Etiket: #Gezi

  • Gezi/İzlenim: Bir Balkan günlüğü

    Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Anadolu jet ile Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a saat 18.05’te hareket edilmesiyle 7 gece 8 günlük Balkan turu başladı. Uçakta çoğunluğu, Sırbistan’daki inşaat, domuz çiftliklerinde çalışmaya giden Türk işçiler oluşturuyordu. Günlük 50 Euro kazanmak, belki de bu ülkeden Avrupa’ya açılan kapıdan girebilmek için gidiyorlardı. Gittiğimiz ülkelerde ise Türkiye’den hem tatil, hem işyeri açmak için bölgeye yerleşmiş Türkler yanında, kumarhaneler gibi sebeplerle gelenleri de görüyoruz. Kimisi de Türkiye’deki otellerin Türklere daha pahalı olması, Balkan turlarının vizesiz ve daha ucuz olması nedeniyle tercihini bu yönde yapmıştı. Türklerin yoğunluğu nedeniyle iki devlet bankasının şube ve ATM’lerini Balkan ülkelerinde görürseniz şaşırmayın. Yine Cengiz İnşaat’ın Budapeşte’den Adriyatik Denizi’ne inen otoyolunun bir kısmını yaptığını da öğreniyoruz. Yine Balkan ülkeleri Sedat Peker’i bir süre ağırlayan bir bölge olma özelliği de taşıyor.

    Bizimle tura katılanların çoğunluğu öğretmen grubu olmakla birlikte farklı meslekten insanlar da var.

    KARŞILAŞTIĞIMIZ MANZARA, REKLAMLARDAKİ GİBİ DEĞİL

    Belgrad Nicola Tesla Havaalanı’na indiğimizde, inenleri şaşırtacak şekilde yeniden yapılan inşaat alanları içinden, hatta yağmur nedeniyle oluşan su birikintileri arasından buluşma noktasına ulaşıyoruz. Havalimanındaki inşaat projesini Fransız Firması Vinci’nin yürüttüğünü öğreniyoruz. Bizi ilk karşılayan bu manzara tabii filmlerde, tur reklamlarında gördüğümüz ve bilinçaltımıza işleyen o güzel görüntülerin tersi oluyor. Havaalanında bizleri tur rehberimiz Tuncer Akayoğlu karşılıyor, elinde “balkan turu” yazan bir flamayla.

    Otel Theater’a ulaştığımızda çorba, makarna, pilav, tavuk ve salatadan oluşan akşam yemeği bizi bekliyor. Odamız ise tavan arasına düştüğü için kafamızı sık sık çapmamak için dikkatli olmaya çalışıyoruz. Otel odalarında sıvı sabun kalmaması da diğer bir eksiklik. Ama bunlar Balkan Turu’yla yıllardır yanıp tutuşan gezginler için elbette çok önemli değil, ancak bir kenara not ediliyor tabii ki.

    Otelin şehir merkezine yakın olduğu kadar, Tuna nehri kıyısında olması ise sevindirici. Gezinin son günü erken kalkıp çevreyi gezmek isteyenler için böğürtlen, incir, mantar, pazı, erik gibi birçok meyve ve sebzenin olduğu pazar yeri bile var. Ve unutulmaması gereken pazar alışverişini yapan herkesin çantasının üzerine gösterişten uzak bir demet taze çiçek kondurması. Eski, çoğu terkedilmiş, savaşta bombalanan, kurşunlanan, izleri hala üzerinde taşıyan eski binalar eski Komünist rejim ve savaş manzaralarına inat bu kareler. Kentin büyük meydanları ve yeşil alanları huzura, mütevaziliğe kucak açıyor adeta.

    Ertesi gün otelde kahvaltı yaptıktan sonra, Milan isimli yüzü hep asık olan şoförün kullandığı otobüsle 38 kişiyle birlikte, tur rehberinin anlatımlarıyla yola devam ediyoruz; Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’ya doğru. Yolun sağ ve solundaki bahçelerin düzeni, çiçeklerle süslenmiş hali, mütevaziliğiyle şirin köy evleri insani kendisine çekiyor.

    Yine ayçiçek tarlaları, kanola bitkisi, tütün tarlaları, otlayan küçükbaş hayvanlar, tıpkı Goran Bregoviç müzikleri eşliğindeki Emir Kustarica filmi Çingeneler Zamanı’ndaki sahneleri hatırlatıyordu, cama hafif başınızı yasladığınızda.

    Sonra Tuncer Bey, Yugoslavya tarihinden başlayan haritalı, güncelle, staratejik noktalarla başlayan zevkli ve bir o kadar ilginç sunumunu yapıyor:

    “Yugoslavya, Güney Slavları Ülkesi anlamına gelmekte. Ülkenin adı altı Güney Slav halkının (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Karadağlılar ve Makedonlar) birleşimine istinaden verilmiştir.

    Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İliryalılardır. 4.yüzyılda da Hun grupları yaşamıştır. Hunlar ilk kez 378’de Tuna’yı geçmiştir. M.Ö.358’de Büyük İskender’in babası 2. Filip, İlirleri yenerek egemenlik alanını Ohri Gölü’ne kadar genişletmiştir. Daha sonra Romalılar dönemi başlamıştır. Bölgede Hıristiyanlık yayılmıştır. 5 ve 6. yy da Slavlar Balkanlar’ın geniş arazilerine hakim olmuştur. Sonra Bulgarların Balkanlar’a gelişinin ardından 11 ve 12.yy’larda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlar’a göç etmiştir. Büyük Bulgar İmparatorluğu’nun hakimiyetinin bitmesinin ardından bölgeye Bizans İmparatorluğu yerleşmiştir. Bizans İmparatorluğu, 14.yy’da Sırp saldırıları sonucu Belgrad’dan Atina’ya kadar yayılarak Doğu Roma’nın yerini Sırp İmparatorluğu’na bırakmıştır. 14.yy’da ise Osmanlı İmparatorluğu saldırıları sonucu Sırp İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştır.

    1. Kosova Muharebesi sonucunda burada Osmanlı Türklerine bağlı derebeylik oluşmuş, 14.yy’dan itibaren, Slav halkı ve Slav olmayanlar Osmanlı hakimiyeti altına girmiştir. 2. Kosova Muharebesi’nin ardından Balkanlarda Osmanlı direnişi, sona ermiş ve 17.yy’da Viyana kuşatmasına kadar sakin ve huzurlu dönem geçirmiştir. O dönemde, Osmanlı vergi almayı yeterli görmüş ve yaşam tarzına karışmamıştır. Osmanlı zayıflayınca isyanlar çıkmış, 1789 Fransız İhtilali ve milliyetçilik akımları bölgeyi etkilemiştir. Kara Yorgi önderliğinde isyanlar olmuş, Rus desteğiyle isyanlarını sürdürmüştür. Osmanlının isyanı bastırması üzerine Kara Yorgi kaçmış, 1800’lerde Miloş Obrenoviç isyan liderliğini üstlenmiş, Osmanlı, Miloş’u Sırpların Prensi olarak tanımış ve Sırbistan’a kısmi özerklik vermiştir.

    19.yy’da Slovenya, Hırvatisyan, Bosna-Hersek bölgeleri Osmanlı sınırlarından çıkmış, Sırbistan Bağımsız krallık olmuş, Osmanlı idaresi 1912/1913 yıllarına kadar sürmüştür.

    Daha sonra bölgede Yugoslavya Krallığı kurulmuş, Sırp, Sloven ve Hırvatlardan oluşmuştur. Karadağ daha sonra buna eklenmiş, 1941’de Mihver Devletlerince işgal edilmiş, 1943’te Demokratik Federal Yugoslavya kurulmuş, 1963’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olmuş, Josip Broz Tito’nun Kasım 1942’de topladığı konsey direniş harekatını bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir programa dönüştürmüştür.”

    Yolda sıklıkla benzin istasyonlarında verilen ihtiyaç ve yiyecek, içeçek molaları yolculuğa ekleniyor. Alışverişlerde Sırbistan’da iken Sırp Dinarı kullanılıyor. 1 Sırp Dinarı 0.15 Türk Lirası’na eşit. Bosna-Hersek sınırlarına girdiğinizde ise para birimi Bosna Hersek Markı yani kısaca KM, konvertibl olarak kodu BAM olarak geçiyor. 1 Bosna-Hersek Markı ise 9.30 TL’ye eşit. Karadağ Euro kullanıyor. Arnavutluk Lek kullanıyor ve 1 Arnavutluk Leki 0.15 TL’ye eşit. Makedonya para birimi ise Dinar, 1 Dinar 0.29 TL’ye eşit. Tabii bu durum girdiğiniz alışveriş yerlerinde sık sık hesap yaparken kendinizi bulmanıza neden oluyor.

    Sonra yeniden otobüste herkes yerini aldıktan sonra Tuncer Bey’in anlatımı sürüyor, Yugoslavya’nın bölünmesi, kantonların bayrakları, işleyiş şekilleri üzerine…Yol boyunca da sağda ve solda dikkat çeken yerleri anlatmayı da ihmal etmiyor;

    “Tito’nun ölümünün ardından artan etnik çekişmeler, ekonomik bunalım, Doğu Avrupa’daki değişiklikler nedeniyle 1980’lerin sonlarından 2000’li yıllara kadar yaklaşık 20 yıl süren kanlı süreç sonunda 7 ayrı egemen devlete bölünmüştür. Hırvatistan, Slovenya, Kosova, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Sırbistan ve Karadağ. Eskiden aynı ülke sınırlarında yaşayan insanlar bugün diğer ülkedeki işyerine gidip gelirken sınır kapılarını ve pasaport kullanmak durumunda kalmakta…”

    “Tito, 15 çocuklu fakir bir köylü ailesinin 7. çocuğu. Metal işçisi olarak çalıştı. 1. Dünya Savaşı’nda askerken savaşa karşı çıktığı için cezaevine atıldı. Hapisten çıkınca yeniden cepheye gitti. Rus Ordusu’na esir düştü. Bir Rus kadınla evlenerek ülkesine döndü. Yugoslavya Komünist Partisi’nin kurucusu oldu. 6 yıl hapis yattı. 2. Dünya Savaşı sırasında partide yükseldi. Çevresindekiler sürekli Ti-To, Ti-To yani “Sen bunu yap” dediği için, başka bir görüşe göre de Roma İmparatoru Titus’a olan hayranlığı nedeniyle bu lakapla meşhur oldu. Yugoslavya’da eşit haklardan meydana gelen Federal bir topluluk olarak parlamentoyu ilan etti. 1945’te monarşiye son verdi. Sosyalist bir rejim kurdu. Tito, gençliğinde çok parası olmasını, çok iyi giyinmeyi ve çok sevgilisi olmasını istiyordu. Belgrad’da komünist rejim uyguladı ve Washington ile daha yakın ilişkiler kurdu. Son olarak Stalin’den ayrılığını ilan eden ilk kömünist lider oldu ve hayatta kaldı.”

