Etiket: #hak

  • Engellilerin siyasal yaşama katılma hakkı

    Merhaba, geçen haftaki yazımda bu hafta kitlelerin siyasetten caydırma yöntemleri konusunu ele alacağımı söylemiştim. Bu konuyu daha ileri bir tarihe bırakarak bu yazımda engellilerin siyasete katılma hakkı konusuna değinmek istiyorum.

    Siyasal Yaşama Katılma Hakkı Nedir?

    Siyasal yaşama katılma; “Yurttaşların, devletin çeşitli düzeylerdeki karar ve uygulamalarını etkileme eylemi” olarak tanımlanmaktadır. (Kışlalı 1987; siyaset bilimi. s. 355.)

    Bu etkileme eylemi, parti mitinglerine katılmaktan, oy kullanmaya, karar organlarına seçilmeye ve temsil edilmeye dek geniş bir çeşitlilik göstermektedir. Mitinglere katılma, çeşitli biçimlerde destek sunma ve oy kullanma gibi etkinlikler, siyasal katılmanın edilgen; karar organlarına seçilme, yönetici roller üslenme ve temsil edilme ise siyasal katılmanın etkin biçimlerini oluşturmaktadır.

    “Siyasal katılma, toplumun çeşitli kesimlerine temsil olanağı sağlayarak, toplumda belirli bir dengenin ve uzlaşmanın oluşumunu kolaylaştırır. (…) Siyasal katılma, sistemin barışçı yollardan zaman içinde değişimine olanak tanırken, aynı zamanda karşı güçleri sistemle bütünleştirmiş, bir anlamda sistemi güçlendirmiş olur.” (Kışlalı 1987: siyaset bilimi s. 356.)

    Bu yüzden çağdaş demokrasi, katılımcı demokrasi adıyla da anılmaktadır. Katılımcı demokrasi, tüm yurttaşları ve toplum kesimlerini karar alma süreçlerine dahil ederek ve karar organlarında temsil edilmelerini sağlayarak, bir yandan sorunların, gereksinimlerin ve istemlerin, bu süreçlere birincil elden ve doğru bir biçimde yansıtılmasına olanak verirken, öte yandan, sorunların çözümü doğrultusunda ortak aklın ve iradenin oluşmasına zemin hazırlar. Böylece rejim, büyük bir esneklik kabiliyeti kazanır. Alınan kararlar herkesin ortak eseri olduğundan bu kararlara katılma eğilimi güçlenir. Muhalif eğilimler, kendilerini daha medeni ölçülerde ve biçimlerde ifade edebilirler. Zira, demokratik kanallar açık olduğundan, çoğunluğu, görüşleri doğrultusunda ikna edebilmeleri durumunda yönetici konumlara gelebileceklerini bilirler. Bu nedenle yönetimin ya da rejimin değiştirilmesi, sert ve çatışmacı yöntemleri gerektirmez.

    Her toplum; dil, inanış, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, bedensel yapı vb. bakımlardan farklı özelliklere sahip bireylerden ve bu bireylerin meydana getirdiği kümelerden oluşmaktadır. Farklılığın niteliği, derecesi, nedenleri ve yol açtığı sorunlar, söz konusu bireylerin toplumsal konumlarını da belirlemektedir. Farklı özellikleri ve gereksinimleriyle dikkati çeken toplumsal kümelerden biri de engellilerdir. Engelliler, toplumsal çeşitliliğin en özgün ögelerinden ve renklerinden birini meydana getirmektedirler. Bu nitelikleriyle her toplumda sayısal açıdan önemli bir ağırlığa sahiptirler.

    Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün verilerine göre engelliler, dünya nüfusunun, yaklaşık olarak, gelişmiş ülkelerde yüzde 10’unu, gelişmekte olan ülkelerde ise, yüzde 12’sini oluşturmaktadır. Toplumda bu denli bir ağırlığa sahip olan bir kitlenin, doğal olarak, Toplum Bilimlerinin en önemli konularından birini oluşturması beklenir. Ama ne yazık ki, öyle değildir. Tıpkı toplum gibi, Toplum Bilimleri de bu önemli kitleyi yok saymış; sansür etmiş; dolayısıyla gündeminin dışında tutmuştur. İnsanlık, engellileri, ancak geçen yüzyılın ortalarından itibaren keşfetmeye, ulusal ve uluslararası belgelerde anmaya, onların da insanlığın ve yaşadıkları toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu kavramaya başlamıştır.

