Etiket: #da

  • Analiz yoksa varyant da yok!

    Ne Omicron’u? Biz daha Delta varyantı ile yüzleşememiştik ki.

    Delta varyantının patlama yaptığı yaz aylarında hallerimiz evlere şenlikti hatırlarsanız… Tutarsız, ölçüsüz ve dahi “bilimsiz” yasaklardan çıkanlar olarak, çayır görmüş oğlaklar gibi yayıldık her tarafa. Deniz kenarları, oteller, tatil beldeleri, sahiller, plajlar, kafeler, restoranlar, düğünler falan derken, “fiziksel mesafe” önlemini hiçe sayacak ne kadar etkinlik varsa yaptık. Maskeyle yüzecek, yemek yiyecek değildik ya, açık hava dedik, maskeleri de attık. Doğrusu ya; pek mutluyduk o esnada…

    Sonra?

    Sonra, herkes hasta tabii… Öksürük, hapşırık, burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, ateş gırla gidiyor; ama kimse COVID değil!

    “Aman dikkat, Delta varyantı çok yaygınmış” diyorsun; “Yok yea, klimanın önünde fazla oturdum, klima çarptı, ondan” diyor.

    Klimalar, kimseleri bu yaz çarptıkları kadar çarpmamıştır!

    “Ama boğazın da ağrıyormuş” diyorsun, “Rakıya buzu fazla kaçırdım da, ondan”… “Ama, halsizlik, ateş?…”

    Sonunda iş geldi aşıya kadar dayandı. “Aşı yüzünden hasta herkes” dedi en sonunda bir ahbabım.  O esnada yüzünde maske yoktu, farklı ortamlardan gelen 4-5 kişi olarak pek de geniş olmayan bir yerde oturuyorduk. Ama o, COVID’e, Delta’nın yayılmış olabileceğine kesinlikle ihtimal vermiyordu ve herkesin aşı nedeniyle hasta olduğunu düşünüyordu gerçekten. Çünkü, salgın yönetimi o kadar kötüydü ki -hâlâ da öyle- insanlar kafa karışıklığından asıl sorunları gözden kaçırıyorlardı.

    Baktım Delta ile yüzleşemeyeceğiz, ben mevzuyu orada bıraktım.

    Ama salgın devam ediyor kuşkusuz.

    Hayatımızın başka bir evresinde ya da COVID-19 pandemisinin var olmadığı koşullarda olsaydı belki hiç öğrenmeyecektik ya da ilgilenmeyecektik ama şu an büyük çoğunluğumuz, virüslerin mutasyona uğramasının ve varlıklarını çoklu mutasyonların sebep olduğu varyantlar yoluyla sürdürmesinin son derece doğal olduğu bilgisine sahibiz sanırım. Çünkü evrim!

    SARS-CoV-2 virüsü de doğal olarak sayısız mutasyon geçirdi şu ana kadar ve mutasyonların sebep olduğu varyantlardan bazıları pandeminin akışını etkileyecek nitelikler taşıdığı için daha öne çıktı. Yaz başındaki Delta varyantı bunlardan biriydi. Buna şimdi, ilk olarak Güney Afrika’da tespit edilen ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 26 Kasım’da “endişe verici varyant” kategorisine aldığı Omicron varyantı eklendi. Ama bazılarımız endişeli değil tabii ki…

    Yetkililerce “üssel olarak yayıldığı” belirtilen Omicron varyantının şu anda 20’i aşkın ülkeye yayıldığı bildirildi.[1] Merak ediyorum, içinde bulunduğumuz “seyahat” ve “ulaşım” hızında, söz konusu varyantın hâlâ dünyanın geniş kesimine yayılmadığını düşünen var mı?

    Hatırlıyor musunuz? Hani pandeminin başında virüs tüm dünyaya hızla yayılırken, Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri “test, test, test” diye haykırıyordu da, Türkiye’de yetkililer günde sadece 2 bin civarında test yapıldığı halde, “Bizde vaka yok” diyebiliyorlardı ya. O hesap. Test yoktu, vaka da yoktu.

