Etiket: #ın

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (3) Akşener’in ‘makul’ arayışı

    Erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde yeni bir döneme geçmeye hazırlanan Türkiye’de siyasetin çehresi de farklılaşmaya başladı.

    Çok partili sisteme geçiş sonrası siyasette solun ve sağın iki ana temsilcisi haline gelen Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti geleneklerinin taşıyıcıları Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi siyasi tarihimizin önemli isimleri uzunca bir döneme damga vurmalarına rağmen geleceğe devamlılığı olan, güçlü, tutarlı, kurumsal bir siyasi gelenek bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.

    12 Eylül 1980’e kadar bu isimlerle temsil olunan siyasal hatların darbe sonrası siyasal yaşamda çok da sadık takipçileri oluşmadı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi figürler 2000’li yıllara kadar siyasetin önde gelen aktörleri olsa da hiçbir zaman kendi başlarına belirgin bir siyasi pozisyonu temsil etme gücüne sahip olamadılar. Zaten arka planda siyasi varlıklarını devam ettiren Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş de bu “yeni” isimleri hiçbir zaman kendilerinin devamcısı olarak benimsemedi.

    1990’larda, neden iki rakip parti olduklarını hiçbir zaman anlayamadığım ANAP ve DYP, siyaseti domine ederken, bir yandan da “Milli Görüş” hattında, Refah Partisi’nin siyasi yükselişi ile yeni isimler parlamaya başladı. 1996’daki Susurluk kazası sonrası, Türkiye’nin en karanlık ve siyasi dejenerasyonunun zirve yaptığı dönemlerinden birinde Mehmet Ağar’dan İçişleri Bakanlığı koltuğunu devralan Meral Akşener, bu yıllarda parlayan isimlerden biriydi.

    Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u kazandığı 1994 yerel seçimlerinde Akşener de DYP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı. Bu tarihsel çakışma, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki ismi inişli çıkışlı yollardan bugünlere kadar taşıdı.

    2020’nin Aralık ayında Ruşen Çakır’a verdiği röportajda kendini “makulün peşinde” bir siyasetçi olarak tanımlayan Meral Hanım’ın siyasi kariyerinde ilginç bir nokta dikkat çekiyor. Akşener, belirgin bir siyasi hatta yürümek yerine, sanki sürekli bir arayışın temsilciliğini yapmış gibi…

    Belediye Başkan Adayı olarak siyasete başladığı 1994 yılından sadece iki yıl sonra kendisini İçişleri Bakanlığı koltuğunda gördüğümüz Meral Hanım’ın, bilinen ve hiç saklamadığı ülkücü kimliğine rağmen Türkeş’in partisi MHP yerine, dönemin yükselen değeri DYP’yi seçmiş olması da belki yine kendine göre “makulü arayışı” nedeniyleydi.

    DYP’nin baraj altında kaldığı 2002 seçimleri öncesi partisinden ayrılarak, o sıralarda bir başka siyasi kopuşun temsilcileri Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la AKP’nin kuruluş aşamasında bulunması da kendisinin yeni bir arayışıydı.

    Aradığını bulamayıp kısa sürede AKP’nin kuruluş sürecinden ayrılması ve dönüp dolaşıp yıllar sonra MHP kapısından içeri girmesi de bir başka arayışa işaret ediyordu.

    Ve nihayet, aday gösterilmediği Kasım 2015 seçimleri sonrası Mecliste dördüncü parti konumuna inen MHP’nin lideri Bahçeli’ye rakip olarak ortaya çıkışı, Bahçeli’nin iktidarla iş birliğine yönelen yeni siyasi pozisyonu ve partiden tasfiye edilişi sonrası kendi partisini kuran Akşener, yeni bir makulün peşine düşmüştü.

    Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinin ardından değişen siyaset dengeleri, Akşener’in yolunu CHP lideri Kılıçdaroğlu ile kesiştirdi. Kemal Bey ile yakaladığı “ortak anlayış” bir ittifak sürecinin de başlamasını ve bugünlere kadar gelmesini sağladı. İttifakın, siyasi söylem ve ideolojik duruş bakımından belirleyen tarafı gibi görünen Akşener, partisi anketlerde henüz görünmezken dahi etkili bir varlık göstererek öne çıktı.

    CHP tarafından, tabiri caiz ise fazla çıkıntılık yapmadan, “diğerleriyle aynılaşma” olarak yorumlanan ittifak süreci, Meral Hanım için ise tam tersine, farklılıklarıyla öne çıkma, kendini gösterme, var etme süreci için inanılmaz bir kolaylaştırıcı oldu.