    BALKANLARIN KUDÜS’Ü SARAYBOSNA

    Ve Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’ya ulaşıyoruz. Tabii her çıkışta pasaport ve bavul kontrolü, her girişte bavul ve pasaport kontrolü yapılarak. Panoramik Saraybosna Şehir turunun ardından yerel rehber Mika karşılıyor bizleri. Savaş sırasında Türkiye’de 4 yıl kaldığı dönemde öğrenmiş Türkçe’yi. Yolda Drina Nehri üzerine kurulu Mimar Sinan imzalı Drina Köprüsü’nü görüyorsunuz.

    İlk durak, aşırı Sırp milliyetçileri (Çetniklerin) 25 Ağustos 1992’de açtığı ateş sonucu çıkan yangında ülkenin ulusal arşivlerinin de bulunduğu 2 milyon eserin yok edildiği milli kütüphane oluyor. Mika, kütüphanenin Avusturya ve AB’den, TİKA’dan sağlanan fonlarla yeniden restore edildiğini, ancak eserlerin çoğunun yandığını anlatıyor. Yine kütüphanenin tam karşısında yeralan İnat Müzesi’nin hikayesiyle süslüyor anlatımını: “Kütüphane inşa edilmeden önce arsada evi olan bir köylü, evini para verilmesine karşın yıkmıyor, evinin aynısını karşıya yapılmasını istiyor. Bunun üzerine evin aynısı, karşısına yapılıyor. Ev şu anda inat müzesi olarak anılıyor. Bu, Boşnakların ne kadar inatçı olduğunu göstermesi açısından önemli…”

    Belgrad’ta bir çiçekçi

    Ardından baş çarşı gezisi (eski şehir merkezi/Başçarşı’nın bittiği noktada ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemine ait yapılar göze çarpıyor) Osmanlı döneminden beri devam eden Kurşunlu Medresesi, Hüsrev Bey Camii, Saat Kulesi, Katolik Katedrali, Ortodoks Kiliseleri, Musevi Sinagogu, 1. Dünya Savaşı’nın çıktığı Latin Köprüsü, Prens Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’in vurulduğu nokta (Latin Köprüsü yakınlarında Sırp Suikastçi Gavrilo Princip’in silahından çıkan kurşunla hayatını kaybediyor) , sönmeyen ateş (şimdiye kadar iki kez sönmüş. Birincisi öğrenciler tarafından, diğeri de bir arabanın yanlışlıkla çapması sonucunda. 2.Dünya Savaşı’nın askeri ve sivil kurbanları için bir anıt. 1946’da Saraybosna’nın Nazi Almanyası ve faşist Hırvatistan Bağımsız Devleti’nin 4 yıllık işgalinden kurtuluşunun ilk yıldönemine adandı), Fatih Sultan Mehmet Han’a atfedilen Fatih Camiisi’nin görülmesi. Boşnak böreği ve cevabi köfte, ayrıca Boşnak tatlısı Tuhafiye de tadılması gereken lezzetlerden.

    Daha sonra Sarajevo’daki Exclusive Otel’de konaklama…

    MOSTAR KÖPRÜSÜ’NDEN ATLAYANLAR

    Turun 3.günü Saraybosna’dan Bosna Hersek’in başka bir kenti olan Mostar, Poçitel ve Trebinje’ye doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde TİKA’nın yardımlarıyla restore edilen Konjic Köprüsü (1682’de yapılmış) kenarında duraklıyoruz. 1945’te köprüyü, Almanlar mayın döşeyerek yıkmış. Neredva Nehri üzerinde bulunan köprü Bosna ve Hersek bölgelerinin birleştiği nokta olarak biliniyor. Sultan 4.Mehmet döneminde yapılan köprünün yakınında Seonica, Mumhammed Mehmet Çavuş camileri yükseliyor.

    Daha sonra sırada Mostar var. Anlamı köprü demek. Gezinin en ilgi çekici yerlerinden, Bosna-Hersek Federasyonuna bağlı Hersek Neredva Kantonu’nun idari merkezi olan bir şehir. UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınmış bir şehir. Neredva Herri kıyısında. Hersek’in başkenti. 105 bin nüfusu var. İç savaşta zarar gören şehirlerden.

    Tuncer Bey bu kez de Mostar Köprüsü’nü anlatıyor;

    “Mimar Hayreddin tarafından 1557’de yapılmış, köprü 1992’de Hırvat topçusu tarafından yıkılmış. 2004’de yeniden hizmete açılmış. Mostar Köprüsü’nün üzerinden, sporcular yüksekliği 20 metreyi aşan noktadan serin sulara atlıyor. Bosna’da yaklaşık 450 yıllık bir geleneğin izlerini taşıyor. Genç kızla evlenmek isteyen erkeğin evlenebilmesi için köprüden aşağıya atlayabilmesi gerekiyor. Şimdilerde profesyonel ekip ücret toplayarak atlamayı gerçekleştiriyor. Mostar Köprüsü, Neretva Nehri’nin üzerine kurulu.”

    Tura katılanlar köprüdeki bu atlamayı seyrederken çanta ve değerli eşyalarına dikkat etmeleri konusunda yeniden uyarılıyor.

    Rehberimizin anlatımıyla köprünün de bir hikayesi var:

    “1566’de Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin tarafından inşa edildi köprü. Köprü bir ay şeklinde tasarlanıyor ve o dönemde inşasının ardından çökmesi halinde mimar Hayreddin’in de idam edilmesine neden olabilecek. Bu durumu öngören Hayreddin köprünün ayağına mezarını da yapıyor. Köprü 1993’de Bosna Hersek Savaşı sırasında tanktan yapılan ateşleme ile yıkılıyor. Yeniden inşa edilmesinin ardından açılışı Prens Charles gerçekleştiriyor.”

    Mostar Köprüsü’nün etrafında hediyelik eşya satan yerler size İstanbul’da hediyelik satış yerlerini anımsatıyor. Çünkü ürünlere kadar aynı. İşletme sahipleri Türkiye’den gelen turlardan oldukça memnun, bu memnuniyetlerini Türkçe kelimelerle ifade ediyorlar.

    Ardından Koski Mehmet Camii’ni görüp, Poçitel’e doğru hareket ediyoruz. Tipik Türk evleri özelliğini yansıtan Poçitel Köyü’nde 16.yy’da inşa edilen Osmanlı tarzı evleri görüyoruz ve tepeye inşaa edilen Poçitel Kalesi’ni. Girişte Bosnalı kadınlar dağ inciri satıyorlar. Kimi Türk isimleri taşıyan ve Türk çayı yapan kafeler bile bulmanız mümkün. Savaşta yıkılan köy, Dünya Bankası ve Türkiye’nin destekleriyle yeniden inşaat edilmiş.

    Rehberimiz, bu kez de Ayşe Kulin’in Bosnalı olduğunu, Sevdalinka eserinde Yugoslavya’yı anlattığını, hatta soyunun Bosna hükümdari Ban Kulin’e dayandığı iddiasını da anımsatıyor. Ardından da Bosna’nın olduğu topraklarda yıllarca etkisini gösteren ve Müslümanlığı seçmelerine neden olan Bogomilizm inancı hakkında ayrıntılar veriyor:

    “Aslında Bulgarlara ait bir mezhep. Bulgar Çarı 1.Petro zamanında ortaya çıkıyor. Hristiyanlığın temel anlayışına aykırı bir hareket. Kurucusu bir köy papazı. Adı Tanrı’nın sevdiği anlamına gelen Bogomil. Slavca. Albigenler, Poturlar, Babunlar gibi farklı isimlerle anılıyorlar. Aslında Şaman inancına yakın. Papalığın büyük tepkisiyle karşılaşıyorlar. 13.yy’da Bogomilizm kalesi Bosna Hersek oluyor. Balkanlar’daki 15.yy’daki Osmanlı fetihlerine kadar etkinliğini sürdürüyor. Bogomilciler Osmanlı fethi sonrasında kitleler halinde İslam dinine geçiyorlar. Bosna’ya Batı’nın Kudüs’ü denilmesinin sebeplerinden birisi Dalmaçya’nın çoğunda Katolikliğin, Sırbistan’da ise Ortodoksluğun yerleşmesi, ikisinin arasındaysa Ortaçağ Bosna’sı iki mezhebin kesişme noktası olan bir tarafsız bölge olarak kalması ve tüm dinlerin kesişme noktası olmasıydı.”

    Ardından Trebinje’deki Acimovic Otel’e doğru yol alıyoruz.

    Rehberimiz anlatıyor; “Trebinje Bosna Hersek’in Sırp Cumhuriyeti’nde bulunan şehri. Trebinje Nehri içinden akıyor. Arslanağa Köprüsü bu şehirde ve Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir”

    Acimovic otelde salata, balık ve elmalı turtalı akşam yemeği yiyoruz. Odaları da rahat.

    KARADAĞ’DA ADRİYATİK DENİZİ’NE GİRMEK

    4.günde Trebinje’den yola çıkarak Karadağ’a doğru hareket ediyoruz. Yine sınırdan çıkış ve girişte pasaport ve bagaj kontrolü var. Karadağ’ın, Kotor, Budva ve Arnavutluk’un İşkodra kentlerini sırasıyla ziyaret ediyoruz.

    Adriyatik Denizi’nin incisi olarak anılan dağları (Lovcen Dağları) ve gölleri ile ünlü Karadağ’a giderken yol boyunca sağlı sollu yüksek dağlar eşlik ediyor manzaraya. Daha sonra Kotor’a ulaşıyoruz. Kotor’da eski şehir ve kalede yürüyerek beldeyi tanıma imkanı buluyoruz. Yolda St.Stefan’ı panoramik olarak tepeden görme imkanımız oluyor.