    Bayılıyorum ben bu ferahlığa. Önce vakaları gizle, sonra verileri gizle. Sonra hasta-vaka ayrıdır falan de, toplumda kafa karışıklığı yarat. Sonra bir gecede o gizlenen rakamları araya kaynat. Hatırlıyorsunuz değil mi; 9 Aralık 2020’de 558 bin 517 olan toplam vaka sayısı, 10 Aralık 2020’de (1 milyon 190 bin 050 artırılarak) 1 milyon 748 bin 567 oldu bir gecede.[2] Gerçekten yaptı bunu bu ülkede sağlık otoritesi… Aynı şey vefat sayıları için yapılıyor şimdi. Bir gecede, “TÜİK açıkladı, vefat sayıları bildiğimizin 5 misliymiş” diyiverecekler sıkılmadan.

    Veriler şeffaf değilmiş, rakamlar tahrif ediliyormuş, insanlar çaresizmiş, insanlar ölüyormuş, kimin umurunda?

    “Yurtdışındaki COVID’li hastaları memleketimizde tedavi edeceğiz” der, alırız Hans Kluge’dan* tebrikleri. Ne varyantı? Analiz yoksa, varyant da yok!

    * Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Direktörü

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/guney-afrikali-yetkililer-omicron-ussel-olarak-yayiliyor-hizi-endise-verici-haber-1543928

    [2] https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

  • Tokyo’da 8 madalya şov yaptırır…

    Bir olimpiyat oyunları daha başladı…

    Tokyo’da 2020’de yapılması gereken olimpiyat oyunlarının pandemi nedeniyle 2021’de yapılması kararlaştırıldı…

    Ancak yine de Tokyo 2020 diye yapılıyor…

    Pandemi gölgesinde yapılan olimpiyat oyunlarında medya, eski  oyunlarda olduğu gibi ışıklı, süslü açılış ve kapanış törenlerinin muhteşem oluşundan söz edecek…

    Türkiye Tokyo’ya 50’si kadın, 58’i erkek olmak üzere 108 sporcu ile 18 branşta temsil ediliyor..

    Kafile Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Gençlik ve Spor Bakanı tarafından uğurlandı…

    Çeşitli fotoğraflar çekildi…

    İddialı sözler söylendi…

    Türk sporunun geliştiğini dile getirdiler…

    Bu sözler Türkiye’ye özgü değil…

    Kapitalizmin egemen olduğu az gelişmiş tüm ülkelerde, kapitalizm ruhunu tüm spor dallarına işlemiş durumda….

    Pandemi de olsa sporcularımız iki yılı aşkındır çalışıyor…

    Şimdiden başarısızlık karşısında pandemi bahane edilmemeli…

    Türkiye 1936 – 2016 yılları arasında yapılan olimpiyat oyunlarında 39 altın, 24 gümüş, 28 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanmıştır…

    Bu madalyaları güreş, halter, judo, boks, teakwondo ve atletizmde kazandı…

    Güreşte 63, halterde 11, tekwondoda 7, boksta 5, atletizmde 3, judoda 2 madalya kazanan sporcularımız kürsüde yer aldı…

    Bu rakamlar da gösteriyor ki güreşçilerimiz, toplam madalyaların  yüzde 60’nı kazanmış…

    Olimpiyatların lokomotifi olmuş…

    Tokyo’da ne olacak…

    Güreş, teakwondo, cimnastik dışında madalya kazanacak sporcumuz var diyemiyoruz…

    Yine bu branşlarda kazanacağımız madalyalarla övüneceğiz…

    Atletizmde, yüzmede, boksta, okçulukta, judoda madalya gelirse büyük sürpriz olur…

    Şimdi gözler Tokyo’da…

    23 Temmuz -8 Ağustos tarihleri arasında müsabakalar yapılacak…

    108 sporcu ile gittik…

    Bakalım yüzün sekizi madalya olacak mı…

    8 madalyayı başarı kabul ederim…

    Pek de umutlu değilim….

    Yanılan ben olayım…

    Sekiz madalya kazanıldı mı şov yapılır, fotoğraflar çekilir, Türk sporunu da kurtarmış oluruz…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Davulun sesi artık uzaktan da hoş gelmiyor

    İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 yılında Türkiye ve tarafı olan ülkeler arasında İstanbul’da görüşülerek imzalandı. Asıl adı ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir ancak İstanbul’da görüşülüp imzalanması nedeniyle İstanbul Sözleşmesi olarak bilinir. Bu sözleşme 1 Ağustos 2014 yılında da mecliste onaylanarak yürürlüğe girdi. İlk imzacısı olmakla övünen Avrupa Birliği ülkelerinin gözüne girmeye çalışan ve Ortadoğu ülkelerinin abisi ve hamisi olmakla gururlanarak rast geldiğine demokrasi nağmeleri dağıtan Türkiye, bugünlerde başladığı on yılın daha da gerisinde.

