Etiket: #Kimlik

  • Alevi’nin yarası muktedirin havucu

    “Hararet nardadır, sacda değildir

    Keramet baştadır, taçta değildir

    Her ne arar isen kendinde ara

    Kudüs’te, Mekke’de hacda değildir”

    Hacı Bektaş’ı Veli

    Bir hayal edin; seküler bir cumhurbaşkanısınız ya da başkansınız. Ya da ne bileyim kadiri mutlak bir tek adamsınız. Bütün tarikatları, cemaatleri dize getirmeyi kafaya takmışsınız. Dini yasaklamaya, bütün kutsal değerleri toplumun kültürel evreninden silmeye kararlısınız. Buna benzer bir manzaranın Fransız Devrimi sırasında Jakobenlerin iktidarı döneminde hüküm sürdüğünü birazcık tarih okuyanlar bilirler. Özellikle de Jakobenlerin efsane lideri Maximilien Robespierre, bütün kiliseleri kapattırıp, Hristiyanlığın özellikle Katolik kolu olmak üzere bütün kollarını yasaklayıp yerine “Kutsal Varlık Kültü” kuruyor. Kuşkusuz bunu oluşturmasında Voltaire’in “Tanrı yoktur, ama gerekirse tanrıyı yaratıp insanlara sunmak gerekir, çünkü tanrı vicdansızların vicdanıdır” minvalindeki sözü etkili oluyor. Neyse mevzumuzun odağı Jakobenler değil tabi ki.

    “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER”

    Şimdi hayalimize devam edelim: Yaklaşık bir yıl sonra artık seçimli demokrasiyi bir formaliteden ibaret görmeye başlamış olmanıza rağmen bir seçime gireceksiniz. Bu seçimde başarısız olacağınızı aşağı yukarı tahmin ediyor olmanıza rağmen kadiri mutlak konumunuza güvenerek bütün dini cemaatlere rutin ziyaretler yaparak toplumsal rızayı diri tutmaya karar vermişsiniz. Çünkü toplumun geneli yoksullukla boğuşuyor olmasına rağmen, bu yoksulluğa yol açan bütün kararlarınızdan yüzde yüz eminsiniz ve burnunuzdan kıl aldırmıyorsunuz; yani kararlarınız yanlış olsa da ona herkesin mutlak bir şekilde itaat etmesini istiyorsunuz. Ziyarete gittiğiniz cemaatlerin kendi ritüelleri, var oluş biçimleri, giyim kuşam tercihleri filan var. Bütün bu unsurlar inançlarının birer göstergesi ve gerekli koşulları. Misal İsmail Ağa Cemaatine onların gönlünü hoş etmek ya da gönül rızalarını almak için ziyarete gideceksiniz ve ziyaret sırasında diyorsunuz ki “benim karşıma sakallarınızı keserek, takım elbise giyerek ve bir masa etrafında nizami bir şekilde dizilerek çıkacaksınız. Ben sizi ziyarete ancak bu koşulla gelirim. Sonuçta siz ziyarete gidiyorsunuz ve gittiğiniz mekânın gereklerine göre değil de kendi gereklerinizi dayatarak hareket ediyorsunuz. Öyle ya ziyaret bir nevi misafirliktir ve bir ziyarette ziyaret edenin değil ziyaret edilenin koşulları esastır. Siz bir eve ziyarete gittiğiniz zaman, “ben minderde oturamam, geldiğimde bana sedir kuracaksınız ya da kenarları altın varaklı koltuk hazırlayacaksınız, ben ancak bu koşulla ziyarete gelirim” diyemezsiniz. Ancak ziyaret edilen kişi sizin hassasiyetinizi göz önünde bulundurarak ki bu hassasiyet genellikle sağlıkla ilgili ise kabul edilebilir, size özel koşullar ayarlayabilir. Aksi bir durum yoksa atasözlerine bile geçmiştir; “misafir umduğunu değil bulduğunu yer”.

    ALEVİLER TÜRK-SÜNNİ İSLAM ANLAYIŞININ YERLİ DÜŞMAN KARDEŞİ

    Ülkemizin tek adamının, her şeyin en iyisini bileninin, hikmetinden sual olunmazının, sözünün üstüne söz konulmazının son yaptığı Hüseyin Gazi Cemevi ziyaretindeki manzarayı bir de bu gözle okumak gerekiyor sanırım. Aleviler, Osmanlı’dan Cumhuriyete tevarüs eden Türk-Sünni İslam anlayışının başlıca yerli düşman kardeşi olarak Anadolu coğrafyasında yüzyıllardan beri bin bir türlü yarayla günümüze kadar gelmiş bir topluluk. Cumhuriyetin kuruluşuyla hâkim kılınmaya çalışılan laiklik anlayışının görece korunmasına sığınarak devlet zihniyetinin derinlerine kadar işlemiş Türk-Sünni anlayışının dayattığı asimilasyona direnmeye çalışan bir topluluk olarak mevcut devleti sahiplendiler ve sahiplenmeye devam ediyorlar.

    “ALEVİLER ÜLKENİN SİGORTASI MI?”

    Türk-Sünni devletin devletlileri Alevileri işlerine geldiği zaman Sünni-Alevi çatışmasının payandası olarak araçsallaştırarak hikmetinden sual olunmaz, kadiri mutlak devletin hâkimiyetini tahkim etmeye çalıştı. Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi, Sivas’taki gibi katliamlar, bu hâkimiyetin tahkim edilmesi çabası için araç olarak kullanılan en bilinen olaylardır. Devletin görece yüzeyindeki devletlilerin bazıları ise, çoğu zaman Alevileri ülkenin sigortası olarak gördüler. Zira, onlar Sünni İslam’ın sekter yönleri ve modern dünyaya uyum sağlamadaki güçlüklerini törpüleyen ve nötralize eden bir topluluktu. Onlara atfedilen hümanist düşünce ve yaşam biçimi, Cumhuriyetin idealize ettiği muasır medeniyete de uyumluydu. Bu bakışın yarattığı nispi özgüven Alevilerin yurttaşlık bağıyla bağlı oldukları ama bir türlü Anayasal eşit yurttaşlığın gerektirdiği haklara kavuşamama halini kabul edilebilir kıldı. Yani Alevilerin bu kadar yıllık yaşadıkları ayrımcılığın kabul edilebilmesinin belki de en temel nedeni, içselleştirdikleri konjonktürel “makbul yurttaşlık” konumuydu. Alevilerin Anadolu coğrafyasında konsolide bir mezhepsel grup olarak hareket edememe ve siyasal süreçlere etkin bir şekilde müdahil olamama nedeninin de bu konjonktürel makbul yurttaşlık konumunu her daim gündemde tutma arzuları oldu. Bu arzu, Alevilerin yüz yıllardan bu yana kanayan kimlik yarasını belki de bir nevi sarma yöntemiydi. Yara, bir yandan sürekli kanarken, diğer yandan palyatif yöntemlerle sarılmaya çalışıldı. Alevilerin bu palyatif yöntemlere tevessül ve tenezzül etmesinin en önemli nedeni belki de kimliğin temel bileşeninin bu yara olmasıdır. Bazı insanlar, kavga sırasında aldığı yarayı iyileştirmek istemez. Zira o yara o kavgayı ve o kavga sırasında ortaya çıkan azim ve kararlılığı anımsatır. Bu patolojik anımsama, bir süre sonra o kişinin karakterinin temel bileşeni olur. Alevilerin yüz yıllardan beri taşıdığı yara da bir nevi Alevi kimliğinin karakteristik unsuru olmuş ve bu yara olmaksızın varlığını meşrulaştıramaz hale gelmiştir.

