Etiket: #karşı

  • SDP’ye karşı omuz omuza!

    Başlıkta “SDP” dediğime bakmayın. Öyle örgüt adı, şifre falan değil. Bildiğiniz “Sağlıkta Dönüşüm Programı” bizim. Bizim dediysem, Dünya Bankası’nın aslında. Ama bilirsiniz, Dünya Bankası’nın, IMF’nin programlarını “yerli projemiz”, “büyük hayalimiz” falan olarak sunmayı pek sever AKP. Ne yaparsınız, “arakçılık” var her türlü!

    İşte bu SDP, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yaşama geçirildiğinde yıl 2003 falandı. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen ilk AKP hükümeti, “sağlık reformu” falan diye bir şey açıklamış, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adını verdikleri bu “reformun” içeriğinde, sağlık alanının kamusal özelliğini ortadan kaldıran, alanı bütünüyle özel sektöre bırakarak ticarileştiren, koruyucu birinci basamak sağlık hizmetlerini yok eden, sağlık hizmetlerindeki “ekip” duygusunu parçalayan, “aile hekimliği”, “genel sağlık sigortası”, “performansa göre ödeme” gibi başlıklarda “yeni” düzenlemelere yer vermişti.

    Sağlık alanına ilişkin “dil” bile değişivermişti birdenbire; hastalara “müşteri”, hastanelere işletme denmeye başlanmıştı. Ücretsiz sağlık hizmeti veren sağlık ocaklarına yazar kasa girmişti.

    Bütün bunlar, “sağlıkta dönüşüm”ün nasıl bir dönüşüm olacağının işaretlerini veriyordu aslında ama toplum henüz bunları öngörebilmekten uzaktı. Bütün bu kavramların, değişen dilin, yeni düzenlemelerin sağlıkta neoliberal bir dönüşümün adımları olduğunu en erken öngören kurum doğal olarak (daha öncesinde de pek çok örneği olduğu gibi) Türk Tabipleri Birliği (TTB) oldu.

    AKP iktidarının birinci yılında, “sağlık alanında her geçen gün artan olumsuzluklara karşı durmak ve ileride sağlık ortamını daha da yıpratacak gelişmelerin yaşanmasını önlemek”[1] amacıyla 5 Kasım 2003’te uyarı eylemi yapıldı. Hekimler ve sağlık çalışanları Türkiye’nin dört bir yanında acil servisler dışında 1 günlük iş bırakma eylemi yaptılar.

    Eylem için hazırlanan ve dağıtılan broşürlerde; “ücretsiz sağlık için nüfus cüzdanı yeterli”, “bütün değerlerimize saldırıyorlar”, “sabır taşı çatlamadan, nitelikli hizmet, insanca yaşam” deniliyordu.

    Ancak, AKP gözünü karartmıştı bir kere. Dünya Bankası ve IMF’ye sözler verilmişti. Sağlık alanına saldırının dozu öyle artırıldı, hizmeti alan ve vereni karşı karşıya getiren öyle uygulamalara imza atıldı ki, yaşanan olumsuzluklar yetmiyormuş gibi, son 20 yılda bir de “sağlık alanında şiddet” diye bir kavram gündemimize girdi.

    Bu tarihten sonra da eylemler yaptı TTB, uyarılarına devam etti. “Sağlık haktır” dedi, “ücretsiz, eşit, nitelikli ve erişilebilir sağlık herkesin hakkıdır” dedi.

    21 Nisan 2005’te yine 1 günlük iş bırakma eylemi[2], 2007 yılında Mart ayının ilk iki haftası boyunca eylemler; 11 Mart’ta “Beyaz Miting”, 14 Mart’ta “Beyaz GöREV”[3] yapıldı. 13 Mart 2011’de sağlık alanının bütün bileşenlerinin desteklediği ve yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı “Sağlıkta Özelleştirmeye Karşı Çok Ses Tek Yürek Mitingi” gerçekleştirildi Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda[4]. Dr. Ersin Arslan’ın ölüm yıldönümü olan 17 Nisan 2013’te, 14 Mart 2014’te yine 1’er günlük iş bırakma eylemleri yapıldı.