    Son yetmiş yıl içerisinde engellilerin rehabilitasyon, istihdam, eğitim ve sosyal güvenlik haklarının geliştirilmesi ve kullanılabilir duruma getirilmesi yönünde önemli çabalar ortaya konulmuş; ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre, sınırlı da olsa bazı adımlar atılmıştır. Ancak engellilerin siyasal yaşama ve kamu yönetimine katılmaları yönünde hemen hiçbir ilerleme kaydedilememiştir. Oysa çağdaş demokrasilerde siyasal yaşama katılma, tüm yurttaşlar için en vazgeçilmez haklardan biri olarak görülmektedir. Toplumun tüm bireyleri seçme-seçilme, yönetime katılma, yönetimde söz sahibi olma gibi çeşitli siyasal haklara sahiptirler. Bu hakların engelliler için de geçerli olması gerektiği kuşkusuzdur. Ancak, mevcut durum engellilerin bu haklarını son derece sınırlı olarak kullanabildiklerini göstermektedir. Bu durum, özellikle seçilme hakkı konusunda belirgin bir biçimde göze çarpmaktadır. Söz gelişi, belediye Meclislerinin toplam üye sayısı yirmi binin üzerinde iken, bu meclislerde yer alan engelli sayısı, 30’u geçmemektedir. 550 milletvekilinin bulunduğu TBMM’de üç engelli milletvekili yer almaktadır. Üstelik bu milletvekillerinin hiçbirinin engellileri temsil yeteneği bulunmamaktadır. Zira, hiçbiri bir engelli örgütüne üye olmadığı gibi, arkalarında bir engelli kitlesi de yoktur. Bu durum karşısında TBMM’de engelli temsilcisinin bulunmadığını söylemek, abartı ya da haksızlık sayılamaz.

    Bütün demokrasilerde seçme-seçilme hakkı, özgür yurttaşlara tanınan bir haktır. İlk demokrasi deneyiminin yaşandığı eski Atina’da özgür yurttaş sayılmayan köleler ve kadınlar bu haklarından yoksundular. Uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda özgürlüklerine kavuştular ve seçme-seçilme hakkını elde edebildiler. Oysa engelliler, bu haklarını hiçbir zaman etkin ve toplumda işgal ettikleri ağırlığa uygun olarak kullanamadılar. Bu yüzden bugün bile özgür ve eşit yurttaş olamadılar.

    Eğer bir değişiklik olmazsa ülkemiz, yaklaşık 9 ay sonra milletvekilliği genel seçimlerine gidecektir. Bu seçimler, engellilerin, daha etkin bir biçimde siyasal yaşama katılmaları için bir fırsata dönüştürülebilir.

    Peki, engellilerin siyasal yaşama katılımının önündeki engeller nelerdir? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki yazımda irdelemeye çalışacağım.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Camus’sal sağlık, bir imza, bir miting

    Sağlık kamusal bir meseledir. Sağlığın bireysel olarak algılanmasına, toplumda öyle algılanması için çalışılmasına, toplum sağlığının korunması için yapılması gerekenlerin usulca vatandaşların üzerine bırakılmasına, devletin bu konudaki ödev ve sorumluluklarından “profesyonel” bir şekilde sıyrılmasına alışmamamız gerek.

    Sağlık herkes için bir haktır. Müşteri değil, vatandaş olduğumuzun bilincinde olarak, sağlığa erişim konusunun bir “ticari mesele” haline getirilmesine karşı çıkmamız, vergisini, primini ödediğimiz bir hizmet için ayrıca cebimizden para ödemeye itiraz etmemiz gerek.

    En yaygın tanımıyla “bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olan sağlık, bütüncül bir kavramdır. Sağlığa erişim için getirilecek -ırk, din, politik görüş, inanç, ekonomik ve sosyal durum vb.- en küçük koşulun ayrımcılık anlamına geleceğini ve bunun da başta Anayasa olmak üzere yasalara ve pek çok uluslararası sözleşmeye de aykırı olduğunu bilmemiz gerek.

    Doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız yer, içinde bulunduğumuz çevre, barınma ve çalışma şartlarımız, beslenmemiz, sosyo-ekonomik koşullarımızın tamamı sağlıklı olma durumumuzu etkiler. Bu yüzden, hastalandıktan sonra astronomik paralar ödeyerek sağlık hizmetine erişmeye çalışmaktan çok, hastalanmamıza neden olan koşulların ortadan kaldırılması gerektiğinin farkında olmamız, bunu talep etmemiz ve bunun için mücadele etmemiz gerek.

    Bir kişinin hastalığı sadece kendi sorunu, bireysel bir sorun değildir. Ailesinden ve yakın çevresinden başlayarak bütün toplumun sorunudur. COVID-19 pandemisi sürecinde, bunun ne anlama geldiğini somut olarak yaşadık, gördük hepimiz. COVID-19 pandemisinin daha da görünür kıldığı gerçekleri aklımızdan çıkarmamamız ve idarenin “PR jargonlu” tuzaklarına düşmememiz gerek.

    ***

    Ne var ki, neoliberal politikaların tetikçisi AKP iktidar(lar)ı geçen 20 yılda, sağlığın bu niteliklerinin aşındırılması konusunda (daha öncekilere kıyasla) çok yol kat etti. Önce, göz boyayan uygulamalarla kışkırtılmış bir sağlık talebi yarattı. Ardından, sağlık harcamaları için cepten yapılan ödemelerin oranını giderek artırdı. Koruyucu sağlık ihmal edildi. Sağlığa ve sağlık hizmetlerine erişim zorlaştı ve eşitsizlik arttı. Giderek olumsuzlaşmakta olan bu tabloya pandeminin yarattığı olağandışı koşullar eklendi.

    Şimdi, insanlar sağlık hizmetine erişim için hastanelerden randevu bile alamaz duruma geldiler. Randevu süreleri sadece 5 dakikayla sınırlandı. Kronik hastalıkların ve COVID-19 dışı hastalıkların tedavileri aksadı. Neoliberal politikaların etkisiyle çalışma şartları giderek olumsuzlaşan, itibarsızlaştırılan ve sağlıkta şiddetin odağında bırakılan sağlık çalışanları tükenmişlik içerisine girdiler. Yurtdışına gitmek isteyen hekimlerin sayısı hiç olmadığı kadar arttı.

    Tüm bunların üzerine ekolojik, ekonomik ve siyasi krizler eklendi. Bir “kusursuz fırtına”nın ortasındayız sanki.

    ***

    Amerikalı yönetmen Michael Moore’un yazıp yönettiği 2007 yılı yapımı “Sicko (Hasta)” isimli filmi hatırlarsınız. Kâr odaklı Amerikan sağlık sisteminde, özel sigorta şirketleri, ilaç şirketleri ve işbirlikçi siyasetçiler aracılığıyla vatandaşların nasıl istismar edildiği, hiç sağlık sigortası olmayanlar bir yana, sağlık sigortası olan yurttaşların bile bir süre sonra artan prim ödemeleri, fahiş katkı/katılım payları nedeniyle sistemin dışına nasıl atıldıkları, sağlık hizmetine erişimden yoksun kalışları ve nasıl yoksullaştırıldıkları anlatılır. Amerikan sağlık sisteminin absürdlüğe varan akıl dışılığı ve yıkıcı sonuçları çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir filmde.

    Absürdlükten söz açılmışken; absürdizmin öncülerinden kabul edilen Albert Camus’yu anmadan geçmeyeyim.

    Albert Camus’nun, 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirmeden önce, dostlarına sık sık en absürd ölüm şekillerinden birinin trafik kazasında ölmek olduğunu söylediği aktarılır.[1] [2] Bu böyle, çok mistik bir şeymiş gibi anlatılır. Oysaki, trafik kazasının kendisi değil de, beklenmeyen, dışarıdan gelen ya da önlenebilir bir nedenle birden bire yok olmanın absürtlüğüdür aslında Camus’nun sözünü ettiği…

    COVID-19’dan ölmek gibi mesela; ya da herhangi bir önlenebilir hastalıktan. İş kazasında sakatlanmak, ölmek gibi ya da.