    Siyasi pozisyonunu bir yandan ülkücülükten transfer ettiği “yerli ve milli” olma ile “milletin derdine ortak olma” arasında merkezde bir yere oturmaya çalışan Meral Hanım, uzun bir süre bir yandan da parti içi sorunlarla uğraşarak, sıradan bir performansla ilerledi.

    Daha önce “ne deve ne kuş”* olarak tanımladığım bu dönemin ardından kimi zaman ittifak ortağı CHP’den daha net, daha cesur, daha açık bir siyaset dili oluşturmaya başladı.

    Siyasi iletişimin olmazsa olmazı, basit, samimi ve doğrudan olma ilkesini sahada büyük bir başarıyla uygulamaya başladı. Siyaset vitrinine, aslında hiç de yeni bir isim olmamasına rağmen kendini yeni, çiçeği burnunda, fark yaratan bir isim olarak konumlanmayı başardı.

    Çoğu siyasetçi için aslında hiç de gerekmemesine rağmen, yine de laf olsun diye yapılan esnaf ziyaretleri ile dikkatleri çekti. Yeni ve genç bir dil yaratarak sosyal medyayla arasını hoş tutabildi. Parti grup konuşmalarında kürsüyü “millete” bırakma fikriyle farlılık yarattı.

    Diğer yandan konuşmalarına yansıyan “kıvırmadan” konuşan üslup, dobra siyasetçi algısını pekiştirdi. Konuşmalarında Erdoğan’ın yanı sıra sıklıkla Bahçeli ve Perinçek isimlerini bir arada anarak eleştiren tek figür olarak dikkat çekmeyi başardı.

    Farklı araştırma kuruluşları tarafından açıklanan anketlerde de yükselişe geçtiği gözlenen Meral Hanım, kısa süre önce iktidarın ittifak arasında çatlak yaratmak üzere kendilerini zorladığı konularda da etkili çıkışlar yaparak bu operasyonları boşa çıkarma becerisi gösterdi. Gara operasyonu ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konularındaki net çıkışları siyasi pozisyonundaki stratejik değişimin belirgin işaretleri gibiydi.

    Ne var ki Türkiye’nin konuları işsizlik, ekonomi ve esnafın sorunlarından ibaret değil.

    İktidar için Gezi direnişi ile başlayan çalkantılı süreç, toplumsal yapının ve siyasetin ihtiyaçlarını belirgin şekilde açığa çıkardı. Ülkenin ezeli demokratik sorunları her alanda giderek derinleşirken iktidarın tırmandırdığı kutuplaştırma siyasetine bu sorunları görmezden gelerek cevap vermek yeterli olmuyor.

    Nitekim muhalif olmak büyük sermayeyle de karşı karşıya gelmeyi gerektiren sendikal sorunlar, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüttüğü mücadele, Kürt sorunu ekseninde çözüm bekleyen konular gibi farklı alanlarda da net, açık ve kapsayıcı olmayı gerektiriyor.

    Meral Hanım’ın, özellikle de ittifak ortağı Kemal Bey’in sıklıkla ter döktüğü “HDP sınavından” kendisi de geçmek zorunda kaldığında, konuyu görmezden gelme politikası izlediğini görüyoruz. HDP’li belediyelere kayyum atanırken, dokunulmazlık dosyaları yağmur gibi yağarken, parti kapatma davası açılırken, Akşener, tüm olan biteni kılı kıpırdamadan izledi. Son olarak HDP Milletvekili Gergerlioğlu’na yaşatılanlarla ilgili tek bir cümle kurmamayı tercih etti.

    Oysa Selahattin Demirtaş’ın bir süre önce yeni siyaset dili kapsamında ifade ettiği “eşiyle birlikte bir sabah Meral Hanım’ın kapısını çalarak kahvaltı yapma” sözleri karşısında biraz yalpalasa da bu örtülü daveti, kendisinden beklenebilecek kadar sert bir karşılık vermeden geçiştiren de aynı Akşener’di.

    Kadına yönelik şiddet alanında sesini yükseltirken, LGBTİ bireylere yönelik hak ihlalleri veya şiddete karşı kayıtsız kalan; esnafın derdi ile hemhal olurken sendikal mücadelenin demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili kısmına mesafeli duran; Gara operasyonunda yaşananlarla ilgili hesap sorarken bir yandan Andımız konusunu birinci siyaset gündemi yapan bir Akşener…

    Geçtiğimiz hafta da 104 emekli amiralin yayınladığı bildiri konusunda yaptığı, darbeciliği çağrıştırdığı gerekçesiyle sert “zevzeklik” çıkışı ile aynı konu çerçevesinde yine sert şekilde, “siyaset yapmayı siyasetçilere bırakma” çağrısı arasındaki demokratik uçurumu görmekten uzak bir Akşener izledik.