    Karadağ’a gitmiş fotoğrafçıların pozlamadan dönmediği ve adeta ülkenin simgesi haline gelmiş Sveti Stefan Karadağ için de önemli bir yer. Özünde ülkenin en popüler turizm şehri Budva’ya bağlı bir Ortaçağ köyü. Ada önce kamulaştırılmış, sonrasında da Singapurlu bir multi milyardere satılmış. Ve elbette Karadağ’daki her yer gibi buranın da ilginç bir hikayesi var. Rehberimizin anlatımıyla hikaye şöyle:

    “Sveti Stefan, 15. yüzyılda Venedikliler tarafından Türkler’den ve korsanlardan korunmak için yapılmış. Adaya ancak ince uzun bir yoldan gidilebilmesi gerçekten de ne kadar korunaklı bir yer olduğunu gösteriyor. Üzerinde 100’e yakın ev ve kiliseler varmış. İşin içine Venedikliler girince elbette binaların dehşet bir mimariye sahip olması sürpriz olmuyor.

    Bu güzeller güzeli ada 20. yüzyılda bir balıkçı köyü haline gelmiş. Burada eskiden 12 balıkçı ailesi yaşıyormuş. 1934 yılında ise, Sırbistan kraliçesinin yazlık sarayı inşa edilmiş. 2007 yılında, Karadağ’ın turizmini canlandırmak için Sveti Stefan adası 30 yıllığına Aman Resorts otel grubuna kiraya verilmiş. Eski binaların dış cepheleri büyük ölçüde korunmuş ancak içleri renove edilerek oldukça lüks ve modern bir otel atmosferi yaratılmış. Şu anda ada Aman Otel’e ait ve Elizabeth Taylor, Sophia Loren, Princess Margaret, Kirk Douglas gibi isimleri ağırlamış bir tesis. Hatta Beckham ailesi de 2019 yılında evlilik yıldönümlerini kutlamak için bu oteli tercih etmiş. Yine Türkiye’den Tarkan bu otele çağrılanlar arasında. Otelde konaklamıyorsanız, sadece bir tur eşliğinde, kısıtlı bir bölgesini gezebiliyorsunuz. Bunun dışında, içeride konaklayan birinin daveti ya da yine içerideki restoranlardan birine rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Bu koşullar dışında yatıya gelenleri bile içeri almadıkları oluyor,”

    Kotor’a ulaşıyoruz. Karadağ’ın sahil kasabası. Cruise gemilerinin limana demirlemiş, karayolu turlarıyla gelenler yoğun bir kalabalık oluşturuyor.

    Kotor’un eski şehir kısmı surların ardında kalıyor. Girişte Tito’nun sözleri, “Kimsenin bir şeyini almayız, ama kendimizinkini de vermeyiz.” M.Ö.168’de Romalılar tarafından inşa edilen şehre 535’de kale ve surları yapılmış. 1002’de Bulgar İmparatorluğu tarafından ele geçirilen şehir, 1185’te Sırp Krallığı’nın yönetimi altına girmiş. Sırp Krallığı’ndan sonra Macar İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti arasında el değiştirmiş. Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1538 ve 1657’de kuşatılmış. 1797’den 1918’e kadar Habsburg İmparatorluğu altında kalan şehir 1918’den sonra Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş.

    Bu bilgileri veren rehberimiz St. Tryhon Katedrali ve Denizcilik müzesi, şehrin sembolü kedileri anlatıyor. Kapıların üzerinde bulunan kediler yıllar önce fareler nedeniyle karşı karşıya kaldıkları veba hastalığını hatırlatıyor yıllar sonrasına. O yüzden her yerde kedi figürü görüyorsunuz. Şehrin maskotu kedi olunca, bir de kedi müzesi varmış. Saat kulesi, Utanç Anıtı, Silah Meydanı’nı geziyoruz. Suç işleyenlerin halkın huzuruna çıkarılarak, halkın tükürerek, domates fırlatarak tepkisini gösterdiği rivayet ediliyor.

    Katedral iki deprem geçirse de geçirdiği restorasyonlar sonucunda günümüze kadar ulaşmayı başarmış.

    Kotor Kalesi ise bayağı yukarıda. Merdivenler, kalabalık ve uzun bir yol. 1300 basamak çıkıyorsunuz.

    Cruise Gemi ve yatların uğrak yeri olan Kotor, bölgenin önemli limanlarından birine ev sahipliği yapıyor. Ülkede bulunan iki havaalanından biri olan Tivat Havalimanı’na 10 kilometre, Podgorica Havalimanı’na ise 90 kilometre uzaklıkta. Tivat yakınlık açısından daha avantajlı olsa da ülkenin başkentinde bulunan Podgorica Havalimanı daha yoğun olarak kullanılıyor.

    Ardından gece hayatı ve Balkanların en ünlü tatil merkezlerinden Budva’ya geçiyoruz.

    Budva Karadağ’da sâhil şehri. Yaklaşık 10 bin kişilik bir nüfusa sâhip olan şehir Budva Beldesinin de merkezi. Budva şehrinin bulunduğu bölge, ülke turizminin merkezi konumunda. Şehir 2500 yıllık geçmişiyle Adriyatik Denizi kıyısındaki en eski yerleşim yerlerinden birisi.The Dark of The Sun filminin çekimleri burada yapılmış. Madonna da ziyaret edenler arasında.

    1572 yılında Uluç Ali Paşa tarafından Venediklilerden alınarak Osmanlı topraklarına katılan Budva, Venedik ile 1573 yılında yapılan anlaşma ile bu ülkeye geri verilmiş.Yürüyüş turunun ardından eski şehir merkezi olan Stari Grad ve kale gezisini yapıyoruz. Burada Adriyatik Denizi’nde serinlemek için serbest zaman buluyoruz.

    Ardından konaklamak için Arnavutluk’un şehri İşkodra’ya Rozafa Otel’e doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca küçük köyler, yükselen camiler, kiliseleri yan yana tek karede görürseniz şaşırmayın. Kiliseden çan, camiden ezan sesi gelebiliyor. Yine sağlı sollu eski ve yeni araba atölyeleri beliriyor sürekli. Yollar dar, trafikte garip hareketleri görürseniz şaşırmayın. Rozafa Kalesi’ni görünce İşkodra’ya geldiğimizi anlıyoruz. Rozafa Kalesi’nin hikayesini Tuncer Bey’den dinliyoruz:

    “Efsaneye göre, 3 erkek kardeş kaleyi inşaa etmeye karar verirler. Sağlam olmaz, bir duvarı çöker. Kardeşler, yaşlı adama rastlar. Sağlam olması için ertesi gün yemeği getiren kadın kurban etmeniz ve harç malzemesinde kullanmanız gerekir der. Eşlerini uyarırlar. En küçüklerinin eşinin haberi yoktur. Adı Rozafa’dır. Eşi ona bahseder, kurban olmayı kabul eder, oğlunu emzirmek için göğsünün bulunduğu noktaya delik açılmasını ister. Kadın gücünü simgelemesi açısından rağbet görüyor. Boyana ve Drin Nehri ile çevreleniyor kale. Yine İşkodra Gölü de bu şehirde.”

    Bisiklete binenler çoğunlukta. Sağlı sollu kafelerin olduğu yayalara ayrılmış olan Kole Idromeno Caddesi şehrin en işlek caddesi ve erken saatlerden itibaren çok canlı ve kalabalık. Cadde, kaldığımız Rozafa Otel’e oldukça yakın.

    ARNAVUTLUKTA BEKTAŞİLİK

    5. günde yiyeceklerinden pek memnun kalmadığımız Rozafa Otel’den çıkış yaparak İşkodra’dan ayrılıyoruz. Bu kez Arnavutluk’un başkenti Tiran’a ardından da Makedonya’nın şehri Ohrid durağımız olacak.

    Arnavutluk’ta ikinci durağımız başkent Tiran oluyor.

    Rehberimizin sesi yol boyunca Arnavutluk ve Enver Hoca üzerine bilgiler vermeye devam ediyor:

    “Arnavutluk’un günümüzdeki toprakları tarihin çeşitli noktalarında Dalmaçya (Güney İlirya), Makedonya (özellikle Epirus Nova) ve Moesia Superior gibi Roma eyaletlerinin bir parçası oldu. Modern cumhuriyet ise Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki çöküşünden sonra ortaya çıkmıştır. 1912 yılında bağımsız olan Arnavutluk, 1917-1920 arasında İtalyan himayesine girdi, II. Dünya Savaşı’nda 1939 yılında Faşist İtalya, 1943’te de Nazi Almanyası tarafından işgal edilene kadar Prenslik, Cumhuriyet ve Krallık oldu. 1944 yılında Arnavutluk’ta işgal sona erdi ve Enver Hoca ile Emek Partisi önderliğinde Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kuruldu. Enver Hoca dini yasakladı geldiğinde. 1991 yılında sosyalist yönetim sona erdi ve çok partili yönetime geçildi.

    Arnavutluk, parlamenter demokrasiye ve bir geçiş ekonomisine sahiptir. Arnavutluk’un başkenti olan Tiran, ülkedeki 2.831.741 kişinin yaklaşık 421.286’sını barındırıyor. Serbest piyasa reformları, özellikle enerji ve ulaşım altyapılarının gelişiminde, ülkeye doğrudan yabancı yatırımların kapısını açmış. Arnavutluk evrensel bir sağlık sistemi ile ücretsiz ilk ve orta öğretim sunmakta.

    Türkçedeki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan ‘Arvanit’lerin Türkçeleştirilmiş şekli. Ortaçağ’da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ’da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqipëria (okunuşu Şipıria) şeklinde adlandırıyor. Diğer çoğu dünya dillerinde ise ‘Albania’ kelimesi kullanıyor. Nitekim Latince “alba” = yüksekte duran, demek.

    Şemseddin Sami’ye (Arnavut asıllı Osmanlı yazarı. İlk Türkçe roman olan Taaşşuk-u Talat ve Fitnat ile ilk Türkçe sözlükler olan Kamusül alam’ın ile Kamusi Türki’nin yazarıdır) göre ‘Arnavut’ kelimesinin anlamı ‘Çiftçi’ demektir. Arnavutluk (Shqipëria), Arnavutça (Shqip) ve Arnavut (Shqiptar) sözcükleri kök bakımından kartal (Shqiponja)’dan türetildiği de söylenmekte. Ş. Sami’nin büyük eseri Kâmus-u Türkî’de Arnavutluk-Arnavutça-Arnavut sözcüklerini Türkçeye Şkipniya-Şkip-Şkipetar şeklinde çevirmiştir.