    “KİMLİK BİR YARADIR”

    Kimlik temelde bir yaradır; yoksulluğun, aşağılanmanın, yadırganmanın, ayrımcılığın, dışlanmışlığın, savaşların, çatışmaların açtığı yara. Bu yaranın derinliği yaşanan çatışmaların şiddetine göre şekillenir. Çatışmalar sürdükçe yara kanamaya devam eder. Siyaset artık günümüzde bu yarayı kanatacak söylemler üretmek ya da yaraya tuz basacak hareketler şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Çoğu sağ popülist lider varlığını sürdürmek için bu yaraları kanatarak siyaset yapıyor. Muarızlarını da bu yaraları taze tutacak şekilde siyaset yapmaya zorluyor. Bugün sağ ya da sol neredeyse hiçbir siyasetçi muhafazakâr popülist liderlerin bu yaraların içine parmağını sokarak yarayı genişletmek ve derinleştirmek şeklinde yürüttüğü stratejiye kayıtsız kalamıyor. Ülkemizin başındaki tek adam, ülkeyi içine düşürdüğü çıkmazdan çıkarma konusunda toplumun hiçbir kesimine herhangi bir umut veremediği için, uzun zamandır bütün yaraları itinayla eşelemekten başka bir şey yapamamaya başladı. Kürt kimliğinin yarası eşelendi eşelendi artık dibine ulaşıldı. Muhtemelen seçim zamanına kadar eşelenmeye devam edilecek. Haklarına duyarlı kadınların yaraları her daim taze tutulmaya devam ediliyor ki, muktedirin bendesi erkekler bu konunun en mahir aktörleri arasında. Ülkenin başındaki tek adam, muktedir konumu kuşkulu hale geldikçe, kendisi de yeni yaralar/kimlikler icat etmeye devam ediyor: Doktorlar, gençler, çevreciler, avukatlar, mühendisler ve daha niceleri. Bu saydığımız özneler aslında bir kimlik olacak denli köklü bir geçmişe ve kolektif irade gösterme konusunda o kadar güçlü bir töze sahip olmasalar da, tek adam her biri için bir hikâye ve tarih uyduruyor ve karşısına savaşılacak aktörler yaratıyor. Bu aktörlerin her birisinin dışlanmışlıktan, yoksunluktan, aşağılanmadan mütevellit yaraları var. İşte tek adamın her hamlesi bu yaraları kanatmak üzerine kurulu. Belli ki bu yaraları kanatmaya devam edecek.

    BİR YANDA YARALARI KANATAN BİR YANDA YARALARI SARAN

    Diğer tarafta, tek adamın elinden rehin aldığı ülkeyi kurtarmak için ülkeyi ve toplumu parçalara bölünmüş halinden uzaklaştırmaya çalışan tarihsel bir blok oluşmuş durumda. Bu tarihsel blokun temel aktörlerinden birisi olan CHP Genel Başkanının helalleşme hamlelerinin, yaraları sarmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bir yanda yaraları kanatıp genişleterek toplumu birbirine düşüren ve bir anlamda toplumun birliğini ve geleceğini tehdit eden bir tek adam, diğer tarafta toplumun tüm yaralarını sarmaya kararlı ve parçalanmış bir toplumu yeniden birlik haline getirmek isteyen bir blok var.

    ANAYASAL EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİNDE ISRARCI OLMAK

    Yıllardan beri varlığını kimliğine yüklediği yaşamsal anlamla sürdüren Alevilere AKP iktidarının açılım dönemlerinde de bir yaklaşım oldu. AKP, kuşkusuz bu ilk açılım dönemlerinde sadece Alevilere yönelik değil, toplumun çoğu dışlanmış kimliklerine yönelik açılım hamleleri gerçekleştirdi. AKP’nin şimdi geldiği noktaya bakılırsa bütün bu hamlelerin, yani farklı kimliklere yönelik açılımlarının söz konusu bu kimliklerin kanayan yaralarını sarmak değil, bu yaraları kanatıp tazelemek olduğu anlaşılıyor. AKP iktidarı, özellikle neoliberal politikalara dayanan emek örgütlenmesinin gücünü tümden kırmak, sermayeye yönelik bütün politikalarına toplumsal rıza kazanmak için, başta tevekkülü esas alan Siyasal İslamcılığı mütedeyyinlik adı altında konsolide etti. Bu hamlesine eklediği bu açılımlar sayesinde, kimlikler üzerinden sürecek bir siyaseti teşvik etti. Bunu teşvik ederken, bir yandan kimliklere özgürlük vaadiyle toplumun yerleşik dayanışma kültürünü bu kimliklerin yaralarını sarıyormuş gibi yapıp kanatarak yok etti. AKP’nin bütün açılım hamlelerinin bir “havuç-sopa” ilişkisi şeklinde ilerlediğini en net şekilde göstereni Aleviler için olandır. Alevilerin devletle olan çifte duygulu ilişkisi ise bu havuç-sopa ilişkisinin sürekli tekrar edilebilmesinin en önemli nedenidir. Yıllar önceki açılım hamlelerinde ortaya çıkan bu ilişkinin bugün “kör gözün parmak” şekilde tekrar ediyor olması da bu tekrarlardan bir başkasıdır. Ancak bunun tekrar etmemesi için, Alevilerin bu tür havuçlara tevessül etmek yerine, anayasal eşit yurttaşlık talebinin tüm gerekliliklerini ısrarla talep etmeleri ve bir parçası oldukları devletin “Sünni-Türk” bir zihniyete sahip olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir. Anayasal eşit yurttaşlık talebinin en önemli garantisi ise laiklik ilkesidir. Alevilerin bu tür tek adamların uzattığı havuçlara tevessül etmeleri, bir yandan topluluk onurunu zedelerken diğer yandan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin en temel garantisi olan laiklik ilkesini aşındırmaktadır. Alevilerin ve tabi ki diğer inanç gruplarının onurlu varlığını sürdürebilmeleri için bu tür pragmatist hamlelere yine pragmaya dayalı reaksiyonlarla karşılık vermek yerine ilkesel davranarak laiklik ilkesine ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaları gerekir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 3

    “Liberal düşünceyi niteleyen metodolojik bireycilik, kolektif kimliklerin doğasını kavramaya olanak tanımaz”[1]

