Etiket: #ölüm

  • Amasra Kömürünün Hazin Hikayesi

    Çoğumuz Amasra’yı Çeşm-i Cihan (Dünyanın göz bebeği) olarak bilir. Tarihiyle, eşsiz manzarası ile çok nezih bir sahil beldesi olan Amasra, milyonlarca yıldır bağrında karaelmas denilen taşkömürünü saklar. O kömür ki son yıllarda enerji sektörünün vazgeçilmezi olmuş. Köylerinden kalkıp gelen gençler, karaelması yeryüzüne çıkarmak için derin karanlıklarda ömür tüketmeye başlamış. 100 yıla yakın kömür üretimi yapılan bölgede, 1967 yılında Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile üretim bölgesi kurulmasına karar verilmiş. Kendi halinde, sessiz sedasız yaşam sürülen bu belde, şimdi grizu/kömür tozu patlamasında yaşamını yitiren 42 gencin acı hikayeleri ile ülke gündemine girdi.

    Bölgede kömür üretimi devlet eliyle yapılmaktaydı ancak son yıllarda uygulanan özelleştirme politikaları Amasra’ya da uzanmıştı. Bölgedeki kömür sahaları, rödovans (kiralama) yöntemiyle özel sektöre açılmıştı. 2005 yılında yapılan ihaleyi Hema Endüstri A.Ş. kazandı. Özel sektöre verilen TTK-Amasra-B sahası, bu havzadaki kömürlerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı.

    Sözleşmeye göre, şirket sahada 20 yıl süreyle kiracı olarak çalışacak ve 3 yıl hazırlık sürecinden sonra ürettiği kömür karşılığı kamu kurumuna rödovans bedeli ödeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Taahhüt edilen sürede üretime geçilemedi. 4 kez süre uzatımı yapıldı. Şirket, üreteceği kömürle çalıştırılacak termik santral kurmak istedi. Yoğun toplumsal ve hukuki itirazlar oldu ve santral kurulamadı.

    Hema Endüstri A.Ş.’nin imzalamış olduğu Amasra-B Sahasının Sözleşmesi, firmaların talebi üzerine 2011 tarihinde devir sözleşmesi ile Hema Dış Ticaret A.Ş.’ye devredildi. Hema Dış Ticaret A.Ş. firması da ticari unvanını 2012 tarihinde Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. olarak değiştirdi.

    Bugüne kadar bir türlü gerçekleşmeyen üretim karşılığı rödovans bedelinin kuruma ödenmediği ve sözleşmeye uyulmadığı resmi kurumların kayıtlarına girdi. Davalar açıldı, hukuki süreçler yaşandı. Bölgede pek çok toplumsal eylem düzenlendi.

    2019 yılında Maden Kanunu’nda kamu kurumlarının ruhsatlarının bölünmesi ve devredilmesine yönelik değişiklik yapıldı. Buna göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir. Bu fıkra kapsamında yapılacak ihale sonucunda Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, ihaleyi kazananla yapacağı sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla ihale edilen sahayı devredebilir ve ihaleyi kazanan adına ruhsat düzenlenebilir. Ruhsat devrine esas olan sözleşme ilgili ruhsatın siciline şerh edilir.” denilmekte.

    Bu düzenlemeyle 2005 yılında kiralama yöntemiyle şirkete verilen sahanın ruhsatı söz konusu şirkete verildi. Bu değişikliklerden sonra Amasra sahasında özel sektörün payı yüzde 97’ye yükselirken, kamu kurumunun payı ise yüzde 3’e kadar düştü. Bugün itibarıyla özel sektörün rezervi 606 milyon ton iken kamu kuruluşu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun (TTK) 16 milyon ton rezervi kaldı. Kamu kurumunun sahip olduğu ve yıllardır çalıştığı saha tabiri caizse elinden alındı. Kurum, bir köşeye sıkıştırıldı ve sahibi olduğu sahada sığıntı durumuna düşürüldü.

    Bu da yetmemiş gibi halen çalışılan kömür ocağının alt kotları da özel şirkete verildi. Bunun anlamı, derine doğru inen kömürlere yeni yatırımlar yapılamayacaktı. Nitekim, büyük yatırımlardan vazgeçildi sadece günü kurtaracak uygulamalar, işlemler yapıldı.