    Ülkenin önemli sorunlarından birisi altyapının zayıf olması. Ana yolların birçoğunda iyileştirme çalışmaları yapılmasına ragmen, çoğu çok kötü durumda. Elektriğin neredeyse tümünü sadece Hidroelektrik santrallerden sağlayan Arnavutluk, komşularının çoğunun yaptığı gibi Bulgaristan’dan elektrik ithal etmek zorunda. Son yıllarda kış aylarının sert geçmesi, barajların dolmasına yol açtığından, elektrik üretimi giderek düzenli hale gelmiş.

    Yine Osmanlı döneminde Arnavut işçiler tarafından yapılan kaldırımlardan dolayı ismi Arnavut kaldırımı olarak kalmış. Yani Arnavutluk’ta böyle bir kaldırım olmadığı gibi Arnavut ciğeri de Arnavutluk’ta yok.

    Elbasan tava, haşlanmış kuzu etinin yoğurtlu bir sosla fırınlanmasıyla yapılan, geleneksel bir Arnavut yemeğidir. Adını Arnavutluk’a bağlı Elbasan şehrinden alır. Türk mutfağında da yapılır.Yine Trileçe tatlısı ünlü.”

    “İskender Bey ismiyle bilinen Gjergj Kastrioti, Arnavut halkı için büyük önem taşıyan bir şahsiyet. 15. Yüzyılda Osmanlı’ya karşı yaptığı başarılı mücadeleler ile halkın sevgisini kazanmış. Zaten bu durum şehrin en büyük meydanına isminin verilmesinden belli. Burası ayrıca kutlamaların yapıldığı meydan. Meydanda hopörlerden gelen müzik sesi var. Meydanın çevresinde Enver Hoca’nın emriyle yapılan sığınaklar bulunuyor.

    Saat Kulesi – Kulla e Sahatit: Meydanda sağa sola bakılınca göze çarpan en yüksek yapı olan saat kulesi, 1811 yılına ait bir yapı. Yüksekliği 35 metre olan kule, zamanın Osmanlı Türkleri tarafından yapılmış ve Venedik’ten getirilen orijinal bir çanı var. Yıllar geçtikçe üzerindeki saat birçok kez değiştirilmiş.

    Ethem Bey Camii, Opera ve Bale Binası, Parlamento, Başbakanlık binaları, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, İskender Bey Meydanı’nı gördükten sonra Ohrid’e hareket ediyoruz.

    Yol boyunca rehberimiz bu kez de Arnavutluk’ta Bektaşilik üzerine ve Arnavutluk’un bağımsızlığına giden süreçte Bektaşileri, Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce başlıca Balkanlarda ve civarındaki bölgelerde insanlara İslam’ı tebliğ eden Alevi-Bektaşi şeyhi Sarı Saltuk’u anlatmayı da unutmuyor:

    “Batı’da İslamiyet’in yayıldığı en önemli bölgelerden birisi olan Arnavutluk. Arnavutlar, İslamiyet’in Bektaşi yorumuna özel ilgi duyduydukları için Bektaşilik bölgede zaman içinde geniş bir yayılma alanı buluyor. Arnavutlar yükselen milliyetçilik akınlarından etkilenince Bektaşiler de yardımcı oluyor.”

    Tiran’da 3 sütle yapılan gerçek Trileçe tadına da bakma imkanı buluyoruz.

    HUZUR VE OHRİD

    Makedonya/Matka Kanyonu

    Sonraki durağımız sınır kapısından geçerek ulaştığımız Kuzey Makedonya’ya bağlı Krill Alfabesinin doğduğu incileriyle meşhur, gölü UNESCO Kültür Mirası listesinde olan Ohrid oluyor. Ohrid’de şehir turuyla başlıyoruz gezimize. Yerel rehber de eşlik ediyor bize ve anlatıyor. Önce eski Türk evlerinin olduğu alanı gezip, St. Pantetelymon Kilisesi, Aya Sofya Kilisesi, Roma döneminden kalma Anfi tiyatro, Car Samueel Kalesi, St. Bogorodica Perivlerta, 4. yy Kiliseleri, Keşanlı İmareti, Kuloğlu ve Emin Mahmut Camileri, Çınar Meydanı, Ohrid Halveti Tekkesi’ni görüyoruz. Ardından Ohrid Gölü’nde tekne gezisi yapıyoruz.365 kilise yapılmış. 40 kilise kalmış. Tito’nun biz zamanlar kullandığı yazlığı var. Aziz Jhonn Kilisesi görünüyor. Ohrid’in simgesel yapılarından birisi.

    Rehberimiz göl ile ilgili şu bilgileri veriyor:

    “Balkanlardaki en eski ve derin göl. En derin yeri 288 metre. Gölün ekosisteminde sadece o yöreye özgü dünya çapında öneme sahip 200’den fazla tür var. 1979’da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiş. 2600 km’lik bir alanı suluyor. Suların yüzde 25’i yağış ve içine boşalan akarsularla sağlanıyor. Suların yüzde 20’sinden fazlası 10 kilometre uzaklıkta ve gölün kendi seviyesinden 150 metre daha yüksekte bulunan Prespa Gölü’nden geliyor. İçilebilir nitelikteki suya sahip bir göl. Bu nedenle kendi kendisini temizleme özelliğine sahip.”

    Yerel rehber yıllarca incinin sırrının kadınlardan saklandığını belirterek, incinin yapımına ilişkin olarak, “Endemik bir balık türü olan ‘plasica’ balığının pullarından elde edilen solüsyon Ohrid’e özgü inci yapımında kullanılır” bilgisini veriyor.

    ohrid Gölü

    Daha sonra Ohrid Gölü’nün kaynağının bulunduğu bölgelere oradaki küçük sandalları kiralayarak ulaşıyoruz. Suyun berraklığını görünce ister istemez içenler bile oluyor.

    Ohrid’de Makedonya dinarı ve Euro geçiyor. Tura katılanlar Türkiye ile karşılaştırıldığında daha ucuz içki alabilmek için marketlere girdiklerinde hesap üstüne hesap yapmak zorunda kalıyor.

    Konaklama için, içinin antikalarla bezendiği hem orman hem de göl manzaralı Belvedere otele geçiyoruz Ohrid’deki. Makedon Halk danslarının kısa bir gösteriminin yeraldığı Boşnak Gecesi düzenleniyor.

    MANASTIR VE ASKERİ İDADİ’DE DUYGUSAL ANLAR VE ATATÜRK’E TEK ODA

    6.gün Ohrid’den yola çıkarak yine Makedonya’nın Bitola yani Manastır şehrine hareket ediyoruz. Makedonya’nın şehri olan Manastır’a yaklaşırken rehberimiz Tuncer Bey’in Atatürk’ün çok sevdiği “Manastır” türküsü kulaklarımıza eşlik ediyor; “Manastır’ın ortasında var bir havuz/ Canım havuz/ Bu yurdun kızları hepsi de yavuz/ Biz çalar oynarız….” Otobüsteki birçok kişi duygulanıyor.

    Yol üzerinde Resne’de bulunan İttihat Terakki’nin en ünlü 3 simasından biri ve Türk Yunan savaşındaki faydaları nedeniyle üne kavuşan Resneli Niyazi’nin sarayını panoramik olarak görüp Bitola’ya yani Manastır’a varıyoruz. Burada Türk Çarşısını, Bedesten’i, İshakiye Camii’ni, Yeni Camii’ni ziyaret ediyoruz. Şirok, 19.yy sonlarında Manastır’ın en geniş sokağı. Zaten Makedonca’da Geniş Sokak anlamına geliyor. Günümüzde müze olan Askeri İdari bu sokağın kentin meydanı ile birleştiği yerde bulunuyor. O yıllarda ders saatleri dışında askeri öğrenciler bu sokakta sıkça dolaşıyor. Sokaktan geçerken rehberimiz soldaki iki katlı bir binaya dikkat çekiyor; “İşte Eleni burada oturuyordu” diyor. Ve Atatürk’ün mezun olduğu Askeri İdadi ve Atatürk Müzesi’nin önünde buluyoruz kendimizi. İçine irdiğimizde Atatürk’ün çocukken koridorlarında yürüyüp koşturduğu okulun merdivenlerini çıkmak, koridorlarında yürümek bambaşka bir duygu yaratıyor.

    Atatürk Müzesi’nden bir görüntü

    Müze’nin sadece birinci katında bir odanın Atatürk’e ayrıldığını görüyoruz. Atatürk’ün büstü, heykeli bulunan odada, o dönemde giyilen askeri öğrenci kıyafetlerinden örnekler, Atatürk’ün aldığı madalyalar, ailesine ilişkin bilgi ve belgeler yanında bir de ziyaret defteri konulmuş. Ayrıca video ile bilgi veriliyor. Müzedeki bilgi ve belgelerin yetersizliği ziyaret edenleri hem üzüyor, hem de şaşkına çeviriyor. Çoğunluğu da ziyaret defterine bu şikayeti yazmadan geçemiyor tabii ki.

