Etiket: #korku

  • Statlarda da ATATÜRK isminden korkuyorlar

    Atatürk korkusu neden…

    Emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı kurtuluş savaşı veren, Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten bazı çevrelerin rahatsızlık duymasını anlamış değilim…

    Bugün…

    Atatürk ismini ağızına almayanlar…

    Türkiye Cumhuriyeti tarihini bilmiyor demektir…

    Atatürk gerçeğini görmemezlikten gelmektir…

    Nerede bir Atatürk ismi varsa silmeye çalışıyorlar…

    Fotoğraflarını kaldırıp, heykellerine saldırıyorlar…

    Her alanda olduğu gibi…

    Sporda da bunu yapıyorlar…

    Statlardaki Atatürk isminin kaldırılmasının nedeni de bu…

    Geçmişte stat ve salonlara İspanya’da yapılan boğa güreşlerinin yapıldığı yere ARENA denildiği için bu ismi vermekten kaçınanlar…

    Bugün ARENA ismini rahatlıkla verebiliyorlar…

    Atatürk Stadı ismi olan, ARENA olarak değiştirilen statlardan bazıları…

    Bursa, Antalya, Afyon, Eskişehir, Antakya, Konya, Sakarya, Kayseri,

    Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ismi verilen statların isimi değişti…

    Malatya İnönü Stadı ARENA oldu…

    Beşiktaş İnönü Stadının ismi Vodafone Park olarak değiştirildi…

    Bir önemli değişiklik ise…

    Sivas’ta yaşandı…

    4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Birinci Dünya Savaşı ile beraber işgal altında bulunan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk milletinin bağımsızlığının kazanması için gerçekleştirilen Türk Ulusal Hareketi toplantısıdır…

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı…

    O kongrenin yapıldığı lisede okumak benim için onur, gurur oldu…

    4 Eylül stadının ismi…

    “Yeni 4 Eylül Stadı” olarak değiştirildi…

    Ne oldu…

    Yeni kelimesini eklemekle…

    4 Eylül Kongresini tarihten nasıl silersiniz…

    19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’dan başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın ismini alan Ankara 19 Mayıs Stadı yıkıldı…

    İnşaat başladı…

    Ancak…

    İnşatta 19 Mayıs Stadı yapımı yerine Ankara Stadı olarak yapımcı firma tarafından inşaat alanının girişine asıldı bile…

    Doğmamış çocuğa adı koymuşlar…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç’u tebrik etmek lazım…

    Ülker Şükrü Saraçoğlu stadı isminin Atatürk Stadı olarak değiştirilmesi için harekete geçti…

    Ancak engelle karşılaşacağı görünüyor…

    Fenerbahçe camiası güçlüdür…

    Bu güçle Atatürk ismi o stada verilecek…

    Atatürk ismini engellemek için…

    Bir ilde Atatürk stadı var ise…

    Aynı ilde ikinci bir Atatürk ismi verilemez ibaresi yer alıyormuş…

    Bu ibare değiştirilemez mi?

    Nice yönetmelikler kararname ile değiştiriliyor ki…

    Bir gecede bir kararname ile değiştirilir…

    Stat isimleri değişiyor…

    Ancak Atatürk sevgisi değişmiyor…

    Statlarda atılan “Mustafa Kemalin Askerleriyiz” sloganları bunun en belirgin kanıtı…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Ufukta seçim var, kış gelmiş kapıya, vatandaşın evinde ateş var. Ama memlekette başka bir ahval.

    İktidar şeker pembeden bir perde çekmiş, dersin her şey şen şakrak yerinde.

    Muhalefet desen, onlarda esen hava bambaşka. Yanaşan, sağdan sağa yanaşıyor, her şey sağdan sağdan yürüyor. Kendi hesap kitaplarını tutarken, vatandaşa havada uçuşan vaatler düşüyor…

    Tabii bir de gerçeğin peşinde koşuşturup konuşan Sosyalistler de var, ama sesini çıkarana sopa iniyor.

    Sosyalistler demişken, sosyal demokrasiye bel bağladıklarını ilk fark edenler muhafazakarlar oldular, tez elden önlem aldılar.

    Baktılar ki; hak, hukuk diyen adalet, eşitlik, sermaye emek sömürücüsüdür deyip SOSYAL DEVLET isteyenleri susturamayacaklar hak, hukuk’a kendileri soyunarak Sosyal Demokrat oldular (!). Sonunda onu da kendilerine benzettiler, kuruttular…

    Öyle ya; sosyal demokratlar geldikleri yönün “sol” olduğunu unutmuş da; “yanılıyorsunuz, aslında biz de sağ’dan gelmiştik, o yolda yürümeyi en iyi biz biliriz yarışında.”