    “Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.”[2]

    Doksanlı yıllarda Türkiye takımları arasından özellikle Galatasaray Avrupa’da büyük başarılar gösterirken, her ergen Türk genci gibi ben de hiç yoktan takım tutmaya başlamıştım. Hiç yoktan diyorum, zira ailede futbol taraftarlığı pek yoktu. En yakınında rekabet edecek, didişecek, birbirini kızdıracak birileri olmadığı zaman takım tutmanın da bir anlamı olmadığından olacak, ben de sanırım fazla ilgi duymadım futbol taraftarlığına. Ama Galatasaray’ın başarılarının yarattığı bu çekime ben de kısa süreliğine de olsa kapılmış bulundum. Babama bu heyecanla “baba sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduğum zaman aldığım “ben ekmeksporu tutuyorum, sen de ekmeksporu tut bence” yanıtı, takım tutma konusundaki tutkuma her zaman ket vurdu. Bu nedenle asla tutkulu bir taraftar olamadım, futbolda da çok becerikli olmadığım için bu sporla aramda her zaman mesafeli bir ilişki oldu. Yanlış anlaşılmasın lisede iyi bir basketbol ve iyi bir voleybol oyuncusu olarak okul takımının etkili oyuncuları arasında bir yerim hep oldu. Ancak babamın “ekmek spor” tabiri nedeniyle bu oyunları oynayan takımları da her ne kadar kendim iyi oyuncu olsam da tutkulu şekilde takip etmedim. Neyse mevzunun spor olduğu sanılmasın. Tam da tutkulu bir takım taraftarı ya da spor takipçisi olmadığım için spor konusunda yazı yazacak haddim olmadığının farkındayım. Şu anda bana Fenerbahçe’nin kalecisinin kim olduğunu sorsanız bilemeyecek kadar alakasız biriyim bu konuda.

    Bu takım tutma konusuyla ilgili olarak karşılaştığım bu heves kırıcı “ekmekspor” tabirinin sanırım biri takım tutmanın anlamsızlığına ve lüzumsuzluğuna göndermede bulunan diğeri de “ne olursa olsun bir tarafı tutma, ortalarda dolan” tavsiyesine yaslanan apolitik tavrı benimsemem gerektiğine dair emrivaki olmak üzere iki iması vardı. Aslında birinci tavsiye imanın ötesinde düpedüz emirdi. Takım tutma gibi lüzumsuz bir meşgale yerine, daha “faydalı” işlerle iştigal etmem yönünde emir gücünde tavsiyeydi bu. Bu bir yönüyle elbette anlaşılır. Takım tutma konusunda aşırıya gittiğiniz zaman, başka işlerinizi bir yana bırakıp takımınızın faaliyetlerini izlemeye zaman ayırmanız gerekiyordu. Dahası futbol taraftarlığının da bizzat apolitikliği besleyen bir yanı yok mudur? Portekiz’in uzun soluklu diktatörü Salazar’ın yönetim mottosu üç F’ye (três F) dayanmaz mı? Spor, eğlence ve dini ifade eden bu Futbol, Fado ve Fatima üçlüsü bir anlamda kitleleri apolitikleştirip dilediği ideolojiyle etkileşime sokmak için uydurulmuş ideal bir bilişsel simya değil miydi? Futbol fanatikliği apolitikliğin en bilinen özne biçimlerinden birisi değil midir? Elbette babamın bahsettiği “ekmekspor” ifadesinin, bir yandan futbol fanatikliğinin insanı gerçek ihtiyaçlarını ayırt etmekten uzaklaştırdığı gibi bir iması varken diğer yandan da kolektif bir iradeyle kendi iradesini birleştirme arzusunun beyhudeliğine de göndermede bulunuyor. Bu ise idealde saf bir bireyciliği, ideal olmayan durumlarda yani arızi ve krizli anlarda da bireyciliğin parantez içine alınıp hegemonik olanla iradesini kolayca birleştirebilmeyi, yani saf bir pragmayı vazediyor. İşte tam da bu nedenle zannedildiği gibi apolitik, politikadan uzak ya da politikasız özne değil, belki de en politik var oluşun vücut bulduğu ve sırf kendi yaşamına ve çıkarına odaklandığı için de araçsal aklın güdümünde bir Politik öznedir.

    EN YAYGIN KİMLİK

    Günümüzde apolitiklik en yaygın kimlik haline gelmiştir. Apolitiğin politik kimliği hem konforlu hem de yüzergezerdir. Konforu her tarihsel ve konjonktürel koşula uyum sağlama kapasitesinden kaynaklanır. Tam da bu uyum kapasitesini işte yüzergezerliğinden alır. Apolitiğin kimliğindeki yüzergezerlik onun konjonktürel olarak hegemonik olan başka başat kimliklere kolay lehimlenebilmesinden kaynaklanır. Aslında bu bir eklemlenmedir, ancak buradaki bu eklemlenmeyi lehimlenme olarak tanımlamak daha yerindedir. Zira eklemlenme nispi bir sabiteye ya da istikrara göndermede bulunur. Yani en azından belli tarihsel konjonktür içinde, belli bir süreliğine de olsa başka kimliklerle ortak idealde buluşabilmeye. Lehimlenme ise, apolitikliğin özünü oluşturur. Tarihsel, konjonktürel veya belli bir rasyonele dayalı bir ideal birleşimi değildir apolitikliğin hegemonik olan diğer kimliklerle lehimlenmesi. Her an, her koşulda, dakikalar içinde dahi değişebilir apolitiğin hangi kimlikle, hangi koşullarda ve hangi derinlikte lehimlenebileceği. Yüzergezerlik apolitiğe böyle esnek bir hareket alanı sunar. Bu nedenle de geniş kitleleri kendine kolayca çeker bu öznellik hali.