    Kendi var oluşumuzdan kaynaklı hakkımızı kullanabilmek için şirketlere para ödemek durumunda kalmamız gibi mesela. Bir insan hakkı için para ödenmesinin absürdlüğü yani…

    Kimsenin ulaşamadığı devasa şehir hastaneleri için yandaş firmalara hasta garantisi verilmesinin absürdlüğü. Ya da kendi iradelerinde olmadığı halde, çocuklarımızın dünyaya “borçlu” gelmesinin absürdlüğü…

    Ve bütün bu olan bitenin üstünün “veri, bilgi saklayarak” örtülmeye çalışılmasının absürdlüğü…

    Bizim yaşadığımız işte Sicko filmindeki gibi; bir nevi “Camus’sal” sağlık yani…

    ***

    Yıllardır, sağlık çalışanlarının özlük hakları ve toplumun sağlık hakkı için mücadele eden Türk Tabipleri Birliği (TTB), 3 yıl arayla görevleri başında katledilen Dr. Ersin Arslan (2012) ile Dr. Kamil Furtun’un (2015) ölüm yıldönümleri olan 17 Nisan ile 29 Mayıs tarihleri arasında “Emek Bizim Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” başlığı ile bir imza kampanyası düzenliyor. İmza kampanyasının sona ereceği 29 Mayıs tarihinde ise Ankara’da 9 sağlık meslek örgütünün katılımıyla bir miting gerçekleştirilecek.[3] Mitingin yeri ve saati önümüzdeki günlerde açıklanacak.

    İmza kampanyasına ve mitinge konu olan “10 Acil Talep” metnini ve imza kampanyasını içeren linki buraya  bırakıyorum. Ben imzaladım. Sağlık hakkına sahip çıkan ve bu absürdlüğün içinde yaşamaya itiraz eden herkes imzalamalı ve 29 Mayıs’ta düzenlenecek mitinge destek vermeli.

    [1] https://www.britannica.com/story/how-did-albert-camus-die

    [2] https://www.irishtimes.com/culture/how-absurd-the-world-as-albert-camus-saw-it-1.1581045

    [3] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=8d3da174-c61a-11ec-8bef-40694c436a49

  • Ellerinde pankartlar, geliyor sağlıkçılar…

    Uzunca bir süredir seslerini duyurmaya çalışan hekimler, tüm sağlık emekçileri dün alandaydı. Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi keskin ayazına rağmen Ankara’da da çıktılar alana.

    Hastanelerde bir günlük uyarı grevi yapıp, beyaz önlükleri, pankart ve dövizleri ile Hacettepe Hastanesi bahçesindeki heykelde buluştular. Yıllarını eğitime veren, öğrenmeleri okul bitince bitmeyen, hastalarının dertlerini dert edinen hekimler ve “sağlık bir ekip işi” diyen tüm sağlık emekçileri oradaydı.

    Bir dönemlerin en çok kullanılan ancak AKP’nin unutturmaya çalıştığı Ankara yürüyüşlerinde atılan “yağmur, kar, fırtına, işte geldik Ankara” sloganını hatırlatırcasına sağlıkçılar, yağmura, fırtınaya aldırış etmediler…

    Bu eylemin tek farkı herkesin ağızlarındaki maske, eylemde gözettikleri mesafeydi. Ellerinde, “Covid-19 meslek hastalığı kabul edilsin”, “Asistan hekimlerin asli işleri eğitim olsun”, “İnsanca yaşanacak temel ücret”, “120 gün yıpranma payı”, “sağlıkta şiddet yasası” dövizleri ve kararlılıklarını ifade eden pankartları, ağızlarında tıp öğrencilerinin onlar için bestelediği “doktor ne demek, doktor ne demek… “ şarkısı… Şarkıya eşlik eden hekimler, sağlıkçılar, onlara destek verenler, bir yandan müziğe tempo tutuyor, bir yandan dikkat çekmesi için pankartı sallıyorlar…

    Hekiminden, tıp öğrencisine, hemşiresinden, teknisyenine, eczacısından, diş teknisyenine, fizyoterapistinden, taşeron işçisine bütün sağlık emekçileri alandaydı. Her birinin farklı talebi vardı elbette, dövizlere de yansıttıkları… Ancak çok ortak sloganları da vardı, en çok atılanlar da “insanca yaşamak istiyoruz”, “Yaşamak, yaşatmak istiyoruz” oldu…

    Eylem sokakta olmasına, Sağlık Bakanı, “salgın kontrol altında” sözlerine rağmen onlar gerçekleri bildikleri için çıkarmadılar ağızlardan maskeleri… Eylem alanında dahi pandeminin tüm kurallarına uyan, bilinçli bir kalabalıktılar…

    Mikrofonu kime uzatsak, “pandemide hakkınız ödenmez dediler, ödemediler” sözü döküldü ağızlardan… Her biri bir başka talebi yansıtıp, sağlıkta yıkımın “Sağlıkta dönüşüm” ile başladığına, kent merkezindeki hastanelerin kapatılıp, hastaların adeta müşteri gibi şehir hastanelerine yönlendirildiğine değindiler… Şimdilerde Etlik Şehir Hastanesi için kapatılması planlanan hastaneleri de tek tek sayarak, “hastanelerimiz kapatılmasın” dediler.

