Etiket: #kadınlar

  • Kadınlar yürüyor, Leylak moru, gülkurusu dağlara doğru…

    İran’da; eşit, özgür ve insanca yaşam için mücadele veren kadınlara selamla…

    Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerden geçiyoruz…

    Ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Müziğe nefret kusan, sanata düşman bu insanlar arasında “kadın” bedenlerimizle yaşamak için direniyoruz…

    Oysa diyorum kuşları, yıldızları, ayı göğsünde barındıran gökyüzü ne dehşetli büyük, ne kadar da sonsuz…

    Asya’dan Avrupa’ya, Ekvatora, hepimiz yaşıyoruz aynı göğün altında. Ama bulutlar salkım salkım, kan Ortadoğu’da yağıyor kadınların başına…

    Ve evet biliyoruz ki; artık Ortadoğu’da “kadın” olarak, Ortadoğu’da “insan” olarak yaşamak zor. Bıçak uçlu insan hafızaların arasında çok ağır bir yük…

    Birlikte üşüdüğümüz insanlarla birlikte yanıyoruz, bizi yaşatmak değil öldürmek isteyenlerin dünyasında…

    Çünkü anlamıyorlar kadın “korunması gereken” değil, dünyaya karşı duruşuyla, duygu ve düşünceleriyle var olan, her biri kendi hayatının öznesi olan bireydir. Dayatılan öğretilerden kurtulmak, kargaşalara cevap aramak isteyen onurlu birer birey…

    Yüz yıldır alacakaranlıkta arıyoruz, koşuyoruz ardından.

    Ve kadın/erkek olmanın değil, insan olmanın bilinciyle haykırıyoruz.

    “Kadın” “erkek” değil “insan” diyeceğiz, insan…

    Hepimiz biliyoruz ki, sorunun temelinde “erk zihniyet” var ve “kadın” özgürleşirse kesilir beslendikleri muhafazakâr damar…

    Onlar hayatın şiirinde birer ortak özne olmak istemiyorlar. Onlar; biat ettirecekleri, sırtından beslenip güçlenecekleri, kendi erklerinin devamı için; sanattan, sokaktan, hayatın ortasından, yaşamın odağından koparılmış, eşitsizliğe boyun eğecek, evlere hapsolmuş kadınlar istiyorlar…

    Oysa kadın; tıpkı sizler gibi üreten ve düşünendir. Üstelik bin bir çiçekli bahçe gibi renklidir. Yaşamın ritmidir. Ve saçları kadınların ut tellerinde ahenk bulan notalar gibi, kadın bedenin de vücut bulan ezgilerdir…

    Evet, doğrudur. Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerdeyiz ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Ama pes etmiyor, doğamızdan vazgeçmiyoruz…

    İran’da direniyor gericiliğe kadınlar, direnecek birlikte bütün halklar…

    Şimdi siz, evet bayım siz, bu üzgün ve kederli yorgunlukta demlenmiş kadınların dirençleri karşısında şaşıracaksınız…

    Siz, mollalar, kadını kapılar ve bezden örtü arkasına hapseden yobazlar, kadınların haklı isyanında boğulacaksınız…

    Artık üfürdüğünüz rüzgâr, direniş rüzgârlarıyla yer değiştirdi…

    Gün akşama evrilince çiçekli entarisini toplayıp oturan kadınlar, dökecek artık etekteki taşları yamaçtan aşağı…

    Değecek, değecek eli dünyaya, yükselen faşizme ve sağa. Çünkü kadınlar yürüyor dağlara doğru özlemlerle, acılarla …

    Değecek saçları sırtlanlara, değecek yobazlara…

    Özgürleşecek kadınlar, yeniden doğacak güneş Ortadoğu’da, Leylak moru, gülkurusu dağlarda…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Ayağa kalkan kadınlar

    Yakın dönemde iki ünlü kadın oyuncunun sürüklediği iki film gösterilmeye başlandı Netflix ekranlarında. İlki Halle Berry’nin aynı zamanda ilk kez yönetmen koltuğuna da oturduğu “Bruised”, diğeri Sandra Bullock’un yer aldığı “The Unforgivable.”

