Etiket: #İslam

  • Kimlik muhasebesi – 2

    “’Ama en kötüsü’ dedi bir diğeri, ‘dini ya da etnik resmi olarak kabul edilmemiş bir başka cemaate ait olmak istemek. Siz kendinizi ‘tanıyorsunuz’ ama yönetenler sizi ‘tanımıyor’. Bu kabul görmeyen cemaatler, listedekiler tarafından asıl tehlike olarak görülüyor’”

    Steven Lukes[1]

    Kimlik muhasebemin ikinci yazısına başka şekilde giriş yapmayı tasarlıyordum. Ülke gündemden gündeme ışık hızıyla koştuğu için tasarladığım şekilde girmek yerine gündem olan bir konuyla girmek zorunda kalıyorum yazıma. Ali Nesin, tanrı tanımaz bir babanın matematik profesörü oğlu. Ben Ali Nesin ile Şirince Matematik Köyü’nde düzenlediğimiz bir atölye çalışması sırasında karşılaşıp bir dost meclisinde sohbetine katıldım. Daha doğrusu o bizim masamıza geldi ve bizim sohbetimize katıldı. Atölye çalışmasına katılan herkes Sevan Nişanyan ile birlikte var ettikleri ve Nişanyan’ın ardından Ali Nesin’in can verdiği bu köye hayranlıkla bakıyordu. Köye 2014’ün sonbahar aylarından birisinde konuk olduk. Bu sırada köyde ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye farklı yaş aralıklarından pek çok öğrenci vardı. Ali Nesin’in etrafı gençler ve çocuklarla sarılıydı. Tıpkı babası Aziz Nesin’in arzu ettiği gibi, gençlere el veriyordu Ali Nesin. İstese Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisinde dolgun maaşla ders verebilecek ve akademik çalışmalarını özgürce sürdürebilecekken, kendini milli eğitimin eğitim sisteminin yarattığı “matematik zordur, matematik gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak?” şeklinde özetlenebilecek önyargılarını kırmaya adamıştı. Yapılan taş evler ve derslikler o kadar doğayla barışıktı ki, balkonlar ve yapılar ağaçlar kesilmeden ağacın büyüdüğü yöne doğru bükülmüştü.

    Ali Nesin kendini o kadar bu köye ve gençlere adamıştı ki, bütün kitaplarını büyük dersliğin kütüphanesine yerleştirmişti. Biz gittiğimizde Sanat Köyü ve Felsefe Köyü adıyla yeni köylerin inşaatları da devam ediyordu. Ali Nesin’le konuşurken, sıra dışı ve bu ülke için fazla liberal bir insan olduğunu çabucak anlıyordunuz. Sohbetin bir yerinde, gençlerin her ihtiyacını karşılamaya çalıştığını, bu konuda sınırının olmadığını dile getirdi. Eğer gençler arasında mescit isteyen olursa, onu da çekinmeden yapacağını dile getirdiğinde bir anlık bir sessizlik oluştu. Bu konuda ciddi olduğunu ısrarla bu cümleyi tekrar etmesinden anladık. Bizim sessizliğimiz AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin, üniversiteler dâhil gündelik hayatın her yanını dinselleştirme arzusunun hepimizi boğmakta olmasından kaynaklıydı. Zaten AKP’nin bu arzusu ve girişimlerine bir yıl önce Gezi direnişi gibi bir girişimle tepki verilmişti. Ama AKP bu tepkiyi anlamak yerine arzusunda ısrar etmeye devam ediyordu, o zamandan bu zamana bu arzusundan bir adım geri atmadı. Zaten AKP büyük büyük camiler yapmakta, üniversitelerde alkolü yasaklayıp, taşradaki bütün kampüslere şirazesiz ölçülerde camiler inşa etmekte olduğu için Ali Nesin’in bu ifadesinin hepimize tuhaf gelmesi normaldi belki de. Ama Ali Nesin, babası gibi kendisi inançsız dahi olsa (bunu ben varsayıyorum, kendisi böyle bir şey söylemedi) bütün inançlara saygılı olmanın neden önemli olduğunu bu sıra dışı ifadesiyle dile getiriyordu. Laf olsun diye değil gerçekten de yapardı dediğini. Bu yıldan sonra her ne kadar Felsefe ve Sanat Okullarında ders vermek için gitmeyi çok arzu etsem de koşullar el vermedi bir daha gidemedim Şirince’ye. Belki de dediğini yapmış, Matematik Köyü’nde bir mescit açmıştır Ali Nesin.

