Etiket: #Eden

  • Canına Tak Eden Kadınlar, yanıldı mı?

    -Konuşsana kızım!
    Hakimin sesi Ankara Adliyesi’nin beşinci katındaki ağır ceza salonunda yankılandı. Sabahtan bu yana koridorlarda koşturmaktan bitap düşüp duruşma salonunda sırasını bekleyen avukatlar, bir kenarda sessizce dalıp gitmiş stajyer hakimler, kelimeleri kaçırdığından dörttür reisten azar işiten zabıt katibi, kapının tokmağını sıkı sıkıya tutmuş mübaşir…
    Sanık sandalyesinde oturan kadının sessizliği, uzun ince pencerelerden cimrice süzülen gün ışığında uyuklayan kalabalığı bir çığlık atmış gibi irkiltti. O andan itibaren siyah elbisesiyle gizlediği küçücük bedenini süzmeye başladı meraklı gözler.
    Dakikalar süren ürkütücü sessizlik mahkeme salonunu birkaç kez turlasa da kadın orada değilmişçesine suskunluğa bürünmüştü. Delici mavi gözbebekleri acıyla harelenmiş, bedeni yıkılacak gibi dizleri burkulmuş, akıp giden gözyaşları o bedene ait değilmişçesine ne bir hıçkırık ne de bir iç çekiş olmadan ardı ardına süzülmüştü.
    Salondakiler nefeslerini kesmiş, o davaya gelebilmek için hapishanedeki ranzaya çentik atan, sandalyeye oturunca da aslında suçsuz olduklarını anlatan bir sürü sanığın yanında ilk kez sessiz, çekingen, acı dolu bir kadını görmenin şaşkınlığıyla beklemişlerdi.
    Sessizliğin bu büyüleyici merakına kapılanlar arasında onca yolu tepip Sıhhiye’ye kadar gelen komşu kadınları, mahalle esnafı ve kocasının birkaç arkadaşı bile vardı. Bir de sanık sandalyesinin hemen arkasında dizilmiş, duygularını gizlemek için gözlerini yere dikmiş çocukları… Şimdi hepsi birer yetişkin olmuş, ikisi erkek dört çocuğu…
    1 yıl önce kendisini fuhuşa sürükleyen kocasını öldürmüştü Nazenin. Şimdi karar duruşmasında, ardında oturan çocuklarının olur da başına bir şey gelir diye, konuşmuyordu. Kendisi sustukça hakimin önünde bekleyen hesaplar kat be kat artıyor diye düşünüyordu.
    Öyle demişti Sincan Cezaevi’ndeki görüşmemizde. Cezasının üçüncü yılını çektiği Sincan Cezaevi Kadın Hapishanesi’nin Müdür Odası’nda bir araya gelmiştik. Kocasını neden öldürdüğünü sorduğumda, önce Müdür’ün ardından gardiyanların dışarı çıkmasını istemişti. Uzun bir sorguya tabi tutmuştu beni, ona gazeteci olduğumu anlatmıştım. Yanımda Yrd. Doç. Dr. Özlem Albayrak ve Psikolog Alp Ardıç vardı. Saatler sonunda söyleyivermişti, kocasının kendisini fuhuşa sürüklediğini. O gün çocuklarının başına bir şey gelir, onlara laf ederler diye susuverdiğini.
    “Eğer konuşsaydım, bugün çocuklarımdan ayrı kalmazdım” demişti.
    “Şimdi konuşmak istiyorum” deyip, anlatmıştı bir bir başına gelenleri. 12 yaşında evlendirilip, Ankara’ya zorla geldiğini, fabrikada çalışırken bir iş kazası sonucunda elini yitiren kocasının ona türlü işkenceler yaptığını, zorla fuhuşa sürüklediğini…
    “Bir çocuğum olmuştu. Ama diğerlerinin kimden olduğunu bile bilmiyordum…” diyordu. Gözlerinde hiç geçmeyen bir ıslaklık vardı, mavi delici gözlerindeki acı değdiği her yeri yerle bir ediyordu.
    Aynı gün bizimle görüşmeye gelen başka bir kadın ise tam 15 yıldır cezaevindeydi. Erken yaşta evlendirilen kadın, kocasının türlü eziyetlerine maruz kalmıştı. Utana sıkıla, onun dışkısını evin ortasına yapıp, zorla kendisine yedirmeye çalıştığını ima etmişti. Hem de bir iki kez değil, evli oldukları 38 yıl boyunca, defalarca. Bu şiddetten kaçmak için bir kez ikinci kattaki evinin balkonundan atlayıp topuklarının kırılmasını göze almış, birkaç kez de köy yerinde gece vakti tarlada nefesini tutup saklanmıştı:
    “Eve girmek istemezdim, korkardım, sesimi de çıkaramazdım. Geç saatlere kadar ‘tarlada çalışıyorum’ derdim de gidemezdim. Tam 38 sene o eve girmemek için ne çileler çektim. Ben evde olup da o akşam geldiğinde, hırka koluna bıçak saklayıp açardım kapıyı, bir şey yapacağımdan değil ya. Tam 38 sene ben öyle açtım kapıyı. En son günü yine dövmeye başladı. Kaçtım, kapıya kadar ulaştım. Kapıyı kilitlemiş yine anahtarı cebine koymuş, geldi arkamdan saçlarımdan tutup sürükleyince, ben de elimdeki bıçağı vurdum sonra balkondan atladım. Orada bayılmışım. Ayılınca söylediler öldüğünü.”
    Yaşlı kadın yargılandığı sırada adamın sapkınlıklarını anlatmaya utanmış, görüşmeyi yaparken bizden Yargıtay’a dilekçe yazmamızı istemişti.
    Cezaevlerinde kocalarının yaptıklarını ‘sapkın’ diye niteleyip ayrıntılarını anlatamayanlar olduğu gibi, bu yaşlı kadın gibi utana sıkıla da olsa başlarına geleni anlatanlar arasında, kocasının onu kendi yanında başka biriyle olmaya zorladığını ima eden bir kadın da vardı. Son kavgalarında kocasını öldürmüştü. Cezaevinde çalışan kadının tek tesellisi kazandığı parayla kızını üniversiteye göndermek olmuştu. O da yaşadığı sapkınlık hallerini mahkemede dile getirememiş, müebbete mahkum olmuştu.
    Ankara Sincan, Denizli Bozkurt, Adana Karataş, İstanbul Bakırköy ve Eskişehir Çifteler Kadın Cezaevlerinde kocasını öldürmüş onlarca kadınla konuştum. Hepsinin içinde tek bir şey vardı, konuşamamak… Eğer konuşsalardı cezalarında indirim yapılacağını ya da kendilerini savundukları için o erkekleri öldürdüklerinden serbest kalacaklarını düşünen onlarca kadın…
    Ben de onlara dahildim.
    Hep beraber yanılabilir miydik? Hepimiz birden aynı anda…
    Mümkün değildi ama oldu.

