Etiket: #çatışma

  • Oto sansürün dayanılmaz cazibesi

    “Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.”[1]

    Terry Eaglaton

    Dilimizde “her doğru her yerde söylenmez” diye bir söz vardır. Muhtemelen buna benzer sözler başka dil, kültür ve toplumlarda da mevcuttur. Bu sözün bir iması, her kişinin yerine ve duruma göre konuşması gerektiğidir. Her doğruyu her koşulda söylerseniz, iletişim kazalarına, hatalara, yanlışlara düşersiniz. Misal bir çocuğun aslında ebeveynlerinin öz olmadığını, kendisinin evlatlık alındığını, ebeveynlerinden önce tutup çocuğa pat diye söylerseniz, orada ya bir düşüncesizlik ya da kasıt aramanız gerekir. Bu durumda doğruyu söyleyen kişinin iyi bir iş yaptığını değil, belki de düpedüz kötülük yaptığını düşünürüz. Söylemeniz doğru bir davranış dahi olsa, sizinle bir sırrını paylaşan dostunuzun sırrını toplum içinde durup dururken ifşa etmezsiniz; ederseniz bu eylem sizi güvenilmez biri yapar. Bu ve buna benzer adabı muaşeret kuralları, insanın sosyalleşme sürecinde öğrendiği kurallardır. Doğru ya da yanlış, gerçeklerin bir şekilde duruma ve koşula göre gizlenmesi, bir anlamda insanın toplumsallaşma sürecinde taktığı maskelerin yapıtaşlarıdır.

    “SAHİ ELEŞTİRİ KİMİN İŞİNE YARAR?”

    Ne var ki, bu sözün bir de kişiler arası iletişim boyutunu aşan bir anlamı daha vardır. “Her doğru her yerde söylenmez” sözünün bu iması/anlamı, çoğu zaman ikiyüzlüce, sinik bir şekilde ötelenen bazı hakikatlerin topluluk-devlet-grup-parti gibi menfaat grupları lehine dile getirmemek gerektiği gibi bir tavsiye içerir. Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz bir devletin “yerli yersiz” bir zamanlar bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığını dile getirirseniz, bu eylem sizi bazılarının nazarında “hain” sınıfına sokar. Ailenizin içinde bir ensest vakası yaşanmışsa, çoğu zaman sizden “aile onuru ve gururu zedelenmesin” denilerek bu vakayı dışarıya karşı gizlemeniz beklenir. Partinizin yönetimi ya da lideri siyasi olarak yanlış bir hamle yaptığı zaman ya da hukuki olmayan bir işleme pragmatik gerekçelerle ses çıkarmaktan imtina ettiği zaman, bu eylem-eylemlerin eleştirilmemesi gerekir. Eleştirinin zamanı değildir zira. Hele şu iktidar bir devrilsin, hele iktidar koltuğuna bir geçilsin, ondan sonra herkes her istediği eleştiriyi dile getirebilir. Sahiden de öyle mi olur? İktidarı ele geçiren kişi ya da partiler, ancak iktidar olduktan sonra mı eleştirilebilir? Ya da soruyu şöyle soralım: Her muktedirin, muhaliflikten kurtulduğu anda eleştiriye tahammülü devam eder mi? Soruları uzatalım: Eleştiri, eleştirilen kişi ya da grupların muarızlarının işine yarar denilerek yapılmayabilecek bir şey midir? Sahi eleştiri kimin işine yarar? Eleştirinin yol açacağı düşünülen çatışma, (dikkat ederseniz kutuplaşma ya da kavga demiyorum) her zaman kötü bir şey midir? Çatışmadan kimler rahatsız olur? Çatışmadan kaçınmak oto sansüre yol açar mı? Oto sansürün “oto”su yani sahibi kimdir? Sansür her zaman bir egemenden ya da yukarıdan doğru mu süzülüp gelir? Hangi koşullar altında insanlar kendini sansürler?

    “AMA ÇALMIŞSIN!”

    Bazı tarihsel dönemlerde, yalan, ikiyüzlülük, gerçekleri sumen altı etme, görmezden gelme, ihmal etme, çarpıtma gibi eğilimler toplumun tümüne sirayet eder. İçinde yaşadığımız dönem ve koşullarda bu tür eğilimlerin sanki iktidar ve destekçilerinin yaygın eğilimi olduğu gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Kuşkusuz, ölçüsüz gücü elinde bulunduran muktedir ve onun koşulsuz destekçileri, yalan söyleme ve gerçekleri yamultma konusunda epeyce adım öndedir. Çünkü ölçüsüz güç insana hiçbir ölçü ve norma uymaksızın her türlü eylemi yapabilme cesareti verir. Boşuna değildir söz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”. Buna cesaret demek ne kadar doğru bilinmez tabi ki. Belki de daha çok fütursuzluk demek daha doğru. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, kamu kaynaklarından keyfince yararlanarak zenginleşmeyi cesaretle değil, fütursuzlukla ve ölçüsüzlükle açıklamak mümkün. Hele de bu eylemin ifşa olmasından sonraki açıklamalar ve davranışlar, herhangi bir izahı imkânsız hale getiriyor. “Ama çalmışsın!” diyorsunuz, “yerli-milli” yanıtı alıyorsunuz, “ama bu hukuksuz!” diyecek oluyorsunuz, “devletin birliği ve bütünlüğü” feveranıyla karşılaşıyorsunuz.

