “şehit” ifadesini kullanırsanız militarist bir dili dolaşıma sokmuş olursunuz. Elbette Türkiye gibi her türlü anlamsız, yersiz, gereksiz ve ihmale dayalı ölümü kabullendirmek için bin türlü “şehit” icat edilen bir ülkede böyle bir tavrı benimsemek ve içselleştirmek bir hayli zordur. Savaş şehidinin yanı sıra, devrim şehidi, eğitim şehidi, deprem şehidi, maden şehidi. Daha ne tür şehitler icat edilmiştir kim bilir şu fani dünyada. Yakında inşaatta iş güvenliği sağlanmadığı için ölen/öldürülen inşaat işçilerine de inşaat şehidi denilirse şaşmamak lazım, belki de çoktan icat edilmiştir de benim haberim yoktur. Neyse mevzudan sürekli sapmaya meylim var. Ama bu defa ipin ucunu sağlam tutmaya çalışıyorum.

    MİLİTARİST BAKIŞTAN KURTULDUĞUMUZDA BARIŞ DA OLUR

    Derste anlattığım makalede, Türkiye ana akım basınıyla Kürt basını karşılaştırılıyordu. Savaş ya da çatışmalarda ölenleri adlandırma ve ölümü meşrulaştırma ve tabi ki kutsallaştırma açısından her iki “düşman” cenahın da birbirinden farkı olmadığını olgusal verilerle anlatıyordu makale. Nihayetinde bahse konu olan bilimsel bir makaleydi ve yazarı tek tek gazeteleri taramış, gazetelerde yer alan çatışmalarda ölenlerle ilgili haberleri detaylı bir nitel analize tabi tutmuş ve vardığı sonuç şu olmuş: Kürt basını ile Türkiye ana akım basını arasında militarizmi yeniden üretme açısından çok büyük bir fark yoktur. Birisi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun şehit olarak adlandırdığı askerdir, diğeri ise “Kürt kurtuluş hareketinin militanının şehididir”. Bu kadar net bir saptama karşısında elbette sınıftan etnik kökeni Kürt olanlardan da Türk olanlardan da itirazlar hızla yükseldi. Türk kökenli olanlar, “savaşta ölen askerlerimize elbette şehit diyeceğiz, başka ne diyebiliriz ki?” diyerek, Kürt kökenli olanlar da “T.C. askeri ile bağımsızlık ve varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin askerini nasıl aynı kefeye koyarsınız, Kürt halkı mağdurdur ve mağdur milliyetçiliği ile egemen devletin milliyetçiliğini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir” diyerek itiraz etti. İtirazları serinkanlılıkla dinleyerek, her iki tarafı da ikna etmeye çabalayan yanıtlar vermeye çalıştığımı anımsıyorum. Ancak her iki tarafın da ikna olmak gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Elbette her iki taraf da ikna olmadı ve hala ülkede bir barış tesis edilebilmiş değil; barış olsun diyen benim gibi “naif” yurttaşlar, barış istemenin bedelini hala ödemeye devam ediyor; üstelik de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından “Kandil’den talimat almakla” suçlanarak. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

    Asıl söylemek istediklerime nihayet geliyorum. Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşı militarizme, savaş ve çatışmayı körükleyen bir üsluba, herhangi bir tarafın haklılığına yüzde yüz inanmış bir tavra düşmeden nasıl haberleştirebiliriz sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. Zira garip, kaotik ve çatışmalı zamanlarda insanlar en çok gerçeğe ve serinkanlı hikâye anlatıcılarına ihtiyaç duyarlar. Gazetecilik, esasen savaş zamanlarında gelişmiştir, etik değerlerini savaş zamanlarındaki gerçek bilgiye olan ihtiyaç üzerinden oluşturmuştur. Zira savaş bir yandan insanları birbirine düşman ederken, diğer yandan büyük bir dayanışma duygusunu da geliştirir. Savaşan ve savaştıran kişiler kadar, savaşın neye mal olacağını bilen ve anlatan insanlar da çıkar böyle zamanlarda. Savaşı çıkaranlar ve ne pahasına olursa olsun sürdürmekte ısrar edenler tarihte nefretle, savaşı bitirmek için çaba sarf eden bu tür insanlar ise minnetle anımsanır.