    İster özel sektör olsun ister kamu sektörü olsun yan yana ya da altlı üstlü çalışmanın riskleri vardı. Özellikle yeraltı kömür madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bu riskler fazlaydı. 2017 yılında hazırlanan bir raporda rezerv bölünmesi ve bu tür çalışmanın sakıncaları açıkça belirtilmişti:

    “…Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzası’nda -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında(HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün termin planlamalarına uygun çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb) uygun değildir.” (BEÜ, Maden Mühendisliği Bölümü, 2017)

    Ama bu ülkede ne yazık ki bilime, emeğe, deneyime fazla önem verilmezdi. Söylenenler unutulur, yazılanlar kağıt üzerinde kalırdı. Toprağa verilen gencecik canlar da çabucak unutulurdu. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı.

    Görünen köy kılavuz istemez. Yakın gelecekte çok küçük rezervi kalan kamu kurumuna, “havzadan tamamen çık” denilebilir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” deyimi herhalde bu örnek için söylenmiş olsa gerek.

    Umarım bu kez yanılırım…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • “KADER”

    Yine “kader” yine “fıtrat” dediler… 20 yıldır dedikleri gibi…

    Sayıştay raporunda bile açık açık uyarılmasına rağmen gerekli tedbirler alınmadığı için 41 işçimiz hayatını kaybetti. Yine ne sorumlu var ne sorumluluk duyan…

    8 Eylül 2004 tarihinde Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e satılan bakır madeninde neden ve nasıl çıktığı hâlâ bilinmeyen bir yangınla 19 madencimiz hayatını kaybetmişti.

    O dönemde de yalaka medya “Erdoğan Acıyı Omuzladı” diye manşetler atmıştı…

    Oysa bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi acıları omuzlamak değil o acıları yaşatmamak…

    CHP’li milletvekillerinden oluşan bir heyet Küre’deki facia üzerine bir rapor hazırladı. Küre raporuna göre, yangına, “Madende olmaması gereken ağır bir yanıcı madde” neden oldu. Kaza sırasında madencilerde toz maskeleri dışında hiçbir koruyucu önlem yoktu. Madencilerde gaz maskesi de kapalı devre tahliye cihazı da bulunmuyordu. Madende organize bir acil kurtarma ekibi yoktu. Maden İşleri Genel Müdürlüğü, madende hiçbir denetim faaliyetinde bulunmamıştı. Rapor böyle uzayıp gidiyordu…

    Elbette kimse sorumluluk almadı… Kader… Fıtrat…

    maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciası Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir şirket tarafından işletilen kömür madeninde, çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Yine sorumlu yoktu… Üstelik acılı madenci ailelerini tekmeleyenler Almanya’ya konsolos olarak atandı…

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi

    boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani 1992, 2004, 2014, 2022 değişen bir şey yok. Çünkü acıları “omuzlayan” bakanlarımız, başbakanlarımız ve artık bir de Başkanımız var.

    Sadece madenler mi?…

    2004 yazında “İcraat yapıyorum” şovu uğruna, gerekli tedbirler alınmadan, yeterli deneme sürüşleri yapılmadan, bilim insanlarının uyarıları kulak ardı edilerek, “trenleri hızlandırıyoruz” dediler, Pamukova’da kadın-erkek, çoluk-çocuk 41 vatandaşımızı göz göre göre öldürdüler…

    Yine “kader”, “fıtrat” dediler…

    Henüz Erdoğan’a gazetecilerin soru sorabildikleri dönemdi. “Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?” diye sordular, “Haddinizi bilin, bu zamana kadar hangi tren kazasından sonra bakan istifa etti. Genel Müdür istifa etti, böyle soru olur mu, haddinizi bilin” dedi.

    8 Temmuz 2018’de bu kez Çorlu’da yine adına “kaza” denilen bir cinayetle “çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 vatandaşımızı hayattan kopardılar. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan kopardı. Bırakın büyük Başkan’a “istifa” falan demeyi ve hatta bırakın Bakan’ı, Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor.

    Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Kader… Fıtrat…

    Aynı yıl içinde Çorlu’da yitirilen 25 canın acısı hala çok tazeyken, 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı bu kez Ankara’da sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın çok yakınında karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. 86 vatandaş da yaralandı.

    Makas değiştirilmediği için Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    Elbette yine sorumlu yoktu. Kader… Fıtrat…

    Daha dün 20 Ağustos 2022 tarihinde, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var. Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin, KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor?

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…” Kimin ihmali var acaba?

    Her şey kendiliğinden oluyor. Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor.

    Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda,

    organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Neden çevrenizde bir koruma ordusuyla dolaşıyorsunuz?

    Çünkü bu işin kaderle, fıtratla, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Cenabı Allah kullarına “akıl” vermiş.

    O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz.