    Şirince deneyiminden yaklaşık bir yıl sonra 2015’in Haziran ayında, üniversite sınavında ÖSYM Temsilcisi olarak Mardin’de görevlendirildim. Düşünün beş yılı aşkın bir süredir “terörist” olduğum gerekçesiyle Türkiye sınırları içindeki herhangi özel ya da devlet olmak üzere YÖK’ün sorumluluğundaki bir eğitim kurumunda ders veremeyen ben, ÖSYM’nin yaptığı sınavın selametinden sorumlu olarak görevlendirilebiliyordum bir zamanlar. Hayat ne tuhaf değil mi? Bu sınav için, Mardin ÖSYM Sınav Merkezi benim kontrol ve denetlemem için bana dört okul verdi. Prosedür gereği sınav başlamadan önce okullardan birisine gidiyorduk, bu okulda sınavı salimen başlattıktan sonra, sırasıyla diğer okullarda da işler yolunda mı diye kontrole devam ediyorduk. İş ciddiydi. Benim sayemde belki de birileri soruları çalıp usulsüzlük yapamıyordu. Belki de ben öyle sanıyordum. Sorular kim bilir bu tür sınavların hangi aşamasında çalınıp ilgililerine veriliyordu? Neyse asıl mevzumuz bu değil elbette. Anlatacağım konu bambaşka aslında.

    Birinci okuldaki sınav başladıktan sonra, günün biraz ilerleyen saatleri olmuş, güneş Mezopotamya Ovası’nın tepesine doğru dikilmeye başlamıştı. Tepeye dikilen güneş hem doğada hem de bende harareti arttırmıştı. Üstelik sabah nasılsa bir okuldan diğerine geçiş yaparken bir fırın, dükkân ya da ne bileyim pastaneye denk gelir açlığımı bastıracak bir şeyler bulurum diye düşünerek evine konuk olduğum Artuklu Üniversitesi’nde çalışan akademisyen arkadaşıma zahmet vermemek için kahvaltı yapmadan çıkmıştım evden. İnsan alışkın olduğu hayatın dışında bir yere gidince bildiği alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor. Ankara’da olsam, muhtemelen yine aynı düşünceyle evden kahvaltı yapmadan çıkar, dışarıda nefsimi köreltecek bir şeyler bulurum diye umut ederdim, nitekim bulurdum da. Ama Mardin’de hem de Ramazan ayında böyle bir umudun beyhude olduğunu birinci okuldan çıkıp ikinci okulu bulmaya çalışırken karşılaştığım en az üç dükkânın açık olmasına rağmen kapılarının suratıma kapanmasıyla anladım. Üçüncüsü bir fırındı ve fırının vitrini ekmek, pasta ve bilumum hamurlu gıda doluydu. Dükkânın ya sahibi ya da çalışanı olduğunu tahmin ettiğim kişi, havanın ve fırının yarattığı çifte harareti biraz olsun azaltmak için atletle kapıda duruyordu. Ben daha bir şey alacağıma dair niyetimi dahi belli etmeden o benim niyetimi bir müneccim gibi fark etti ve bu niyeti savuşturmanın imanın şartları arasında en vazgeçilmezi olduğuna inanmış bir şekilde “dükkân kapalı” diyerek kapıyı suratıma kapatarak, içeri daldı.

