Etiket: #ombudsmanlık

  • Özgür iletişim için pozitif özgürlük perspektifinden somut öneriler

    “İnsanların, kuşkulu olabilmesi olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını kabul etmiş olup da belirli bir ilke veya öğretinin tartışılmasının yasak olması gerektiğini düşündükleri zaman kendilerinin yanılmazlık taslamalarını hayal etmeleri tuhaftır.”

    John Stuart Mill[1]

    Son zamanlarda konuştuğum her insan, katıldığım her toplantı ya da etkinlikte karşılaştığım her siyasetçi, içinde debelendiğimiz medya sisteminin ne kadar korkunç bir cendere haline geldiğinden dem vuruyor. Zira bu cenderenin varlığı bugün yaşadığımız ekonomiden siyasete, diplomasiden gıda sorununa kadar bütün yakıcı sorunların doğrudan ya da dolaylı müsebbibi. Çünkü özgür bir basının olmadığı yerde yapılan hatalar, yolsuzluklar, alınan keyfi kararları sorgulayabilecek bir irade de yoktur. Bu iradenin gösterilememesi, keyfi yönetimi içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı ile baş başa bırakır. Kriz derinleşerek olağan ya da olağanüstü bir radikal kopuşla karşılaşılmadığı sürece bu fasit dairenin içinde debelenip durulur. Ne var ki bu fasit dairenin ila nihai sürdüğü hiçbir toplum tarihte görülmemiştir. Elbette bu fasit daireden çıkılacaktır.

    Fakat medyanın içinde bulunduğu bu korkunç cendere ne kadar sıkılırsa, paradoks da o kadar keskinleşiyor. Paradoksun bir ucunda kelebekler gibi uçuşan umutlar, diğer ucunda ufkumuzu karanlığa hapseden umutsuzluklar var. Her ikisi de haklı her ikisi de geçerli. Fakat altını çizmek isterim aşırı karamsarlıkla, aşırı iyimserlik siyam ikizleri gibidir. İkisi de çok çabuk birbirinin yerine geçebilir. Ayakları yere basan bir umut ve aklıselim bir bakış açısıdır bizi anlamlı bir yola sokacak olan.

    ‘ÖZGÜRLÜĞE ANCAK TALEP EDERSENİZ ULAŞIRSINIZ’

    Umudu beslemek isteyen siyasetçiler, “biz geldiğimizde her şeyi halledeceğiz, medya hiç olmadığı kadar özgür olacak” vaatlerinde bulunuyor. Sorsanız “nasıl olacak bu iş?” diye, aldığınız yanıt, “ben ya da partimiz bunun kefilidir” gibi muğlak vaatler oluyor. Ya da “biz öyle bir düzen kuracağız ki, zaten mesleğin muhataplarına sorarak sistemi oluşturacağımız için, her şeyin en iyisi olacak” deniliyor. Bunun nasıl olacağını düşünmek, üzerine kafa yormak ne kadar elzemse, bu vaatler de o kadar boş bana kalırsa. Şu anda herkes canavara o kadar odaklı ki, canavar gittikten sonra yeni bir canavarla karşılaşmamak için ne yapmak lazım kimse düşünmek istemiyor, ya da düşünmeye gerek duymuyor. Hele bir şu canavarı gönderelim gerisini sonra düşünürüz düşüncesi giderek hâkim bir davranış ve eğilim haline geliyor. Oysa mücadelenin yarısı canavardan ya da despotlardan kurtulmayı içeriyorsa, bir diğer yarısı yeni canavarların ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalara kafa yormayı içermeli. Yoksa aynı kısır döngünün içinde debelenip dururuz yüzyıllar boyunca; şu zamana kadar debelendiğimiz gibi. Çünkü özgürlüğe ancak talep ederseniz ulaşırsınız. Size özgürlük vaadinde bulunan demokrasi kahramanlarına koşulsuz olarak inanmak, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. İfade ve basın özgürlüğünün garantisi hukuki çerçevede, kamusal çıkarları önceleyen bir perspektifle ve demokratik katılımı ve özgür düşünce ortamını teşvik edecek bir yaklaşımla kuracağınız bir yapıdır. Bugünkü yazımda sözü daha fazla uzatmadan böyle bir yapının oluşturulmasına dair ilk nüveleri somut öneriler halinde sunmaya çalışacağım. Özellikle altını çizmek isterim ki bu öneriler tartışmaya açıktır ve tartışmanın başlangıç muhatapları da medya emekçileridir.