    Eleni’nin yaşadığı sokaktan bir görsel

    Rehberimizin verdiği bilgiye göre, Mustafa Kemal işte burada okurken ve Eleni’nin oturduğu sokaktan geçerken aşık olur;

    “1896 yılında Genç Harbiyeli Mustafa Kemal, askeri lisede okumak için Selanik’ten Manastır’a gelir.Henüz 15 yaşında. Üç yıl okuduğuna göre. Aşkı yaşadığı dönem 15-18 yaş arası. Anlatılanlara göre aşkları, Eleni ile göz göze gelmeleriyle başlar. Mustafa Kemal, güzel Eleni’yi balkonlarında otururken fark eder. Mustafa Kemal her gün evlerinin önünden geçermiş, Eleni de hep balkonda bizim delikanlıyı beklermiş. Mustafa Kemal ve Eleni arasında güçlü bir aşk doğar. Biraz da yasaklı bir aşk…Manastırlı güzel Eleni Karinte ve genç Mustafa Kemal birbirlerine aşık olmalarına rağmen kavuşamazlar.Eleni, Mustafa Kemal ile kaçmaya çalışırken babası yakalar ve Eleni’yi eve kapatarak zorla başka bir adamla evlendirmek ister. Bu aşkın doğruluğunu, ne Eleni’nin babası ne de Mustafa Kemal’in annesi onaylar…Hikaye üzerine kuru söylenti çoktur… Gerçek ise Manastır’daki o tarihi evin balkonundaki Eleni’nin aşkının hala yaşıyor olması…”

    ELENİ’NİN MEKTUBU

    Eleni’nin Mustafa Kemal’e sonradan yazdığı söylenen mektup da şöyledir:

    “Kemal Atatürk’e

    Çok uzun yıllar oldu, ben senden hala bir haber bekliyorum.çEğer bu mektup eline geçerse beni hatırla ve kağıdın üzerindeki gözyaşlarını gör. Yıllar geçiyor ve ben senin hakkında çok şey duydum. Hayat devam ediyor. Eğer senin hayatında başka bir kadın varsa bu mektubu yırt at. Ve o kadına sor, Bitola’dan Eleni Karinte diye bir kadının seninle bir gün geçirmek için hayatını verebileceğine inanır mı?

    Eğer sen o kadını benim seni sevdiğim kadar seviyorsan, ona hiçbir şeyden bahsetme ve mutlu olmasını sağla.

    Fakat sen hala balkondaki kızı hatırlıyor ve başka birini sevmemişsen, bil ki seni hala bekliyorum ve ömrüm boyunca bekleyeceğim. Beni unutmadığını ve geri döneceğini umut ediyorum. Babam öldü. Onun beni senden bir ay boyunca eve hapsetmek suretiyle ayırmasının üzerinden yıllar geçti. Babamın beni evlendirmek istediği adam kendini sevip sevemeyeceğini sordu, ‘hayır’ dedim. ‘Ben ilk aşkımı seviyorum.’

    Bu yüzden babam beni hiç bağışlamadı. Ben de onu bağışlamadım. Şimdi eskiden olduğu gibi genç ve güzel değilim. Ama yine de seni sonsuza kadar seveceğim.”

    ÜSKÜP’TE TÜRK PARASI İLE CEVABİ KÖFTE YEMEK

    7.gün ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı’nın doğum yeri olan Üsküp’e hareket ediyoruz. Rehberimiz bu kez Üsküp’le ilgili bilgiler veriyor:

    “Daha önceden adı Scupi olan Üsküp, 1392’de Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı’nın hakimiyetine girdikten sonra “Üsküp” ismini almış. Birkaç yüzyıl Osmanlı’nın hakimiyetinde kalmış ve mimari, ekonomik, politik açılardan geliştikçe gelişmiş. Osmanlı-Avusturya Savaşları’nın yaşandığı dönemde Avusturya Osmanlı’nın topraklarını işgal ederken Üsküp de Avusturya tarafından işgal edilen şehirlerden olmuş, hatta bu sırada Üsküp tarihinin en talihsiz olaylarından ‘1689 Hadisesi’ yaşanmış ve şehirde sayısız yer ciddi zarar görüp kullanılamaz hale gelmiş. Bu olay sonrası Osmanlı, saldırıları geri püskürtmeyi başarmış ama verilen zararlar birçok insanın hayatını mahvedecek kadar kötü olmuş. 1913 yılında Balkan Savaşları sonrası Osmanlı Üsküp’teki hakimiyetini kaybetmiş ve Üsküp’ten diğer ülkelere ciddi göçler yaşanmış. Osmanlı’dan sonra Sırplar Üsküp’ü işgal etmiş ve ülke 1913’te Sırbistan’ın hakimiyeti altına girmiş. Sonradan Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar ve Sloven Krallığı’nın hakimiyetlerine giren Üsküp 1944 yılında Yugoslavya yönetimi altındaki ‘Özerk Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti olmuş. Çok eski değil, 1991 yılında ise Makedonya Cumhuriyeti bağımsız olmuş ve hala Üsküp Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti.”

    Üsküp’e ulaştığımızda yerel rehber Talha karşılıyor ve bize bilgi veriyor.

    ‘Sedat Peker nerede kalıyordu’ gibi soruları yanıtsız bırakan rehber Talha, Yahya Paşa Camii, Saat Kulesi, Türk Çarşısı, İsa Bey Cami, Mustfa Paşa Camii, Murat Paşa Camili, Panan Hanı, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı, Taş Köprü’yü anlatıyor.

    Vardar Nehri’nin kıyısından ve nehrin öteki tarafında bulunan Türk ve Yahudi mahallerinden geçiyoruz. Mekadonya Meydanı’nı, Osmanlı Köpsüsü, Davut Paşa Hamamı’nı görüyoruz. Ardından Türk çarşısında tarihi eserleri görüyoruz. Türk Çarşısı içinde 1550 tarihli Kurşunlu Hanı geziyor, Osmanlı döneminde inşaa edilen ve günümüze kalan 3 han binası var. 15.yy’ın ikinci yarısında inşa edilmiş Sulu han ve Kapan Hanı’nı ziyaret ediyoruz. Türk çarşısında gezerken, Türkiye’den getirilen ürünlerin satıldığına, Türk parasının geçtiğine şahitlik ediyoruz. Türk parası ile yemek yemenin mutluluğunu yaşıyoruz. Şuşka biberi, usturumca yer fıstığı, çarıklarla süslü dükkanların önünden geçiyoruz.

    Devletin şehri güzelleştirme politikaları ile yenilenen ve dönüşen yeni yapılan heykel ve meydanın olduğu alana gidiyoruz. Üsküp heykeller şehri olarak anılıyor. Şehrin işlek olan her yeri heykelle süslenmiş. Hatta burada şöyle bir espiri bile varmış; “Makedonya’nın yüzde 70’i Makedon, yüzde 20’si Arnavut, yüzde 10’u da heykel.” Özellikle Taş Köprü ve Makedonya Meydanı kimisi adam boylarında, kimisi devasa boyutlarda heykellerle süslenmiş. Ayrıca bu yeni şehir planlarıyla Vardar Nehri üzerine yeni köprüler ve Arkeoloji Müzesi gibi şık yapılar da yapılmış. Bazıları hala yapım aşamasında ve iskelelerle çevrili.

    Türk Çarşısı’nda Cevabi Köfte ve güveçte kuru fasulye yemeden, üzerinde demleme çay içmeden kalkmıyoruz tabii ki.

    FETÖ OKULLARINA DEVAM

    Makedonya’da Fetö okullarından bazılarına el konularak Maarif Vakfı’na devredildiğini ancak bazılarının hala aktif olarak görev yaptığını, hatta zaman zaman konunun ülke Meclis’inin gündemine geldiğini öğreniyoruz.

    Geceyi zevkle döşenmiş geniş odalı ve kahvaltısı herkesi memnun eden Park Otel’de geçiriyoruz. Ancak sabah kalktığımızda bizi otobüsün mazotunun çalınması sürprizi karşılıyor.

    M.S. 6. yüzyılda yapıldığı söyleniyor Üsküp Kalesi’nin. Söylentilere göre Roma döneminde yapılıp 518 yılındaki bir deprem sonrası yıkılmış, sonralarda ise tekrar yapılmış. Kale Vardar’ın kuzeyinde kalıyor ve Üsküp’ün arması ve bayrağında da kalenin simgesi var.

    Şehri tepeden gören bir teleferik olduğunu, şehrin en yüksek noktası olan Vodno Dağı’nın şehir manzaralı tepesine çıktığını, tepede bir de 66 metre olan dünyanın en büyük haçı buluhduğunu öğreniyoruz. Milenyum Haçı. Hristiyanlığın 2000. yılı için buraya dikilmiş. Gece olunca aydınlatılıyor ve Üsküp’ün her yerinden görülebiliyor.

    Üsküp

    Başkent Üsküp’e sadece 15 kilometre 30 dakika mesafede, tüm Makedonya’nın en popüler doğa kaçamağı olan Matka Kanyonu var. Makedonya’da görülmesi gereken yerlerde bir numara Ohrid ise iki numara da Matka Kanyonu. İçinden su geçen yemyeşil doğası bir harika. 5 bin hektarlık devasa kanyonda ister kano kiralayarak ister, 14 kilometrelik yürüyüş yolundan keşif turu yapabiliyorsunuz, isterseniz tekne turu seçeneği de var. Biz tekne turunu tercih ediyoruz. Kanyonun ilerisindeki mağaralarda yarasaların olduğunu ve yarasa gübresinden kozmetik alanında kullanmak için İtalyanların bölgeye geldiklerini rehberimizden öğreniyoruz.

    Matka Kanyonu gezisinin ardından Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a doğru yola çıkıyoruz. Ancak yol uzadıkça uzuyor. Hem yol uzun, hem de Sırbistan sınırında uzun araç kuyrukları en az 5 saat beklemenize neden oluyor. Üstelik bu bekleyişler sırasında ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız bir mekan da bulunmuyor. Sınırı geçtikten sonra ise yol yapım çalışması nedeniyle saatlerce beklemek durumunda kaldığımız için yaklaşık 10 saat yolda geçmiş oluyor ve gece 24.00’ten sonra Belgrad’taki Theatre Otel’e ulaşabiliyoruz.

    SAVA VE TUNA’NIN KAVUŞTUĞU KENT

    8. gün Belgrad’ta Sabah panoramik şehir turu, Aziz Sava Katedrali, Kale Meydanı, Akeri Müze, İstanbul Kapı, Saat Kulesi, Damat Ali Paşa Türbesi, zindan Kap, Leopoldov Kapı, Sokullu mehmet Paşa çelşemims, Stefah Lazerevic Anıtı, Nebojsa Kulesmmi, Sabonra Kilesisi, Cumuhriyet Meydanı, Terazi Meydanı, Taş Meydan görülecek yerler arasında. Daha sonra Sokolovic Çeşmesi’nden su içiyoruz. Rehberimizin verdiği bilgiyere göre, “Kalemeydan Parkı Sırp olarak doğan Sokollu Mehmet Paşa Osmanlı döneminde devşirme olarak Edirne Sarayına getirilmiş ve devlet adamı olarak görev yaptığı süreçte vezirliğe kadar yükselmiş. Belgrad’ta Sokollu Mehmed Paşa adına günümüze kadar ulaşmış tek eser Kalemeydan Parkı içinde bulunan çeşmedir. 16. yy’ın ikinci yarısında kendisi tarafından yapılan bu çeşme Osmanlı dönemine dair oldukça nadir bir eser olarak günümüze kadar korunmuş. 2006 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sonucunda çeşme kullanıma tekrar açılmış.”