    Bir yandan hararet, bir yandan açlık, bir yandan hayal kırıklığı, bir yandan da yaşadığım bu anlayışsızlığa olan öfkemle baş başa kaldım ve vücudumda kalan son enerji ve tahammülü bu öfkeyi savuşturmaya harcadığım için hem tansiyonum hem de şekerim epeyce düşmüştü. Bunu başımın dönmesi ve elimin ayağımın titremesinden anladım. Bir anlık nefes almak ve kendime gelmek için yolda gördüğüm bir yükseltiye çömeldim, sonra yoluma öfkem burnumda devam ettim. İtiraf edeyim, softalığın en şiddetlisini daha 14’ünde deneyimlemiş bir insan olarak böylesi bir yobazlığı anlamakta epeyce güçlük çektim. Şehrin yerlisi olmadığı her halinden tahmin edilebilecek bir insana hiç değilse misafirperverlik adına böylesi bir davranışın layık görülmeyebileceğini aklımdan geçiriyordum. Bu tahmin, aynı zamanda kişinin “seferi” olduğu gerçeğini de beraberinde getirmez miydi? Fırının kapısını suratıma kapatan ve vitrindeki hamurlu gıdaları benden sakınan kişi hangi inancın gereği böyle davranıyordu? Müslümanlık hani hoşgörü diniydi? Üstelik ben Müslüman olmayabilirdim. Oruç tutmuyor olmam “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” niyetli olduğum anlamına mı gelirdi? Belki de bir kronik rahatsızlığım vardı ve oruç tutamıyordum. Belki de o sırada bir hastalığım nedeniyle ilaç kullanmak zorundaydım ve aç karnına o ilacı almam mümkün olmadığı için fenalaşacaktım. Bunların hiç birisinin düşünülmemesi sonucunda önyargıların en kabasına layık görülerek açlıkla mecburi terbiye edilmek nasıl bir inançtır anlamakta epeyce güçlük çektim. Bu düşünceler, o gün de bugün de hala zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Neyse merak edenler için bu mevzuyu kapatmadan belirteyim. Sonunda kapalı bir dükkânın kapısında oturan iki adamdan rica minnet dükkânın dışında kalmış meşrubat dolabında bulunan meşrubatlardan satın alıp içerek bir miktar kendime gelebildim. Elbette sıvı dışında herhangi bir katı gıdaya ulaşımım sınav görevim bitip bir market bulana kadar mümkün olmadı.

    Ali Nesin’e geri dönelim. Ali Nesin birkaç gün önce sosyal medyada bir açıklama paylaştı. Nesin Vakfı’nın hesaplarının “izinsiz bağış kampanyası düzenledikleri” gerekçesiyle bloke edildiğini ve bunun kaldırılması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Açıklamayı ben de okudum ve açıklamada Ali Nesin’in aşırı liberalliği ve nüktedanlığına dair tüm nüvelerini ilk bakışta fark ettim. Çatalca’daki Nesin Köyü’ne komşu gelen İsmail Ağa Cemaati ile ilk karşılaşmaları ve bu karşılaşmanın kendi açısından nasıl içten ve samimi olduğunu anlatan ifadeler bazı çevreler tarafından “yobazlığı şirin göstermek” gerekçesiyle yadırgandı.

