Etiket: #daki

  • Bakan Antalya’daki yurt cinayeti ile ilgili konuşamadı; muhalefeti suçladı

    Antalya’nın Kepez ilçesinde cemaatlere ait bir yurt.

    Adı Antalya İlim ve Kültür Derneği. Bu dernekte aşçı olarak çalışan İhsan Güney, dün Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 1. Sınıf öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul adlı öğrencinin başını satırla kesti.

    Ayrıntılar korkunç. Cinayetten sonra kesik başı göğsüne koyup, “Deccali vurdum” diye bağırıyor aşçı. Satırı da ölen gencin göğsünün üstüne bıraktı.

    “Decaal” yalan söyleyen anlamında İslami bir tanım.

    Bu kan donduran cinayet dün Meclis’te de gündemdi. Cinayetin işlendiği saatlerde yurtlardan sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Kasapoğlu, Meclis Genel Kurulu’nda bütçeyi savunuyordu.

    HDP Milletvekili Mahmut Toğrul, cinayetin işlendiği yurdun adını verip, olayı Kasapoğlu’na sordu. Kasapoğlu, “Konuyu Antalya Valimizle görüştüm, olayın gerçekleştiği mahallin bir özel işletme ya da bir dernek ya da vakfa ait yurt olmadığı bilgisine ulaştım” dedi.

    Olay, cinayeti gören bir öğrencinin yemekhanenin kapısını kilitleyip polisi araması ile ortaya çıkmış, dakikalar içinde tüm ayrıntılar haber sitelerinde paylaşılmıştı. Tüm ayrıntılar biliniyor, Milletvekilleri tüm ayrıntıları Genel Kurul’da veriyordu.

    Buna karşın Bakanın, Genel Kurul’da yurdun ismini vermemesi dikkatleri çekti. Çok sayıda milletvekilleri “Yurdun ismini açıkla, yurdun ismini açıkla” diye ısrar etti, ama Kasapoğlu sessizliğini korudu.

    Çünkü o yurt, bir cemaat, bir tarikat yurduydu.

    Ve çocuklar bu tarikat ve cemaat yurtlarında kaldıkları için böyle cahil insanların elinde kalıyorlardı.

    AKP iktidarı boyunca devlet yurtlarını kaderine terk etmiş, ödeneklerini küçültmüş, yurt hizmetini cemaat ve tarikatlara bırakmıştı. Bunun için de başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere çok sayıda belediye Ensar, Tügva gibi kuruluşlara taşınmazlarını yurt hizmeti görmeleri için bağışlamıştı.

    Sonradan Tügva sızıntılarıyla ortaya çıkan belgeler, bu cemaat ve tarikat yurtlarının AKP’nin insan kaynağı olarak yetiştirildiğini, bu yurtlarda kalanların düzenli olarak devlet kademelerine yerleştirildiğini, yani bir bakıma AKP’nin paralel bir devlet düzeni kurduğunu ortaya koyuyordu. Antalya’daki yurt cinayeti de AKP’nin elleriyle kurduğu bu yurt düzeninin sonucuydu.

    Muhalefet milletvekilleri dün Genel Kurul’da ısrarla cinayetin işlendiği yurdun adının Bakan tarafından telaffuz edilmesini istese de niyeyse Bakan Kasapoğlu, o anda tüm haber sitelerinde adı anılan yurdun ismini saklamaya özen gösterdi.

    Hatta eline başka yurtların resimlerini alıp tek tek gösterdi.

    O yurtların resimlerini gösterirken, muhalefet milletvekilleri, “Çocuklarımızı cemaat yurtlarına terk etmeye utanmıyor musunuz?”, “Çocuklarımız neden cemaatlere teslim edildi?”, “Hesap verin” diye bağırıyordu. CHP’li Ali Şeker, “Tarikat yurtlarına bıraktınız çocukları, gençleri tarikatların kucağına bıraktınız” diyordu.

    Bakan Kasapoğlu, muhalefetin öfkesi karşısında cinayetle ilgili hiçbir açıklama ya da yorum yapamadı. Çareyi, AKP’nin klasik bir taktiği olarak, muhalefete vurmakta buldu:

    ““Hiçbir hadiseyi kirli siyasetisiniz için istismar etmeyin.”