    Eylemciler arasında bir isim vardı ki, pandemiye karşı mücadelede en öne çıkanlardan birisi… Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol… Şenol’a mikrofonu uzatıp, maskesini çıkarmasını rica ettiğimizde ancak çıkardı… Prof. Şenol, Sağlık Bakanı’nın tersine, kontrol altında olmadığını salgının, acilde, 112 sandalyesinde takip edilen, oksijen gereksinimi olan hasta bulunduğunu, durumun çok vahim olduğunu söyledi. Acillerde, yoğun bakımlarda bunların açıklanmasını istedi ki, ‘insanlar gafil avlanarak ölmesin” dedi.

    Prof. Esin Davutoğlu Şenol’unu, bu röportajıyla sosyal medyada alkışlayanlar olduğu kadar, aşı karşıtları da hedef aldı. Esin Hoca’nın bu kadar üstüne gidilmesinin önemli bir nedeni vardı elbette, iktidarın aksine pandemi konusunda sürekli uyarı yapması, ateşli bir aşı savunucusu olmasıydı… Nitekim, alanda iktidar yanlısı bir kanal kameramanı görüş almak istediğinde Esin Hoca “size görüş vermem, çünkü siz aşı karşıtlarını ekranlarınıza çıkartarak, ölümleri savunuyorsunuz”, “Ben bağımsız olmayan kanala görüş vermem” dedi. Kameramanın “bağımsız kanal kim, var mı?” itirazına aldırış etmeden, “Elbette var ve onlar ısrarla aşı yapılmasını, insanların ölmemesini istiyor” diye ekleyerek…

    Pandeminin başından beri “hakkınız ödenmez” dediler, balkonlardan alkışlattılar, ancak haklarını da ödemediler onların… Gece gündüz, koruyucu ekipmanları bile verilmeden çalıştırıldılar, bir bir öldüler, ölürken bile ders vererek, uyararak gittiler. Ancak kendileri gibi hekim olan Sağlık Bakanı onların sesi olmak yerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında, hazır olda durdu, hesap soran Cumhurbaşkanı’na “Siz emretmeden verir miyim” itirafında bulundu 1 Aralık’ta…

    Aylardır ayaktaydı hekimler, sağlık emekçileri… Ne için, insanca yaşanacak, emekliliğe de yansıyacak bir ücret ve halkın sağlık hakkı için. Bir de ölmemek için… Kadına yönelik şiddet nasıl tırmanıyor ve önlem alınmıyor ise sağlık emekçilerine yönelik şiddet de artıyor, hekim Sağlık Bakanı ve iktidar seyrediyor.

    Türk Tabipleri Birliği tarafından, “Emek Bizim, Söz Bizim” adıyla aylardır hareketliydiler, önce İstanbul’dan Ankara’ya “Beyaz Yürüyüş” ile geldiler.

    O gün de aynı bugün gibi soğuk ve yağmurlu bir gündü. Tüm hava koşullarına rağmen, Türkiye’nin tüm illerinden geldiler…

    “Beyaz Forum”da hep birlikte “mücadele” kararı aldılar. Onların kararlılığını gören iktidar alelacele bir yasa teklifi getirdi, kısmi düzenleme içeren, ancak sağlıkçıları da kendi içinde bölen, bir kısmını yok sayan bir düzenleme… Lakin özel sağlık lobileri bunu bile çok gördü; onların dayatmasıyla, güya daha iyisini getirecekleri iddiasıyla geri çekildi düzenleme. Ancak ne verilen söz yerine getirildi, ne sağlıkçıların feryadı duyuldu…

    TTB bu kez 26 Ocak’tan 4 Şubat’a kadar “Beyaz Nöbet” tuttu. Her gün ayrı tabip odalarından hekimlerin tuttuğu nöbete destek ziyaretleri yağdı adeta. Hep “birlikte mücadele”nin önemi vurgulandı, kararlılıklar dile getirildi. 4 Şubat’ta nöbet Meclis önünde bitirilip, görüşme için Meclis’e gidilecekti, ancak iktidar onları dinlemek, taleplerini almak yerine Meclis’i tatil ederek yanıt verdi.