    KENDİLERİ DIŞINDA KALAN TÜM KESİMLER TERÖRİZE EDİLİYOR

    Bu yadırgamanın nasıl bir iklimin sonucu ortaya çıktığı çok açık. Yıllardır Sünni İslam’ın yaşama kültürüne dair tüm düsturları toplumun tümünün üstüne her kanaldan boca ediliyor. Yetmiyor, bütün Sünni Müslümanlar, yıllardır koyu Sünni Müslüman bir otokrat tarafından fütursuzca yönetiliyor olmamıza rağmen, hala toplumun en mağduru olmayı başarabiliyorlar. İnanca saygı, dini değerlere karşı nazik olma, oruçlular karşısında hassas davranma, nefislerini gıdıklayan her şeyden rahatsız olma gibi bin bir türlü gerekçeyle toplumun kendileri dışında kalan bütün kesimleri terörize ediliyor. Tek bir gün, bu ülkede başka bir dinden birilerinin de yaşıyor olabileceğine, bazı insanların hatta hiçbir tanrıya inanmayabileceğine, inanıyor olmasına rağmen ibadet etmeyi tercih etmeyebileceğine, ama buna rağmen iyi insan olmak için elinden geleni yapmaya çabalayan milyonlarca insanın bu toplumda yaşıyor olabileceğine dair fikirleri olmadı bu ülkenin mütedeyyin insanlarının. Ellerine geçirdikleri ölçüsüz iktidara rağmen hala nasıl en mağdur bu kişilerin olabildiğini sahiden anlamak mümkün değil. Benim bildiğim inançlı insan, nefsini gıdıklayan ortamdan kendisi uzaklaşır, bu insanlar nefislerini gıdıklayan kadınları yok etmeyi, evlere tıkmayı tercih ediyorlar. Benim bildiğim insanın en büyük savaşı nefsiyledir. Ama bu insanların en büyük savaşı kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaşamayan, kendileri gibi ilişki kurmayan insanlarla. Benim bildiğim inanç Tanrıyla kul arasında bir meseledir. Ama bu insanların dini tamamen temaşadan ibaret. Benim bildiğim inanç insanın diğer varlıklara bakışını güzelleştirir. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu insanlar kendilerine benzemeyeni geçtim, kendileri dışındaki bütün canlılara nefret ve intikam duygusuyla bakıyorlar.

    İşte böylesi bir inanç iklimi birkaç yıl içinde oluşmadı. Karşılıklı nefret ve düşmanlıkla yılların getirdiği bir iklim bu. Böylesi ölümcül kimliklere sarınmış toplumun farklı kesimlerinin tekrar birbirine karşı saygılı ve birbirinin yaşam alanlarını fethedilecek alanlar değil de, barış içinde karşılaşılabilecek alanlar olarak görebilmeleri için inatla ve ısrarla Ali Nesin gibi davranmak gerekiyor. İnançlının inançsıza inançsızın inançlıya karşı bu şekilde saygılı ve içtenlikli davranabileceği iklimin yaratılabilmesi için bu ısrar çok önemli. Ölümden sonra bir ahiretin var olduğuna inanmak ve buna yönelik olarak ibadet etmek insanı iyi insan olmaya yönlendirmeli değil mi? Öbür dünyada cennete ulaşmak arzusuyla bu dünyayı başta kendileri, sonra da kendileri dışındaki herkes için cehenneme çeviren mütedeyyin insanların, inançlarından neşet eden ölümcül kimliklerini tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Son olarak Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen dizeleriyle yazıma son vereyim:

    “Kim görmüş o cenneti cehennemi?

    Kim gitmiş de getirmiş haberini?

    Kimselerin bilmediği bir dünya

    Özlenmeye korkulmaya değer mi?”

    [1] Steven Lukes (2005). Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması: Bir Düşünce Güldürüsü, (Çev. Fisun M. Demir), Ankara: Bilim ve Sanat, s. 198.

    Yazarın ‘Kimlik muhabesebesi (1)’ yazısına buradan ulaşabilirsiniz:  (https://www.medyaport.net/kimlik-muhasebesi-1-makale,33188.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Minare ve Yoksulluk Arasında

    Piyasa ve İslamcılık ikilisinin ülkeyi kasıp kavurduğu şu günlerde Marx’ın şu sözü rehber oluyor: “Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.” Bu ifadenin bugünkü koşullar altında sadece proletaryayı hedeflemediğini; topyekûn bir halka seslenme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Sadece halka, ezilen sınıflara ekonomik bir çağrı olmayıp, yönetici sınıfı da topun ağzına koyan bir sesleniş. Bu zeminden hareketle önceki yazılarımda ortaya koyduğum “Erdoğan’ın tek rakibi yoksulluktur” olan nihai saptama beni, sermaye ve iktidar bloğu karşısında, yoksulluğu mücadeleden ayrı kurmadan anlatmaya itiyor.

