Son zamanlarda yaşanan ve yaşatılanların aklıma getirdiği sözcükler ve duyguları peş peşe sırala deseniz şunlar gelir: Diğerkamlık, empati, utanç, bencillik, utanmazlık, uydumculuk, seyirci kalmacılık (bunun İngilizce karşılığı bystander, ama bu sözcüğü Türkçede tam olarak karşılayacak tek bir sözcük yok, seyirci kalma tam olarak karşılamıyor anlamı), kurnazlık, ahlaksızlık… Bu sözcük ve duyguları sayfalar dolusu yazsanız bitmez. Ancak ben iki sözcük ve anlamları ile bu iki sözcüğün günümüzde olup biten kötülüklerle bağlantısı üzerinde duracağım. Bunlar diğerkamlık ve empati.
DİĞERKÂMLIĞIN ANLAMI
Diğerkâmlık, Farsça digar ve kam sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük. Digar, Türkçeye de diğer şeklinde geçmiş; başkası anlamına geliyor. Kâm sözcüğü de yine Farsça ve seven, sevgi, arzu gibi anlamlara geliyor. Nişanyan Etimoloji sözlüğüne göre bu sözcük Avestaca “kâma”, yani sevmek sözcüğüyle aynı kökenden geliyor. Aslında sözcüğün kökeni çok eskiye dayanıyor ve Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor ve bütün dillerde sözcüğün anlamı “sevmek”. Osmanlıcaya da geçmemiş midir bu sözcük? Nedim’in her kıtası “Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a” dizesiyle biten o güzelim şiirinin en bilinen dizesi misal “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan”’dır. Kuşkusuz burada kâm sözcüğü sevmek anlamından sıyrılıp “zevk, keyif” gibi anlamlara bürünmüştür. Ancak sevmek bir nevi zevk almak değil midir dünyadan? Sevmeyi bilmeyen dünyayı da zehredip her türlü keyfi günah saymaz mı etrafındakilere? Ya da kendisi her türlü herzeyi yiyerek hayatın nimetlerinden faydalanırken, başkaları bir tutamcık keyfedince hemen hizaya çekmeye kalkışmaz mı bu keyif ehillerini sevme kabızı bazı insanlar? Kendisi mutlu olmayan, başkasının mutluluğuna tahammülsüz değil midir? Neyse sorular bitmez, biz mevzumuzun kalbine geri dönelim. Bu bileşik sözcüğün düz anlamı başkasını sevmek ya da özgecil. Aslında tam karşılığı kendisinden daha çok başkası ya da başkaları adına kaygılanmak anlamına geliyor. Buradaki sevgi, kuşkusuz sahiplik ilişkisini pekiştiren değil, sevdiğinin iyi, sağlıklı, mutlu olmasını arzu eden bir sevgi.
ASIL MESELE BAŞKASINI SEVMEK YERİNE ONUN HAKLARINA SAYGI GÖSTERMEK
Diğerkâmlık sözcüğünün batı dillerindeki karşılığıysa altruizm. Bu sözcük de Latince kökenli alter ve huic sözcüklerinden türetilmiş. Hukuki anlamı, “hak sahibi olan diğer kişi”. Yaygın anlamı ise “başkasını gözetme, bencilliğin zıddı”. Başkasını gözetmek, aynı zamanda onun hakkına razı olmak ve riayet etmek demek. Batı dillerindeki altruizm sözcüğünün hukukla daha yakından ilişkisinin olduğunu görüyoruz. Elbette asıl mesele başkasını sevmenin ötesinde, onun haklarına saygı göstermek. Oysa herkes herkesi sevebiliyor; bir erkek karısını, sevgilisini sevebiliyor misal, bir patron, çalışanlarına meftun olabiliyor, bir Cumhurbaşkanı halkına “biz size aşığız!” diye ağız dolusu haykırabiliyor meydanlarda sonuna kadar açılmış hoparlörlere bağlı mikrofonu ağzının içine sokarcasına. Duyduğumuz duygu dolu nidadan sonra ise, aynı Cumhurbaşkanı aşkı ilan ettiği halkının bir kısmına ağız dolusu küfrederek, diğer yarısını küfrettiklerinin üstüne salmakla tehdit edebiliyor. Aşkından deliye dönen bir koca ya da sevgiliyse, sahibi olamadığı kadını “ya benimsin ya da kara toprağın” diyerek kurşun yağmuruna tutabiliyor ya da döverek öldürebiliyor. Şimdi mevzu uzadıkça, başkasını sevme konusunun cılkını çıkarmaya meylettiğimi fark ettim. Asıl mevzumuzdan yine sapmayalım. Sevgi önemli, ancak her şey sevgiyle bitmiyor demek ki. Zira bu zamanda sevgisinden öldüren erkek çoğaldı. Asıl mevzumuz yine bizi bekliyor.