    Ahmet Akbulut’un Sahabe Dönemi İktidar Savaşları kitabında “kader” le ilgili çok güzel bir tespit var: “Kader, zalim ile mazlumun birlikte yaşadığı sanal evin adıdır. Zalim zulmünün gerekçesini, mazlum da aczinin gerekçesini Emevi yönetiminin geliştirdiği bu düşünce biçiminde buldu”.

    Emevi kralları Ebu Süfyan, Muaviye, Yezid zulümlerinin açıklamasını “kader” diye açıkladılar. Mazlumlar da bu acıya “kader” diyerek katlandı.

    1500 yıl sonra aynı coğrafyada aynı anlayışla birileri devlet yönetiyor.

    20 yıllık AKP iktidarı dönemi boyunca toplu işçi ölümleri tarihin en yüksek sayılarına ulaştı. 20 yılda 28 binin üzerinde emekçi işyerlerinde hayatını kaybetti.

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Hani Nebati diyordu ya, “Onlar yüzde 9 enflasyonla halkın önüne çıkamazken ben yüzde 90 enflasyonla elimi kolumu sallayarak halkın arasında dolaşıyorum…”

    İşte bütün mesele bu… Bütün sorumlular ve ar damarı çatlamış siyasetçiler hala meydan meydan dolaşıp “Tüm sorumlular açığa çıkarılacak… Artık risk istemiyoruz” diye açıklamalar yapıyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Sorumlunun olmadığı bir ülkede adına ‘kaza’ denilen katliamlar

    Takvimler 20 Ağustos 2022’yi gösterirken, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var.

    Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Kaza olabilir. Bu kazaların birçok nedeni de olabilir. Mardin-Derik’deki kazada, freni patladığı söylenen gübre yüklü TIR’ın devrilmesi sonucu çevredeki vatandaşlar ve başta polisler ve jandarmalar olmak üzere itfaiyesi, sağlık ekipleri yardıma koşuyorlar… Tam o sırada süratle gelen ikinci bir TIR kaza için duran ve kazazedelere yardım etmeye çalışan vatandaşların, ekiplerin arasına dalıyor…

    Görüntüler de korkunç sonucu da…

    Aynı gün birkaç saat önce Gaziantep’te de yine otoyolda kaza yapan araçlara yardım için duran vatandaşlar ve yardıma gelen itfaiye, polisler, jandarmalar ve ilk yardım ekipleri… Tam o sırada süratle gelen bir otobüs yine yardım etmeye çalışanların arasına dalıyor. Korkunç bir görüntü ve sonucu da aynı…

    Ölenlere Allah rahmet eylesin… Acılı ailelerine başsağlığı diliyoruz… Bu acılar tekrar tekrar yaşanmasın diye yazıyoruz bu satırları…

    Otoyollarda ve otobanlarda kuralları kim koyacak? Kuralların uygulanması için takipçisi kim olacak? Kurallara uyması için görevlileri kim eğitecek? Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor? Bu satırların yazarı gerek otoyollarda ve gerekse otobanlarda veya herhangi bir şehirlerarası yolda karşılaştığı kazalarda YOL GÜVENLİĞİ ÖNLEMLERİNİN ALINMADIĞINA defalarca şahit oldu… Kaç kez trafik polislerinin bile bu önlemleri önemsemediğini gördü…

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…”

    En başta sizin ihmaliniz var Sayın Soylu… Hadi ödetin bedelini… Hadi sorun hesabını…

    (Elbette Süleyman Soylu’dan hesabının sorulacağı konulara girersek içinden çıkamayız neyse biz konumuza devam edelim.)

    O bölgede ilk yaşanan kaza değil bu. Yapılan röportajlardan ve vatandaşların anlatımlarından öğreniyoruz. Neden gerekli önlemler alınmadı? Kimlerin bu önlemleri alması gerekiyor Sayın Soylu?

    Bu ülkenin emniyeti size bağlı, jandarması size bağlı, yolların güvenliği sizden soruluyor Sayın Soylu?

    İktidarın en çok övündüğü otoyollar ve otobanların inşası sırasında ülkenin dört bir yanında birçok tünel hizmete sokuldu. Buradan açıkça yazıyorum, Türkiye çok büyük bir tünel faciasına gebe. Çünkü kimse TÜNELLERDE HIZ SINARLAMALARINA UYMUYOR. 80 KM ile gidilmesi gereken tünellerde 100-120-140 son sürat giden binlerce araç var. Acilen tüm tünellerimizde hız sınırlamaları hayata geçirilmelidir. Sayın Soylu ihmalin hesabını yüzlerce insan ölmeden önce sorunuz?