    Bütün bu eylemlerde temel talepler hep aynıydı: “Sağlık hakkımız, özlük haklarımız, iş güvencemiz, mesleki onurumuz için Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan vazgeçilmelidir, sağlıkta özelleştirme olmaz, sağlıkta şiddet son bulmalıdır.”

    Kısa süre önce hekimler arasında bir anket yaptı TTB.[5] Kesin sonuçları yakınlarda açıklanacak olan ankete, 81 ilden 6 bin 178 hekim katıldı. Buna göre hekimlerin;

    • Yüzde 45’inin aylık geliri yetmiyor.
    • Yüzde 76’sı pandemi ek ödemesi almıyor.
    • Yüzde 90’ı performansa dayalı ek ödeme sisteminin adaletsiz olduğunu düşünüyor.
    • Yüzde 92’si sağlıkta şiddet ile ilgili düzenlemenin etkili olmadığını düşünüyor.
    • Yüzde 84’ü daha önce bir hasta veya yakını tarafından sözel ya da fiziksel şiddete uğradığını belirtiyor.
    • Yüzde 68’ik çalışma şartlarının yoğunluğu nedeniyle hastaları ile yeterli ve uygun şekilde ilgilenemediğini düşünüyor.
    • Yüzde 72’si çalışma ortamının pandemi koşullarına uygun olmadığını düşünüyor.

    Yalnızca 2020 yılında Beyaz Kod verilen şiddet olaylarının sayısı 12 bine yaklaşmış durumda. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 2020 yılının ilk 6 ayında 2 bin 412 hekimin istifa ettiği, 522 hekimin özel hastanelere geçtiği bilgisini verse de, TTB’ye gelen bilgiler 18 ayda 8 binin üzerinde hekimin istifa ettiğini gösterdiği aktarılıyor.[6] Yurtdışında çalışmak için başvuran hekim sayısı ise 2021 yılı henüz tamamlanmadan 1111’i buldu. Bu ayda en az 80 hekimin, Türkiye’de hekimlik yapmak yerine, yurtdışında göçmen işçi/doktor olmayı tercih ettiği anlamına geliyor. Bütün bunlara ek olarak, bu süreçte 508 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.

    Pandemi döneminin bir faydası olduysa, o da TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Medyaport’a verdiği röportajda[7] vurguladığı gibi, SDP’nin aslında bir dönüşüm değil, çöküş programı olduğunu, sağlık alanının kamusal özelliğinin ortadan kaldırılmasının ne anlama geldiğini görünür hale getirmesidir.

    Şimdi hekimler, bu tablo içerisinde, bir kez daha, sağlık alanında pandeminin katmerlediği sorunlara dikkat çekmek üzere “Emek Bizim Söz Bizim” eylemlerini düzenliyorlar. 23 Kasım’da Beyaz Yürüyüş ile başlatılan eylemler, 27 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan Beyaz Forum ile sona erecek.

    Eylem programının sloganı özenle seçilmiş:

    “Karanlığa Karşı; Önlüğümüzün Beyazına, Özlük Haklarımıza, Halkın Sağlık Hakkına Sahip Çıkıyoruz! Emek Bizim Söz Bizim!”

    E, o zaman;

    SDP’ye karşı omuz omuza!

    [1] https://www.ttb.org.tr/TD/TD113/1.php

    [2] https://www.ttb.org.tr/TD/TD136/2.php

    [3] https://www.ttb.org.tr/TD/TD151/index.pdf

    [4] https://www.ttb.org.tr/TD/TD13mart/index.pdf

    [5] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [6] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [7] https://medyaport.net/2021/11/20/emek-bizim-soz-bizim-eylemlerini-degerlendiren-fincanci-bu-daha-baslangic/

  • Sağlık Bakanı soruyor: COVID-19’a karşı yarınki planınız ne?!