    AKP iktidarında ülkenin her yerinde makbuller ve diğerleri arasındaki eşitsizlik çok hızlı büyüdü ve büyüyor. Zenginler varlıklarına varlık katarken, fakirler daha da fakirleşiyor.

    Ve kapitalizmin makinesi zenginler için işliyor. Siyasal el birilerini zengin oldukları için zenginleştirirken, fakirleri fakir oldukları için fakirleştirmeye devam ettiriyor.

    Açlık, yoksulluk, her alanda yaşanan krizler, neoliberalizmin şiddeti, gerici zihniyetlerin vesayeti bütünlüklü olarak tepemizde dikiliyor, ensemizde boza pişiriyor. Her şeyin sınıfsal olduğu gerçekliğinin içi boşaltılmadan, somut olarak belirdiği bir dönem kastettiğim. Ancak bir yanıyla da Debord’un dediği “kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizleyen” türden bir süreç de aynı zamanda. Bunun birçok sebebi var; İslamcı ideoloji bir cephesini tutuyor ve her şey açık seçik ortadayken bile Erdoğan rejimi bunu yok sayacak bir politika yürütüyor. Bu demek değil ki işe yarıyor veya rasyonel bir zeminde ilerliyor; aksine akıl tutulması krizleri derinleştirip bir kesimin zenginliğine zenginlik katıyor.

    Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre 2021’de Rusya’da en zengin yüzde10’luk kesimin toplam yıllık gelirden aldığı pay yüzde 46,4, ABD’de yüzde 45,5 ve dünya ortalaması ise yüzde 52,2… Türkiye’ye baktığımızda yüzde 54,5 gibi bir oran söz konusu. Bu bir yanıyla ülkenin hikâyesiyken, diğer yandan küresel ekonomi gerçekliği. Oligarşi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hüküm sürüyor. Bugün, bir avuç multi milyarder için çalışan bir ekonomi var. Ve Türkiye’de de bu bir avuç multi milyarderin bir ucu Erdoğan rejiminin sahipleri. Kılıçdaroğlu da 22 Mart günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Türkiye’deki multi milyarderlere değindi ve “Beşli çetenin hamisi ve pazarlayıcısı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” diye de ekledi.

    Raymond Williams’a kulak verdiğimizde bunu şöyle anlatır: “… sıklıkla üstü örtülen şey, ‘politika’nın doğrudan maddi üretimidir. Hâlbuki her yönetici sınıf maddi üretimin önemlice bir kısmını bir politik düzen tesis etmeye hasreder. Kapitalist bir piyasayı idame ettiren toplumsal ve politik düzen, tıpkı onu yaratmış olan toplumsal ve politik mücadeleler gibi, zorunlu olarak maddi bir üretimdir. Şatolardan saraylara, kiliselerden hapishanelere, fabrikalardan okullara, silahlardan güdümlü basına kadar: Her yönetici sınıf, yöntemleri değişse de daima maddi yollarla, bir toplumsal ve politik düzen üretir. Bunlar hiçbir zaman üstyapıya ait faaliyetler değildir. Görünürde kendi kendine idame eden bir üretim tarzının yürütülmesini sağlamak için şart olan zorunlu maddi üretimlerdir. Bu sürecin karmaşıklığı gelişmiş kapitalist toplumlarda bilhassa çarpıcıdır; böyle toplumlarda “üretim” ile “endüstri”yi, “savunma”nın, “asayiş”in, “refah”ın, “eğlence”nin ve “kamuoyu”nun benzer biçimde maddi nitelik taşıyan üretiminden yalıtmak tamamen abestir.”

    İktisadi olan ve politik olan ayrı iki alan gibi görünse de durum böyle değil. Baktığımızda ekonomik alanın siyasi alan arasındaki ayrımın bulanıklaşması yalnızca piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Buna kapitalist sistem altında diğer birçok alan da dâhil.