    İLİŞTİRİLMİŞ VE UYGUN ADIM GAZETECİLERİN İŞİ PROPAGANDADIR

    Bu nedenle savaş alanından haber vermek önemlidir, ancak iliştirilmiş, uygun adım gazeteciler genellikle gerçeğin değil belli bir tarafın propagandasını yapmakla görevlidirler ve bu tipler genellikle savaşı bir “horoz dövüşü” gibi anlatırlar. Ancak bunun tam tersini yapmak da mümkündür, yapmaya çalışmış olanlar da olmuştur gazetecilik tarihinde. Benim en iyi bildiğim isimlerden birisi misal Coşkun Aral’dır. Çatışmanın ortasında gözünü kırpmadan haberini yapmak yerine, yaralı bir insanı kurtarmayı seçebilmiştir. Bu tercihte bulunabilmek her gazetecinin harcı değildir. Zira geleneksel ticari yayıncılıkta ağır rekabet koşulları hâkimdir ve bu ticari yayıncılığın dayattığı normlar sizi ne pahasına olursa olsun mesleğe sadakate zorlar. Ne var ki her sadakat, etik davranmayı garantilemez. Ama Coşkun Aral’ınkine benzer bir tercih aynı zamanda anlattığınız hikâyeye de yön verir. Asıl olan anlatılan hikâyeyi savaşta zirveye ulaşan güç ilişkilerinden mümkün olduğu kadar arındırarak, insan hikâyeleri ile çerçeveleyebilmektir. İnsan hikâyelerine odaklandığınız zaman sürdürülen savaşın hiçbir koşulda kazananının olmadığını görürsünüz. O zaman da asıl odağınız, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu, ilk taşı kimin attığı gibi sorular ve sorun alanları olmaz, bu savaşın nasıl bitirileceği gibi sorular olur.

    BİR GAZETECİ SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

    Lütfen, “bir gazetecinin yaptığı haberden ne çıkar?” demeyin. Savaşı da çıkaran bir kişi değil midir? Ya da birden fazla kişi. Bugün Rusya’da binlerce, milyonlarca savaşa karşı olan insanın sesini bir tek kişinin sesi bastırmıyor mu? Bu sesi, medyadaki haberci görünümlü propagandacılar çoğaltmıyor mu? Çoğaltılan bu ses, sürekli “ama onlar!” diyerek milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden, binlerce insanın yaşamına mal olan, pek çoğumuzun belki haber değeri bile taşıdığına kani olmaktan uzak olduğu belki de milyonlarca canlıyı yok eden bir savaşı sürdürmekte ısrar etmiyor mu? Sahi, bize ulaştırılan savaş haberlerinin içinde kaçınız bombalanan alanlarda yok edilen canlılarla ilgili bir bilgi kırıntısına ulaşabiliyor? Savaşın ceremesini sadece konuşabilen canlılar mı çekiyor sahiden? Misal Ankara’yı bir devlet bombalasa sokaklarda dolaşan kedi ve köpekler başta olmak üzere pek çok hayvanın yok olduğuna kaç kişi üzülmeye fırsat bulacak. Savaşın bedeli konusunda dahi antropomorfik at gözlüklerinden kaçımız kurtulabiliyoruz? Sorulacak soru çok. Verilecek yanıtlarda samimiyete sığınabilecek kişi sayısı çok sınırlı sanırım.