    Geçtiğimiz hafta, Sözleşme’nin onuncu yılı olmasına ilişkin sosyal medya üzerinden kadınlar yayınladıkları videolarla taleplerini bir kez daha gündem etti. İstanbul Sözleşmesi, hayati bir önem taşıyor. İşçisinden ev kadınına, kamu emekçisinden üniversiteli gençlere kadar sahiplenilen ve “vazgeçmiyoruz” kararlığıyla elden ele yayılan talepler, bir yanıyla kadınların eşit koşullarda yaşama ısrarı. Kendi haklarının kimse tarafından ellerine verilmeyeceği bilincini, karakoldan failinin kendisinden önce eve gönderildiğiyle deneyimleyen kadınlar, artık çok daha hızlı bir şekilde yan yana geliyor. Aslında sadece kadınların değil, toplumun yüzde 80’inin vazgeçmeye niyeti olmadığı bu uluslararası sözleşme, siyasal iktidarın ayağına fazlaca dolandı.

    İstanbul Sözleşmesi’nin önemi de burada devreye giriyor. Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, suçluların kovuşturulması ve cezalandırılması konusunda bizzat devlete ve kurumlarına görev yükleyen, sağlanmadığı noktada da uluslararası düzeyde yargılanmanın önünü açan bu bütüncül tedbirlerin sorumluluğunu AKP hükümeti ve ittifakları almayı reddediyor. Kadınlar ise her gün üçer beşer katledilmeye, çocuklar istismar edilmeye devam ediyor. Şiddete uğrayan kadınlar güvenlik güçlerine başvurduğunda “hepinizin başına bir polis dikemeyiz” yanıtı aldıklarında, her mahalle arasında görevlendirilen bekçiler; 1 Mayıs afişleri söküp, çekirdek çitleyerek mesai harcıyor. Yıllar yılı güvenliğe harcanan paradan da insan gücünden de nasibini alamayan kadınların kuru laflara karınları çoktan doydu.

    Yeri geldiğinde “kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” diye ahkam kesen iktidar temsilcileri, kadınlara yaşarken sadece ‘analık’, ölünce de ‘cennet’i göstermekten ileriye gidemedi. İktidarda kalmanın bedelini artık cemaat ve tarikatlara yaslanmakta bulan bu kara düzenin meyveleri, en çok da kadınların canını almaya devam ediyor. Pandemi ile önlemi taciz ve tecavüzcüleri, mafya çetelerini toplumun arasına salmakta bulan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh edip yerine İnsan Hakları Eylem Planı diye bir dizi madde sunan ve açıkladığı andan itibaren de her yeni gün bir insan hakları ihlaline imza atan devletliler; katilleri, kadınları, çocukları tek bir torbanın içine koyup kendilerini kurtarma ve ceplerini doldurma peşindeler. İronik ama işin modası da bulundu! Artık saldırganlar “Ben devletim” diye suç işliyor ve tehdit ediyor.

    Çılgın projeler, duble yollar, TOKİ betonları, yandaş zengin etme çabaları ve aya yolculuk derken; kadınları, çocukları ve toplumun eşit bir şekilde yaşama talebini hiçe sayan bu düzen aynı hızla baş aşağı gidiyor. Yıllar yılı acıyla karışık deneyimlediğimiz mücadele birikimleri hepimize çok şey kattı. Artık davulun sesi hiçbirimize uzaktan bile hoş gelmiyor. Pandemi ile mutasyonları tartıştığımız bir dönemde evrimi ilkokul kitaplarından çıkaran, kadınlara AKP iktidarında özgürlükler sunulduğundan bahsederken toplumsal cinsiyet eşitliği kelimesine dahi tahammül edemeyen ve yine derslerde okutulmasını engelleyenler de kadın hareketinden, mücadelesinden çok şey öğrenecek.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Bir Paradoksun İzini Sürmek: ‘Ahlaklı ve Dürüst Ol, Fazla da Sivrilme!’