    Fakat yönetici sınıfın ülkemizdeki hâlet-i ruhiyesi apaçık sınıfsal olanı ve derin yoksulluğu somutlaştırıyor. Tarımdan sağlığa inşaattan gıdaya varıncaya kadar çok boyutlu bir kriz ortamı söz konusu… İşsizlikten, iş cinayetlerinden, ekonomik nedenli intiharlardan, çocuk işçilere, mültecilere uzanan bir hat üzerinden birbirine kökten bağlı bir sistem ve sistemi lehine yaşatmak için çırpınan bir rejim karşımızdaki.

    Tabi burada belli başlı isimler ve durumlar ön plana çıkabiliyor. Son günlerde bakan Nebati bunun için biçilmiş kaftan, her yerde boy gösteriyor. Bir fecaat olan cümleleri rejimin kimin için var olduğunu, yoksulluğu zerre önemsemediğini her fırsatta yüzümüze vuruyor. İki önemli örnek var son günlerde, bakan Nebati diyor ki “Müteahhitlerin gerçekten ne kadar zarar ettiklerine yönelik olarak bir çalışma yapıyoruz. Bütçe imkânları içerisinde kim zarar görüyorsa bunlara yönelik olarak elimizden gelen desteği veririz.” Yani Nebati demek istiyor ki devlet eliyle bütün riskleri, maliyeti, zararı işçiler ve halk arasında pay ediyoruz. Elbette kârı ve kazancı patronlara (kendileri dâhil buna) bırakıyoruz. Bakan hiçbir kuşkuya yer bırakmadan sistemi net olarak ortaya koyuyor.

    Diğer taraftan -damat Albayrak’ı da hatırlatan bir biçimde- Nebati diyor ki “Bekliyorlar ki dolar kuru 20-25-30 lira olacak. Bilerek yayıyorlar. Türk lirası en düşük durumda daha ineceği yer yok, vatandaş rahat olsun.” Burada gülmek ve ağlamak arasında bir gelgit yaşansa da acı gerçeğimiz çıplak olarak karşımızda duruyor.

    “Daha büyük yalanlara zemin hazırlayan bazı büyük yalanlar” Nebati ve gibilerinin bugünlerde söyledikleri; “kayıtsız itaatimizden kaynaklanan toplu sefaletimiz” gibi bir yerde olduğumuzu hatırlatıyor.

    Uluslararası ve ulusal sermayeye “güven veren” açıklamalarıyla, adeta bir tiranlık gibi işleyen finans-kapital gerçekliği, Nebati’nin kurduğu rahatlığın çok ötesinde. Bir örnekle görelim, 2021 verilerine göre 1 milyondan fazla kişiye tüketici kredisi ve 730 bin kişiye kredi kartı borçlarını zamanında ödeyemediği için icra takibi başlatılmış. Son beş yılda icra takibine alınan 4 milyondan fazla kişi var. Öyle ki her 100 aileden 17’si icralık olmuş.

    HİKAYE BURADA BİTMİYOR, AKSİNE BU DAHA BAŞLANGIÇ…

    Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, şubat ayında tüm kamunun faiz gideri, 10 milyon asgari ücretlinin maaşını geride bırakıyor: Ocak ayında 14 milyar 231 milyon 395 bin lira olan faiz giderlerinin toplamı, şubatta 43 milyar 669 milyon 438 bin TL’ye çıkmış. BirGün’ün haberine göre, bir çeşit İslami borçlanma aracı olan “Kira sertifikası gideri”nde de büyük artış olmuş: Ocakta 540 milyon lira iken; şubatta 3 milyar 100 lira gibi bir durum söz konusu.

    Dahası yalnızca Erdoğan tarafından kullanılan, hesabı sorulamayan “örtülü ödenek” olarak adlandırılan harcama kaleminin bir ayda 3 katına çıkarak, şubatta 169 milyon lira olması. Bitmeyen “müteahhitlik gideri”, çeşitli ödemeler vs. vs… Sadece BOTAŞ’a 14 milyar 660 milyon TL borç verilmiş…

    Bizim derin yoksulluğumuzun tek muhatabı işçiler ve tabi ki halkın kendisi.