    19 Mart 2022’de Bolu Tünelinde zincirleme kaza yaşandı. 18 araç çarpıştı. Yaralanan 31 kişiden 17’si, hastanelere kaldırılırken, diğer yaralılara ise kaza yerinde müdahale edildi. Çok büyük bir facia çok ucuz atlatıldı. Yüzlerce insan yanarak ya da boğularak can verebilirdi. Bir kıvılcım çıksaydı bir felaket yaşanabilirdi…

    Aynı tünelde bu yıl içinde 2 Ağustos 2022 tarihinde yine zincirleme kaza yaşandı yine ucuz atlatıldı.

    BÜYÜK BİR FACİA BAĞIRA BAĞIRA GELİYOR SAYIN SOYLU!

    Gelirse gelsin diyenleriniz olabilir… Ayrıca facialar geldi de ne oldu peki… ÇÜNKÜ BU ÜLKEDE NE HESAP VEREN VAR NE DE BİR SORUMLU…

    22 Temmuz 2004 Perşembe akşamı Sakarya’nın Pamukova ilçesi yakınlarında Mekece beldesinde büyük bir tren kazası meydana geldi. Adı kazaydı ama aslında göz göre yaşanmış bir katliamdı. Eleştiriler ve tepkiler arasında siyasi iktidarın şovuyla hizmete sokulan hızlı tren (daha doğrusu “hızlandırılmış tren”) Mekece’de raydan çıkmıştı. 41 vatandaşımız hayatını kaybetti.

    Peki kim aldı bu facianın sorumluluğunu? Hiç kimse…

    Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım sorumsuz. TCDD Genel Müdürü Hayrettin Karaman sorumsuz…

    “Efendim hız nedeniyle bu kaza oldu. Makinistler yapılmaması gereken yerde hız yaptı!?”

    Peki gerekli ve zorunlu yol sistemini kurmadan makinistlere hız yap diyen kim? Trenleri hızlandıran kim?

    Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor. Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda, organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Çünkü bu işin kaderle, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Allah kullarına “akıl” vermiş. O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz? Çünkü işinize gelmiyor…

    bu kez 8 Temmuz 2018’i gösteriyor. Yer bu kez Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi yakınları. Yine bir tren kazası ve 25 vatandaşımız hayatını kaybediyor. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 kişi hayattan kopuyor. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan koparıyor.

    Artık “Başbakan istifa” falan diyemiyoruz çünkü Başbakan kalmadı. Büyük Başkan’a böyle bir şey söylemek kimin haddine. Bakan istifa falan demeye bile gerek yok çünkü bırak bakanı Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor. Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Acılı aileler yıllardır adliye kapılarında adalet arıyor…

    Bu Kez Ankara’da 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Ankara’dan Konya’ya hareket ettikten kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın alt yamacında yer alan Marşandiz İstasyonunda karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. Gerekli sinyalizasyon sistemi kurulmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    8 Eylül 2004 günü öğlen saatleri. Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e ait bakır madeninde çıkan yangında gaz maskeleri olmadığı için 19 işçi boğularak can verdi.

    Ankara’dan helikopterle gelen Başbakan Erdoğan cenaze namazının ardından da ilk madenci cenazesini omuzladı. Bir gün sonra Sabah Gazetesi’nin manşeti, “Erdoğan Acıyı Omuzladı.”

    Bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi “acıyı omuzlamak” değil, bu acıyı bu ailelere “yaşatmamak” olmalı. Bu acıların yaşanmaması için gerekli önlemleri almak, gerekli denetimleri yapmak olmalı.

    Küre maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciasını Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel şirket tarafından işletilen kömür madeninde çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani özetle bu ülkede yıllardır aynı nakaratları, aynı hamaset dolu açıklamaları dinleye dinleye tükendik artık. Bu ülkenin vatandaşları artık bir sorumlu görmek istiyor Sayın Soylu…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Altın Girdap -2

    Güney Amerika ülkesi Bolivya’nın And Dağları eteklerindeki Potosi şehrindeki gümüş madenleri, bir dönem dünya gümüş rezervinin yüzde 86’sını karşılamıştı. İspanyol işgalcilerin çok zengin olmalarını sağlamış olsa da, çalışan işçiler ve aileleri açısından tam bir trajedidir Potosi maden ocakları.