    Tezcan Durna1

    Belirgin bir politik angajmanı olmayan, ortalama Türkiye yurttaşı bir baba, seksenli yıllarda, yetmişli yılların o politik kargaşasından dizleri titreyerek çıktığı için, çocuklarına ergenlik çağından itibaren toplumun önünde fazla sivrilmemesini, fazla öne çıkmamasını öğütlemiştir. Bu öğüdün muhatabı olmamış yoktur bu nesil içinde sanırım. Hatta bu öğüde atasözleri de eşlik etmiştir: Erken öten horozun başını keserler, hızlı koşan atın boku seyrek düşer, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bu atasözleri kuşkusuz her zaman bir sağduyuyu temsil eder. Ancak sağduyu her zaman, içinde hegemonik bir tahakkümü de barındırmıştır. Tarihsel konjonktüre göre sağduyu genelin ahlaki değerleriyle tikeli, azınlığı, marjinali her zaman baskılama işlevi de görmüştür. Bu öğüde ister istemez bir başkası da eşlik etmiştir. Hatta bu öğüt değil bir istek, dilek ve zaman zaman emirdir: Vatana millete hayırlı evlat olmak! Bunun tam anlamını sanırım ben ilkokulu bitirirken başrolünde oynadığım bir piyesin anlatısıyla kavradım! Üstünden haliyle çok zaman geçtiği için, ne piyesin yazarını anımsıyorum ne de detaylarını. Hatırladığım kadarıyla benim oynadığım rolün adı Küçük Ali’ydi ve Kurtuluş Savaşı’nda cephede bir yerden bir yere haber taşımaya çalışırken yakalanıp düşman tarafından öldürülüyordum. Cenazem finalde Türk Bayrağına sarılı bir tabuta konulup taşınıyordu. O zamanlar köy ilkokulunun piyeslerine yoğun bir ilgi gösteren köy halkı bu finale topluca ağlamış ve bu ağlama histerisi milli duyguları harekete geçirmişti. İşte bu histeride vatan, millet, bayrak ve bunlarda temsil edilen vatana millete hayırlı evlat olma ideali ortaya çıkıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda ya da yaşlarımda diyeyim ben bu vatana millete hayırlı evlat olma isteği ile sivrilmeme-öne çıkmama yasağı arasındaki çelişkiyi bir türlü çözemedim. Hem vatana millete hayırlı evlat olup hem de ortalama bir yurttaş olmak, sana dokunmayan yılanı görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi? Vatana millete hayırlı bir evlat olma isteği bu paradoksa rağmen haydi diyelim mümkün olabilirdi. Bunun yanı sıra bir de üstüne ahlaklı ve dürüst bir yurttaş-insan olmak isteniyordu. Yani hem dürüst-ahlaklı bir yurttaş olacaksın hem de sana zararı dokunmadıkça herhangi bir haksızlığa, sivrilmemek gerekliliği nedeniyle ses çıkarmayacaksın. Bütün bu çelişkiler yıllarca beynimi kemirip durdu. Hala da kemirmeye devam ediyor.

    NASIL AHLAKLI, DÜRÜST OLUNUR?

    Sivrilmeyerek, göze batmayarak, bazı güç odaklarını rahatsız etmeyerek ahlaklı ve dürüst olmak mümkün mü? İnsan sadece kendisine ahlaklı ve dürüst olarak ahlaklı kalabilir mi? Ahlak denilen şey sadece insanın kendine ahlaklı olarak sahip olunabilecek bir şey midir? Yani ahlak sadece insanın kendinden sorumlu olmasıyla sahip olunabilecek bir şey midir? Yani insan, sadece kendisinin dürüst olmasıyla, başkasının başına gelen haksızlıklara sivrilmemek, öne çıkmamak kaygısıyla ses çıkarmadan ahlaklı ve dürüst olabilir mi? Peki yanlış, ahlaksız ya da dürüst olmayan şeyler yapmış birisine, bir yöneticiye başına bir hal gelecek korkusuyla ses çıkarmamamız halinde yine ahlaklı ya da dürüst kalabilir miyiz? Yıllarca bu paradoksu çözmeye çalıştım. Muhtemelen benim gibi bu paradoksun yaşattığı açmazları deneyimleyen herkes bu girdaba düşmüştür.