BAŞKASININ ACISI KARŞISINDA ÜZÜLME, ACI DUYMA
Empati sözcüğünü herkes biliyor eminim. Sık sık sempati ile karıştırılsa da empati, karıştırılan bu sözcükle aynı dil ailesinden geliyor ve “kendini başkasının yerine koyabilmek” yaygın anlamıyla bilinse de asıl anlamı daha başka. Eski Yunancadan gelen asıl anlamı “içinde duymak, acı duymak, hissetmek”. Bu asıl kök anlamı ile günümüz yaygın anlamını birleştirirsek, “başkasının acısı karşısında üzülme, acı hissetme, kaygılanma” anlamı çıkıyor karşımıza. Bu ise kolay kolay hissedilebilen bir şey değil. Atasözlerine bile geçmiş: “Ateş düştüğü yeri yakar”. Oysa gerçekten ateş düştüğü yeri mi yakar? Kuşkusuz sıradan ve doğal bir sebeple yaşanan bir kaybın yaşattığı acı ya da ateşin düştüğü yeri yakması doğaldır da, zulüm, baskı, işkence, haksızlık, adaletsizlik sonucu yaşanan kayıplar ve mağduriyetler sadece düştüğü yere mi zarar verir? Misal çocuklarını ısıtmak için küçük oğlunun eline saç kurutma makinesi vererek yan odada çaresizlik içinde intihar eden bir annenin yaktığı ateş sadece yakınlarının içine mi düşer? Misal ailelerini geçindirmek için katırlarla akaryakıt kaçakçılığı yaparken “terörist oldukları zannedildiği” iddiasıyla savaş uçaklarıyla bombalanan onlarca insanın ölümü sadece yakınlarının ciğerlerini mi dağlar? Doğalgaz ve elektriğe gelen şirazesiz zamlardan sonra ısınamayan, elektriği kesilen binlerce insanın hissettiği yoksunluk sadece onları ve yakınlarını mı ilgilendirir? Elbette hayır.
AKP İKTİDARININ YARATTIĞI KUTUPLAŞMA EMPATİ DUYGUSUNU YOK ETTİ
Geçtiğimiz hafta bu ülkedeki pek çok insanda diğerkamlık ve empati duygusunun ne kadar yok olduğu iyice anlaşıldı. Bu duyguları yok eden sadece yaratılan korku iklimi değil kuşkusuz. Aynı zamanda sınırsız bir bencillik duygusu bu duyguları yok eden. Yoksulundan varsılına, muhafazakârından ilericisine, dindarından dindar olmayanına, Türkünden Kürtüne, işçisinden patronuna insanların büyük bir çoğunluğu ancak ucu kendine dokunduğu anda ses çıkarır hale geldi, o da ses çıkarmaya cesaret edebilirse. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödemeyi reddetmesi sonucunda elektriğinin kesilmesi ve ardından ortaya çıkan tartışmalar, yapılan eylemin ne kadar az anlaşıldığını da gösterdi bize. Hâlbuki Kılıçdaroğlu’nun elektriğinin kesilmesinin ardından yaptığı açıklamadan anladığımız eylemin tam da empati duygusunu yaygınlaştırmaya hizmet eden bir eylem olduğuydu. Elektriği kesilen binlerce insanın yaşadığı yoksunluğu önde gelen bir siyasi lider içinde hissetsin ve bu his topluma ve mümkünse bu yoksunluğa sebep olanlara bulaşsın meramıyla girişilen bir eylem. Ne var ki, bu eylem, toplumun en az yarısı tarafından tam olarak anlaşılmadı. Zira içinde yaşadığımız toplum, özellikle AKP iktidarının yarattığı toplumsal yarılmanın da etkisiyle empati duygusunu ve kendisinden başkasını sevebilme ve onun adına kaygılanabilme yeteneğini yitirmiş halde.