    İçişleri Bakanlığı döneminde içinde yer aldığı siyasi organizasyondan devraldığı bagaj ve kendi ideolojik geçmişi, iktidar için Meral Hanım’ın yumuşak karnı olarak görülüyor. Bunu bilen iktidar da ısrarla aynı yerden vurmaya devam ediyor.

    Meral Hanım, kendi partisiyle birlikte kişisel becerisi, izlediği sokak siyaseti ve kendi geleneğinden olmayan seçmenlerin teveccühü ile önemli bir aşamayı geride bıraktı. Artık bundan sonrasında gerçekten nasıl ilerlemek istediğine karar verme zamanı. Kendisinin ve içinde yer aldığı ittifakın doğal sınırlarını, nereye kadar ilerleyeceğini, “tehlikeli sularda” alacağı siyasi tutum belirleyecek.

    “Her şeyi” geride bırakıp Türkiye’nin demokratik çoğulcu kazanımlarını artırmak için kilit bir rol üstlenebilir ve çalışabilir; ki seçmen de yerel seçimlerde verdiği destekle “her şeyi” geride bırakmaya hazır olduğunu gösterdi. Ya da muhalefette mücadele vermek yerine, tıpkı Bahçeli gibi, iktidarı onunla iş birliği yaparak “ele geçirme” stratejisine de manevra yapabilir.

    Hangi yola yönelirse yönelsin, demokrasimizin yakıcı ve derin sorunlarını daha fazla görmezden gelerek, yok sayarak, göz yumarak daha fazla ilerlemesi, ilerlese dahi Türkiye’nin yarasına merhem olması mümkün görünmüyor. Bu, ne yapacağı belli olmayan, tekinsiz siyasetçi izlenimi, seçmende de orta vadede ikircikli bir tutuma yol açacaktır.

    Meral Hanım, artık kendi kariyeri için de belki de bu son dönemeçte arayışlarına bir son vererek geçmişin değil geleceğin değerlerini temsil etme cesareti gösterebilirse, büyük bir iş başarmış olacak.

    Ya da başaramayacak ve kendisiyle birlikte 90’lı yılların tüm siyasi figürleri için de değişim vakti iyice yaklaşacak.

    * https://medyaport.net/2021/01/18/hakikat-sonrasi-simulasyonu/

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Siyasi Partiler Ne Anlatıyor? (1) Erdoğan’ın Özgül Ağırlığı

    Özellikle 15 Temmuz sonrası, hiçbir şey olağan şartlara geri dönememişken üzerine bir de küresel pandemi/yerel basiretsizlik şartlarında gelişen yeni bir olağan dışı dönem başladı.

    Her birimiz uzun süreli bir sosyal depresyonun içinden ya da eşiğinden yeni bir karanlığa doğru birer birer zorla itildik. Bakmayın sosyal medyada her musibette kopan şaka tufanına, biraz zorluklarla baş etme yöntemi oldu bu, yoksa kimsenin pek öyle tadı yok.

    Yerel seçimler sonrası oluşan iyimser enerjik hava hayatın akışı işinde usulca dağıldı. İnsanların bir kısmı kendinin ve toplumun sağlığını koruma kaygısı altında yaşayarak bir yıldan uzun bir zaman geçirdi; belki kendi ruh sağlıklarından olma pahasına…

    Bu şartlar altında, en geç 2023’te, bir ihtimal 2022 ortalarında yapılması beklenen seçimlere doğru siyasi partiler için zaman daralıyor.

    Mevcut siyasi partiler seçimlere nasıl hazırlanıyorlar? Neler söylüyorlar, ne anlatıyorlar? Seçim kampanyalarını son gün hazırlamayacaklarına göre, temel stratejileri ne olacak, nasıl bir iletişim dili kullanacaklar?

    Şimdilik muhalefeti bir tarafa bırakıp önce iktidarla başlayalım. Çünkü mevcut siyasi yelpazede ne olduğu ne yaptığı, ne yapacağı, en doğru tabirle sağı solu en belli olmayacak parti AKP gibi…

    Elbette “AKP diye bir parti mi kaldı; artık AKP yok, Erdoğan var” da denebilir, tümüyle haksız da olmaz. Dolayısıyla AKP’nin kurumsal söyleminin pek de önemli olmadığı, esas olarak Erdoğan’a odaklanmak gerektiği iddia edilebilir.

    Bu itiraz, olan bitenin siyasi analizi ve gelecek projeksiyonu oluşturmak bakımından anlamlı gibi görünmekle birlikte yetersiz ve eksik. Erdoğan’ın partisi üzerindeki mutlak hakimiyeti tartışmasız; fakat uzun bir süredir partili sosyolojisinin Erdoğan üzerindeki belirgin etkisini de gözlemlemek mümkün. Evet, ortada bir siyasi organizasyon olarak AK Parti kalmamış olabilir, ama AK Partililer gayet güçlü biçimde ayakta! Üstelik partisiyle olan mesafenin de etkisiyle lider ve parti arasında kimin kimi belirlediği, tartışmaya açık.