    Yine Belgrad Kalesi’ni gezerken, seferde iken ölen Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ordu içerisinde düzensizlik yaratmasın diye askerlerden gizlenmesi, oğlu II. Selim Belgrad’ a gelene kadar ölümünün gizli tutulması ve 2. Selim’in saltanatı Belgrad Kalesi’nde alması rehberin anlatımıyla canlanıyor adeta.

    Belgrad Kalesi, yerel halk arasında Kalemegdan Kalesi olarak da biliniyor. Türkçeden birçok kelime Sırpçaya geçtiği için Kale Meydanı Alanı’nda birçok yapının adı Türkçe. Bunlardan biri de Stampol Kapja (İstanbul Kapısı). İstanbul Kapısı, kalenin ana giriş kapısı ve Osmanlı döneminde yapılmış.

    Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada yüksek bir tepede yer alan Kalemegdan, Belgrad Kalesi’nin de yer aldığı şehrin buluşma noktası. Türkçede Kale Meydan isminden dönüşen meydan geniş bir alana yayılıyor.

    Belgrad’ın en güzel, görülmeye değer bölgelerin başında gelen Kalemegdan’da yer alan Belgrad Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya açılacak yeni ticaret yollarını denetim altında tutmak için almak istediği yer. İçerisinde müzeler, parklar, anıtlar, galeriler, heykeller bulunan ve enfes Belgrad manzaraları sunan 53 hektarlık bir alana yayılan kale, 1521’de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine katılmış.

    Kent surlarının kuzeydoğusunda, Despot Stefan Kulesi’nin hemen yanında yer alan ve bir köprüyle Zindan Kapısı’na bağlanan kapı, Despot Stefan’ın ismiyle anılıyor. Kalemegdan’ın simge kapılarından biri olan 15. yüzyıl yapısı, Osmanlı döneminde zindan olarak kullanıldığı için bu ismi almış.

    Aziz Sava Katedrali, Nikola Tesla Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Cumhuriyet Meydanı, Taş Meydanı ve Nicola Tesla Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra dönüş için Nikola Tesla Havaalanı’na ulaşıyoruz.

    Yeni insanlarla tanışıp, değişik kültürlere yelken açıp, gördüğümüz eşsiz doğa güzellikleri ve tarihsel, kültürel eserleri görmenin mutluluğuyla dönüyoruz. Parçalanmış, çok yakın bir zamanda savaşı en ağır şekilde yaşamış, hala kurşun ve bomba izlerini şehirlerinin en işlek binalarında taşıyan insanların yaşama nasıl tutunduklarını, onun hüznünü yüzlerinde taşıdıklarını gördüğümüz için hüzünleniyoruz. Aklımızda Avrupa’da olmasına karşın sanayi yönünden geri bırakılmış, bazı ülkelerin sadece tarım ve turizm alanı, ucuz işçi gücü olarak kullandıkları, çok küçük devletçiklere bölünmüş olması gibi pekçok soruyla ayrılıyoruz. Ederlezi’nin hüzünlü notalarıyla…

  • Gezi’den 2023’e Bir Muktedirin Seyir Defteri

    Erdoğan’ın gezi protestocularına hakareti daha sonra bu hakareti savunmak için söyledikleri 20 yılın sonunda hem siyaset kurumu hem de bu ülkenin yurttaşları için çok acıklı…

    Erdoğan’ın 11 Haziran‘da 10 yıl olacak, türlü vesilelerle tedavülde tuttuğu yalanını sürdürmesi; “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyen Hannah Arendt’i doğruluyor.

    Hakikat sonrası çağ, Erdoğan’ın ruhunda cisimleşiyor.

    Aslına bakarsanız; küfür ve hakaret; bu ülkenin yurttaşları için Özal’ı hatırlayınca, Bahçeli’yi, Soylu’yu hatırlayınca; Lütfü Türkkan’ı, MHP’li İzzet Ulvi Yönter’i, Semih Yalçın’ı, Celal Adan’ı; Ersoy Dede’yi; Akit’i, erasmusa orgasmus diyen AKP profesörünü hatırlayınca; Atatürk’e, İsmet İnönü’ye söylenenleri; Şevket Kazan’ı, Alevilere söylenenleri, hatırlayınca; Kadir Mısıroğlu’nu hatırlayınca…İslamcı, milliyetçi -mukaddesatçı cenah için karşı tarafa söylendiğinde pekala caiz olan; icazet alabilen bir şey değil miydi?

    Sadece şu son bir buçuk yılda içinde yaşadığı distopik yoksulluğa sadece sokak röportajlarında itiraz eden bir halk için bu küfür ve hakaret de travmatik gelmiyor olabilir mi?

    AKP Genel Başkanı sıfatıyla grup toplantısında kendi halkına küfür eden kişinin birinci sıfatı cumhurbaşkanıydı. Onun siyasi kariyerinde, siyasal icaplara göre 20 yıldır bu hakaret ve küfürlerin dolaşıma sokulduğunu görmedik mi?

    Küfür vesilesiyle kronolojisi çıkarılan hakaretlerinden rakipleri de payını almıyor muydu? HDP’lilere, Kılıçdaroğlu’na bir zamanlar muhalefetteyken Bahçeli’ye, gezi protestocularına, kadınlara söylediği her şey; Erdoğan’ın siyasi icaplarından doğmadı mı?

    O icaplar, siyasal İslamcılar tarafından destekleniyor, kimi yandaşlarca tevil edilmeye çalışılarak toplumda karşılık yaratılmaya uğraşılmıyor muydu?

    Erdoğan’ın hakareti aşıp küfre dönen sözleri yoktu şimdiye kadar; ama siyasal durumunun yeni fazı, yeni ideolojik formatı artık küfrü gerektiriyor belki ve buna da birkaç cılız ses dışında neredeyse kendi cenahından hiç itiraz gelmiyor.

    Erdoğan’ın kutuplaştırma politikası onun iktidarının yakıt tankı; her haziran da ikmal zamanı. Onun narsisistik davranışın bir göstergesi de olan halkı iki kampa bölme 30 yıldan fazladır narsisizm çalışan Barbel Wardeztki’ye göre dünya görüşünü basitleştiriyor, insanların tasnifini ve kendi duygularıyla teması kolaylaştırıyor.

    İşte o yüzden Erdoğan geri adım atmadı, “milletine” sığındı.

    Çünkü Erdoğan kendisinin inandığı gibi kendi tabanını da Gezi’den 2019’a giden, 2019’dan 2023’e gidecek bir yol olduğuna inandırdı, hakaret ve küfür biraz da onun hıncı…

    Maslow‘un ihtiyaçlar piramidi halk için başka, Erdoğan için başka, Erdoğan’ın kendisine 20 yıldan bu yana imal ettiği bir zamanlar evde zor tuttuğu yüzde 50 (eridi ve yüzde 30’a düştü) tabanı için başka bir yerden işliyor sanki.

    O yüzden Ebubekir Şahin; Erdoğan’dan farklı bir şey düşünmüyor. RTÜK başkanının Kılıçdaroğlu hatırlatmasıyla üstünü örtmeye çalıştığı şey toplumda başka bir şeyin de üstünü örtüyor çünkü. O yüzden Ebubekir Şahin liderinin yolundan yürüyor.

    Barbel Wardetzki , “Narsisizm, Ayartma ve İktidar” adlı kitabında: “Politik liderin açık narsisist rolünü memnuniyetsiz incinmiş halkın da “ekhoist” rolünü üstlenmesi anlamına gelir. Bu, lideri yetersizlik duygularından kurtarır ve kendi ihtişamını tam anlamıyla yaşamasına imkan verir. O güçlü adam olduğu için halk kendi sorumluluğunu ona aktarır, böylece kendi kararlarını vermek ve çaba harcamak zorunda kalmaz; iki tarafın da avantajı vardır, narsisist büyür “ekhoist” ve onun arkasına saklanabilir ve onun başarılarından faydalanabilir.” diyor.

    Erdoğan bu yüzden bana saldıran Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırmış sayılır diyebiliyor; ama o cumhur da bütünü değil, kendi ittifakını içeriyor. O kendisini makam, makamı da kendisi olarak görüyor, bu ikisi o ve taraftarları için ayrılamaz.

    “Narsistik sistemlerde yalan sadece kandırmak için söylenmez aynı zamanda bir yıldırma ve kafa karıştırma aracıdır.” da diyor Wardetzki…Erdoğan’ın bugününü iyi anlatan bir cümle… Oradan sürdüreyim…

    Wardetzki; Erdoğan’ı biliyor, dünyasını tanıyor: ” Narsistik dünya, diğer insanların pek söz konusu olmadığı kişiye özel bir dünyadır. Bir anlam ifade eden tek şey, kişinin kesin bir şekilde gerçekleştireceği kendi planıdır; buna sisteme uymalarını sağlamak amacıyla gerçekleri saptırmak ve inkar etmek de dahildir. Eğer bugün işime yaramıyorsa dün söylediğim saçmalık beni niye ilgilendirsin ki; karşıt iddia ifade edilir ve daha önce tersini söylemiş olduğu yalanlanır. Bugün iki kere iki üç eder, yarın altı; gerekirse öbür gün sekiz. Esneklik sınırsızdır.” diyor Erdoğan ve benzerleri için… Haklı…

    Onun ölçüsüz politik davranışlarını, dilini belirleyen bir durum mevcut bugün. Kendisine tahsis ettirdiği sınırsız iktidar narsisistik ruhunu yüceltiyor ve “büyüklük fantezisini monark rolünde” gerçekleştiriyor.

    Kendinden öncekilerin hepsinin başarısız her şeyi yanlış ona göre; her şey onunla abad oldu, onun kaderi, milletin kaderi o yüzden; o yüzden makamı ile kişiliğini aynı kılar, ayırmaz Erdoğan.

    O, timsal-i cihandır ayrıca ve bir nevi “omniptens”…

    2023’E GİDERKEN..