    APOLİTİĞİN POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ

    Apolitik, ilk bakışta Türk olmayabilir, ama gerektiğinde ve egemenler Türklüğün altını kalınca çizdiği zaman en koyu Türk olup çıkar. Apolitik, karşınıza ilk çıktığında Müslüman da olmayabilir, ama egemen ve egemenin makbul dinbazlarının dindarlığa dair getirdiği tanımlar, geniş kitlelerin önünde yerli yersiz konuşularak temaşa edilmeye başlandığı zaman, din ve inanç apolitiğin hayatının vaz geçilmez unsuru haline gelebilir ve apolitik en koyu dindar olarak çıkabilir karşınıza. Apolitik erkekliğini o kadar da önemsemeyebilir genel olarak; ancak lider masaya yumruğunu vurduğu zaman, erkekliğini gösteren bütün simgesel nesneleri gözüne gözüne soktuğu zaman, apolitiğin erkekliği aklına birden düşüverir ve erkekliğini göstermeye heves edeceği ilk kişiler karısı ya da kızları olur. Apolitiğin anneliği o kadar da mühim bir şey olmayabilir sıradan gündelik hayatında, ancak egemenler, savaşa giden gencecik evlatlar patır patır ölmeye başladığında ve bu ölümlerin nedenini makul bir şekilde açıklamaktan uzak hale geldiğinde, birden bire annelere seslenir “sen ne yüce bir annesin ki eeyy Türk annesi…” diyerek. Bu sesleniş, apolitiğin anneliğini depreştirir ve evlenmeyi, standart bir aile kurmayı, çocuk doğurmayı reddeden bütün kadınlara, hemcinsine ilgi ve aşk duyan bütün erkek ve kadınlara bu annelik konumundan saydırmaya başlar. Apolitik normal koşullarda, etrafında hangi ırktan, hangi dinden hangi mezhepten kişilerin yaşadığına pek de aldırmaz. Elbette her ortalama apolitik yanında yöresinde kendine benzer tiplerin var olmasını ister o başka. Ancak misal küçük üretici bir apolitik çiftçi tarlasında, bağında bahçesinde hangi milletten işçinin çalıştığıyla pek ilgilenmez. Onun ilgilendiği, meyvelerin berelenmeden toplanabilmesi, tarlasının tek bir ot zerresi kalmadan tertemiz çapalanabilmesidir. Bu işlerin eksiksiz ve ucuz yollu yapılması halinde bu işleri kimin eksiksiz yaptığına bakmaz apolitik küçük üretici çiftçi. Onun küçük dünyasında, hayatına giren kişilerin ne ya da kimler olduğunun önemi yoktur. Ne var ki, egemenler arasından bazıları, göçmenleri işaret edip “bunlar ekmeğimizi elimizden alıyor, bunlara hastanelerde en özel muameleler yapılıyor, bunlar ırkımızı, nüfusumuzu, toplumumuzu bozuyor” demeye başladığı zaman, apolitik küçük üretici çiftçinin “Müslüman, Türk ya da vatansever, milliyetçi, yerlici, millici” olduğu aklına düşüverir. İşte bu aklına düşmeyegörsün, apolitik küçük üretici çiftçi en militan ve en yabancı düşmanı politik özneye dönüşüverir.

    HER EGEMENİN ARZU ETTİĞİ POLİTİK ÖZNE: APOLİTİKLER

    Apolitiğin politik kimliği hamur kıvamındadır. Geçtiği ele göre şekil alır. Tam da bu nedenle her egemenin arzu ettiği politik öznedir apolitik. Politikaya bulaşmaz, ama her an girdiği politik kabın şeklini alarak o kabın en ufak bir deliğinden çıkarak akacak yerini hızla bulur. Politikaya bulaşmaz, ama egemenin işaret ettiği düşman politik kimliklere demediğini, etmediğini bırakmaz. Politikaya bulaşmaz, ama egemen düşman bellediği siyasi ya da sivil aktörlere eziyet ederken, kenardan izler, “nasılsa beni ilgilendiren bir durum yok, onlar da o kadar seslerini çıkarmasaymış canım, erken öten horozun başı elbette kesilir” gibi sinik yorumlar yaparaktan. Politikaya bulaşmaz, cesur politik yorumları çoğu zaman dinlemekten ya da okumaktan bile imtina eder, ama egemen “milli çıkar” diye bir olayı tanımladığı anda koşarak destek olabilir. Milli çıkar söz konusu olduğu zaman akan sular durur, “İsrafil surunu urur, mahlûkat yerinden durur”[3]; gerekirse sahte olduğuna aldırmaksızın Dolar yakar, gerekirse en halisinden portakal bıçaklayabilir. Politikaya bulaşmaz, egemenin politika uğruna muarızlarına yaptığı tüm eziyetleri değerlendirirken, egemene kızmak yerine, eziyet görenlere köpürür, hiçbir şey yapamazsa kendi kendine söylenir, kendine bilenir. Çünkü apolitik, potansiyelinde olan fakat bir türlü edimsel hale geçiremediği bütün politik faillik hayallerini içine atmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluluk onda bir türlü başa çıkamadığı bir suçluluk duygusuna yol açar. Bu suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en kolay yolu ise buna engel olanlarla mücadele etmek değil, onlarla mücadele edenlere düşman kesilmektir. Çünkü insan türü özgür ve mutlu olmayı çok ister, ancak bunun için mücadele etmek zordur. Bu zorlukla baş etmek için mutlu ve özgür olanların mutluluk ve özgürlüğüne haset duyar. Çoğu politik kimliğin temelinde işte bu haset yatar. Apolitik, bu hasedi içinde en çok taşıyan ve biriktiren politik öznedir. Zira apolitik, aslında kendine özgü bir var oluş halini hiç tatmamış, hep bir parazit gibi başka kimliklere tutunma deneyimiyle idare etmek durumunda kalmıştır. Bu nedenle apolitik içinde bitmez tükenmez bir haset ve hınç barındırır. İşte egemenler de apolitik kitlelerin içindeki bu hınç ve haset rezervinden en iyi şekilde yararlanmasını bilirler.

    [1]ChantalMouffe (2010). Siyasal Üzerine, (Çev. Mehmet Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 19.

    [2]Byung-Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın Türk Köylüsü adlı bölümünden.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 2

    “’Ama en kötüsü’ dedi bir diğeri, ‘dini ya da etnik resmi olarak kabul edilmemiş bir başka cemaate ait olmak istemek. Siz kendinizi ‘tanıyorsunuz’ ama yönetenler sizi ‘tanımıyor’. Bu kabul görmeyen cemaatler, listedekiler tarafından asıl tehlike olarak görülüyor’”

    Steven Lukes[1]

    Kimlik muhasebemin ikinci yazısına başka şekilde giriş yapmayı tasarlıyordum. Ülke gündemden gündeme ışık hızıyla koştuğu için tasarladığım şekilde girmek yerine gündem olan bir konuyla girmek zorunda kalıyorum yazıma. Ali Nesin, tanrı tanımaz bir babanın matematik profesörü oğlu. Ben Ali Nesin ile Şirince Matematik Köyü’nde düzenlediğimiz bir atölye çalışması sırasında karşılaşıp bir dost meclisinde sohbetine katıldım. Daha doğrusu o bizim masamıza geldi ve bizim sohbetimize katıldı. Atölye çalışmasına katılan herkes Sevan Nişanyan ile birlikte var ettikleri ve Nişanyan’ın ardından Ali Nesin’in can verdiği bu köye hayranlıkla bakıyordu. Köye 2014’ün sonbahar aylarından birisinde konuk olduk. Bu sırada köyde ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye farklı yaş aralıklarından pek çok öğrenci vardı. Ali Nesin’in etrafı gençler ve çocuklarla sarılıydı. Tıpkı babası Aziz Nesin’in arzu ettiği gibi, gençlere el veriyordu Ali Nesin. İstese Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisinde dolgun maaşla ders verebilecek ve akademik çalışmalarını özgürce sürdürebilecekken, kendini milli eğitimin eğitim sisteminin yarattığı “matematik zordur, matematik gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak?” şeklinde özetlenebilecek önyargılarını kırmaya adamıştı. Yapılan taş evler ve derslikler o kadar doğayla barışıktı ki, balkonlar ve yapılar ağaçlar kesilmeden ağacın büyüdüğü yöne doğru bükülmüştü.