    MEDYA SAHİPLERİNİ TEK İŞİ GAZETECİLİK OLMALIDIR

    Gazetecilik mesleğini icra eden medya kuruluşlarının sahibi-sahiplerinin kesinlikle başka alanda ticari yatırımı olmamalıdır. Bu düzenlenecek bir yasayla mutlak bir şekilde yasaklanmalıdır. Mevcut medya kuruluşlarının sahiplerine en geç bir yıl içerisinde bir tercihte bulunma şansı verilmeli, ya medya sektöründeki yatırımlarından geri çekilmeleri ya da medya dışındaki faaliyet alanlarından vaz geçmeleri istenmeli. Bunu yerine getirmeyen sermaye gruplarının medya yatırımlarına devlet el koyarak yine en geç bir yıl içinde gazeteciler ve meslek kuruluşları arasında hisse temelli sahipliği teşvik edecek bir mekanizmayla faaliyetini sürdürecek hale getirilmesine aracılık edilmelidir.

    AKREDİTASYONU MESLEK ÖRGÜTLERİ YÜRÜTMELİ

    Gazetecilik meslek örgütleri ile çalışan örgütleri düzenlenecek bir yasayla mesleği yürüten kişileri akredite eden kuruluşlar olarak tanımlanmalı. Bu akreditasyon için devletin herhangi bir kuruluşunun kesinlikle herhangi bir dahli olmamalıdır. Bunun sonucu olarak var olan İletişim Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı, yeni kurulacak güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da adı her ne olursa içindeki yürütme erkine bağlı olarak yerine kurulacak medya işlerinden sorumlu birimle akreditasyon işinin kesinlikle ilgisi olmamalı. Bu kuruluş sadece yürütme erkinin haber medyası ile ilişkisini organize eden bir kuruluş olmakla sınırlı kalmalı.

    TRT PAYI KALDIRILMALI

    Yeni kurulacak sistemde, mevcut elektrik faturalarına bindirilen dolaylı TRT payı tamamen kaldırılmalı. Yerine herkesin doğrudan vermesi zorunlu olan bir İletişim Hakkı Vergisi getirilmelidir. Bu vergiden toplanacak kaynak kesinlikle başka hiçbir amaç için kullanılmamalı. Bu kaynağın sadece kamusal yayıncılık yapan kuruluşlara aktarılacağına dair kanunen koyulmuş bir garanti getirilmelidir. Ancak kamusal yayıncılık konusu devlet televizyonu TRT ile sınırlı tutulmamalı, kamu yararına yayıncılık gibi bir tanımlama yapılarak, başka ticari olmayan yayıncılık yapan kuruluşlara da teşmil edilmelidir. Zira kamu denilen kavram sadece devletin sahipliğinden ibaret değildir. Devlet burada bu sürecin denetim ve düzenlemesi dışında herhangi bir yayın faaliyetinin içinde olmamalıdır.

    SİYASAL ERKİN BASINI YÖNLENDİRMESİ ENGELLENMELİ

    İletişim Hakkı Vergisi ile toplanacak kaynak, tamamen şeffaf ve hesap verebilir şekilde gazetecilik ve yayıncılık yapan kuruluşlara adil bir şekilde dağıtılmalı. Bu dağıtım süreci, tıpkı uluslararası fonların organizasyonu gibi tamamen yapılan iş temelli olmalı ve bu işi yapan kuruluşlar ürettiği içerikler dışında tamamen hesap verebilir olmalıdır. İçeriklerle ilgili hukuki ve etik sorunların öncelikle meslek örgütleri bünyesinde oluşturulacak bilirkişiler tarafından incelenmeli, etik sorun varsa meslek içi kınama ve diğer mekanizmalar işletilmeli, hukuki bir boyut varsa da konu ilgili basın mahkemelerine devredilmelidir. Bunun dışında siyasal erkin yönlendirmesi ile herhangi bir müdahalenin yapılmayacağı yasa ile garanti altına alınmalıdır.