    Geçtiğimiz günlerde bir söyleşisini okuduğum siyaset bilimci İvan Krastev :”Popülizm, demokratikleşme sürecinin bir parçasıydı. İnsanların oy verme hakkı vardır ve bu oyları farklı yönlerde kullanabilirler. Belirsizlik zamanında kendini tek bir kişiyle özdeşleştirmek, koca bir partiyle özdeşleştirmekten daha kolaydır.” diyordu popülizmin sonu geldi mi diye soranlara Wardetzki’yi haklı çıkarırcasına.

    Erdoğan da bunu biliyor. Kılıçdaroğlu’nu adaylık konusunda ve halkı özdeğerleri, özsaygısı konusunda tahrik etmesi; seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine sıkıştırması bilinçli bir tercih. Tek seçim havasıyla kendisini ve Kılıçdaroğlu’nu yarıştırıyor; kendi oyunun partisinin oyundan çok olduğunu bilerek. Klıçdaroğlu’nu muhtemel rakipleri içinde en zayıf görerek…

    Bildiği başka bir şey ise bugün için tek çıkar yolunun dozunun her geçen gün artması gereken sindirme, yıldırma stratejisi…

    Ama bir sorunu var; Erdoğan ve partisinin anlatısı artık karşılık bulmuyor…

    Rıza üretme kapasitesini kaybetti, bunun tersini ördüğü an Erdoğan seçime gidecektir. Tahrik, küfür, hakaret, Gezi’ye hınç ondan…

    O yüzden Türkiye tarihinin en önemli seçiminin ne zaman olacağından çok, ne şekilde olacağı ve nasıl sonuçlanacağı üzerinde konuşmak gerekiyor.

    Bürokratların partizanlaşması, sığınmacı gündeminin her geçen gün türlü kışkırtmalarla köpürtülmesi, dozu buna endeksli artırılan milliyetçilik ve bunun bir siyasi argüman olarak neredeyse tüm partiler için kullanışlı bir alan olması ondan.

    İnce’nin Özdağlaşması, Özdağ’ın Le Penleşmesi de ondan…

    Son bir iki haftadır yaşadıklarımızda; dil, müzik, konser, festival, tiyatro yasakları; temel hak ve özgürlüklerin önünde engel teşkil edecek yasaların meclis gündemine gelmesi normal değil. Sosyal medya, dezenformasyon yasası ve yargı paketinin hedefi belli ve nihayetinde bunların hepsiyle bir şekilde ilgili Kürtlerin durumuna da bakmak gerekiyor…

    Erdoğan önceki seçimlerde inşa ettiği şahsi rejimini artık totaliterlikle taçlandırarak rejimini sınırsız sorumsuz ikbal döngüsüne kavuşturmak istiyor.

    Neredeyse her defasında el yükseltti. 2015 Haziran- 1 Kasım’da başka bir seçim stratejisi kurdu. 2018 Haziran‘da başka bir evresine girdik rejimin ve 2023 seçimleriyle Erdoğan başka bir faza geçmek istiyor.

    Erdoğan krizi, kaosu yönetme üzerine bir strateji izlerken, kararsızlar son ana kadar kararsız kalsın; muhalefet ben güçsüzken güçlenmesin şeklinde bir siyasi noktada duruyor.

    Muhalefetin güçlenmesinin engellenmesi, Erdoğan’ın siyasi hattını oluşturuyor. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim; 6’lı masayı önemsiz, işlevsiz kılıp, dağıtamasa da yorma derdindeki Erdoğan; Gezi, Kaşıkçı, HDP, Kaftancıoğlu, İmamoğlu, Çubuk davaları, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘na açılan dava ve bunların son noktasında Akın Gürlek’i Adalet Bakan Yardımcılığına atamasıyla -o bakan Bekir Bozdağ olduğunda- bize bir şey anlatıyor.

    Tüm bunları Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu‘ndaki değişikliklere eklediğimizde her şey daha karmaşık hale mi geliyor?

    Bunu çözecek, bu stratejiyi engelleyecek bir muhalefet aklına ihtiyaç var. O akıl 6’lı masada nasıl işliyor göreceğiz…

    Görünen o ki Erdoğan Modi, Orban, Bolsonaro, Vucic, Putin olmaktan ötesini istiyor ve bunun için daha fazla sebeplere ihtiyaç duyuyor.

    Kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamalarda da gördük ki o da krizi iktidardayken çözemediğini itiraf edip, yeni iktidar talep ettiği 2023 seçimleri için de aynı dili oluşturuyor.

    Oysa biliyoruz ki bu seçim hem iktidar hem muhalefet için inandırıp ikna etmeyi, vaad üzerinden kuran bir seçim değil; muhtevası itibari ile de öyle olmaması normal.

    Erdoğan için kişisel rejiminin ikbali; muhalefet için Erdoğan’ın bu rejimine son vererek cumhuriyetin ikinci yüzyılana nasıl girileceği gibi anlamlar taşıyor; bu yönüyle geçmiş seçimlerden farklı bir yerde…

    Ayrıca 2023 seçimleri vaad değil takatsizlik seçimi; seçmen için de iktidar için de muhalefet için de böyle…

    Aynı durumu 2015’ten hatırlıyoruz. Türk seçmeni, güvenlik; iktidar, güç tahkimi ve devamlılık; muhalefet de her iki kesimi kollama telaşındaydı.

    Herkes güçsüzdü ama AKP kazandı; aynı son olası mı? Evet; tehlike de burada… Seçmen bu kez sadece güvenlik değil, açlıkla da sınanıyor. Erdoğan yine iktidarının ikbalini kolluyor; muhalefet ise yine her iki kesimi…

    Ancak bu kez muhalefetin daha rasyonel olduğunu söylemek mümkün…Dağılmadan, küçük sarsıntılarla bir arada durma iradelerini koruyorlar.

    Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. yüzyılında kendini nerede konumlandıracağı üzerine bir siyasi liderlik inşasına da tanıklık ediyoruz; bu her aday için geçerli.

    Bugün kararsızlar ikinci parti konumuna gelmiş bir seçmen kitlesini oluşturmuş durumda.

    Bu, güvensizliğin sonucu ve bu güvensizliği yöneten aday seçimi de kazanacak…

    Yazı aslında bitti.

    Ancak Nefi’nin şu dörtlüğü ile bir hatime daha yapalım:

    “Tahir Efendi bana kelb demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir
    Malikidir mezhebim zira
    İ’tikadımca kelb tahirdir”

  • Bu suça da ortak değilim, sen de ortak olma!

    Son zamanlarda yaşanan ve yaşatılanların aklıma getirdiği sözcükler ve duyguları peş peşe sırala deseniz şunlar gelir: Diğerkamlık, empati, utanç, bencillik, utanmazlık, uydumculuk, seyirci kalmacılık (bunun İngilizce karşılığı bystander, ama bu sözcüğü Türkçede tam olarak karşılayacak tek bir sözcük yok, seyirci kalma tam olarak karşılamıyor anlamı), kurnazlık, ahlaksızlık… Bu sözcük ve duyguları sayfalar dolusu yazsanız bitmez. Ancak ben iki sözcük ve anlamları ile bu iki sözcüğün günümüzde olup biten kötülüklerle bağlantısı üzerinde duracağım. Bunlar diğerkamlık ve empati.

    DİĞERKÂMLIĞIN ANLAMI

    Diğerkâmlık, Farsça digar ve kam sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük. Digar, Türkçeye de diğer şeklinde geçmiş; başkası anlamına geliyor. Kâm sözcüğü de yine Farsça ve seven, sevgi, arzu gibi anlamlara geliyor. Nişanyan Etimoloji sözlüğüne göre bu sözcük Avestaca “kâma”, yani sevmek sözcüğüyle aynı kökenden geliyor. Aslında sözcüğün kökeni çok eskiye dayanıyor ve Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor ve bütün dillerde sözcüğün anlamı “sevmek”. Osmanlıcaya da geçmemiş midir bu sözcük? Nedim’in her kıtası “Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a” dizesiyle biten o güzelim şiirinin en bilinen dizesi misal “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan”’dır. Kuşkusuz burada kâm sözcüğü sevmek anlamından sıyrılıp “zevk, keyif” gibi anlamlara bürünmüştür. Ancak sevmek bir nevi zevk almak değil midir dünyadan? Sevmeyi bilmeyen dünyayı da zehredip her türlü keyfi günah saymaz mı etrafındakilere? Ya da kendisi her türlü herzeyi yiyerek hayatın nimetlerinden faydalanırken, başkaları bir tutamcık keyfedince hemen hizaya çekmeye kalkışmaz mı bu keyif ehillerini sevme kabızı bazı insanlar? Kendisi mutlu olmayan, başkasının mutluluğuna tahammülsüz değil midir? Neyse sorular bitmez, biz mevzumuzun kalbine geri dönelim. Bu bileşik sözcüğün düz anlamı başkasını sevmek ya da özgecil. Aslında tam karşılığı kendisinden daha çok başkası ya da başkaları adına kaygılanmak anlamına geliyor. Buradaki sevgi, kuşkusuz sahiplik ilişkisini pekiştiren değil, sevdiğinin iyi, sağlıklı, mutlu olmasını arzu eden bir sevgi.

    ASIL MESELE BAŞKASINI SEVMEK YERİNE ONUN HAKLARINA SAYGI GÖSTERMEK

    Diğerkâmlık sözcüğünün batı dillerindeki karşılığıysa altruizm. Bu sözcük de Latince kökenli alter ve huic sözcüklerinden türetilmiş. Hukuki anlamı, “hak sahibi olan diğer kişi”. Yaygın anlamı ise “başkasını gözetme, bencilliğin zıddı”. Başkasını gözetmek, aynı zamanda onun hakkına razı olmak ve riayet etmek demek. Batı dillerindeki altruizm sözcüğünün hukukla daha yakından ilişkisinin olduğunu görüyoruz. Elbette asıl mesele başkasını sevmenin ötesinde, onun haklarına saygı göstermek. Oysa herkes herkesi sevebiliyor; bir erkek karısını, sevgilisini sevebiliyor misal, bir patron, çalışanlarına meftun olabiliyor, bir Cumhurbaşkanı halkına “biz size aşığız!” diye ağız dolusu haykırabiliyor meydanlarda sonuna kadar açılmış hoparlörlere bağlı mikrofonu ağzının içine sokarcasına. Duyduğumuz duygu dolu nidadan sonra ise, aynı Cumhurbaşkanı aşkı ilan ettiği halkının bir kısmına ağız dolusu küfrederek, diğer yarısını küfrettiklerinin üstüne salmakla tehdit edebiliyor. Aşkından deliye dönen bir koca ya da sevgiliyse, sahibi olamadığı kadını “ya benimsin ya da kara toprağın” diyerek kurşun yağmuruna tutabiliyor ya da döverek öldürebiliyor. Şimdi mevzu uzadıkça, başkasını sevme konusunun cılkını çıkarmaya meylettiğimi fark ettim. Asıl mevzumuzdan yine sapmayalım. Sevgi önemli, ancak her şey sevgiyle bitmiyor demek ki. Zira bu zamanda sevgisinden öldüren erkek çoğaldı. Asıl mevzumuz yine bizi bekliyor.