    Ve dün Türkiye’nin dört bir yanında, hastaları da mağdur etmeyecek şekilde sağlık emekçileri bir günlük grev yapıp, alanlardan seslendiler, “duyun bizi, taleplerimizi yerine getirin” diye…

    İktidar duydu mu bilinmez. Ama sağlık emekçileri duyurmakta kararlı. Bugün duyuramadı ise Mart ayında daha uzun süreli grevlerle, iş bırakmalarla iktidara sesini duyurmakta kararlı…

    Ne istiyor sağlık emekçileri, “En temel insani gereksinim olan, insanca yaşanacak bir ücret”. İş güvencesi, gelecek güvencesi… Hekimler, sağlık emekçileri, “geçinemiyoruz” dediler, “tükendik” dediler… Demeye de devam ediyorlar. Ta ki, seslerini duyurup haklarını alana kadar…

  • Sporda seçim yarışı başladı ama hak, hukuk adalet var mı?

    Seçimler başladı…

    Sandıktan kimler çıkacak göreceğiz…

    İttifaklar kuruldu…

    Bu seçim cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve yerel seçim değil…

    Spor federasyonları seçimleri…

    Siyasi seçimler gibi ittifaklar kuruluyor…

    Adayların yüzde 80’ni  işaretle aday olduğunu belirtiyor…

    Eyy adaylar…

    Neyin işaretini alıyorsunuz veya bekliyorsunuz…

    Çıkın projelerinizi anlattın, kişiliğinizi ortaya koyun seçime girin…

    Bir siyasi  partiye ve kişilere bağlı kalıp, hareket ederseniz yarın kendinizi  kurtarmanız zor olur…

    Seçimler 55 branşta yapılıyor…

    Kış Olimpiyat oyunları sonrası, bazı federasyonlarda da seçimler yapılacak…

    Seçimin ilk startı 16 Eylül’de verildi…

    4 Aralık’ta son seçim yapılacak…

    Ne yarış …

    Herkes böyle fahri bir görev için yarış yapıyor…

    Alkışlamak lazım…

    Ancak…

    Bu fahri göreve talip olanların, öncelikle birinci derece yakınları da dahil mal varlıklarını bildirmeleri gerekir…

    Yine göreve başlayacak federasyon başkanlarının devraldıkları federasyonların artı ve eksi bakiyelerini şeffaf bir biçimde kamuoyu ile açıklamaları gerekir…

    Bu seçimlerde spor teşkilatı yansız değil…

    Telefonlar durmak bilmiyor…

    Bazı başkan adaylarına ‘çekilin’ baskısı var…

    Çok itibarlı birisinin kardeşi için diğer aday çekilmek zorunda kalıyor…

    Emir büyük yerden olduğu için…

    O adayın eli kolu bağlı kalması nedeniyle, vaz geçiyor…

    Böyle bir ortamda adaletli bir seçim yapıldığı düşünülemez…

    Şu da yanlış…

    12 federasyon Danıştay kararlarına uyuyor…

    Diğerleri uymuyor…

    Danıştay yüzde 15’lik delege ve aday ücretini kaldırmıştı…

    Herkes aday olabilecekti…

    Adaylar plan ve proje yerine delege peşinde koşuyorlar…

    Böyle olunca da seçme ve seçilme hakları elinden alınıyor…

    Adaletsiz, hukuksuz, insan haklarına aykırı bir sistemle yapılan spor federasyonu seçimleri yarın yapılacak itirazlar sonucu iptal edilebilir…

    Bunun için de seçimlerin bitmesi bekleniyor…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı, seçim startı vermeden önce tüm federasyonların Danıştay kararlarına uyması konusunda uyarmalıydı…

    Kim dinliyor ki mahkeme kararlarını, sporda da mahkeme kararlarına uyulsun…

    Yarış sürüyor…

    İpi göğüsleyenleri göreceğiz…

    Böyle bir sistemde…

    Türk sporu ne kadar başarılı olacak, göreceğiz…

    Ama önce…

    Sporda da hak, hukuk, adaleti sağlayın…

    Gerisi lafı güzaf…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.