    Açıkçası iki filmin de vasatın çok üzerine çıkabildiğini söylemek zor ama kendilerini izletmeyi başardıklarını söylemek gerek. Ama bu iki filmin sinemasal maharetlerinden çok daha fazla bir şeyi temsil ettiklerini belirtelim. Şöyle ki, sinema dünyası ama özellikle de Hollywood kadın oyuncuları 40’lı (bu bile iyimser bir yorum olabilir) yaşlardan sonra neredeyse görünmez kılmakla mahir. 60 yaşında erkek oyuncular aksiyondan aksiyona koşarken, 40’lı yaşlarındaki kadınlar bu erkeklerin sevgilisi/ eşi olmaya değer bile bulunmaz filmlerde. 30’lu yaşlardaki kadın oyuncular seçilir.

    Yalnızca filmlerdeki eşleşmeler açısından değil. Erkek oyuncular söz konusu olduğunda oldukları yaşların çok altındaki karakterleri canlandırmalarında bir beis görülmezken, kadın oyuncular gençken daha yaşlı birini oynayabilir ama belirli bir yaştan sonra genç birisini oynayamaz. İşte bu iki film bu denklemin dışında duruyor ve yeni bir dönem olmasını umduğumuz sürecin de kapılarını aralıyor. Her iki filmin karakteri de gerçek hayatta oldukları yaştan 10-15 yaş daha küçük birilerini canlandırıyorlar ve hiç de sorun olmuyor.

    Bruised filminden bir kare

    Halle Berry’nin 2020’de Toronto Film Festivali’nde gösterildikten sonra platforma konulması hayli zaman almışa benzeyen filmi “Bruised”, erkek versiyonlarını daha önce defalarca gördüğümüz bir ‘ayağa kalkma’ hikayesi. Jackie Justice, bir dönem karma dövüş sanatları sporunda çok gözde iken, bir maçta paniğe kapılıp ringden kaçmış ve bütün kariyerini bitirmiştir. Sorunlu erkek arkadaşıyla birlikte yaşayıp evlere temizliğe giderken tanışırız kendisiyle. Hiçbir amacı kalmamıştır. Ancak bir gün, vaktiyle yaşadığı bir ilişkiden olan ve babasıyla yaşayan altı yaşındaki oğlu çıkagelir. Artık Jackie ile yaşayacaktır. Bu sorumluluk hissi onu yeniden ringlere dönmeye iter.

    “Eski boksörün dönüş hikayeleri”nde olduğu gibi gidiyor burada da hikaye aslında. Ancak tabii ki, bir anne- oğul, anne-kız gerilimleri de söz konusu. Açıkçası Halle Berry’nin Amerikan bağımsız sineması estetiğine yaklaştırdığı kamerasıyla bir alt kültür hikayesi inşa etmeyi başardığını söylemek gerek. Ancak, Michelle Rosenfarb’ın ilk uzun metraj senaryosu ve Berry’nin rejisi finaldeki büyük dönüşün gerilimi inşa etmekte zorlanıyor. Kareografisi ve asıl olarak heyecanı da bundan nasibini alıyor haliyle.

    The-Unforgivable

    Diğer filmimiz “The Unforgivable”ın ana karakteri Ruth Slater ise yirmi yıl cezaevinde kalıp çıktıktan sonra kendisine yeni bir düzen kurmanın hayalini kuruyor. Ancak yirmi yıl önce işlediği suç peşini bırakmıyor. Hem kendi vicdanında hem de mağdur ettiği insanların öfkesinde bu durum böyle. Bir yandan iki işte birden çalışıp, diğer yandan da 20 yıldır haber alamadığı, evlatlık verilmiş küçük kız kardeşini bulmaya çalışıyor Ruth. İki yıl önce “Oyunbozan” (Systemsprenger) ile dikkatleri üzerine çeken Alman yönetmen Nora Fingscheidt da estetik ilhamını Amerikan bağımsızlarından alıyor kanımca. “The Unforgivable”, yalnızca Ruth’un kız kardeşini yeniden bulma çabasına odaklanmıyor öte yandan. Ana karakterinin girip çıktığı mekanlar, birlikte hareket ettiği insanların izini sürerek bir alt sınıf anlatısı da inşa etmeye çalışıyor.