    Hem ahlaklı, dürüst olacaksın, hem de insanlar açlıktan kırılırken zevk sefa süren yöneticilere başına bir iş açılır diye ses çıkarmayacaksın. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de içinde yaşadığın ülkenin ya da dünyanın bir bölgesinde siviller vahşice katledilirken sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Başıma bir hal gelir, birilerinin ekmeğine yağ sürerim. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit olur. Aman ağzımızın tadı bozulmasın. Hem ahlaklı kalacaksın hem de hukuksuz bir şekilde vekilliği düşürülerek yaka paça meclisten derdest edilen bir vekil, kim olursa olsun bütün haksızlığa uğrayanların sesine ses olmaya çalışıyor diye buna sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Aman iktidarın öfkesini üstüme çekerek tehdit edilmeyeyim, işimden, aşımdan, özgürlüğümden, canımdan olmayayım. Hem ahlaklı kalıp hem de barış bildirisine imza verdiği için yıllarca emek verdiği üniversitelerden kapı dışarı edilirken tarla sıçanı gibi saklanacaksın. Ne için? Aman mevzilerimizi koruyalım. Bizim başımıza da bir hal gelirse, bizlerden boşalan koltuklar başkaları tarafından çabucak doldurulur. Bu nedenle böyle zor zamanlarda bir miktar taviz verilip, meslektaşlarımızın kellesi koparılırken birazcık sesimizi kısmamızda beis olmayabilir. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de insanlar hastalıktan ve açlıktan kırılırken, görev aldığın bilim kurulunun hiçbir tavsiyesine karar vericiler tarafından uyulmadığı halde bu görevin başında kalmaya devam edeceksin. Ne için? Ben bu görevden ayrılırsam, zaten yerime başka kuklaları çabucak yerleştirirler. Bu nedenle, neden bu olağanüstü dönemlerde kurban ben olayım?

    İNSAN SADECE KENDİSİNDEN DEĞİL, TOPLUMDAN DA SORUMLUDUR

    Hâlbuki ahlak, sadece kendinden ve kendi davranışından, kendine yapılandan mesul olmanın ötesinde soyut bir kavram. Sokrates, “ben toplumun üzerine Tanrılar tarafından salınmış bir at sineğiyim”2 derken tam da, sadece kendisinden değil toplumdan da sorumlu olduğunu, toplumdaki haksızlıklara da ses çıkarmanın kendisine bir nevi “verilmiş” bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu görevi kim verir bir insana? İnançtan inanca, felsefeden felsefeye, gelenekten geleneğe değişir bu görevi veren aşkın güç. Dinler buna tanrı der, felsefe ve Aydınlanma filozofları akıl ve muhakeme yetisi der. Yani insan düşünebilen bir varlık olduğu için, sadece kendisinden değil, içinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. Bu sorumluluk gereği insanın yine kendi kendine yüklediği ödevleri vardır. Bu ödevlerin birbiriyle çeliştiği anlarda insan dönüp mantığına ve vicdanına sorar. Bu sorgulamayı insanın hakkaniyetli yapacağı var sayılır. Ancak bu varsayımın işlemediğine modern toplumlarda defalarca şahit olduk. İnsanın kendine, ailesine, topluma, mesleğine, ait olduğu ulusa ya da etnik gruba, dinine karşı taşıdığı sorumluluklar arasında her zaman çelişkiler ortaya çıkıyor ve bu çelişkileri aşmaya çalışırken insan denen aciz varlık çoğu zaman kendini konforlu hissedeceği bir alanı ahlaki normlardan oluşan bir zırhla çevirerek içine saklanabiliyor. Böylece hem ahlaklı olmanın verdiği iç huzura ermiş hem de yaşadığı çelişkinin yarattığı tedirginlikten kurtulmuş oluyor.