    İspanyol koloni-işgalcileri 4 bin metreden yüksek bir “gümüş dağı” olan Potosi’yi, 1545’te keşfetti. Ardından bölgenin yerlileri, işgalciler tarafından bu buz dağında, oksijensiz ortamda boğaz tokluğuna çalışmaya zorlandı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık iki yüz yıl içinde Potosi ocaklarından 45 bin ton gümüş çıkartıldı.

    Pek az yerli altı aydan uzun bir süre hayatta kalabilmiş ve milyonlarca insan bu şekilde ölmüştü. Ama daha da öldürücüsü vardı. Madendeki gümüşün civa ile karıştırılması işlemini, çıplak ayakla üzerlerinde tepinen yerliler yapıyordu. En kötüsü de yerin altında civa soluyorlardı. Civa işçileri arasında iki – üç haftadan uzun yaşayan olmuyordu. Madenin onlarca millik çevresi, insan kemiği kalıntılarından bembeyaz olmuştur.

    İspanyol maden işletmecilerinin yerlileri çalıştırmak için devreye soktuğu bir başka “şeytan icadı”da, o güne dek yerliler arasında yalnızca ayinsel amaçlarla kullanılan koka idi. Koka, yer altı koşullarına, oksijen darlığına, besin yetersizliğine karşı direnci yükseltiyor ve kullanıcılarına yapay bir iyimserlik ve güç veriyordu. Bir kez bağımlılık yarattıktan sonra ise dönüşü yoktu. Öyle ki, maden sahipleri kokayı bir ödeme aracı olarak kullanmakta gecikmedi.

    Potosi o dönemin insanlık dışı vahşi madenciliğine sadece bir örnektir. 1500’lerin başından itibaren Avrupalı işgalcilerin Amerika kıtasına akın etmeleriyle birlikte, madenlerde ölümüne çalıştırılan yerlilerden başka, köylerde de milyonlarca yerli öldürülmüş, işgale direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetler tarih sahnesinden silinmiştir. Katliamın boyutlarını rakamlara bakarak anlamak mümkündür. Bir kaynağa göre 54 milyon yerlinin yaşadığı kıtada, 1860’a gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştır. Katledilen insan sayısının, o zamanki dünyadaki toplam insan nüfusunun % 25’ine karşılık geldiği ifade edilmektedir.

    Avrupa hanedanları ve krallıkları, başta Amerika kıtası olmak üzere Afrika ve Uzak Doğu coğrafyasının yüz yıllar içinde acımasızca sömürülmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına bir güç olarak çıkabildi. 500 yıl sonra ise bugün artık Türkiye’de de Türk köylüsüne ve çiftçisine 500 yıl önce Amerika yerlilerine, Afrika yerlilerine reva görülen bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Bugün Fatsa’da, İliç’de, Eşme’de, Lapseki’de ve Türkiye’nin dört bir yanında adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikaları çevreye zehirler saçarak çalışmaya devam etmekte, bu da yetmezmiş gibi devleti yönetenler tarafından Türkiye’nin bütün dağları ve ormanları “madencilik” adı altında yağma ve talana açılmaktadır.“

    Peki bu nasıl oluyor? Hangi ilişkiler Türkiye’nin en stratejik yaşam merkezlerinin vahşi madencilik sistemiyle yağma ve talanına izin veriyor? “Altın Girdap” kitabımızda işte bu siyaset-ticaret ilişkilerine ve köylerin haritadan silinmesine yol açan kararların arkasındaki bağlantılara ışık tutuyor. Bölgesini, köylerini, şehirlerini koruması gereken belediye başkanları nasıl oluyor da bölgelerini yaşanmaz hale getiren vahşi madenciliğe teşrifatçılık yapıyor. Hatta belediye başkanları teşrifatçılığın da ötesinde şirketlerin sahipleriyle yakın ilişkiler geliştiriyor. Türkiye’nin en üst makamlarında bulunan bazı yetkililer nasıl oluyor da bilerek ya da bilmeyerek milletin bağını-bahçesini zehirleyen bu sisteme su taşıyor…

    Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Herkes günlük siyasi atışmalar ve polemikler çerçevesinde yakın gelecekte yapılması beklenen seçimlerde kimin ya da hangi ittifakın iktidara geleceği konusunda yorumlar, değerlendirmeler yapıyor; hararetli tartışmalar yapıyor. Ancak Türkiye bunun da ötesinde bir var olma sorunuyla karşı karşıya. Türkiye sularını, tarım topraklarını, ormanlarını ve köylerini kaybederse belki tartışacak hiçbir şey kalmayacak. Bir sonraki yazımızda bu konuyu daha da açmaya çalışacağız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.