    COVID-19 ile ilgili bazı verileri ararken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın twitter hesabında geriye dönük 1-2 aylık paylaşımlarına da bakacak oldum… İyi ki bakmışım; bir eğlendim sabah sabah! Sağlık Bakanı, her sabah Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasına bakıp, oradaki bazı bilgileri herkesten önce sosyal medya hesabından paylaşan sosyal medya fenomeni gibi…

    Şöyle mesajları var:

    • Aşı olmakla olmamak arasında bazı vakalarda yoğun bakım farkı var. (26 Ağustos)
    • Şimdi size aşı olma diyenler, daha sonra geçmiş olsun diyebilir. (26 Ağustos)
    • Bunca vaka, bunca ölüm varken birinci doz aşısını olan hiç ikincisini ihmal eder mi? (26 Ağustos)
    • Bize ne oldu? Maske, mesafe konusunda birbirimize örnektik! (2 Eylül)

    Aa, yok, rica ederim. Der miyim hiç, kamyon arkası yazıları gibi falan diye…

    • COVİD-19’A KARŞI YARINKİ PLANINIZ NE? İlk doz aşınızı yaptırdınız mı? Yaptırmadıysanız, hemen randevu alabilirsiniz. Devam dozunun zamanı gelmişse, aşınızı olabilirsiniz. İşyerinizde, dışarıda, başkalarıyla bir aradayken maskenizi takıp, sosyal mesafenize dikkat etmeyi unutmayın. (30 Eylül)
    • GENÇLER, bize salgından çıkış yolunu gösterin! Yeni vakalarda en yüksek oranı sizler oluşturuyorsunuz. Hastalığı fark etmeden bulaştırmanız çok kolay! Covid’siz günlerin özlemini en çok duyansa sizlersiniz. Aşınızla, günlük hayatınızla bize örnek olsanız… Şu tablo çook değişir! (9 Ekim)

    Hadi gençler, bir el atın da, çıkıverelim şu salgından…

    • Son günlerde aşılanma hızında durağanlık var. Vaka sayılarının yüksekliği aşı konusunda bir tereddüt uyandırmış olabilir mi? Ama şunu unutmayın: Covid-19’u aşı sayesinde, adeta grip gibi atlatanların sayısı artık bunlarla yarışıyor. Kayıplarımızın çoğuysa tam doz aşı olmayanlar. (12 Ekim)
    • ENDİŞE ETMEYİN. Aşı oranımız yükseliyor, Maviye geçen illerimiz artıyor. Tam doz aşı, yakalanmanız durumunda, hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. ENDİŞE EDİN. Maske kullananlar azaldı, sosyal mesafeye hassasiyet zayıf. Aşıları henüz eksik olan çok sayıda insan var. (13 Ekim)

    Kafamız biraz karışık ama olsun, tivitlerimiz güzel…

    • Günaydın, Çantalar hazır mı? Gençler, kahvaltımızı yaptık mı? Mesajım anne babalara, çocuklara, üniversitelilere: Dün, Bilim Kurulu toplandı. Aktif vakaların %40’ının 23 yaş altı kişiler olduğu bilgisini sizlerle paylaştık. Dikkatli davranalım. 18 yaş üstüysek aşılarımızı olalım. (14 Ekim)
    • COVID-19 AŞILARINI AKSATMADAN YAPTIRAN şu üç şeyi yapmış olur: Kendini korumaya alır. Yakın çevresinde ve şehrinde riski azaltır. 84 Milyonu, salgına karşı verdiği zorlu mücadelede güçlendirir. Kendimize ve tüm topluma karşı böylesi bir sorumlulukla daha önce az karşılaştık. (15 Ekim)
    • Yeni vakalar içinde gençlerin oranı artış gösteriyor. Umulanın aksine, üniversite öğrencilerimiz arasında aşılanma oranı düşük. Sağlıklı bir eğitim ortamı için gençlerimiz aşılarını aksatmadan yaptırmalı. Toplum, bütün gençlerinin aşı olarak mücadeleye katılmalarını bekliyor. (16 Ekim)

    Gençler, gençler, gençler, hadi gençler… Ama randevu alınabiliyor mu, kimlerin kaçıncı dozu, hangi aralıklarla yaptıracağı net bir şekilde açıklanıyor mu? Bunlar mesele değil.