    Ali Nesin kendini o kadar bu köye ve gençlere adamıştı ki, bütün kitaplarını büyük dersliğin kütüphanesine yerleştirmişti. Biz gittiğimizde Sanat Köyü ve Felsefe Köyü adıyla yeni köylerin inşaatları da devam ediyordu. Ali Nesin’le konuşurken, sıra dışı ve bu ülke için fazla liberal bir insan olduğunu çabucak anlıyordunuz. Sohbetin bir yerinde, gençlerin her ihtiyacını karşılamaya çalıştığını, bu konuda sınırının olmadığını dile getirdi. Eğer gençler arasında mescit isteyen olursa, onu da çekinmeden yapacağını dile getirdiğinde bir anlık bir sessizlik oluştu. Bu konuda ciddi olduğunu ısrarla bu cümleyi tekrar etmesinden anladık. Bizim sessizliğimiz AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin, üniversiteler dâhil gündelik hayatın her yanını dinselleştirme arzusunun hepimizi boğmakta olmasından kaynaklıydı. Zaten AKP’nin bu arzusu ve girişimlerine bir yıl önce Gezi direnişi gibi bir girişimle tepki verilmişti. Ama AKP bu tepkiyi anlamak yerine arzusunda ısrar etmeye devam ediyordu, o zamandan bu zamana bu arzusundan bir adım geri atmadı. Zaten AKP büyük büyük camiler yapmakta, üniversitelerde alkolü yasaklayıp, taşradaki bütün kampüslere şirazesiz ölçülerde camiler inşa etmekte olduğu için Ali Nesin’in bu ifadesinin hepimize tuhaf gelmesi normaldi belki de. Ama Ali Nesin, babası gibi kendisi inançsız dahi olsa (bunu ben varsayıyorum, kendisi böyle bir şey söylemedi) bütün inançlara saygılı olmanın neden önemli olduğunu bu sıra dışı ifadesiyle dile getiriyordu. Laf olsun diye değil gerçekten de yapardı dediğini. Bu yıldan sonra her ne kadar Felsefe ve Sanat Okullarında ders vermek için gitmeyi çok arzu etsem de koşullar el vermedi bir daha gidemedim Şirince’ye. Belki de dediğini yapmış, Matematik Köyü’nde bir mescit açmıştır Ali Nesin.

    Şirince deneyiminden yaklaşık bir yıl sonra 2015’in Haziran ayında, üniversite sınavında ÖSYM Temsilcisi olarak Mardin’de görevlendirildim. Düşünün beş yılı aşkın bir süredir “terörist” olduğum gerekçesiyle Türkiye sınırları içindeki herhangi özel ya da devlet olmak üzere YÖK’ün sorumluluğundaki bir eğitim kurumunda ders veremeyen ben, ÖSYM’nin yaptığı sınavın selametinden sorumlu olarak görevlendirilebiliyordum bir zamanlar. Hayat ne tuhaf değil mi? Bu sınav için, Mardin ÖSYM Sınav Merkezi benim kontrol ve denetlemem için bana dört okul verdi. Prosedür gereği sınav başlamadan önce okullardan birisine gidiyorduk, bu okulda sınavı salimen başlattıktan sonra, sırasıyla diğer okullarda da işler yolunda mı diye kontrole devam ediyorduk. İş ciddiydi. Benim sayemde belki de birileri soruları çalıp usulsüzlük yapamıyordu. Belki de ben öyle sanıyordum. Sorular kim bilir bu tür sınavların hangi aşamasında çalınıp ilgililerine veriliyordu? Neyse asıl mevzumuz bu değil elbette. Anlatacağım konu bambaşka aslında.

    Birinci okuldaki sınav başladıktan sonra, günün biraz ilerleyen saatleri olmuş, güneş Mezopotamya Ovası’nın tepesine doğru dikilmeye başlamıştı. Tepeye dikilen güneş hem doğada hem de bende harareti arttırmıştı. Üstelik sabah nasılsa bir okuldan diğerine geçiş yaparken bir fırın, dükkân ya da ne bileyim pastaneye denk gelir açlığımı bastıracak bir şeyler bulurum diye düşünerek evine konuk olduğum Artuklu Üniversitesi’nde çalışan akademisyen arkadaşıma zahmet vermemek için kahvaltı yapmadan çıkmıştım evden. İnsan alışkın olduğu hayatın dışında bir yere gidince bildiği alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor. Ankara’da olsam, muhtemelen yine aynı düşünceyle evden kahvaltı yapmadan çıkar, dışarıda nefsimi köreltecek bir şeyler bulurum diye umut ederdim, nitekim bulurdum da. Ama Mardin’de hem de Ramazan ayında böyle bir umudun beyhude olduğunu birinci okuldan çıkıp ikinci okulu bulmaya çalışırken karşılaştığım en az üç dükkânın açık olmasına rağmen kapılarının suratıma kapanmasıyla anladım. Üçüncüsü bir fırındı ve fırının vitrini ekmek, pasta ve bilumum hamurlu gıda doluydu. Dükkânın ya sahibi ya da çalışanı olduğunu tahmin ettiğim kişi, havanın ve fırının yarattığı çifte harareti biraz olsun azaltmak için atletle kapıda duruyordu. Ben daha bir şey alacağıma dair niyetimi dahi belli etmeden o benim niyetimi bir müneccim gibi fark etti ve bu niyeti savuşturmanın imanın şartları arasında en vazgeçilmezi olduğuna inanmış bir şekilde “dükkân kapalı” diyerek kapıyı suratıma kapatarak, içeri daldı.