    Yanıt da CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’dan geldi:

    “Bu bir üniversite ve bu olay gerçekleşmiş iken Sayın Bakanın burada bir işportacı edasıyla yurt resimleri göstermesini aziz milletin takdirine bırakıyorum. Evet, insan üzülür. İnsan üzülür, o çocuk devletin bir yurdunda kalıyor olabilseydi bugün başı kesilmeyecekti Sayın Başkan!”

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Ankara’daki siyasi trafik ve HDP’ye dönük nezaketsizlik

    Trafik deyince hemen herkesin aklına İstanbul’daki araç trafiği gelir, fakat son dönemlerde Ankara’nın siyasi trafiği İstanbul’u sollamış gözüküyor.

    Muhalefetteki siyasi partilerin her biri bayramlaşırcasına birbirini ziyaret ediyor. Tabi ziyaret sonrası da kameraların karşısına çıkıp, ziyaretin özel bir anlam içermediğini ve tamamıyla nezaket ziyaretinde bulunduklarını belirtiyorlar.

    Bu baş döndüren ve her yönüyle ittifak kokan nezaket ziyaretlerinde hiç de ittifaktan bahsedilmiyor.

    Muhalefet cephesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve iktidar cephesi hariç, İyi Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Demokrat Parti genel başkanlarını kendi merkezlerinde bizzat ziyaret etti.

    Pandemi mandemi dinlemeyen bu “nezaket” ya da “hayırlı olsun” ziyaretleri aynı şekilde muhalefetteki tüm partiler arasında benzer olarak bu kez de “i-adeyi ziyaret” olarak gerçekleşmektedir.

    İktidardaki Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da öyle görünüyor ki, muhalefetin bu ziyaretlerinden feyz aldı.

    O da bir dizi ziyaret başlattı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi birkaç kez ziyaret etti, aynı şekilde Bahçeli’de O’nu ziyaret etti. Parti sayıları çok sınırlı olduğu için, bu ziyaretleri de hemencecik bitiverdi.

    Bu durum Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı yeterince tatmin etmediği için, bu kez de Erdoğan muhalefetin tarlasına dalarak, Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ü kendi evinde ziyaret etti.

    Fakat Erdoğan’ın bu ziyareti muhalefetin kendi arasındaki ziyaretten daha çok konuşuldu.

    Erdoğan hiç çekinmeden bunun bir ittifak ziyareti olabileceğini söyledi. Fakat muhalefet bu noktada Erdoğan kadar bile cesaret gösteremedi.

    Muhalefetin küçük-küçük ortağı Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici de bunun boyutunu biraz daha ilerleterek İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i parti genel merkezinde ziyaret etti.

    Aslında muhalefetin ziyaret turları iktidara yeni bir ilham verse de, işin özünde öyle görünüyor ki, iktidar bu görüşmelerden ürkmüş. Bu yüzden de mevcut gelişmeleri tersine çevirmek için iktidar da benzer hamleler içine girdi.

    Muharrem İnce’nin partisi henüz kurulmadığı için bugüne kadar herhangi bir görüşmede bulunmadı, O daha çok halkı ziyaretle meşgul.

    Fakat geçtiğimiz günlerde CHP’den ilk istifasını açıklarken, HDP’nin ziyaretlerine dikkat çekerek, eğer biri O’nu ziyarete gelirse aynı karede fotoğraf vermekten çekinmeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizdi.

    Bu eleştiri oklarının yönü, doğrudan HDP ile aynı karede bulunmak istemeyen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelikti.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar ve yanındaki heyet, CHP Genel Merkezi’nde CHP kürsüsünde basının karşısına çıkarken, yanlarında ne Kılıçdaroğlu ne de CHP’den bir yetkili yer almıştı. Aynı durum Saadet Partisi’nde de yaşandı. İşte Muharrem İnce buna dikkat çekiyordu.

    Gazeteciler tarafından bu soru HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a sorulunca, Sancar’ın yanıtı şu oldu: “Bu bizim isteğimiz.”

    Aslında yapılan nezaketsizliğe karşı Sancar yine de büyük bir nezaket göstermişti.

    Yaşadığımız coğrafyada en azında şöyle bir incelik var. Biri sizi ziyarete gelince, siz de onu kapıya kadar uğurlar ve açıklanacak bir şey varsa da birlikte açıklarsınız. Ancak siyasi nezaketsizlik görüldüğü kadarıyla onu da yok etmiş.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.