    Sağlık Bakanı salgın yönetimini sosyal medya mesajlarına sıkıştırıp, pası topluma atalı çok olmuş! Sorumluluk çocuklarda, gençlerde, annelerde, babalarda; yük sağlık çalışanlarının omuzlarında. Peki Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğu nerede? Gençlere ne şekilde örnek olunuyor? Lebaleb kongreler, açılışlar, çifte standartlı uygulamalar, tutarsız tedbirler hatırlanıyor mu? Onları bilemiyoruz.

    Merak ediyorum; acaba Sağlık Bakanı, 11 Eylül’de İstanbul’da, 26 Eylül’de Ankara’da, 17 Ekim’de İzmir’de düzenlenen aşı karşıtı mitinglere ilişkin, yanlış bilgilerle toplumun kafasını karıştıran şarlatanlar için bir mesaj yazmış mı, tek söz etmiş mi twitter hesabından diye bakıyorum…

    Sizce?

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) 18 aydır, Sağlık Bakanlığı’na salgının ancak epidemiyolojik verilerle yönetilebileceğini söylüyor ve verilerin şeffaf bir biçimde kamuoyu ile paylaşılması için ısrarla çağrıda bulunuyor. TTB’nin hazırladığı COVID-19 Pandemisi 18. Ay Değerlendirme Raporu verilerin saklandığını, hakikatin gizlendiğini, hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın kendi sorumluluklarını yerine getirmediğini açıkça ortaya koyuyor.[1]

    Sağlık Bakanı’nın mesajlarına bakılırsa da, salgın yönetimindeki başarısızlık ortaya çıktıkça, sorumluluğu topluma atma eğilimi ağırlık kazanıyor.

    Ne diyelim; biz dün, bugün olduğu gibi yarın da küçücük çocuklarımızı yüzlerinde maskeleriyle okullarına göndereceğiz, tam doz aşılarımızla fiziki mesafe önlemlerimizi koruyup işlerimize gideceğiz, aşı karşıtlarına prim vermemeye, gözümüzü gerçek bilim insanlarından, bilimden ayırmamaya devam edeceğiz.

    Peki, söyler misiniz Sayın Sağlık Bakanı; COVID-19’a karşı sizin yarınki planınız ne?

    [1] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/ttb_covid_18ay_rapor.pdf

  • Domaniç-Yirce dağları katliamın eşiğinde; 200 bin Bilecik’li susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya

    Çoğunluğu mermer-seramik olmak üzere yüzlerce madenin tahribatıyla zaten zor durumda olan Bilecik’in doğasına şimdi de öldürücü ve son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Bilecik’i yaşama bağlayan son kalesi, su kaynaklarının doğuş noktası DOMANİÇ-YİRCE dağlarına siyanürlü-sülfürik asitli altın-gümüş-bakır madeni açmak için çalışmalar hızlandı.

    Yarattıkları ağır çevre tahribatı nedeniyle girdikleri bölgeyi yaşanamaz hale getiren altın-gümüş-bakır madenciliği Türkiye’de nerede dağ, orman, yayla ve su kaynakları varsa saldırıyor. Yaklaşık 5 senedir Bilecik-Bursa sınırındaki Domaniç-Yirce dağlarını ele geçirmek için her yolu deneyen altıncılar, 2017 yılında mahkemelerin verdiği red kararına rağmen bu kez “altın değil bakır çıkaracağız” yalanıyla yine saldırıya geçti. Ancak ne çıkarırlarsa çıkarsınlar hedeflerinde Domaniç-Yirce Dağları var. Göz koymuşlar bir kere; planlarını yapmışlar ve “ikna timleriyle” saldırıyorlar.

    18 Mart günü, yani bu milletin vatansever duygularının zirve yaptığı bir günde Muratdere ve Ormangüzle köylülerini “ikna” etmeye geldiler. Bakır, molibden, renyum dediler. Her zamanki büyüklere masallarını anlattılar. Yatırım, istihdam, gelişim, para-pul dediler ama bunun bir bedeli vardı: Ormanları, yaylaları, meraları ve suları istiyorlardı. Yani kısacası Muratdere’nin ve su kaynakları ağır darbe alacak Bileciklilerin canını istiyorlardı.