    Bir yandan hararet, bir yandan açlık, bir yandan hayal kırıklığı, bir yandan da yaşadığım bu anlayışsızlığa olan öfkemle baş başa kaldım ve vücudumda kalan son enerji ve tahammülü bu öfkeyi savuşturmaya harcadığım için hem tansiyonum hem de şekerim epeyce düşmüştü. Bunu başımın dönmesi ve elimin ayağımın titremesinden anladım. Bir anlık nefes almak ve kendime gelmek için yolda gördüğüm bir yükseltiye çömeldim, sonra yoluma öfkem burnumda devam ettim. İtiraf edeyim, softalığın en şiddetlisini daha 14’ünde deneyimlemiş bir insan olarak böylesi bir yobazlığı anlamakta epeyce güçlük çektim. Şehrin yerlisi olmadığı her halinden tahmin edilebilecek bir insana hiç değilse misafirperverlik adına böylesi bir davranışın layık görülmeyebileceğini aklımdan geçiriyordum. Bu tahmin, aynı zamanda kişinin “seferi” olduğu gerçeğini de beraberinde getirmez miydi? Fırının kapısını suratıma kapatan ve vitrindeki hamurlu gıdaları benden sakınan kişi hangi inancın gereği böyle davranıyordu? Müslümanlık hani hoşgörü diniydi? Üstelik ben Müslüman olmayabilirdim. Oruç tutmuyor olmam “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” niyetli olduğum anlamına mı gelirdi? Belki de bir kronik rahatsızlığım vardı ve oruç tutamıyordum. Belki de o sırada bir hastalığım nedeniyle ilaç kullanmak zorundaydım ve aç karnına o ilacı almam mümkün olmadığı için fenalaşacaktım. Bunların hiç birisinin düşünülmemesi sonucunda önyargıların en kabasına layık görülerek açlıkla mecburi terbiye edilmek nasıl bir inançtır anlamakta epeyce güçlük çektim. Bu düşünceler, o gün de bugün de hala zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Neyse merak edenler için bu mevzuyu kapatmadan belirteyim. Sonunda kapalı bir dükkânın kapısında oturan iki adamdan rica minnet dükkânın dışında kalmış meşrubat dolabında bulunan meşrubatlardan satın alıp içerek bir miktar kendime gelebildim. Elbette sıvı dışında herhangi bir katı gıdaya ulaşımım sınav görevim bitip bir market bulana kadar mümkün olmadı.

    Ali Nesin’e geri dönelim. Ali Nesin birkaç gün önce sosyal medyada bir açıklama paylaştı. Nesin Vakfı’nın hesaplarının “izinsiz bağış kampanyası düzenledikleri” gerekçesiyle bloke edildiğini ve bunun kaldırılması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Açıklamayı ben de okudum ve açıklamada Ali Nesin’in aşırı liberalliği ve nüktedanlığına dair tüm nüvelerini ilk bakışta fark ettim. Çatalca’daki Nesin Köyü’ne komşu gelen İsmail Ağa Cemaati ile ilk karşılaşmaları ve bu karşılaşmanın kendi açısından nasıl içten ve samimi olduğunu anlatan ifadeler bazı çevreler tarafından “yobazlığı şirin göstermek” gerekçesiyle yadırgandı.

    KENDİLERİ DIŞINDA KALAN TÜM KESİMLER TERÖRİZE EDİLİYOR

    Bu yadırgamanın nasıl bir iklimin sonucu ortaya çıktığı çok açık. Yıllardır Sünni İslam’ın yaşama kültürüne dair tüm düsturları toplumun tümünün üstüne her kanaldan boca ediliyor. Yetmiyor, bütün Sünni Müslümanlar, yıllardır koyu Sünni Müslüman bir otokrat tarafından fütursuzca yönetiliyor olmamıza rağmen, hala toplumun en mağduru olmayı başarabiliyorlar. İnanca saygı, dini değerlere karşı nazik olma, oruçlular karşısında hassas davranma, nefislerini gıdıklayan her şeyden rahatsız olma gibi bin bir türlü gerekçeyle toplumun kendileri dışında kalan bütün kesimleri terörize ediliyor. Tek bir gün, bu ülkede başka bir dinden birilerinin de yaşıyor olabileceğine, bazı insanların hatta hiçbir tanrıya inanmayabileceğine, inanıyor olmasına rağmen ibadet etmeyi tercih etmeyebileceğine, ama buna rağmen iyi insan olmak için elinden geleni yapmaya çabalayan milyonlarca insanın bu toplumda yaşıyor olabileceğine dair fikirleri olmadı bu ülkenin mütedeyyin insanlarının. Ellerine geçirdikleri ölçüsüz iktidara rağmen hala nasıl en mağdur bu kişilerin olabildiğini sahiden anlamak mümkün değil. Benim bildiğim inançlı insan, nefsini gıdıklayan ortamdan kendisi uzaklaşır, bu insanlar nefislerini gıdıklayan kadınları yok etmeyi, evlere tıkmayı tercih ediyorlar. Benim bildiğim insanın en büyük savaşı nefsiyledir. Ama bu insanların en büyük savaşı kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaşamayan, kendileri gibi ilişki kurmayan insanlarla. Benim bildiğim inanç Tanrıyla kul arasında bir meseledir. Ama bu insanların dini tamamen temaşadan ibaret. Benim bildiğim inanç insanın diğer varlıklara bakışını güzelleştirir. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu insanlar kendilerine benzemeyeni geçtim, kendileri dışındaki bütün canlılara nefret ve intikam duygusuyla bakıyorlar.

    İşte böylesi bir inanç iklimi birkaç yıl içinde oluşmadı. Karşılıklı nefret ve düşmanlıkla yılların getirdiği bir iklim bu. Böylesi ölümcül kimliklere sarınmış toplumun farklı kesimlerinin tekrar birbirine karşı saygılı ve birbirinin yaşam alanlarını fethedilecek alanlar değil de, barış içinde karşılaşılabilecek alanlar olarak görebilmeleri için inatla ve ısrarla Ali Nesin gibi davranmak gerekiyor. İnançlının inançsıza inançsızın inançlıya karşı bu şekilde saygılı ve içtenlikli davranabileceği iklimin yaratılabilmesi için bu ısrar çok önemli. Ölümden sonra bir ahiretin var olduğuna inanmak ve buna yönelik olarak ibadet etmek insanı iyi insan olmaya yönlendirmeli değil mi? Öbür dünyada cennete ulaşmak arzusuyla bu dünyayı başta kendileri, sonra da kendileri dışındaki herkes için cehenneme çeviren mütedeyyin insanların, inançlarından neşet eden ölümcül kimliklerini tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Son olarak Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen dizeleriyle yazıma son vereyim:

    “Kim görmüş o cenneti cehennemi?

    Kim gitmiş de getirmiş haberini?

    Kimselerin bilmediği bir dünya

    Özlenmeye korkulmaya değer mi?”

    [1] Steven Lukes (2005). Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması: Bir Düşünce Güldürüsü, (Çev. Fisun M. Demir), Ankara: Bilim ve Sanat, s. 198.