    TERCİHİMİZ BARIŞTAN YANA OLMALI

    Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ne NATO’cu, ne Rusya’cı, ne de Avrasyacıyım. Ancak Rusya lideri Putin’in geniş halk kitlelerini yoksullaştırma pahasına, koltuğunu korumaya kararlı, dar bir oligark kesimin desteklediği bir diktatör olduğunu biliyorum. NATO’nun yıllardır “demokrasi götürüyorum” bahanesiyle onlarca ülkenin iç işlerine burnunu sokarak, önayak olduğu askeri darbelerle milyonlarca masum insanın ölümüne yol açan ABD’nin jandarması olduğunu da biliyorum. Türkiye’deki kutuplaşmış politik iklimin yarattığı toksik bilgi yığınının içinde, bazı çevrelerin birbirini “NATO’cumusun, Rusyacı mı?” diyerek tercihe zorladığını görüyorum. Eğer bir tercihte bulunacaksak barıştan yana tercihte bulunmalıyız. Hele ki kamusal bir iş yapan gazetecilerin, çatışmayı körükleyen, ölümü fetişleştiren, savaşı çıkaran bir avuç koltuk sevdalısı siyasal elit ile kan emici silah tüccarlarının varlıklarını meşrulaştıran bir tavra tamah etmek yerine, savaşın asıl mağdurlarının seslerine kulak vermeleri gerekiyor. “Gazetecinin gücü sınırlı, çalıştıkları kurumlar böyle bir haberciliğe izin vermez” demeyin. Tekrar ederek söyleyeyim. Savaş koşulları elbette çetindir. Ancak bu tür çatışma dönemleri aynı zamanda halkın sesine kulak veren hikâye anlatıcılarını da ortaya çıkarabilir. Siz yeter ki, militarist ideolojiyi değil de barışın sesini kendinize kılavuz olarak seçin. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir ülkeyi yönetmenin en kolay yolu Teşekkürler Putin!

    Hazine’de para mı kalmadı, hemen zam yapıyorsun şıp diye sorunu çözüyorsun…

    Ne kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Elektriğe zam, suya zam, benzine zam, doğalgaza zam… Zam zam zam…

    “Bir otomobil sana, bir otomobil de bana alacaksın” diyeceksin, hatta otomobilin fiyatından daha fazlasını “vergi” adı altında alacaksın…

    Benzin-mazot dersen, iki-üç katını “vergi” diye vereceksin…

    Bir ülkeyi yönetmek ne kadar kolay böyle…

    Her ay elektrik borcunu, su borcunu, kirasını düşünen asgari ücretliden vergi alıp, saraylarda yaşayacaksın… O da yetmez bir uçak filosu oluşturup, bir de dünyanın en lüks makam araçlarını sıra sıra dizeceksin…

    Millet çarşıda pazarda her gün şok üzerine şokla karşılaşıyor. Bir gün aldığını ertesi gün aynı fiyata alamıyor… Sayıştay’ın Cumhurbaşkanlığı Denetim Raporu’na göre, Saray bir günde 7 milyon TL harcıyor…

    Çin’in ar-ge çalışmaları 337 milyar doları geçmiş. Ülkemizi yönetenlerin saray, makam ve lüks harcamaları Çin’in ar-ge çalışmalarıyla yarışıyor…

    Turizm ülkesiyiz… Her adımı, her bölgesi, her köşesi tarih, doğa ve kültür akıyor… Turisti mumla arar olduk…

    Onlarca yılda şekillenmiş geleneksel dış politika birikimini, “monşerler” diyerek bir kenara atıp, “sıfır sorun” diyerek sorunsuz bölge, kavgasız ülke bırakmayacaksın, sonra da Soçi’de Putin’e, “Özellikle turizmde vermiş olduğunuz destek sebebiyle de çok çok teşekkür ediyorum” diyeceksin…

    Putin tamam da bir de siz “desteklesiniz” şu turizmi…

    Memleketin adı IŞİD’le, Taliban’la, Müslüman Kardeşler’le anılır hale geldi. Dünyada ne kadar radikal örgüt varsa onlarla iş tutmayı, “yeni dış politika, cesaret ve liderlik” diye pazarladınız. “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” bile diyebildiniz…

    Turizmden ekmek yiyen milyonlarca insanınız olmasına rağmen yaptınız bunları…

    Turizm ülkesi Türkiye’de hava alanlarında ve trenlerde alkollü içki satışını yasaklayacaksınız sonra da Türk turizmine katkılarından dolayı Putin’e teşekkür edeceksiniz…

    ABD’ye kızdınız uçak projesinden çıktınız… Parasını ödediğiniz uçakları bile alamadınız…

    Rusya’dan S-400’leri aldınız kapağını açamadınız…

    Bu fakir milletin milyarlarca doları havalarda savruluyor…

    Ne soran var ne de soruşturan… Ne kadar kolay değil mi ülke yönetmek…

    Hesapsız, kitapsız, emperyalistlerin gazıyla atılan adımların bedeli ağır oldu. Şam’da Cuma namazı kılma hayalleri kurarken geldiğimiz noktaya bakın…

    Ülkesini bu kadar hedef haline getiren, komşu ülkeye yönelik emperyalist oyunlara alet olan bir ülkenin bunları yaşaması kaçınılmaz.