    Çilem Doğan: Öldürmeseydi, öldürülecekti. Ölmedi, cezalandırıldı

    Çilem Doğan davası hepimizin aynı anda nasıl da yanıldığını gösterdi.
    Kadınlar başlarına gelen türlü felaketleri anlatsa da
    Bize, sanki önceden sözleşmiş gibi hepsi tek tek ama aynı cümleyle söyledikleri gibi hakime de “Ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti” deseler de yargının erkekliği altında boğulacağımızı bize gösterdiler.
    Yanıldık.

  • Haklarını birbirine teslim eden kadınların hesabı

    Burcu Yıldırım

    Öncelikle sözümüzün çoğalmasına imkan oluşturduğu ve buradan seslenmeme değer gördükleri için medyaport.net ekibine teşekkür ediyorum. Bu başlangıca bir girizgah yapmak gerekirse; yazmaya, sormaya, yaşadıklarımızı yan yana koymaya, biriktirmeye ama ille de umut etmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçtan kaynaklı da dilimin döndüğünce etrafımızda olup bitenlere küçük bir pencere açmaya, kadınların gündemini aktarmaya çalışacağım.

    Yeni bir yıla girdik ve yeniye dair olanca özlemimizle dileklerimizi sıraladık. Elbette umut ettiğimizce, hayal kurduğumuzca ve harekete geçtiğimizce varız. Ancak yaşadığımız her gün, bir öncekini aratır hale geldi. 2020 yılı hepimizin malumu pandeminin, ekonomik krizin, yoksulluğun ve artan baskıların gölgesinde geçti. Bu süreçte gördük ki halka, en çok da kadın ve çocuklara en zor zamanlarında can simidi olacak hiçbir kurum kalmamış.

    Neden mi bahsediyorum? Hadi biraz açalım. Daha birkaç gün önce aynı gün içerisinde dört kadın öldürüldü. Sayıyla dört ama hikayeleriyle anlatmakla bitiremeyeceğimiz kadınlar… Bakanlar kınamakla yetindi. Davanın takipçisi olmalar, en ağır cezaları almaları yönünde dilek ve temenniler havalarda uçuştu. Peki hangi bağımsız yargı bunu sağlayacak ya da davayı nasıl takip edecekler? Bugüne kadar kaç kadın cinayeti davası takip etmişler? “İyi hal” ve “tahrik” indirimlerine karşı ses çıkarmışlar ya da şiddeti önlemeye yönelik ilk imzacıları olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırmak yerine, ne kadar sahip çıkmışlar? Kadınların yıllardır yüksek sesle söylediği “kadın cinayetleri politiktir” tespiti sadece şu üç beş soruyla bile gün yüzüne çıkıyor ne yazık ki.