    BAŞKASININ ACISI KARŞISINDA ÜZÜLME, ACI DUYMA

    Empati sözcüğünü herkes biliyor eminim. Sık sık sempati ile karıştırılsa da empati, karıştırılan bu sözcükle aynı dil ailesinden geliyor ve “kendini başkasının yerine koyabilmek” yaygın anlamıyla bilinse de asıl anlamı daha başka. Eski Yunancadan gelen asıl anlamı “içinde duymak, acı duymak, hissetmek”. Bu asıl kök anlamı ile günümüz yaygın anlamını birleştirirsek, “başkasının acısı karşısında üzülme, acı hissetme, kaygılanma” anlamı çıkıyor karşımıza. Bu ise kolay kolay hissedilebilen bir şey değil. Atasözlerine bile geçmiş: “Ateş düştüğü yeri yakar”. Oysa gerçekten ateş düştüğü yeri mi yakar? Kuşkusuz sıradan ve doğal bir sebeple yaşanan bir kaybın yaşattığı acı ya da ateşin düştüğü yeri yakması doğaldır da, zulüm, baskı, işkence, haksızlık, adaletsizlik sonucu yaşanan kayıplar ve mağduriyetler sadece düştüğü yere mi zarar verir? Misal çocuklarını ısıtmak için küçük oğlunun eline saç kurutma makinesi vererek yan odada çaresizlik içinde intihar eden bir annenin yaktığı ateş sadece yakınlarının içine mi düşer? Misal ailelerini geçindirmek için katırlarla akaryakıt kaçakçılığı yaparken “terörist oldukları zannedildiği” iddiasıyla savaş uçaklarıyla bombalanan onlarca insanın ölümü sadece yakınlarının ciğerlerini mi dağlar? Doğalgaz ve elektriğe gelen şirazesiz zamlardan sonra ısınamayan, elektriği kesilen binlerce insanın hissettiği yoksunluk sadece onları ve yakınlarını mı ilgilendirir? Elbette hayır.

    AKP İKTİDARININ YARATTIĞI KUTUPLAŞMA EMPATİ DUYGUSUNU YOK ETTİ

    Geçtiğimiz hafta bu ülkedeki pek çok insanda diğerkamlık ve empati duygusunun ne kadar yok olduğu iyice anlaşıldı. Bu duyguları yok eden sadece yaratılan korku iklimi değil kuşkusuz. Aynı zamanda sınırsız bir bencillik duygusu bu duyguları yok eden. Yoksulundan varsılına, muhafazakârından ilericisine, dindarından dindar olmayanına, Türkünden Kürtüne, işçisinden patronuna insanların büyük bir çoğunluğu ancak ucu kendine dokunduğu anda ses çıkarır hale geldi, o da ses çıkarmaya cesaret edebilirse. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödemeyi reddetmesi sonucunda elektriğinin kesilmesi ve ardından ortaya çıkan tartışmalar, yapılan eylemin ne kadar az anlaşıldığını da gösterdi bize. Hâlbuki Kılıçdaroğlu’nun elektriğinin kesilmesinin ardından yaptığı açıklamadan anladığımız eylemin tam da empati duygusunu yaygınlaştırmaya hizmet eden bir eylem olduğuydu. Elektriği kesilen binlerce insanın yaşadığı yoksunluğu önde gelen bir siyasi lider içinde hissetsin ve bu his topluma ve mümkünse bu yoksunluğa sebep olanlara bulaşsın meramıyla girişilen bir eylem. Ne var ki, bu eylem, toplumun en az yarısı tarafından tam olarak anlaşılmadı. Zira içinde yaşadığımız toplum, özellikle AKP iktidarının yarattığı toplumsal yarılmanın da etkisiyle empati duygusunu ve kendisinden başkasını sevebilme ve onun adına kaygılanabilme yeteneğini yitirmiş halde.

    HAKSIZLIK VE HUKUKSUZLUK KARŞISINDA SUSMAK KENDİ YAŞAMINDAN VAZGEÇMEKTİR

    İlk bakışta empati ve diğerkamlık kavramlarının kendini bırakıp başkası yerine kaygılanmak gibi bir anlama geldiği düşünülür. Bir insanın kendini, güvenliğini, özgürlüğünü riske atarak başkasını kurtarmaya çalışması, başkasının hakkını savunması bu nedenle rasyonel bir eylem gibi görünmez. “Nemelazım, haksızlığa uğrayan kişinin arkasında durursam, muktedir beni de hedef alabilir” diye düşünülür. Yalan da değildir elbette. Örnekler çoktur; yapılan haksızlık ve hukuksuzlukları dile getirirseniz, size bir şey yapılamasa dahi eşinize yapılabilir. Eşiniz muktedirin “ol” demesiyle bir zamanlar vali yapılmıştır, yine aynı muktedirin “olma” demesiyle valilikten azledilebilir. Bunu ve buna benzer başka örnekleri gören pek çok insan, yine Gezi Davası’nda yargılanan bir iş insanının hiçbir geçerli delile dayanmaksızın müebbet, tutuksuz yargılaması devam eden yedi kişinin 18 yıl hapse mahkûm edilmesine ses çıkarmaktan ürkebilir. Hâlbuki böylesi bir haksızlık ve hukuksuzluk karşısında susmak, sadece bu haksızlığa uğrayan kişilerin yanında durmamak, onlara yapılan haksızlığı sükût ederek onaylamak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendi hakkından, hukukundan, geleceğinden, hayatından da vazgeçmek anlamına gelir. Elbette insan bütün bilişsel zekâsına rağmen, korkuları olan bir varlıktır. Bilinmezden korkar, bir dakika sonra yaşamaya devam edip etmeyeceğinden korkar, aç kalmaktan korkar, bir yere kapatılmaktan korkar, şiddete uğramaktan korkar. Oysa bu korkular insanı eylemekten, düşünmekten, görmekten, duymaktan, kısacası yaşamaktan alıkoyar. Yaşadığını sanır ama insan sessizce yaşamından vaz geçtiğinin farkına varmaz. İnsan sadece kendi hayatını düşünmeye odaklandığı anda, o hayat yaşanmaya değer bir hayat değildir artık.

    Size Auschwitz Toplama Kampından bir şekilde canlı kurtulabilmiş ve ömrünü bu kurtuluşun acısını çekerek geçirmiş, iki kez intihar girişiminde bulunmuş, ikinci girişiminde başarılı olarak hayatına kendi elleriyle son vermiş İtalyan Yahudisi Primo Levi’nin yazdığı “Boğulanlar Kurtulanlar” adlı anı kitabından birkaç alıntı yaparak derdimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum.

    “Eğer herkesin acılarını çekmek zorunda kalsak ve çekebilsek yaşayamazdık. Belki de yalnızca azizler birçok insana acımak gibi olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler; ölü taşıyıcılarına, Özel Takımdaki kişilere ve bizlere en iyi durumda tekil insana, Mitmensch’e, soydaşımız insana yönelik, süreklilikten yoksun acıma kalıyor…”[1]

    “Dolayısıyla kıyımın yok ettiği insanlarla ilgili bu bilgileri edindiğimiz kimseler başkalarıdır; hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı (ne yaşam ama!) yeğlemiş olan, kendi elleriyle ölümü seçmemiş, böyle bir seçime yönlendirilmemiş kimseler…”[2]

    MUKTEDİR HUKUKUN KORUYUCUSU OLAN HÂKİMLERE BİZZAT HUKUKU KATLETTİRMİŞTİR

    Primo Levi’nin “hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı yeğlemiş” olanlar diye tarif ettiği kişiler, Naziler tarafından katledilen soydaşlarının katledilmesine kısa bir süre daha hayatta kalma karşılığında alet olmuş Yahudilerdir. Naziler zannedildiğinin aksine, katliamların pek çoğunu kendileri yapmak yerine bizzat Yahudilere yaptırmışlardır. Muktedirin, hukukun koruyucusu olması gereken hâkimleri bizatihi hukukun katledilmesinde araç olarak kullanması bu örneğe ne kadar da benziyor değil mi? Ne var ki kabahat sadece hâkimlerde değildir. Bir halkın baskılar ve dayatmalar karşısında onurlu direniş ve başkaldırısını simgeleyen Gezi’nin intikamının geniş halk kitleleri ibret alsın dercesine bir avuç kişiden alınmasında maşa olarak kullanılan hâkimler artık sadece birer zavallıdır. Zavallıdır, zira sadece kendi konforlarını ve geleceklerini düşünerek sessizce kendi yaşamlarından da çoktan vaz geçmişlerdir. Kendinden ve çoğu zaman kendi yakınlarından başkasının acılarına kör ve sağır olan geniş kitlelerdir asıl sorumlu. Diğerkâmlığı ve empatiyi sadece başkası adına üzülmek ve kaygılanmak zanneden bu geniş kitleler, başkalarına yapılan haksızlık karşısında sesini çıkardığı zaman asıl olarak kendi yaşamına sahip çıktığının farkına varmadıkça muktedir daha çok hukuk katleder. İşte Gezi tam da sadece insan soydaşlarına değil, ağaç dostlarına da sahip çıkma girişimi olduğu için muktedir bu kadar öfkeli. Geniş halk kitleleri bu öfkeden korktuğu sürece, yaşadığı hayatın gerçek bir hayat olmadığının farkına varamayacaktır.

    [1] Primo Levi (1996), Boğulanlar Kurtulanlar (Çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can Yayınları, s. 47.

    [2] A.g.e., s. 49.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.