    Sally Wainwright’ın kaleme aldığı 2009 tarihli üç bölümlük mini dizi “Unforgiven”a dayandırılan hikaye bir yandan suçun ve suçlunun kim olduğu değişkenliğini, diğer yandan da masumiyetin sınırlarını da tartışmaya açıyor. Sandra Bullock tartışmalı oyunculardan birisi. Hatta “Sandra Bullock sevenlerden misin, yoksa sevmeyenlerden misin?” sorusuna muhatap olmuşluğum bile var. Ne yalan söyleyeyim, “Hız Tuzağı”ndan bu yana kendisini beğenenler grubundayım. Burada da oldukça kontrollü ve sade bir oyun koyuyor ortaya. “Oyunbozan” gibi bir filmden sonra Nora Fingscheidt’ın buradaki yönetimi sınıfı geçiyor belki ama beklentilerimizin altında kalıyor açıkçası.

    Toparlarsak. Bu iki film, belirli bir yaşın üzerindeki kadın oyuncuların da gerçek yaşlarının altında karakterlere hayat verebileceğini göstermesi açısından anlamlı. Her iki film de bir hafta sonu seçeneği olarak tercih edilebilir. İki farklı kadının kendilerini yeniden inşa etme hikayeleri. Yumruk mu konuşsun, duygular mı ona siz karar verin!

  • Canına Tak Eden Kadınlar, yanıldı mı?