    Kızmayın Suriyelilere, Iraklılara… Evi, ocağı bombalanan, şehirleri yerle bir edilen insanlardan ne bekliyorsunuz…

    Yük arttı, besleyecek boğazlar arttı. Çözümü kolay: Artırın vergileri…  Zam zam zam…

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Gerilim artınca, çatışmalar çoğalınca yeni yeni silahlara ihtiyaç duyuldu… Nasıl olsa kolayı var. Artırırsın vergileri ya da adına “zam” dedikleri dünyanın en adaletsiz vergisini tıkır tıkır çekersin milletin cebinden…

    Yani öyle üniversiteleri bitirmek, ekonomi bilmek, mühendislik bilgilerine sahip olmak vs şeylere falan hiç ihtiyacın yok. Emir verince faizler düşüyor, komut verince fiyatlar iniyor, ters bakınca döviz düşüyor… Zaten sıkışınca zam yapıyorsun her şey şıp diye çözülüyor…

    Bunun adı da “ülke yönetmek” oluyor. Bunun adı da “büyük liderlik”” oluyor. Bunun adı da “siyaseti bilmek” oluyor. Ülkeyi uçurumun kıyısına getirmek, memleketi gırtlağına kadar borca batırmak  “siyasi deneyim” oluyor. Öyle diyor ya asrın liderine hayranlık duyan bazı gazeteci arkadaşlar, “adam işi biliyor abi!”

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor; artık yaşanmaz hale gelmiş şehirlerin kenarlarında sığıntı hale getiriliyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Hiçbir etik, hiçbir sınır, hiçbir değer olmayınca; amaca giden her yol mübah olunca: “Adam işi biliyor abi!”

    İşi bilmeyenlerse, “Plan-program yapalım, bilime-mühendislere danışalım, etik değerlerimiz olsun, gösterişten-israftan kaçınalım, Anayasa-kanun ve nizamlar esas olsun, kadınlar hayatın içinde olsun, adalet olmadan düzen olmaz, doğamızı-dağlarımızı-bağlarımızı koruyalım, hak-hukuk-liyakat esas olsun, dini siyasete alet etmeyelim, laiklik en temel felsefemiz olsun…” diyenler.

    Halkına her türlü yalanı söylemenin adı “siyaset bilmek!”, doğruları anlatmanın adı ise “iş bilmemek!”

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Vergi vergi vergi… Zam zam zam… Ama bir yere kadar… O da yetmezse milletin ormanlarını, dağlarını, bağlarını, sularını, köylerini “madencilik yapılıyor” adı altında yerli veya uluslararası kartellere ruhsatlarsın. Bir başka deyişle milletin bağını, bahçesini, yaylasını, ormanını satılığa çıkarırsın. Bunun adı da ülkemizde “altın madenciliği” ya da “nikel madenciliği” ya da “taş veya mermer ocağı”” olur. Nazik bir ifadeyle de, “istihdam yaratmak” olur.

    Millet, “Elektrik çok pahalı… Mazot alamıyoruz… Gübre, ilaç fiyatları ikiye katlandı…” diye bas bas bağırırken, “Artık üretim yapacak gücümüz kalmadı” diye dertlenirken, “Olmadı ithal ederiz” diye tehdit edeceksin. Bir yıl boyunca çırpınıp, didinip ortaya çıkardıkları ürünleri çiftçinin elinden küfreder gibi üç kuruşa alacaksın sonra da marketlerde tavan yapan fiyatlar için market zincirlerini suçlayacaksın.

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Kenyalı siyasetçi Jomo Kenyatta’nın, 1953 yılında sömürge mahkemesinde söylediği, “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi” sözü büyük yankı uyandırmıştı. Kenyatta bugün Türkiye’de yaşasaydı herhalde şunları söylerdi:

    “AKP’liler geldiklerinde onların elinde Kuran, bizim elimizde ise topraklarımız, satacak ürünlerimiz vardı. Bize ‘Allah-kitap, din-iman’ dediler, gözlerimizi kapatıp dua ettirdiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki kitap-iman bizim, topraklarımız ile mal-mülk saraylar AKP’lilerin ve yandaş kartellerin elindeydi.”

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.