    Büyük bir mesele olarak işsizlik hayatımızın ta içindeyken, diğer taraftan çocuk işçilerin artışı da başka bir tarafı oluşturuyor. Buna mülteci/göçmen işçiler ve mülteci/göçmen çocuk işçiler dâhil oluyor. Mesela soralım Gaziantep kimin omuzlarında yükseliyor?

    Bakanlık çocuk işçi sayısını bilmiyor; TÜİK’in 700 bin çocuk işçi verisi gerçeği yansıtmıyor ve bu verilere mülteci çocuklar dâhil edilmiyor. Türkiye’deki emekçilerin hangi ulustan olursa olsun ağır yoksulluk içerisinde yaşadıkları ayan beyan bir gerçek ve bu durumun da başka gerçeklerle beraber çocuk işçiliğine neden olduğunu dile getirmekte fayda var. Artan yoksulluk çocukları da vuruyor. İSİG Meclisi’nin verilerine göre AKP’li yıllarda en az 787 çocuk işçi hayatını kaybetmiş…

    Bakan Nebati, “Bu ülkede genç olmak o kadar tatlı ki” derken neyi kastettiği İŞKUR’un Adıyaman’da açtığı 19 kişilik temizlik kadrosuna 2 bin 170 üniversite mezunu gencin, sürekli işçi alımı kapsamında açılan 53 kişilik kontenjana 25 bin kişinin başvurduğu değil elbette; biliyoruz.

    Motorlu kuryeler, metal işçileri, maden işçileri, atık kâğıt işçileri, market/mağaza işçileri, depo işçileri… uzayıp giden bir liste ve hayatın merkezinde yer alan bu işçilerin vaziyetleri çok değil birkaç ay öncesine kadar her yana yayılan grev dalgasıyla kendini gösterdi. Sistemden CEO’lar çıkınca bir kayıp yaşanmıyor, mesele işçilerin çıkması; hayat felce uğruyor.

    Ve hâlihazırda ülkeyi krizlere sokanlar, 6 haneli maaşlar alanlar; çift hanelerde seyreden işsizlik oranından ve milyonlarca işsizden habersiz gibi davranıyor.

    “Tepedekilerin işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak 2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip milyonlarca dolarla sıvıştılar.” Joseph Stiglitz’i haklı çıkaracak bir noktadalar. Bir sesli komutla harekete geçen bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri ayrıcalıklarının peşindeyken yoksulluğun panzehiri olmuyorlar.

    Yoksulluğun boyutlarını haberlerde görmek mümkün, intiharlara varan sonuçlar doğuruyor. “Aç yatıp, aç kalkıyoruz”, “Bu eve yeşillik, sebze girmiyor. Çorba, makarna, bulgur yiyoruz” diyor insanlar; temel besin maddelerine rahatça ulaşan sadece burjuvazi.

    Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, ete yapılan zammı neden yaptıklarına ilişkin açıklamasında “Bizim fiyatlar çok düşüktü, piyasanın yüzde 66 daha altında bir fiyatımız vardı; çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatı arttırdık.” diyor… Et ve Süt Kurumu Genel Müdürünün söyledikleri insanların yoksulluklarına indirilen darbeye ek olarak yaşamlarını sürdürebilme şanslarının da, onun gibi AKP’lilerin keyfine kalmış olduğunu gösteriyor.

    HER ŞEY SERMAYE İÇİN…

    Gıdada yaşanan krizin bir boyutu da tarımın bitirilişi. Türkiye’de çiftçinin, tarım topraklarının 3,4 milyon hektarını (Belçika yüzölçümünden fazla bir alan) ekemediği belirtiliyor. Ekememesinde çeşitli sebepler bir yana bir de müteahhitlik işleri devreye giriyor. Biliyorsunuz talan edilmedik tek bir alan kalmadı. Ama mevzumuz “beşli çete” olarak anılan müteahhitler olunca iktidar gerek onları kayırmada gerek ihale şartlarını istedikleri gibi uygulamada sıraya diziliyor. Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’un aldığı kamu ihalelerinin büyük bölümü, kapalı kapılar ardında adrese teslim olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.