HAKSIZLIK VE HUKUKSUZLUK KARŞISINDA SUSMAK KENDİ YAŞAMINDAN VAZGEÇMEKTİR
İlk bakışta empati ve diğerkamlık kavramlarının kendini bırakıp başkası yerine kaygılanmak gibi bir anlama geldiği düşünülür. Bir insanın kendini, güvenliğini, özgürlüğünü riske atarak başkasını kurtarmaya çalışması, başkasının hakkını savunması bu nedenle rasyonel bir eylem gibi görünmez. “Nemelazım, haksızlığa uğrayan kişinin arkasında durursam, muktedir beni de hedef alabilir” diye düşünülür. Yalan da değildir elbette. Örnekler çoktur; yapılan haksızlık ve hukuksuzlukları dile getirirseniz, size bir şey yapılamasa dahi eşinize yapılabilir. Eşiniz muktedirin “ol” demesiyle bir zamanlar vali yapılmıştır, yine aynı muktedirin “olma” demesiyle valilikten azledilebilir. Bunu ve buna benzer başka örnekleri gören pek çok insan, yine Gezi Davası’nda yargılanan bir iş insanının hiçbir geçerli delile dayanmaksızın müebbet, tutuksuz yargılaması devam eden yedi kişinin 18 yıl hapse mahkûm edilmesine ses çıkarmaktan ürkebilir. Hâlbuki böylesi bir haksızlık ve hukuksuzluk karşısında susmak, sadece bu haksızlığa uğrayan kişilerin yanında durmamak, onlara yapılan haksızlığı sükût ederek onaylamak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendi hakkından, hukukundan, geleceğinden, hayatından da vazgeçmek anlamına gelir. Elbette insan bütün bilişsel zekâsına rağmen, korkuları olan bir varlıktır. Bilinmezden korkar, bir dakika sonra yaşamaya devam edip etmeyeceğinden korkar, aç kalmaktan korkar, bir yere kapatılmaktan korkar, şiddete uğramaktan korkar. Oysa bu korkular insanı eylemekten, düşünmekten, görmekten, duymaktan, kısacası yaşamaktan alıkoyar. Yaşadığını sanır ama insan sessizce yaşamından vaz geçtiğinin farkına varmaz. İnsan sadece kendi hayatını düşünmeye odaklandığı anda, o hayat yaşanmaya değer bir hayat değildir artık.
Size Auschwitz Toplama Kampından bir şekilde canlı kurtulabilmiş ve ömrünü bu kurtuluşun acısını çekerek geçirmiş, iki kez intihar girişiminde bulunmuş, ikinci girişiminde başarılı olarak hayatına kendi elleriyle son vermiş İtalyan Yahudisi Primo Levi’nin yazdığı “Boğulanlar Kurtulanlar” adlı anı kitabından birkaç alıntı yaparak derdimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum.
“Eğer herkesin acılarını çekmek zorunda kalsak ve çekebilsek yaşayamazdık. Belki de yalnızca azizler birçok insana acımak gibi olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler; ölü taşıyıcılarına, Özel Takımdaki kişilere ve bizlere en iyi durumda tekil insana, Mitmensch’e, soydaşımız insana yönelik, süreklilikten yoksun acıma kalıyor…”[1]
“Dolayısıyla kıyımın yok ettiği insanlarla ilgili bu bilgileri edindiğimiz kimseler başkalarıdır; hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı (ne yaşam ama!) yeğlemiş olan, kendi elleriyle ölümü seçmemiş, böyle bir seçime yönlendirilmemiş kimseler…”[2]
MUKTEDİR HUKUKUN KORUYUCUSU OLAN HÂKİMLERE BİZZAT HUKUKU KATLETTİRMİŞTİR
Primo Levi’nin “hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı yeğlemiş” olanlar diye tarif ettiği kişiler, Naziler tarafından katledilen soydaşlarının katledilmesine kısa bir süre daha hayatta kalma karşılığında alet olmuş Yahudilerdir. Naziler zannedildiğinin aksine, katliamların pek çoğunu kendileri yapmak yerine bizzat Yahudilere yaptırmışlardır. Muktedirin, hukukun koruyucusu olması gereken hâkimleri bizatihi hukukun katledilmesinde araç olarak kullanması bu örneğe ne kadar da benziyor değil mi? Ne var ki kabahat sadece hâkimlerde değildir. Bir halkın baskılar ve dayatmalar karşısında onurlu direniş ve başkaldırısını simgeleyen Gezi’nin intikamının geniş halk kitleleri ibret alsın dercesine bir avuç kişiden alınmasında maşa olarak kullanılan hâkimler artık sadece birer zavallıdır. Zavallıdır, zira sadece kendi konforlarını ve geleceklerini düşünerek sessizce kendi yaşamlarından da çoktan vaz geçmişlerdir. Kendinden ve çoğu zaman kendi yakınlarından başkasının acılarına kör ve sağır olan geniş kitlelerdir asıl sorumlu. Diğerkâmlığı ve empatiyi sadece başkası adına üzülmek ve kaygılanmak zanneden bu geniş kitleler, başkalarına yapılan haksızlık karşısında sesini çıkardığı zaman asıl olarak kendi yaşamına sahip çıktığının farkına varmadıkça muktedir daha çok hukuk katleder. İşte Gezi tam da sadece insan soydaşlarına değil, ağaç dostlarına da sahip çıkma girişimi olduğu için muktedir bu kadar öfkeli. Geniş halk kitleleri bu öfkeden korktuğu sürece, yaşadığı hayatın gerçek bir hayat olmadığının farkına varamayacaktır.
[1] Primo Levi (1996), Boğulanlar Kurtulanlar (Çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can Yayınları, s. 47.
[2] A.g.e., s. 49.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.