    Memleket 21 yılda; sağdan soldan sonunda buluştu muhafazakarlıkta…

    Halk bu yol ortasında savruldu durdu. En nihayetinde yaşamayı unuttu. Doyuracağız; sağı yukarıyı diye diye, görse de kendi halini derdine ağlamayı unuttu…

    Başladı ağlanacak haline gülmeye. Vatandaş necedir diye bakmayanlar, vay efendim; bu halkın hali de ne, her şeyle alay mı edilir böyle diye boza yine pişti halkın ensesinde…

    Velhasıl; “oui”demesini bilenin Fransızca, “yes” demesini bilenin İngilizce’ yi biliyor sanıldığı dönemlerden, eline güç alan herkesin; ekonomist, ziraatçı, maden mühendisi, doktor, hatta talimatla; savcı, hakim, bazen bazılarına avukat, sonunda aile planlamacısı olanların dönemine evrildik…

    Memlekette ortada duran değneğin elle tutulur yanı kalmadı. Bir değnek ki, neresini tutsan kir elinde bitecek…

    Yaşarken ölmüşüz ağlayanımız yok, oturup da hale gülen çok.

    Byron : “Herhangi bir şeye gülüyorsam, ağlamadığım içindir” diyor ya; nasıl ağlayacaksın yasak, o da yasak. Ekonomi kötü, açız demek yasak. Oturup varken haline şükretmek, ne öyle yolsuzluk var, yoksulluk var deyip de kafa tutmak…

    Ne yapsın haline yanıp da ağlayamayan halk, içinde zehir tutacak değil ya elbette ahvaline gülecek…

    Bizim kuşak çocuklukta büyüklerden illa ki dinlemiştir; bir insan öldü mü hemen anlamaz öldüğünü. Mezar açılır, kefen sarılır, gömülünce toprağa duaları yapılır, biter görev, el ayak çekilir, işte o vakit ölen kişi başını kaldırdı mı tahtaya çarpı verir ve vayy ölen benmişim der.

    Çocukken duydukların olsa da saçma sapan dinlersin. Sonra büyürsün, okur öğrenir, aklı başa devşirirsin. Ama yine de birçokları o çocukluk martavallarından kurtulamazlar.

    Hah işte, geçmişin martavallarından kurtulamayan bazıları, 2000’lerde yeni bir martavala inandılar. Da, yaşayıp görüp anladılar. Aklı başa devşirdiler devşirmesine de, martavallar öylesine sarmış ki memleketi, şimdi ne etsek de kurtulsak diye ver yansındalar…

    Eeeee, el değirmenini yel değirmeni sanarsan böyle martavalları yaşatır, sonrası kurtulamazsın…

    Geçerler seninle dalga; ekonomi şahta, insan hakları, hukuk doğru yolda derler de kızamazsın, bir kızdın mıydı vah ki vah haline, yasak koyar, suç uydurur ceza verirler, üstüne varırlar ifrit olan yine sen olursun…

    Sahi biz yaşarken öldüğümüzü anlamak için daha ne olması gerekiyor, üstümüze toprak atılması mı?

    Şimdi, olur olmadık her şeye hepimizin ağzından mizah dökülüyorsa, hesap soramıyor, ağlayamıyor olmamızdan. Yutmamız istenen acı o kadar büyük ki yutamayıp tükürmek istememiz, tükürmek için de hicve sığınmamız bundan…

    İleri çağdaşlık düzeyi ve medeniyete ulaşmak için elimizde ne kadar değerli, liyakat sahibi varsa kaptırıyoruz. Doktor kalmadı, kalmadı mühendis. Gençler bir bir gidiyor gelişmiş ülkelere…

    Peki, kim çıkaracak bu ülkeyi karanlıktan aydınlığa? Kim düzeltecek bayır aşağı gidişi?

    Mevcut siyaset mi? Mevcut siyasiler mi? Derman diye tutunduğumuz, sağdan daha sağa yaslanan muhalefet mi?

    Ekonomi, eğitim çöktü, insanlık çürüdü memlekette, söylenecek sözler tükendi…

    Ah vatandaş, iş yine sende. Gayrı korku dağlarını aşacak, susmayacak, konuşacaksın. Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin.

    Sana ulaşması gereken muhalifler masa başından gelemiyorsa, sen onlara varacaksın…

    Diyeceksin ki; ya hep birlikte gülmeye (!) devam edeceğiz halimize, ya da; böyle gelen böyle gitmiyor, açın da gözlerinizi görün artık. Daha da geç olmadan, düşmeden biz teneşire kalkın ayağa diye haykıracaksın.

    Sende kardeşim, bu iş de sende, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.