Etiket: #İstanbul Film Festivali

  • Ne kadar çok acı var!

    Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde Türkiye’deki ilk gösterimi gerçekleştirilen, birkaç uluslararası festivali de dolaştıktan sonra vizyon salonlarına uğramadan Netflix’e düşen “9,75 Santimetrekare” filmine dair birkaç kelam edelim bu hafta. Hayli iddialı bir oyuncu kadrosu (Nejat İşler, Funda Eryiğit, Berkay Ateş, Şebnem Bozoklu, Menderes Samancılar, Ercan Kesal) olmasına rağmen vizyona girmeden dijital platformda yer almasında vardır bir hikmet diyerek izledik ama nafile.

    Bütün bir yazıya sığdıracağımız genel temayı ilk elden söyleyelim: “Erkeklerimiz ne kadar da çok acı çekiyorlar.” Bütün film, acı çeken erkekler ve onları gönüllüce düzeltmeye (anlamaya) çalışmaktan helak olan kadınlar üzerine inşa ediyor hikayesini. Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı eserinden Uluç Bayraktar ve Damla Serim tarafından senaryolaştırılan hikayenin böyle olmasında şaşılacak bir durum da yok aslında. “Ezel”; “Karadayı”, “İçerde”, “Çarpışma” gibi kalburüstü ama bir o kadar da ‘erkek’ dizilerinin yetenekli yönetmeni Uluç Bayraktar’ın ilk uzun metrajı için böyle bir hikayeyi seçmesi gayet makul geliyor. Sıkıntılardan ilki bu kadar maskülen bir erkeklik dünyasının varlığına rağmen sinema atmosferinin de bir türlü inşa edilememesinde.

    Nejat İşler’in canlandırdığı Ahmet, 90’ların sonunda yedek subay olarak askerlik yaparken Güneydoğu’da travma yaratan bir çatışmanın içine düşmüştür. Zaten bu ağır yük yetmezmiş gibi bir de beyninde tümör vardır ve en kısa sürede ameliyat olması gerekmektedir. Film boyunca ortalıkta dolaşan Kemalettin Tuğcu kitaplarına nispet yaparcasına bir de anne babası olmayan, yetimhanede büyümüş bir adam olmasın mı Ahmet. İnsan bu kadar acının bir insana yüklenmesine gerçekten hayret ediyor!

    Ama Ahmet tabii ki sağlığıyla ilgili endişeleri iplemez, derbeder hayatında ısrar eder. Sabahtan başlar içmeye, etrafındaki birkaç kişi dışında kimseyle muhatap olmaz. Film, aralarda geçmişe dönüşler yapsa da Gezi’nin en hararetli günlerini seçiyor gerçek zamanı olarak. Geçmişe dönüşlerin de tam olarak öyle olup olmadığından emin olamıyoruz. Zira hangi anlar gerçek, hangi anlar Ahmet’in ölmeden önce bitirmek zorunda hissettiği romandan bölüm kestirmek zor. Görüntü içinde görüntü, metin içinde metin geçen filmlerden biriyle karşı karşıyayız haliyle. Ancak sorun edebiyattan sinemaya, sonra tekrar sinemadan edebiyata geçişte ortaya çıkıyor. Şöyle ki, romandan sinemaya uyarlanan hikaye ister istemez bir türevi alınarak yeniden inşa ediliyor ancak burada edebi unsurların görselleştirilmesi gerek. Ardından senaryolaştırılan metinde Ahmet’in yazdığı roman için yeniden bir edebi hale getirme işlemi yapılıyor burada da dili iyi inşa etmek gerek. İşte bu geçişlerin ilkinde görsel atmosfer kurulumu, ikincide dilin kuruluşu akamete uğruyor, vasatın üzerine çıkamıyor.

    Öte yandan karakterler de klişe olmaktan kurtulamıyor. Ahmet, Nejat İşler’in gerçek hayattaki personasından kurtulup bağımsızlaşamıyor bir türlü. Sanki oyuncu yönetmene dönüp “Abi beni biliyorsun rol yapmak zorunda kalmayayım, gerçek hayatta neysem o olsun Ahmet de” demiş gibi. Ayrıca bir katilin iç dünyasına girebilir, onun dilemmalarını görebilir, açmazlarına tanıklık edebiliriz ama onunla empati falan kurmak, onu anlamak zorunda değiliz. Film buna bizi zorlamıyor ama öyle olmasını umut ediyor içten içe. Ve gerçekten kahvaltıyı votkayla yapan, kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen, etrafındakilere kötü davranan, suçluluk duygusunu başkalarına eziyet ederek yaşayan bir adamın hala ‘gizemli’ olabileceğini düşünmek bile ruhu daraltıyor. Bunu çekici bulan, bunu düzeltebileceğini sanan bir kadın karakterin varlığı da ancak bir erkek fantezisi olabilirmiş gibi geliyor bana ama “aşk bu yapacak bir şey yok” diyerek geçiştiriyorum bu bahsi.

    Zorlu bir çocukluğun ardından ana-babasız, yetimhanelerde hor görülerek, Kemalettin Tuğcu kitapları okuyarak büyümüş bir adamın, hem yaşam hem de askerlik travmalarını, kendi hayatıyla paralel bir hikaye inşa ettiği Kürt çocuk üzerinden sağaltmaya çalışması üzerine de uzun uzun yazabilirdik belki ama o kadar sıkıntı arasından bu bahse yer kalmadı!