    Bunun bir ayağı da doğanın yok edilişi; örneğin Kazdağları’nın kuzey yamacı Bayramiç Barajı mutlak koruma alanıyken MTA maden sondajı yapıyor. Su kaynaklarının mutlak koruma alanlarında madencilik faaliyeti yasak ama kamu yararı gözetilmiyor. Doğanın kalıcı olarak zarar göreceği madencilik faaliyetlerinden asla vazgeçilmiyor. Milas’ta Ağaoğlu işgale hazırlanıyor; ama olsun yaşam ölebilir yeter ki oligarklar alsın yürüsün. Çünkü sermaye için her şey…

    Açıkçası boğazımıza kadar krizler içerisindeyiz; yoksulluk ve açlık diz boyu, her yer yağmalanmış; İSİG Meclisi Dergisi’nin ikinci sayısının başlığı ise çok açıklayıcı: “Kapitalizm ile insanca yaşam kavgalıdır”…

    Her akşam bakraç içinde manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi ile beslenen Erdoğan ise bu büyük yıkımı “küçük cihad” olarak adlandırıyor: “Vatandaşlarımızın en önemli sıkıntısının, sancısının, şikâyetinin hayat pahalılığı olmaya devam ettiğini biliyoruz. İster küresel emtia fiyatlarındaki artıştan ister içimizdeki bazı kesimlerin açgözlülüğünden kaynaklansın, hayat pahalılığının önüne geçmek, vatandaşımızı enflasyona ezdirmemek boynumuzun borcudur… Evet, hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişimin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” dedi. Sizlerden, küçük cihadı bitirdiğinde büyük cihada başlamayı emreden medeniyet duruşu, ‘kim var’ denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilecek dava adamı kararlığı istiyorum.”

    İslamcıların bitmeyen “dava adamlığı” ülkeyi bu hale getirdi.

    Marx, 18 Brumaire’de diyor ki: “Seçilen Ulusal Meclis, ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir.”

    Ve biz biliyoruz ki milyonları aç yatıran, çocukları haklarından alıkoyan, doğayı ve sahiplerini ölüme/yok oluşa yazgılayan bu sistemin payandaları, tüm bunları unutturan ideolojik bir üçkâğıdın da bilinen adresleri.

    Evet, anlattığım şey distopyaları andırıyor. “Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşirken” “hileli zarlarla” yaratılan bu yeni dönem zenginliğin ülkedeki distopik yoksulluğa etkileri üzerinde daha ısrarla düşünmeliyiz. AKP’nin fakir ve çaresiz bıraktıklarıyla nevzuhur varlıklılar ve kudretli yaptıklarını ayıran uçurumun gittikçe derinleşmesinden daha çok endişelenmeliyiz. AKP’nin yoksullar için durumu, hayatta kalmak için gerekenleri çok bulunur ama daha az ulaşılıra, bir “Squid Game”e dönüştürmesinden daha çok korkmalıyız. Ülkedeki “AKP makbulleri” ve “terk edilmiş muhtaçlar” arasında eşitsizlik uçurumunun derinleşiyor olması uykularımızı kaçırmalı.

    Bu distopya karşısında ise çözüm olarak ütopyaları işaretleyemeyiz. Fredric Jameson 1994 tarihli “Zamanın Tohumları” kitabında şöyle diyor: “Geç kapitalizmin çöküşü yerine doğanın ve dünyanın esaslıca parçalanışını hayal etmek bize daha kolay görünür…” Bu sebeple ütopya ile hayal kırıklığı denkleşebilir.

    Bizim ihtiyacımız olan şey ise apaçık ortada ve bilimsel bir yolla…