    RTÜK VE BTK’YA MESLEK VE EMEK ÖRGÜTLERİ TEMSİLCİ GÖNDERMELİ

    RTÜK ve BTK gibi düzenleyici kuruluşların kurul üyelerinin oluşturulmasında, çoğunluğu oluşturan siyasal iktidarın tasallutu ve baskısının önünün kesilebilmesi için, meslek kuruluşları ile emek örgütlerinden de kurullara üyeler gönderilmesi sağlanmalıdır. Bu kurullarda görev alan üyeler, üyelikleri devam ettiği sürece başka hiçbir kuruluşta görev üstlenememeli ve ücret alamamalıdır. Bu kurullarda denetleme mekanizmasıyla düzenleme mekanizması net bir şekilde ayrılmalı, denetleme süreci ceza şeklinde değil de teşvik şeklinde işletilmelidir. Düzenlemenin çerçevesi ise geniş tutulmalı, demokratik katılım, hak savunuculuğu, faaliyetlerini ve sorunlarını geniş kamuoyuyla paylaşabilme gibi kaygıları önceleyen bir bakış açısıyla düzenleme mantığına yaklaşılmalıdır.

    ZORUNLU HAK SAVUNUCULUĞU

    Mevcut ticari yayıncılık yapan medya kuruluşlarına, haftada belli bir süreliğine sivil toplum kuruluşlarının hak savunuculuğuyla ilgili içerikleri yayınlama zorunluluğu getirilmelidir. Bu sayede, haklarını savunmak ve sesini duyurmak konusunda zorluklar çeken toplumsal grupların seslerini geniş kamuoyuna duyurabilmesi mümkün olabilmelidir.

    İKTİDAR YALANI TEK ELDE TOPLAMAYA ÇALIŞIYOR

    Günümüzde yalan, yanlış ve uydurma haberler de neredeyse gerçek haberler kadar yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle yalan, yanlış, uydurma ve etik dışı içeriklerin teyidi ve etik olarak değerlendirilmesi konusu en az habercilik kadar önemli hale gelmiştir. Zira internet ortamının yarattığı hız ve kolaylık sayesinde insanlar her dakika binlerce bilgi ve içeriğe erişebilir hale gelmiş, ancak hangi bilginin doğru hangisinin uydurma, hangisinin manipülasyona yol açan içerik olduğu konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Bunun için iktidarın oluşturduğuna benzer “Dezenformasyon Yasası” çıkarmak sorunun çözümünü sağlamak yerine, haberleşme sürecini tamamen denetim altına almaya ve sansür ile otosansürü derinleştirmeye yaramaktadır. Zaten iktidarın meramı da yalanın denetlenmesi değil, yalanın tek elde toplanmasını sağlamaktır. Yalan, yanlış bilginin denetlenmesi özgür ve özerk denetleme ve teyit kuruluşları tarafından yapılabilir. Bunun nüveleri günümüzde oluşmaya başlamış ve ciddi bir kurumsallaşma sağlanma yolundadır. Ancak bu tür teyit ve denetleme kuruluşlarının yasal zemini henüz oluşturulmuş değildir. Bu tür kuruluşların yasal meşruiyetinin sağlanması için özgür ve özerk bir ombudsmanlık koordinasyon kurulunun oluşturulması gerekir. Bu kuruluşun üyeleri yine ilgili meslek kuruluşları arasından oluşturulmalı, bağımsız teyit ve ombudsmanlık kuruluşlarının bu koordinasyon kurulundan akreditasyon almak dışında bir yükümlülüğü olmamalıdır. Her medya kuruluşunun da bağımsız herhangi bir teyit ve ombudsmanlık kuruluşuyla anlaşma yapması ve içeriklerinin teyit ve etik değerlendirmesini yaptırma zorunluluğu getirilmelidir.