    -Konuşsana kızım!
    Hakimin sesi Ankara Adliyesi’nin beşinci katındaki ağır ceza salonunda yankılandı. Sabahtan bu yana koridorlarda koşturmaktan bitap düşüp duruşma salonunda sırasını bekleyen avukatlar, bir kenarda sessizce dalıp gitmiş stajyer hakimler, kelimeleri kaçırdığından dörttür reisten azar işiten zabıt katibi, kapının tokmağını sıkı sıkıya tutmuş mübaşir…
    Sanık sandalyesinde oturan kadının sessizliği, uzun ince pencerelerden cimrice süzülen gün ışığında uyuklayan kalabalığı bir çığlık atmış gibi irkiltti. O andan itibaren siyah elbisesiyle gizlediği küçücük bedenini süzmeye başladı meraklı gözler.
    Dakikalar süren ürkütücü sessizlik mahkeme salonunu birkaç kez turlasa da kadın orada değilmişçesine suskunluğa bürünmüştü. Delici mavi gözbebekleri acıyla harelenmiş, bedeni yıkılacak gibi dizleri burkulmuş, akıp giden gözyaşları o bedene ait değilmişçesine ne bir hıçkırık ne de bir iç çekiş olmadan ardı ardına süzülmüştü.
    Salondakiler nefeslerini kesmiş, o davaya gelebilmek için hapishanedeki ranzaya çentik atan, sandalyeye oturunca da aslında suçsuz olduklarını anlatan bir sürü sanığın yanında ilk kez sessiz, çekingen, acı dolu bir kadını görmenin şaşkınlığıyla beklemişlerdi.
    Sessizliğin bu büyüleyici merakına kapılanlar arasında onca yolu tepip Sıhhiye’ye kadar gelen komşu kadınları, mahalle esnafı ve kocasının birkaç arkadaşı bile vardı. Bir de sanık sandalyesinin hemen arkasında dizilmiş, duygularını gizlemek için gözlerini yere dikmiş çocukları… Şimdi hepsi birer yetişkin olmuş, ikisi erkek dört çocuğu…
    1 yıl önce kendisini fuhuşa sürükleyen kocasını öldürmüştü Nazenin. Şimdi karar duruşmasında, ardında oturan çocuklarının olur da başına bir şey gelir diye, konuşmuyordu. Kendisi sustukça hakimin önünde bekleyen hesaplar kat be kat artıyor diye düşünüyordu.
    Öyle demişti Sincan Cezaevi’ndeki görüşmemizde. Cezasının üçüncü yılını çektiği Sincan Cezaevi Kadın Hapishanesi’nin Müdür Odası’nda bir araya gelmiştik. Kocasını neden öldürdüğünü sorduğumda, önce Müdür’ün ardından gardiyanların dışarı çıkmasını istemişti. Uzun bir sorguya tabi tutmuştu beni, ona gazeteci olduğumu anlatmıştım. Yanımda Yrd. Doç. Dr. Özlem Albayrak ve Psikolog Alp Ardıç vardı. Saatler sonunda söyleyivermişti, kocasının kendisini fuhuşa sürüklediğini. O gün çocuklarının başına bir şey gelir, onlara laf ederler diye susuverdiğini.
    “Eğer konuşsaydım, bugün çocuklarımdan ayrı kalmazdım” demişti.
    “Şimdi konuşmak istiyorum” deyip, anlatmıştı bir bir başına gelenleri. 12 yaşında evlendirilip, Ankara’ya zorla geldiğini, fabrikada çalışırken bir iş kazası sonucunda elini yitiren kocasının ona türlü işkenceler yaptığını, zorla fuhuşa sürüklediğini…
    “Bir çocuğum olmuştu. Ama diğerlerinin kimden olduğunu bile bilmiyordum…” diyordu. Gözlerinde hiç geçmeyen bir ıslaklık vardı, mavi delici gözlerindeki acı değdiği her yeri yerle bir ediyordu.
    Aynı gün bizimle görüşmeye gelen başka bir kadın ise tam 15 yıldır cezaevindeydi. Erken yaşta evlendirilen kadın, kocasının türlü eziyetlerine maruz kalmıştı. Utana sıkıla, onun dışkısını evin ortasına yapıp, zorla kendisine yedirmeye çalıştığını ima etmişti. Hem de bir iki kez değil, evli oldukları 38 yıl boyunca, defalarca. Bu şiddetten kaçmak için bir kez ikinci kattaki evinin balkonundan atlayıp topuklarının kırılmasını göze almış, birkaç kez de köy yerinde gece vakti tarlada nefesini tutup saklanmıştı:
    “Eve girmek istemezdim, korkardım, sesimi de çıkaramazdım. Geç saatlere kadar ‘tarlada çalışıyorum’ derdim de gidemezdim. Tam 38 sene o eve girmemek için ne çileler çektim. Ben evde olup da o akşam geldiğinde, hırka koluna bıçak saklayıp açardım kapıyı, bir şey yapacağımdan değil ya. Tam 38 sene ben öyle açtım kapıyı. En son günü yine dövmeye başladı. Kaçtım, kapıya kadar ulaştım. Kapıyı kilitlemiş yine anahtarı cebine koymuş, geldi arkamdan saçlarımdan tutup sürükleyince, ben de elimdeki bıçağı vurdum sonra balkondan atladım. Orada bayılmışım. Ayılınca söylediler öldüğünü.”
    Yaşlı kadın yargılandığı sırada adamın sapkınlıklarını anlatmaya utanmış, görüşmeyi yaparken bizden Yargıtay’a dilekçe yazmamızı istemişti.
    Cezaevlerinde kocalarının yaptıklarını ‘sapkın’ diye niteleyip ayrıntılarını anlatamayanlar olduğu gibi, bu yaşlı kadın gibi utana sıkıla da olsa başlarına geleni anlatanlar arasında, kocasının onu kendi yanında başka biriyle olmaya zorladığını ima eden bir kadın da vardı. Son kavgalarında kocasını öldürmüştü. Cezaevinde çalışan kadının tek tesellisi kazandığı parayla kızını üniversiteye göndermek olmuştu. O da yaşadığı sapkınlık hallerini mahkemede dile getirememiş, müebbete mahkum olmuştu.
    Ankara Sincan, Denizli Bozkurt, Adana Karataş, İstanbul Bakırköy ve Eskişehir Çifteler Kadın Cezaevlerinde kocasını öldürmüş onlarca kadınla konuştum. Hepsinin içinde tek bir şey vardı, konuşamamak… Eğer konuşsalardı cezalarında indirim yapılacağını ya da kendilerini savundukları için o erkekleri öldürdüklerinden serbest kalacaklarını düşünen onlarca kadın…
    Ben de onlara dahildim.
    Hep beraber yanılabilir miydik? Hepimiz birden aynı anda…
    Mümkün değildi ama oldu.

    Çilem Doğan: Öldürmeseydi, öldürülecekti. Ölmedi, cezalandırıldı

    Çilem Doğan davası hepimizin aynı anda nasıl da yanıldığını gösterdi.
    Kadınlar başlarına gelen türlü felaketleri anlatsa da
    Bize, sanki önceden sözleşmiş gibi hepsi tek tek ama aynı cümleyle söyledikleri gibi hakime de “Ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti” deseler de yargının erkekliği altında boğulacağımızı bize gösterdiler.
    Yanıldık.