    Kadınlar her gün soruyor: Gülistan Doku’ya, Rabia Naz’a, Nadira Kadirova’ya, Duygu Delen’e ve yeni yılın ilk gününde şüpheli ölümüyle hayatını kaybeden Feyza Nur Saydam’a ne olduğunu. Bu kadın ve çocukların bir ortak yanı daha var; şüphelilerinin hep sırtı sağlam ve hali vakti yerinde insanlar. Adaletin terazisinin kişilere, mevkilere, varlıklara göre değiştiğini deneyimleyen bu kadınlar hangi kurumlara güvenecek? Sıkışıldığında yargıya havale edilen konular ve yargının bir türlü bağımsız hareket edemediği  bu günler, hangi yaraya merhem olacak? Baktık işin içinden çıkamıyoruz, kınayıp geçelim mi ya da ileride bir gün, bir suç ve suçlu bulup alınan bütün hukuksuz kararları kimin üzerine yıkalım?

    Her ay, her yıl öldürülen ve şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden kadınların çetelesi tutuluyor. Bunu basına yansıyan ve el yordamıyla ulaştığımız bilgilerden ediniyoruz. Kadın örgütleri titizlikle üzerinde durmaya çalışıyor ancak devlet kanadında ne bir çalışma ne bir bilimsel veri ne de buna dair bir hareket var. En son 2009 yılında Adalet Bakanlığı, 2002 ve 2009 yılları arasında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını belirtmişti. Ogün bugündür resmi olarak açıklanan tek bir veri bile yok.

    Çizdikleri pembe tablonun etkisinde kaldıklarından mıdır bilinmez bu konuda kararlı bir sessizlikleri var. Bütün bunların yanı sıra geçtiğimiz Kasım ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kadın cinayetlerinin geçen yıla oranla azaldığını savundu ve Kadın Destek Uygulaması (KADES) verilerini gösterdi. Uygulamanın olumlu bir adım olduğunu cepte tutalım; peki uygulamayı indiremeyen kadınlar, telefonu olmayan, internete ulaşamayanlar için bir pratik çözüm var mı? Yine bakanlığın açıklamalarına göre KADES uygulamasını Aralık ayı itibariyle 1 milyon 174 bin kişi indirmiş. Başlı başına bu rakam bile kadınların içinde bulunduğu duruma ve her an yaşayabilecekleri korkuya işaret ediyor. Sadece bu veri bile tehlikenin kapıda değil, kadınların evlerinin içinde, en yakınında  olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kadınları, sürekli ailenin içinde tanımlamaktan, en iyi görevin annelik olduğunu öğütlemekten ve “itaat et” demekten artık vazgeçmek gerekmiyor mu?

    Bu memlekette kadınlar, yaşadıklarını ispatlamak için kendi kanlarıyla katillerinin ismini yazmak ya da bir gün öldürülürsem diye dün 17 yaşında yedinci kattan düşerek şüpheli ölümüyle gündeme gelen Feyza Nur Saydam gibi “Bana bir gün ulaşılamazsa kaçmamışımdır kaybedilmişimdir, ben bir yerden aşağı atlamam Allah korkum var benim ama biri atmıştır, uyuşturucu kullanmam zorla verilmiştir. Bir gün hashtaglerden biri olursam bulunacak kılıfların hiçbirini yapmam, hakkımı arayın” diye sosyal medyadan çağrıda bulunmak zorunda kalıyor! Geleceğini, hakkını arayacak kadınlara teslim ediyor. Feyza’nın ölüm nedeni kesinleşmedi ama bütün bu soruşturma aşamasından bağımsız genç bir kadının olası ölümüyle ilgili duyduğu kaygı. Bir gün bu şekilde öldürülebileceği ihtimalini düşünmek. Bilmem anlaşılıyor mu?

    Bu durumda kadınlar kendilerine biçilen kaderlerine ve ölüme terk ediliyor desek çok abartmış olmayız. Çünkü daha karakoldaki şikayet aşamasında dahi şiddete uğrayan kadınlar devletin bütün kurumları aracılığıyla yalnızlaştırılıyor. Yaşadığı travmayla bir de uğradığı şiddeti, tacizi, tecavüzü ispat etmek zorunda kalıyor.

    Kürsülerden bitmek bilmeyen cinsiyetçi dil ve nefret söylemi, her gün baskı politikalarıyla üretilen şiddet, yaşam alanı sunmuyor. Kadınların yarınlardan alacak çok hesabı var. Haklarıyla beraber insanca yaşamayı hesap eden kadınların öfkesi birikiyor ve her gün daha çok yana yana geliyorlar. Bunu görmemekte ısrar edenler kuşkusuz ki yarınlarını da göremiyor.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.