    İNTERNET ERİŞİMİ ÜCRETSİZ OLMALI

    İnternet kullanımı, dünyada haber alma, haber verme, iletişim özgürlüğü gibi kavramları mümkün kılan kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Bu nedenle dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde şehir temelli ücretsiz internet erişimi sağlanmaya başlamıştır. Son zamanlarda bazı ülkelerde ise internete erişimin ücretsiz olması konuşuluyor. Ne var ki Türkiye dünyanın internete erişimi en pahalı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu pahalılık da haber alma ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan dolaylı bir yöntem haline gelmiş durumdadır. Diğer baskılara ek olarak bu pahalılık nedeniyle de geniş halk kitleleri her an istediği bilgilere erişme konusunda sorunlar yaşıyor. Bu da toplumda gelir adaletsizliğinin yanı sıra, sayısal bir uçurumu beraberinde getiriyor. Kuşkusuz sayısal uçurumun tek sebebi internete erişim konusundaki sorun değil. Sayısal okuryazarlık eksikliği ve bunun yol açtığı tek yönlü sayısal beslenme gibi konular da sayısal uçurumun konuları arasında. Ancak başlangıç olarak bu uçurumun derinliğini azaltma konusunda internetin ucuzlatılması, belli bir zaman sonra da tamamen ücretsiz hale getirilmesi özgür bir iletişim ortamı için mutlak bir gereklilik haline gelmiştir.

    MAHREMİYET ÖNCELENMELİ

    Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve artık hem kitlesel iletişimin hem de bireysel iletişimin en önemli aktörleri haline gelen sosyal medya kuruluşları ile ilgili olarak hem kullanıcı hem üretici pozisyonundaki sıradan hesap sahiplerinin mahremiyetini ve çıkarlarını korumayı önceleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye’de üst üste çıkarılan sosyal medya yasaları ve halen çıkarılması için ısrar edilen Dezenformasyon Yasasının asla böyle bir derdi olmamıştır. Kamuoyuna bu tür düzenlemelerin gerekliliği anlatılırken kullanıcıların mahremiyeti havuç olarak sunulmakta, ancak havucun ucuna mutlak otoriteyi daha da güçlendirecek baskı ve denetim mekanizmaları koyulmaktadır.Anahtar kelimeler:

    [1] John Stuart Mill (2005). Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, (Çev. Alime Ertan), İstanbul: Belge Yayınları, s. 35-36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gazeteci hayatta kalmalı evet, ama tek hedefi de hayatta kalmak mı olmalı?

    Geçtiğimiz günlerde, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Mutlu Binark’ın Basın Hukuku dersini alan öğrencilerini ağırladık. Dersin konusu araştırmacı gazetecilikti. Dersi vakfın gazetecilik kursunda da ders veren gazeteci Rahmi Yıldırım anlattı. Sık sık araştırmacı gazeteciliğin zorluklarından bahsedildi. Bu bahisler sırasında özellikle adına vakıf kurulan araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu yâd edildi. Elbette Mumcu’nun sıklıkla bahse konu olmasının en önemli nedeni, O’nun araştırmacı gazetecilik yaparken, güç odaklarının huzurunu kaçırması ve bu nedenle de hayatına kast edilmesiydi. Geçtiğimiz günlerde yine yerel düzeydeki güç odaklarını rahatsız eden Kocaeli Ses Gazetesi’nin sahibi ve muhabiri Güngör Arslan’ın da hayatına kast edildi ve Türkiye tarihinin bilmem kaçıncı gazetecisi hayattan koparıldı. Bütün bu anlatılanlar, aralarında belki bir ya da ikisi gazeteci olma ihtimali olan öğrencileri çok da etkilememiş göründü. Zira dersin sonunda bir ya da iki yarım ağız soru geldi sınıftan. Biz ağzı kalabalık hocalar tabi ki kendimizi tutamadık. Özellikle kısa olmasına dikkat ederek ben de öğrencilere küçük bir tirat çektim. Söylediklerimin özeti şuydu: “gazetecilik sadece gazetecileri ilgilendiren bir meslek değil, gazetecilerin yazdıkları da sadece gazetecileri ilgilendiren şeyler değil. Gazetecilik kamusal bir iştir. Gazeteci kamunun bilme hakkına hizmet eder; yazdığı, anlattığı şeyler kamunun bilgilenmesini ve ona göre tavır almasını sağlayacak şeylerdir. Eğer gazeteci, haber yapamazsa, yapmazsa kamuoyu, devletin derinlerinde nelerin olup bittiğini, kendilerine ne yalanlar söylendiğini anlayamaz ve yöneticiler halkı kandırarak yollarına devam ederler”. Aslında herkesin bildiği ama sanırım sürekli hatırlanması ve hatırlatılması gereken hakikatlerdi bunlar.