    Domaniç Yirce Dağları

    YALAN ORTAYA ÇIKTI

    Aylardır bu toplantıya hazırlanıyorlardı. Yerel gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar verdiler: “Altın çıkarmayacağız” dediler. Çünkü köylü de artık biliyordu ve tepkiliydi; altın işinde siyanür vardı, sülfürik asit vardı. Kısaca zehir ve ölüm vardı. Altıncının yalanı işte 18 Mart’taki bu toplantıya kadar sürdü.

    Toplantı başladı, sorular ardı ardına geldi. Öyle ya halkı bilgilendirme toplantısıydı. Bozüyük Belediye Başkanı Talat Bakkalcıoğlu sordu, şirket yetkilisi Volkan Başkan baklayı ağzından çıkardı: “Altın ve gümüş, bakır konsantresinin içine geçecek. Bakır konsantresinin içinde olacak. Daha sonra bu bakırın içinden altın ve gümüşün ayrılması izabe tesislerinde yapılacak.”

    Sanki diğer yağma-talan merkezlerinde farklı bir şey yapıyorlar. Adına altın madeni denilen bütün bu açık hava kimyasal fabrikalarında üretilen “dore” altın yani “ham” altındır. İçinde altın, bakır, gümüş, molibden gibi metaller bulunan külçeye dore altın deniliyor. Bu dore külçelerdeki metaller daha sonra izabe tesisleri denilen çok yüksek sıcaklı fırınlarda birbirinden ayrılır.

    Yaklaşık iki bin dönüm için ÇED istiyorlar, ama 20 bin dönüm ruhsatları var. Yani ‘bir başlayalım gerisi kısmet’ diyorlar. Diğer bütün vahşi madenler gibi. Üç beş yıllığına gelirler, hiçbir şeye ve kimseye zararları yoktur ama bölgeyi tüketmeden, bitirmeden gitmezler. “Şurada sondaj yaptık… Burada da cevher varmış… Hadi bir kapasite artırımı yapalım… Burada da altın bulduk” cümlelerini ardı ardına sıralarlar. Üretim yöntemleri değişir, yeni yatırım kararları alınır, yeni alanlar talep edilir. Talepleri bitmez. Devletin ilgili kuruluşları da, “Canım madem bu kadar yatırım yapmışlar bari onu da çıkarsınlar, bunu da çıkarsınlar” diyerek bir dediklerini iki etmezler.

    YÜZBİNLERCE BİLECİKLİ SUSUZ KALABİLİR

    Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün, “Bilecik nüfusunun toplam 5’te 4’ü buradan çıkan suyu içiyor” derken, Bozüyük Belediye Başkanı Bakkalcıoğlu ise “Suyumuz zehirlenecek” diye tepkiliydi. “Orası mera sahasıdır, hayvanlarımız orada nefes alır” diyerek tepki gösteren köylülerinse, hayvanların artık Arjantin meralarında veya Sırbistan yaylalarında nefes aldığından haberleri yok. Köyün eski muhtarı, “Biz daha önce mücadele ettik ve iptal ettirdik. Şimdi ne oldu da bu tekrar çıktı” diye isyan etti. Muhtar ne bilsin ormanları, meraları ve köyleri İngiliz borsasında çoktan pazarlandı; bahisler açıldı. Emperyalistler kolay kolay vazgeçmiyor. Kılık değişiyor, yöntem değişiyor, isimler değişiyor ama amaç değişmiyor. 23 bin dönümlük ruhsat alanları var ama ilk etapta 2140 dönümde çalışmaya başlayacak. İlk iş 36 bin ağacı kesecekler. Söyledikleri bu. Yalnız 10 yaşın altındaki ağaçları ağaç olarak saymıyorlar. Yani kesilen her zaman daha fazla. Kanadalı Alamos Gold, Kirazlı’da 45 bin ağaç keseceğini söylemişti ama 347 bin ağacın kesildiği ortaya çıktı.