    İnsan denen canlıyı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik bilişsel yeteneği. Bu yönüyle öne çıkan insan, bir yandan kendi türünden birisine yapılan kötülüğü engellemek için iradi bir güç gösterebiliyor diğer yandan kendisi bizatihi bu kötülüğün müsebbibi olabiliyor. Ahlak denilen şey, esasında toplumsal bir varlık olan insanın toplum içindeki varlığını olanaklı kılıyor. Tam da bu nedenle hem canavar olma hem de canavarlığa maruz kalma ihtimali olan insanı birbirine karşı koruyan da bir özelliği var ahlakın. Zira ahlak olmasa, insan başkasına karşı yalan söylemeyi yanlış görmez ve sözün, dilin, sözleşmenin de anlamı kalmaz. Bu nedenle ahlak ve dil birbirine çok benzer. Dilin de ahlakın da diyalojik olduğu sürece anlamlı bir yeri vardır toplum içinde. Dildeki anlamlar ortaklaşamazsa iletişim imkânsız hale gelir, ahlak sadece kişileri kendine karşı bağlayan soyut bir kavram haline gelirse, kimsenin sahip olmaya gerek duymayacağı muğlak ve temellük edenin elinde her türlü şekle girebilen tehlikeli bir fenomene dönüşür. Tam da günümüzde bu açmazı yaşıyoruz. Bir yandan o kadar çok ahlaktan bahsediliyor, diğer yandan onca ahlaksızlık mazur görülüyor. Yasalarla hırsızlık yasaklanıyor, usulüne uygun şekilde çalmayı becerebilenler yine yasalar tarafından korunabiliyor. İşte tam da toplumu derinden tehdit eden bu açmaz derinleştikçe, toplumu aşan millet, din, tanrı, aile gibi kavramlara sadakat daha çok öne çıkarılıyor.

    Türkiye’yi uzun zamandır yöneten iktidarın da, dünyada giderek yaygınlaşan muhafazakâr popülist iktidarların da bir yandan ahlaktan, dinden imandan, tanrıdan, yerlilikten ve millilikten bahsederken diğer yandan da fütursuzca yalan söyleyebilmesini belki de yazımın başında dikkat çektiğim paradoksta aramak gerekir. Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde adlı kitabında “Tanrı, aile, millet ve serbest girişim” gibi kavramların muhafazakârlığın temel düsturu olduğuna dikkat çekerek, özellikle neoliberal ideoloji içinde bu kavramların toplumun selametini ve bireylerin özgürlüğünü derinden tehdit ettiğine dikkat çekiyor.3 Yıllarca bir yandan kendi başının çaresine bakmanın bireylerin temel düsturu olması gerektiği vazedilirken, diğer yandan muğlak ve bizleri gerçekten koruyup korumadığından tam olarak emin olamadığımız bir devlete ve millete sadakat göstermemiz beklendi. Devletin, milletin bütünlüğü adına, haksızlığa uğrayanların uğradığı haksızlığa ses çıkarmayabileceğimiz ahlaki bir düstur olarak öğretildi. Devlete-millete sadakat, topluma sadakatin önüne konuldu. Hâlbuki ahlak denen şey, somut olarak bir başkasına-ötekiye karşı sorumlulukta anlam buluyor.4 Herkes bir başkasından sorumlu olduğu anda ahlaki ilişki anlamlı bir zemine oturuyor. Oysa bize ilk başta da söylediğim gibi hem ahlaklı olmak, hem de başkasına haksızlık yapılırken susulabileceği öğütlendi. Bu bireysel kurtuluş reçetesindeki paradoksu görmezden gelebilmemiz için de, vatana-millete hayırlı olmamız istendi. Oysa vatan-millet bizi aşan, bizden öte ve çoğu zaman bizi de içinde öğütebilen bir kavram. Biz vatandan önce başkasına karşı sadakat duyduğumuz anda, vatan anlamlı bir zemine oturacak. Asıl vatanın üzerinde yaşadığımız ve bize yıllarca kutsal olduğu öğretilen bir kara parçası değil de, haksızlığa uğrayan her canlının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her canlı için vatan en az kendisi kadar canı kıymetli olan bir başkası olmalı. Bu sorgulamayı daha da derinleştirmenin gerektiği zamanlardan geçiyoruz. Zira yıllarca hayırlı evlat olmamız öğütlendiği vatan-millet hayırsız ellerde ve bizi ezmek için araç olarak kullanılıyor. Son olarak Nazım’a kulak vererek tamamlayayım yazımı:

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,

    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

    Vatan çiftliklerinizse,

    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

    Amerikan donanması, topuysa,

    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,

    ben vatan hainiyim.

    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    2 Platon (2019), Sokrates’in Savunması, İstanbul: Say Yayınları.

    3 Wendy Brown (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde, Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, (Çev. Bülent Doğan), İstanbul: Metis.

    4 Alain Badiou (2004), Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Metis.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.