    ‘SON ZAMANLARDA KARŞILAŞTIĞIM EN AYDINLATICI SORU’

    Ders bittikten sonra bir öğrenci geldi ve bana belki de son zamanlarda karşılaştığım en aydınlatıcı soruyu sordu: “Hakikati öğrenmeyi arzu etmeyen bir halka hakikati anlatmak için neden kendimi zorlamam gerekiyor? Bu sorumluluğu bana kim yüklüyor? Üstelik de bu hakikati anlatmak, içinde hem hayati risk barındırıyor hem de iş bulmamı, hayata devam etmek için para kazanmamı engelliyor.” İtiraf etmem gerekirse, soruya yanıt verirken, kızgınlık, şaşkınlık, afallama, tedirginlik olmak üzere bir sürü duyguyu ve haleti ruhiyeyi aynı anda deneyimledim. Kızgınlığımı bastırmaya çalışarak, günümüzde örnek verebileceğim hiçbir büyük anlatı bulamadığım için 18. 19. Yüzyıldan modernist anlatılara referans vererek ikna etmeye çalıştım arkadaşı. Ben anlatmaya çalıştıkça arkadaş sordu, o sordukça ben çırpındım, ben çırpındıkça o daha çok soru sordu. Benim verdiğim yanıtın özeti şuydu: Bir toplum içinde yaşıyoruz. Bildiğimiz gerçekleri topluma anlatmazsak o toplumun selameti tehlikeye girer. Toplumun selametinin tehlikeye girmesi, bireysel olarak bizim açımızdan da iyi olmaz. Yani aslında toplumun iyi olması dolaylı yönden bizim de iyi olmamıza yol açar. Dolayısıyla toplumun gerçekleri bilerek sağlıklı bir yönde devam etmesi, bireysel olarak bizim de çıkarımıza olan bir şeydir. Anlattığım şey kısmen 19. Yüzyıl Faydacılarının varsayımlarıyla örtüşüyordu. Sorulan sorunun naifliği, benim gibi siyah beyaz televizyonu görmüş, tek kanallı televizyon çağında çocukluğu ve ilk gençliği geçmiş birisi için hem şaşırtıcı hem de öfke uyandırıcıydı. Ancak soruya yanıt bulmaya çalışırken bulmaya çabaladığım argümanlar, modernist büyük anlatılardan oluşan hakikat rejiminin günümüz yeni nesilleri için ne kadar etkisiz hale geldiğini iyice anlamama yol açtı.

    YENİ İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİNİN YARATTIĞI NESİL FARKI

    Yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı sınırsız iletişim olanakları, kişiselleştirilmiş içerikler, her kullanıcının kullandığı platformlara gönüllü içerik üreticisi olarak hizmet vermesi, verdiği hizmetin karşılığını bir şekilde hem ego tatmini, hem de maddi olarak alma ihtimalinin olması gibi unsurlar kamu, toplum, toplumsal sorumluluk gibi kavramlara ve bunların içinde ve karşısında konumlanan özneye her geçen gün yeni anlamlar ve yükümlülükler yüklüyor. Bir zamanlar, topluca televizyonun karşısına geçip fenomen olmuş dizi ve programları izleyen bir nesille, her türlü içeriği tek başına elindeki tablet ya da telefonlardan izleyen neslin topluma ve toplumsal olan her şeye yüklediği anlamlar elbette farklı olacaktır. Dersin sonunda karşılaştığım naif sorunun, aynı zamanda doğduğundan beri tek bir iktidar değişimi görmemiş, belki de ahizeli telefona elini sürmemiş, jetonlu telefonun ne olduğunu bilmeyen bir bireyden gelmiş olması şaşırtıcı değildir. Bu soru aynı zamanda da nesiller arasındaki epistemolojik kopuşun ve inanç ve ilkelerimizi üzerine oturtmaya çalıştığımız kerteriz noktalarındaki uçurumun da en belirgin göstergesi olarak duruyor. Bu keskin kopuş, yeni nesillerin yeni toplumsal ilişkilere, yeni normlara, yeni yeni anlamlara ihtiyaç duyduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak bildiklerimizi, belki onlara ufuk açacak normatif değerlerimizi, onları hayata tutunduracak kerteriz noktalarını onların diline tercüme edecek yeni yollar ve yöntemler bulmamız gerekecek.