    Siyasi ve ideolojik olarak olmasa da sosyolojik kapsamıyla AK Parti, Erdoğan üzerinde önemli bir belirleyen konumunda. Cumhurbaşkanı unvanı almasından sonra kurduğu yakın çalışma ekibiyle yürütme sorumluluğunu da üzerinden atarak iyice “ferahlayan” partililer, yaşam biçimi ifşası ile biraz ANAP döneminin papatyalarını çağrıştırır hale geldiler; ama papatyalar kadar kendi içlerinde değiller, diğer herkese karşı daha hoyrat ve hegemonikler.

    Bu sosyoloji, lidere bakarak, onu taklit ederek ve onunla kazanıp ondan güç alarak oluştu. Şimdi gelinen noktada ise sadece Erdoğan’ı takip eden değil, onu da belirleyen bir yapıya evrildi.

    Artık sadece Erdoğan’sız yapamayacak olan partililer yok; aynı zamanda bu kitleye dayanmadan ayakta durmakta zorlanacak bir Erdoğan gerçeği var. Dolayısıyla bu otonom yapı öyle veya böyle daima güçlü kalmak zorunda ve kitle de bunun farkında.

    Bunda kendisinin siyasette sürekli olarak ve büyük bir beceriyle yürüttüğü ittifaklarla yol alma tercihi veya zorunluluğunun da payı var. Bugüne kadar müttefiklerine ekonomik ve siyasi alanlar açarak ve sanki kaderi onların elindeymiş duygusuyla özgüven aşılayarak yönettiği bu ittifaklar siyasetini, şimdi de MHP ve Perinçek benzeri figürlerle yürütüyor.

    İttifaklar süreci, “başkaları” olmaksızın Erdoğan’ın ideolojik, ekonomik, kültürel, siyasi alanda günden güne gerileyen bir hatta çekilmesi, bir anlamda siyasetteki özgül ağırlığını kaybetmeye başlaması sonucunu doğurdu.

    Bütün bu yapı içerisinde bir yandan seçimlere hazırlanan Erdoğan, belli bir siyasi strateji doğrultusunda hareket ettiği izlenimi vermiyor. Uzun süre boyunca partisinin yaygın, dinamik örgütsel yapısı ve sonrasında iktidar olanaklarının gücü ile genellikle seçimlere giderken en hazırlıklı taraf görünümü veren Erdoğan’ın siyasi olarak bocaladığı gözleniyor.

    Siyasal iletişimi de herhangi bir stratejik kurguyu takip etmeksizin, çok uzun süreden beri kime kızacağını şaşırmış halde öfkeli konuşmalara terk edilmiş durumda. Bu konuşmalar da artık basitçe, kendi seçmen konsolidasyonunu sağlamak üzere, kim olduğu açıkça tanımlanmamış “ötekilere” yönelen o bilindik stratejik öfkelenmelere benzemiyor.

    Doğalgaz bulunmasından, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına, yerli milli uçak-otomobil vs. üretilmesinden, uzaya gitme hayallerine gündemde tutmaya çalıştığı hiçbir hayalin toplumsal etkisi bir haftadan uzun sürmüyor. Üstelik pek alışıldık olmayan şekilde, ötekilerin belirlediği gündeminin peşine takılıp gidiyor. Muhalefet damat nerede, diyor, Erdoğan “damat” kelimesini kullanmak mecburiyetiyle cevap yetiştirme telaşına düşüyor.

    Bu haliyle Erdoğan istisnasız her söylediğini, her yaptığını açıktan alkışlayan bir kalabalığın doluştuğu bir ittifak gemisinin dümeninde, zorunluluğun çaresizliği ile rotasız, akışına bırakılmış şekilde savruluyor izlenimi veriyor.

    Ve doğrudan kendisine bağlı koskoca bir iletişim başkanlığının kurulmuş olduğu bir dönemde fahiş iletişim hataları üst üste gelirken, bugün itibariyle AK Parti ve Erdoğan 2023’e doğru mental olarak en hazırlıksız taraf gibi duruyor.

    Fakat bütün bu çizdiğim tabloya rağmen Erdoğan 2023 seçimlerinde ipi göğüslemeye en yakın isimdir. Çünkü 2002’den beri, görüp görülebilecek en gamsız, en kuru ve en isteksiz muhalefete karşı, dünya üzerinde yönetilmesi en kolay ülkenin başında.

    Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.