  • Sardunya: ‘Orta sınıf’lar içeri doğru çökerken

    Son on beş yıla bakarak diyebiliriz ki, memleketin kimi ‘imtiyazlı’ kesimlerinin içine sürüklendiği ekonomik/ kültürel durum bir biçimiyle sinemada da kendisine yer buluyor. Politik olarak aynı hatta olmasalar bile, eğitim olanakları ya de ekonomik güçleri vesilesiyle ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan bu kesimlere dair hikayeler sinemamızda bir külliyat oluşturacak miktara ulaşmak üzere neredeyse.

    Seren Yüce’nin “babası gibi olmak” dışında bir kaderi olmayan genç bir adamı anlattığı “Çoğunluk”undan, kentli ve eğitimli olmalarına rağmen hiçbir imtiyazlarının kalmadığını acı bir deneyimle fark eden iki kız kardeşi odağına alan Ramin Matin imzalı “Kusursuzlar”a, “kentli orta sınıfların kokuşmuşluğu”nu anlatan Emre Yeksan’ın “Körfez”inden AKP iktidarının kurucu ögesi ‘Anadolu Kaplanı’ bir burjuva ailenin vicdanlı ama bir türlü çıkış bulamayan evladını başrole çıkaran “İki Şafak Arası”nda ya birçok filmi konuşabilir, birbirleri arasındaki ayrım ve ortaklıkları sıralayabiliriz.

    İstanbul Film Festivali’nde ilk film ve kadın oyuncu ödüllerini kazandıktan sonra festival turuna devam eden ve bu hafta itibarıyla MUBİ Türkiye’de gösterilmeye başlanan Çağıl Bucut imzalı “Sardunya” da ileride bu tema etrafında bir çalışma yapacak olanlar için listeye eklenecek yapıtlar arasına yer alacaktır. Hayata imtiyazlı başlamamış ama ‘eski Türkiye’nin olanaklarıyla iyi bir eğitim olarak kendisine ekonomik ve sosyal güç edinmiş Nadir’in yazlığına konuk ediyor bizi “Sardunya”. Filmin asıl kahramanı üniversite öğrencisi Defne ile ehliyet almak için girdiği direksiyon sınavında tanışıyoruz. Belli ki bu genç kadının hayatının kontrolüyle ilgili sıkıntıları var! Bir telefon onu baba evine yani Urla’ya döndürüyor. Küçük kız kardeşiyle yaşayan, doktor olduğunu anladığımız babası Nadir kısmi felç geçirmiştir. Halası da kendisinin bilmediği bir hastalıktan mustariptir. Defne, bir yandan babasıyla ilgilenirken bir yandan da halasına bakar. Evde hizmetli olarak çalışan Mari adlı bir kadın da yaşamaktadır.

    Bir sabah halanın intiharına uyanır ev. Ancak içtiği ilaçlar reçeteli değildir ve bir dizi ihmal sonucu polis ve savcı sürece dahil olur. Bu dönem Defne ile Nadir’in hem birbirlerini tanıma hem de geçmişin hasarlarını deşme/düzeltme fırsatı sunar bir yandan. Ama öte yandan ilişkilerini büyük bir uçurumun kenarına da getirir.

    Pamuk ipliğine bağlı itibarların, bir anda yitip gidecek saygınlıkların korunması için göze alınacak ve alınamayacakların çıkartılıp masaya konulduğu bir anlatıya sahip “Sardunya”. Küçük gibi görünen bir ihmali düzeltmek için birbiri ardına eklenen iyi niyetlerin hiçbir hükmünün olmayacağına dair bir film aynı zamanda. Kaybedecek çok şeyi olanların, kendisinden daha altta gördüklerine kazanç vaat ederek kendilerini kurtarmaya çalıştıkları bildik bir hikaye öte yandan… “Sardunya”, sinemanın (ama bizimkinin son dönemde gereğinden çok fazla) önemli temalarından vicdana da alan açıyor haliyle. Defne’nin gidip gelen vicdan muhasebelerinin, kendisini ve babasını düşürdüğü, düşüreceği durumların hesaplarının da tutulduğu bir anlatı.

    Ama tema ve hikayesinin güçlü yanlarına rağmen tonu konusunda sıkıntılar yaşayan bir film “Sardunya”. Hangi atmosferde geçeceğine, hangi dili konuşacağına bir türlü karar verilememiş gibi. Tam karanlık olacakken ferah alanlara, biraz sınıf ilişkilerine girecekten vicdan muhasebelerine dönüp güvenli sularda kalmak istiyor gibi. Kuşkusuz bu tür geçişlerin yer aldığı yapımlar var ama iyi tasarlanmış işler onlar. Burada ise kararsızlıktan kaynaklı bir oynaklık söz konusu sanki. Film boyunca Defne’nin yaşadığı ikilemin, vicdan azabının gideceği yer başka olacak gibi hissettirip kararsız bir yerde bırakılıyor seyirci. Ama bu sarsıcı bir etki için değil de, “olaylar öyle geliştiği” için sanki. Haliyle, Defne’nin çekildiği karanlık alana ışık sızıyor kimi yerlerden.

    Bu kararsızlıklarına rağmen dikkat çekici bir ilk film “Sardunya”. Çağıl Bocut’un ilk sonraki filmlerini merakla beklemek için birçok sebep sunuyor bizlere. Yalnızca yönetmen için değil, başrol oyuncusu İlayda Elif Elhih için de aynı şeyleri söylemek mümkün.