    FLOTASYON ÖN İŞLEMDİR

    Bir de Flotasyon yapacaklarmış. Yani cevheri köpükle yüzdürme sistemiyle zenginleştireceklermiş. Yani siyanür, sülfürik asit kullanılmayacakmış. Oysa flotasyon yöntemi, altın ve gümüş elde etmek için bir ön yöntem, ön aşama olabilir ancak altın-gümüş elde etme yöntemi değildir. Siyanür liçi uygulanacak cevherdeki zararlı elementleri uzaklaştırmak, siyanür liçinde çözünmeyen tellüridleri kazanmak, gravite zenginleştirmesi ve amalgamasyon işlemlerinin artıklarındaki altın-gümüş kaçaklarını geri kazanmak, yüksek tenörlü altın ön konsantreleri üretmek için altın- gümüş-bakır cevherler flotasyonla zenginleştirilir. Yani cevher flotasyonla zenginleştirilecek, bir başka deyişle ön işleme tabi tutulacak ve ardından da siyanürleme işlemi yapılacak. Bakır madenciliğinde kullanılan kimyasallar da hiç masum değildir ayrıca.

    KONU MADENCİLİK DEĞİL

    Bakınız konu maden veya madencilik değil. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve bir düşünün. Bir bakın. Bilecik’in yüzde 70’i zaten delik deşik edilmiş. 440 mermer, 200’e yakın maden ocağı var. Uydu haritalarında Bilecik, Salda Gölü’yle yarışıyor. Başta mermer, seramik ve taş ocakları olmak üzere diğer madenlerle birlikte her yer bembeyaz olmuş. Madenlerle tarumar edilmiş bir coğrafya.

    Burada bir ekosistem var. Burada insanlarla birlikte trilyonlarca canlı yaşamı var. Bu bölgede tarım yapan var, su kaynaklarına ihtiyaç var. Bölge devasa metropollerle çevrilmiş durumda. Antalya’dan, Mersin’den, Aydın’dan yani yüzlerce kilometre öteden İstanbul’a, İzmit’e, Bursa’ya gıda ürünlerini taşıdığın zaman fiyatlar uçuyor. Yani buradaki her karış toprağı koruman gerekiyor. Kala kala Uludağ’ın uzantısı olan bölge kalmış. Uludağ ve Domaniç-Yirce Dağları. Şimdi emperyallerin yol göstericiliğinde birileri oraya çöreklenmiş, konuları ters yüz ederek, gerçekleri saklayarak köylüleri kafalamaya, ikna etmeye çalışıyor. Bu mudur ülke yönetimi… Bu mudur madencilik…

    Kardeşim bakın yok ettiğiniz ormanlar ve yerle bir etmeye hazırlandığınız Domaniç-Yirce Dağları o bölgede yüz binlerce insanın su ihtiyacını sağlayan dağlar… Göksu ve Karasu çaylarını besleyen dereler Domaniç-Yirce dağlarından çıkıyor. İnegöl ovası, Oylat Kaplıcaları oradan besleniyor… Yüzlerce köyün yanı sıra Domaniç, Bozüyük, Pazaryeri, İnönü, İnegöl, Yenişehir ve Bilecik şehirleri Domaniç-Yirce dağlarından yükselen oksijenle, süzülen suyla besleniyor. Marketlerde satılan onlarca su markası o dağlardan beslenen kaynaklardan çıkıyor.

     

    DAĞLAR SU BARAJLARIDIR

    Bakın arkadaşlar bu böyle gitmez, gidemez, gitmemeli. Madencilik yapılacaksa bu ısmarlama ÇED raporlarıyla ve raporları anında onaylayan bir sistemle yapılamaz. Öncelikle bu ülkede madencilik yapılamaz alanlar acilen belirlenmeli, ilan edilmeli ve bir anayasa maddesi olarak koruma altına alınmalı. Bakın bu mantıkla gidilirse inanın bana yarın sırada Uludağ var. Zaten Domaniç-Yirce Dağları Uludağ’ın uzantısı. Yarın Ağrı Dağını, Erciyes’i ve Hasan Dağı’nı yağmalamak için ikna timlerini salacaklar. İnanın bana adım adım buraya gidiyoruz. Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi olarak parselleyen bir anlayış var. Dağlar sadece üzerlerindeki ormanlar demek değil. Dağlar her bölgedeki su barajlarıdır. Evet barajlardan bile daha değerli su kaynaklarıdır dağlar. Lütfen dağları bu kadar küçük görmeyiniz. O küçük gördüğünüz dağlar size hayat veriyor. İkliminizi oluşturuyor, sularınızı akıtıyor.