    Yazarın ‘Kimlik muhabesebesi (1)’ yazısına buradan ulaşabilirsiniz:  (https://www.medyaport.net/kimlik-muhasebesi-1-makale,33188.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 1

    Kimlik, sadece yurttaşlık bağıyla hangi ülkeye resmi olarak bağlı olduğunuzu gösteren bir evraktan fazlası. Bu cümlenin taşıdığı klişe anlama belki de ilk okuduğunuzda “Bunu bilmeyecek ne var? Elbette sadece bir evraktan ötesi kimlik” diyeceksiniz muhakkak. Muhakkak, pek çoğumuz bu kadar akışkan, bu kadar kozmopolitleştiği iddia edilen, bu kadar hızla kabuk değiştiren ve bu kadar çok kimlikliliğin yaygınlaştığı bir dünyada kimliğin bir kafa kâğıdından ibaret olmadığının farkındayız. Türkçedeki kimlik sözcüğünün kökü bir soru sözcüğü. Sözcüğün sonuna bir “lik” eklenerek türetilmiş ve asıl olarak gerçekten de kişinin adı, sanı, kim ya da kimlerden geldiği, yaşı ve coğrafi kökenine dair bilgileri içeren belge anlamı içeriyor. Bu bilgiler haricindeki dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel ve daha başka aidiyetleri de içeren anlamı bir hayli geç kazandı sözcük. 90’lı yıllarda dünyada hararetlenen kimlik tartışmaları Türkiye’de 2000’li yıllarda yoğunlaştı. Birisinin kim olduğunu anlatan anlamı aşan anlama kavuşmasıyla sınıf siyasetinin zayıfladığı gibi bir tartışmaya girmeyeceğim burada. Bu mevzu çok çetrefilli ve uzun, muhtemelen girersem çıkamayabilirim. Ben kimlik diye bir kavramın, sınıfsal farkı aşan ve gerçekten de çoğu zaman bireyleri sınıfsal aidiyetten daha sıkı bağlayan bir aidiyet duygusu yaratabildiğini kabul edenlerdenim. Bu olguyu yok sayarak, “bu tartışmalar, sınıf siyasetini zayıflatıyor” dediğiniz zaman var olan siyasi mücadele pratiklerine anlamlı bir katkı sunmuş olmuyorsunuz. Ben bu meseleyi biraz da kendi kimlik muhasebem üzerinden tartışmaya açmak ve bu tartışmadan anlamlı bir çıkış noktası yakalamaya çalışmak niyetindeyim.

    İLHAM VERİCİ BİR MUHASEBE

    Amin Maalof “Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabının bir bölümüne “kimilerinin vicdan muhasebesi yaptığı gibi ben de zaman zaman ‘kimlik muhasebem’ dediğim şeyi yaparım”[1] cümlesiyle başlar. Bu cümlenin ardından da amacının kendine yeniden döneceği herhangi bir esas aidiyet bulmak olmadığını, kimliğinde ne kadar öğe varsa, bunları sayıp dökerek onlarla esaslı bir yüzleşmede bulunarak, hiçbirisini reddetmemek olduğunu dile getirir. Sayıp döktüğü kimlikler, görünürde ve günümüzün standartlaşmış ayrımlarına göre o kadar birbiriyle uyuşmaz kimliklerdir ki, içinden çıkmak bir hayli güçtür. Hristiyan, ama ana dili milyonlarca Müslümanın kutsal addettiği ve ibadetini o dilde yapıyor olmaktan gurur duyduğu Arapçadır. O’na göreyse Arapça diğer diller arasında herhangi bir dildir. Ancak hem Hristiyan hem de Arap olmak bir yandan bağdaşması bir hayli zor ve taşınması epeyce zahmetli bir yük iken, diğer yandan en az dünyada yaşayan tüm insanların yarısıyla aynı aidiyeti paylaşıyor olmak açısından özgül bir kimlik yazara göre. Bu saptama ve yüzleşme sahiden de bir hayli ilham verici.

    KİMLİĞİ OLUŞTURAN PEK ÇOK UNSUR RİVAYETLERE DAYANIR

    Ben de Maalof’tan aldığım bu ilhamla zaman zaman kimlik muhasebemi yaparım. Bu yazı da bu muhasebelerden birisi olsun. Ben de muhtemelen Türklüğü su götürmez; zira Orta Asya’dan göç etmiş, bir zamanlar göçer iken, epeyce uzun zamandır Akdeniz’in Toros Dağları’nın yüksek platolarına meskûn bir aileden geliyorum. Antalyalı olduğumu ilk söylediğimde bana sorulan ilk soru “Yörük müsün?” olur. Dediğim gibi büyük ihtimalle uzun yıllar önce göçerdi atalarım. En azından Orta Asya’dan göç ettiğimize göre, bir zamanlar mutlak bir şekilde göçebeymişiz. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu yıllarda Ertuğrul Gazi’nin Bursa’yı fethi sırasında yanında bulunduğu söylenen Bektaşi ulularından Abdal Musa’nın günümüzdeki adı da Tekke Mahallesi olan Tekkesinin kurulu olduğu köyün en yerleşik sülalesinin benim baba tarafından sülalem olduğu söyleniyor. Bunun ne kadar gerçek olduğu tartışılır elbette. Ben diyenlerin yalancısıyım. Bu tür bilgiler zaten biraz da birilerinin yalanı değil midir? Kimlik her zaman içinde bir miktar da olsa yalan barındırmaz mı? Kimliği oluşturan pek çok unsur çoğu zaman rivayetlere dayanmaz mı? Kimliği oluşturan olumlu ya da olumsuz nitelemelerden bazıları ya kimliği sahiplenen ya da kimliği işaret edenlerin uydurmaları değil midir? Buna göre sizi çoğu zaman anlatmayan pek çok nitelemeyi ortak kimliği paylaştığınız topluluğa ait nitelemeler öyle diye sahiplenmek zorunda kalmaz mısınız? Misal yurt dışına gittiğiniz zaman sırf Müslüman coğrafyasından geldiğiniz için, Müslüman kimliğine ait hiçbir nitelemeyi taşımadığınız halde, size sırf geldiğiniz coğrafya Müslüman diye öyle muamele edilmez mi? Ya da tam tersi, “hiç Müslüman gibi değilsiniz, hiç onlara benzemiyorsunuz” denir ve bu saptama ilk başta size iltifat gibi gelse de oturup düşündüğünüz zaman size yapılanın ayrımcılığın dik alası olduğunu anlarsınız. Eğer bu muameleden ilk başta kendinizce gurur duyarsanız, bu ince aşağılamanın ilk bakışta farkına bile varmazsınız. Farkına vardığınızda iş işten geçmiştir artık. Ya bu aşağılamaya kulak asmadan insan kalmaya devam edersiniz ya da bu aşağılamaya ayrı buna zamanında tepki vermediğinize ayrı içerleyip içiniz içinizi yerken, size yapıştırılan kimliğe çok da arzu etmeseniz bile sıkı sıkıya bağlanmayı seçersiniz.