    ‘BU ÇAĞDA ÖĞRETMEN, HOCA, DİN ADAMI OLMAK ZOR’

    İtiraf etmek gerekirse, bu dönemde öğretmen, hoca, din adamı, aydın, entelektüel ve kanaat önderi olmak bir hayli zor. Kendini kanaat önderi olarak tanımlayan birisinin, bana gelen soruya benzer bir soruyla karşılaştığı zaman bildik ezberlerle yanıt verdiği zaman nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestirebilmesi gerekir. Bildik ezberlerle verilen yanıtlara gelen tepki “ok boomer!” olacaktır büyük ihtimalle. Ancak bu diyaloğu ve etkileşimi olanaksız hale getiren reaksiyona mahal vermemek belki de elimizdedir. Bu nesli anlamaya çalışarak ve onlara ufuk açacak bizim neslimize ait “hakikat rejiminden” kalan normatif değerleri o nesle aktarabilmenin bir yolu, yordamı olmalı.

    FARUK BİLDİRİCİ GAZETECİLİK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA ELEŞTİRİ GETİRİYOR

    Açıkçası Faruk Bildirici ile Nevşin Mengü arasındaki “gazeteci influencer olmamalı!” tartışmasına bir miktar bu perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Faruk Bildirici, Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birisinde uzun yıllar hem gazetecilik hem de ombudsmanlık yapmış olmasına ve bu pozisyonun vermiş olduğu üne rağmen, tevazuundan ve beyefendiliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir gazeteci. Hürriyet’ten emekli olduğundan bu yana yapmaya devam etmekte ısrarlı olduğu fahri ombudsmanlığı sırasında, eleştirdiği her olayda tutarlılığını ve ilkelere bağlılığını tek bir gün bırakmadı. Yaptığı eleştirileri hiçbir zaman kişiselleştirmedi. Nevşin Mengü’ye karşı herhangi bir kastı olduğunu, herhangi bir gazeteciye karşı herhangi bir kişisel kastı olduğunu hiç sanmıyorum. Yaptığı eleştirilerin tamamen yıllardan bu yana kamusal yayıncılık ilkelerine hizmet etmek adına geliştirilmiş gazetecilik ilkelerine dayandığı ortada. Ancak Faruk Bildirici, aynı zamanda büyük ölçüde geleneksel medya yayıncılığı zamanında şekillenmiş ve halen yeni iletişim teknolojileri içerisinde büyümüş ve değerleri bu teknolojilerin sağladığı yayıncılık olanakları içerisinde gelişmiş yeni neslin anlamakta büyük ölçüde güçlük çektiği ilkelere de yaslanarak eleştiri getiriyor. Kuşkusuz bazı değerler, teknolojik gelişmelerle tamamen yok olmaz. Ancak bu değerleri yeni neslin anlayacağı bir dile tercüme etmeye de belli ki ihtiyaç var.