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Tutunup kök salma inadı sadece erkek şiddetine karşı olmayacak

    8 Mart hazırlıkları, ülkenin her yerinden irili ufaklı baş gösteriyor. Pankartlar, dövizler, sokaklar her zamankinden çok kadınların yaşadıklarına ayna olacağa benziyor.

    ABD’de dokuma işçisi kadınlarla başlayan yangın artık dünyanın her yerinde etkisini güncelliğinden alan mücadele ve dayanışma dinamiklerine dönüştü. Çok değil sadece geriye dönüp bir yılımıza baksak, on yılların biriktireceği öfkeyi, direnci ve talepleri görüyoruz.

    Tarih boyunca bütün işçi ve emekçilerin insanlığa kazandırdığı haklar ve beraberinde yürütülen tartışmalar, bugün de hiç olmadığı kadar gündemde. Pandemi koşulları, yaşanan ekonomik krizi derinleştirirken kimilerine fırsat kapılarını da sonuna kadar açtı. Bu sayede zenginlikleri artan ‘seçkin’ iş verenler, ülke ekonomisini büyütmekle şahlanırken her gün verdiği emekle yarını yaratan işçiler, iki kuruş ‘fazla’ istedi diye neredeyse vatan haini oldu çıktı.

    İnsan haklarının yeniden keşfedildiği ve beyannamelerle sunulduğu, tehdit ve nefret söylemlerinin arasında eleştirinin onulmaz bir ‘suç’ sayıldığı ülkemizde, hak aramak da tabi her yiğidin harcı değil. 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, her seferinde koltuğunu tek başına sağlamlaştırmadı. Geçen süreç içerisinde etkisini yitirdikçe kendisinin yanında olmayan “terörist”lerin niceliği gün geçtikçe de arttı. Dün Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlerdi, “Savaş olmasın” diyenlerdi. Bugün Boğaziçili öğrenciler, meslek örgütleri, odalar, birlikler, kadınlar hatta denize akan dereler bile neredeyse paparayı yiyecek.

    Ama her dönemin ve her kesmin burun kıvırdığı, kürsülerden konunun halka geldiğinde süslü laflarla anıldığı, çiban başı işçiler… Açlık, savaş, yoksulluk, göç, ölüm bu mahalleleri hiç es geçemez. Yazıları hep karadır. Toplu öldüklerinde gündem olur, seçimlerde hatırlanır, vergilerden beli bükülür, köylülüklerinden beğenilmez. Yine geçtiğimiz günlerde TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlıkla greve giden işçilerin hayatları biriken çöp yığınları kadar gündem edilmedi ne yazık ki! Boğazlarından ekmeğin dışında başka bir şey de girsin diye haklarının peşine düşen bu insanlar, şımarıklığın yanında iktidarı da beslemekle suçlandı. En azından, anlamak ve hak vermek için üzerinden bir yüz yıl mı geçmesi gerekiyor? Şimdi bu şımarık insanların evlerinin içine bakalım mı, kadınların orada neler yaşadığına?

    O evlerin içinde; tablet alamayan ebeveynlerin intihara sürüklenmesinden tutun da internete ulaşmak için çatıdan düşüp ölenine, iki çocuğuna bir yumurta pişirip yarım pay edenine, makarna ve bardakla yağ alabilmek için alyansını satanına kadar katıksız gerçek hikayeler var. Şiddetten kafasını kaldırsa, eğitime, sağlığa ve hiçbir zaman eşit-sosyal bir hayata karışamayan kadınlar, kız çocukları var. Daha büyüyemeden elleri tezgahlarda nasır tutan, kaçak göçek çalıştırılan ama kafamızı kaldırıp baktığımızda yüzümüze çarpan çocuk işçiler var. Kederden, ölümden önce yaşamayı deneyimlemek, gök yüzündeki kuşların sesini duyabilmek elbet o yakınından bile geçmeyeceğiniz evlerin de harcı. Ez cümle ilk önce yaşamak için mücadele veren kadınların tutunup kök salma inadı, sadece erkek şiddetine karşı olmayacak. Kutlu olsun, 8 Mart!

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.