    ERKEKLİK ZOR ZANAAT

    Neyse ben kendi kimlik muhasebeme geri döneyim. Aktif ve pasifleri sayıp dökeyim ki, benliğimi ya da kimliğimi oluşturan unsurları iyice kavrayabileyim. Bu durumda benim birincil ve doğuştan getirdiğim kimliklerimin birincisi Türklük, ikincisi Bektaşilik anlaşılan. Ne kadar bu doğuştan gelen kimliği reddetsem de doğuştan geldiği için bunlardan kurtulmam mümkün değil. Zira ben reddetsem, doğduğum yer bu kimliğe beni yapıştırıyor. Galiba bir diğer belirleyici ve kurtulmanın mümkün olmadığı kimlik heteroseksüel bir erkek olmam. Herkes eşcinselliğin zor olduğunu düşünür bu ülkede, zor olduğunu karşılaştığımız, dinlediğimiz pek çok deneyimden anlıyoruz elbette, ancak heteroseksüel erkek olmak da bir hayli zor. Sünnetinden, askerliğine, güçlü olma gerekliliğinden, aile geçindirme zorunluluğuna, erkek gibi görünme gerekliliğinden ailenin reisliğini üstlenme mecburiyetine kadar pek çok gerekliliği hakkıyla yerine getirebilmek için sahiden de kırılmaz bir irade gerekiyor. Bu kırılmaz iradeyse çoğu zaman zorlandığı noktada çıt diye kırılıveriyor. Kırıldığı anda her erkek, erkekliğine yeniden kavuşmak için bir kadının ya boyun eğmesine ya da boynunun kırılmasına ihtiyaç duyuyor. İşte bu nedenle sanırım ben erkeklik kimliğimi mümkün olduğu kadar hafife almaya ve onu törpülemeye çalıştım. İçine doğduğum köy, her ne kadar Bektaşi kültürüyle örülü olsa da, ataerkinin, toplumsal cinsiyet rollerinin ve kadın-erkek arasındaki hiyerarşinin her zaman erkek lehine işlediği bir köydü. Bununla beraber ailenin tek erkek çocuğu olmama rağmen, misal hayatımda hiçbir zaman kıyafetlerimi annem dâhil hiçbir kadın ütülemedi. Muhtemelen bu örnek erkeklik kimliğimi törpülemek için elimden geleni yaptığımı gösteren bir örnek olabilir. Bu örneği belki de benim için en çarpıcı numune olarak gördüğüm için verdim, diğer örnekleri sayfalar dolusu sayıp dökecek değilim.

    İNSANI OLUŞTURAN HER KİMLİK BİR UZUV GİBİDİR

    Beni oluşturan kimlik örüntülerinden belki de en çelişkili ve çarpıcı olanı, ilkokuldan sonra altı yıl boyunca İmam Hatip Lisesi’nde okumamdır. Hem bir Bektaşi çocuğu hem de İmam Hatip’te okumuş olmamı kime söylesem şaşkınlıkla karşıladı. Hâlbuki bu, şu andaki ateist kimliğimle dahi bana çok sıradan bir durum olarak görünüyor. Zira içinden geçtiğim o altı yıl, bende hem dine hem de dini deneyimlemeye dair farklı konumlanmaların nasıl var olabileceğine dair ufuk açtı. İmam Hatip Lisesi’nin misal ilk üç yılında Takva filminin başkahramanı Muharrem’in deneyimlediğine benzer şekilde sekter dindarlığı deneyimledim. Bu deneyimi şimdi “softalık” olarak nitelendirsem bile, bu deneyimin şu andaki var oluş biçimimin oluşmasında ne kadar kıymetli bir yol olduğunu kabul etmem gerekir. Aynı zamanda insanı oluşturan ister doğuştan isterse sonradan edinilmiş kimliklerin, yürünen yollar, içinden geçilen tüneller olduğunu kabul etmemi sağlıyor bu şu anda bana sıra dışı gelen deneyim. Aynı zamanda insanı oluşturan kimlik örüntülerinin her bir parçasının birer uzuv gibi de düşünülmesi gerektiğini anlıyorum şimdiki aklım, mantığım ve duygularımla. Misal ben İmam Hatip’te okumuş olmamı bir şekilde inkâr etmiş olsaydım, şu andaki işlemediği için körelmiş bir uzvumu yok saymama benzer beyhude bir tavır içinde olurdum. Ya da ampute edilmiş bir kol ya da bacaktan farkı yok benim İmam Hatip’li kimliğimin. Ben dilediğim kadar o uzvun varlığını inkâr edeyim, ya da ampute kol ya da bacağımın yok olduğuna kendimi ikna etmeye çalışayım, o uzuv kendini hissettirecek ya da beyin ampute kol ya da bacağın yerinde olduğu zannıyla oraya komut vermeye devam edecektir. Burada inkârdan ziyade, sizi oluşturan her kimlik unsurunun sizin yaşadığınız andaki benliğinizi nasıl şekillendirdiğini kabul etmenizdir. Bunu kabul ettiğiniz anda, bu kimliği kaşıyarak sizi gaza getirmek ya da aşağılamak için kullanmalarına izin vermiyorsunuz.

    KİMLİKSEL KONFORMİZM İNSANI AYNI ZAMANDA HUZURSUZ EDİYOR

    Burada kişisel muhasebeye ara vereyim. Haftaya başka bir konu yazmamı zorunlu kılacak mücbir bir sebep olmazsa muhasebeye devam etmek isterim. Ama bu haftalık mevzuyu kapatmadan önce kimliğe dair bir benzetmede daha bulunmak istiyorum. Belki bu benzetme mevzuyu neden yazmak istediğimi daha iyi anlatmama yol açar. Zira okuyucu eğer devamını getiremezsem konuyu bağlamına yerleştirmekten kaytardığımı düşünmesin. Kimlik bir yandan da insanın yurdu, sığınağı ve kendini güvende hissettiği toprağı gibidir. İnsan elbette her zaman kendini güvende hissetmek ister. Ancak bir yandan da kendini güvende hissettiği yere çakılıp kalmak insanı başka yurtlara karşı önyargılı hale getirir. Tam da bu nedenle ilk okuduğumda beni çok etkileyen ve belki de hayatıma yön verme konusunda önemli bir rol oynayan Edward Said, “Entelektüel” adlı kitabında entelektüeli tarif ederken, onun “yersiz yurtsuz” olması gerektiğini dile getirir.[2] Yazara göre bu yersiz yurtsuzluk durumu hem teritoryal hem de zihinsel olmalıdır. Daha sonra otobiyografisini de okuduğumda entelektüele dair yaptığı bu tanımlamanın aslında kendini anlattığını anlamıştım. Fakat Said’in anlattığı mevzunun esası, zihinsel ve bilişsel konformizmden kaçınmak. Ama ben burada bu bilişsel ve zihinsel konformizme bir ek daha yapmak isterim. Kimliksel konformizm. İnsanı oluşturan onlarca farklı kimlikten tek bir kimliğe aşırı vurgu yapmak ve ona bağlanıp kalmak hem sonsuz bir konfor sağlıyor insana hem de ömür boyu huzursuz ediyor. Sanırım içinde yaşadığımız dünya ve siyasal iklim, tek tek insanları ve geniş kitleleri bu konformizmle huzursuzluk arasındaki pendulumda yaşamaya mecbur kılıyor. Bu pendulumdan kurtulmanın yolu ise bizi biz yapan bütün kimliklerimizle barışık yaşamayı başarabilmemiz.

    [1] Amin Maalof (2008), Ölümcül Kimlikler, (Çev. Aysel Bora), 27. Baskı, İstanbul: YKY, s. 21. (Bu yazının başlığı da buradaki cümlede geçen “kimlik muhasebem” ifadesinden ilhamla koyulmuştur).

    [2] Edward Said (1995). Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Ayrıntı Yayınları

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.