    GAZETECİLİK KRİZ İÇİNDE AMA YOZLAŞAN DEMOKRASİLERİN PANZEHRİ DE YİNE GAZETECİLİK

    Gazetecilik mesleği her anlamda kriz içinde. Mesleğe yüklenen anlam, bu krizden önemli ölçüde etkilenmiş durumda. Yeni iletişim teknolojilerinin ve sosyal medya platformlarının sağladığı olanaklar bir yandan haberciliği, yayıncılığı, içerik üreticiliğini olağanüstü şekilde kolaylaştırırken, diğer yandan da niteliksiz içeriklerin ve yalan yanlış bilgilerin sınırsız şekilde dolaşıma girmesine yol açıyor. İşin bir de ekonomi politik boyutu var. Pek çok geleneksel medya kuruluşu, sosyal medya platformları karşısında reklam gelirlerini kaybedince küçülmeye gitti ve bu küçülme pek çok fenomen ve yıldız gazeteciyle birlikte pek çok muhabiri de işinden etti. Türkiye, iyi, nitelikli ve tabi ki yıldız gazeteciler açısından ek pek çok baskı ve sorun alanıyla da dolu bir ülke kuşkusuz. Ancak dünya genelindeki resme baktığımız zaman, bütün alanlarda olan radikal dönüşümlerin gazetecilik alanında da yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Bu koşullar altında gazeteciliği nasıl bir geleceğin beklediği henüz net değil. Net olan tek bir şey var. O da gazetecilik gibi bir kamusal hizmet mesleği, yozlaşan demokrasilerin en önemli panzehri olmaya devam edecek.

    TEK REFERANS ÇERÇEVEMİZ DE HAYATTA KALMAK OLMASIN; DEĞİL Mİ?

    Faruk Bildirici’nin Nevşin Mengü’ye getirdiği eleştiriye bizzat Mengü’nün, bazı gazetecilerin ve alan dışından bazı isimlerin gösterdiği tepkiyi bu kriz ve katastrofi ortamının yarattığı öfke ve çaresizlikle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Sorulan soru şu: “Gazeteciler, nasıl para kazanacak, nasıl hayatta kalacak?” Bu yakıcı soru, yazımın başında bahsettiğim öğrencinin bana sorduğu soru kadar naif, sarih ve çaresiz bırakıcı. Okuma alışkanlığı çok kısıtlı, dünyaya ve hayata dair bilgi ve haberleri kendi referans çerçeveleri ölçüsünde etrafındaki fısıltı gazetelerinden almaya alışkın, hele de günümüzde taammüden yaratılmış siyasal kutuplaşmanın içerisinde hakikate değil de, kendisini avutacak hayallere ihtiyaç duyan genişçe bir halk kitlesine yönelik olarak gerçeği arayan bir gazetecilik yapmak bir hayli zor. Yazdığım her yazıda, gazeteciye ve gazetecilik mesleğine halkın sahip çıkması gerektiğinin altını özellikle çizmeye çalıştım. Nevşin Mengü de, bu gerçekten hareketle “hesap vereceği tek merciin izleyicisi” olduğuna dikkat çekmiş Twitter’dan verdiği yanıtta. Dikkat çektiği nokta, doğru olmakla birlikte, üslup tamamen arz talep dengesine dayanan liberal bir yaklaşımın nobranlığıyla malul. Bu nobranlık, içinde ilkesiz bir çoğunlukçuluğu da barındırıyor. Bir yandan iktidarın çoğunlukçu siyasal stratejisine kafa tutup, bu stratejinin mağduru olarak piyasada tutunmaya çalışırken, diğer yandan bu stratejiyi işine geldiği gibi lehine olacak şekilde eğip bükmek ve ait olmadığı bir neslin üslubuyla “ok boomer” diyerek yan çizmek sadece Nevşin Mengü’ye değil maalesef aynı zamanda da bir kamu hizmeti olan gazeteciliğin saygınlığına da halel getirir. Elbette koşullar zor, memleket şartları çetin. Ancak her zorlu koşul bir yandan yeni yol yordam öğretirken, diğer yandan da bu yolların normlarını hazırlar. Gelecek nesillere elbette bildik ezberlerle, kendi epistemik referans çerçevelerimizi dayatmayalım da; “katı olan her şeyin hızla buharlaştığı” kaotik bir dönemde tek referans çerçevemiz de bir zahmet sadece hayatta kalmak olmasın, değil mi? Sadece hayatta kalma motivasyonu benim aklıma nedense her zaman Dario Fo’nun o ünlü sözünü getirir: “Başımız dimdik yürüyoruz çünkü boğazımıza kadar bokun içindeyiz.”

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.