    “AMA DEVRİ SABIK YARATMAYALIM!”

    Ancak bu tip tepkiler sadece iktidar cenahından gelmiyor. Niteliği ve yoğunluğu değişse de, iktidarın dışladığı, mağdur ettiği, kamu kaynaklarından mahrum bıraktığı, siyaset yapmayı imkânsız hale getirdiği muhalif cenahlardan da buna benzer tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz. Misal, “yapmayın, iktidarın yaptığı gibi, gazeteciliği mutlak kuşkulu tiplere bel bağlayıp otobüsünüze bindirmeyin!” diyorsunuz, “sırası mı şimdi bu uyarının?” tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. “Tek adam rejimini yıkıp yerine demokratik bir rejim kurabilmek için, toplumun tümünü içine alan geniş bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var, bu nedenle ister ittifakın içinde isterse dışında olsun, bütün muhalefet partileri ile istişare ve diyalogda olmak şart” diyorsunuz, “ama onlar, terörü destekliyor, ama onlar ulusal güvenliğe tehdit, ama onlar üniter devlete karşı” gibi bildik ezberlerle karşılaşıyorsunuz. “Toplumu yoksulluğa mahkûm eden yağma düzeninin müsebbipleri ve faydalananları hukuk dairesinde her türlü yargılamaya tabi tutulacak ve haksızlıkların hesabı sorulacak” diyorsunuz, “ama devri sabık yaratmayalım, mülkiyet hakkı kutsaldır” gibi sinameki yanıtlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bu reaksiyonlar, bildik sağcı liberal siyasetin bildik manevralarıdır.

    “SANKİ TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİNİN TEK SORUNU PARTİ KAPATMAKMIŞ GİBİ!”

    Çağdaş İngiliz düşünür Terry Eagleton son zamanlarda yazdığı bir yazısında şöyle diyor: “Oydaşma her zaman çatışmaya tercih edilmemelidir. İnsanları bir araya getirmenin, ortak noktalarımızı keşfetmenin, eski yaraları sarmanın ve kadim kavgaları çözmenin şöleninden çok söz edildi. Tek sorun, bunun Prens Charles için, ailelerini beslemek için savaşmak zorunda kalacak olan demiryolu işçileri için olduğundan çok daha kabul edilebilir olmasıdır. Siyasetin amacı, toplumdaki çatlakların üzerini örtmek değil, onların onarılabilmesi için toplumun bölünmelerini ifşa etmektir.”[2] Son zamanlarda, Ahmet Şık’ın Ruşen Çakır’a verdiği bir röportajda “AKP yetkilileri yargılanacak, belki de AKP kapatılacak seçimden sonra”[3] gibi bir cümle kurması çok tartışıldı, muhalefet cephesi de dâhil pek çok çevreden, bu cümle çok tepki gördü. Herkes, Türkiye’deki demokrasinin tek sorununun parti kapatmakmış gibi, “AKP kapatılacak” ifadesine kilitlendi. Sanki bu ülke bir partiler mezarlığı değilmiş gibi, sanki parti kapatma dışında Türkiye’nin tüm demokrasi ve insan hakları sorunları çözülmüş gibi… Evet, parti kapatmayalım, ama o partinin ülkeyi batma noktasına getiren, “yerli-milli” diye diye, ülkeyi dört bir yanından ulusal güvenlik açıklarının içine hapseden, ekonomisini, üretimini, tarımını, bütün doğal kaynaklarını tarumar eden yetkililerini, olası iktidar değişiminden sonra, kurulacak düzgün bir hukuk sisteminin içinde yargılanmasını sağlayacağını vaat etmek ve bunu bir siyasal strateji olarak sunmak neden yanlış olsun? İktidarın çıkar ve kriminal şebekesinin dışında kalmayı başarabilmiş, dahası bu şebekenin gazabına uğramış pek çok insan, uğradığı haksızlıkların sebep olanlara ödetilmesini beklemiyor mu? Bu bedelin ödetilmemesi halinde, yapanın yanına kar kaldığı bir ülkede, iktidara gelecek olan bir başka blok aynı haksızlıkları yapma konusunda cesaret bulmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? Açık açık “yargılanacaksınız!” demek, diyebilmek bazı adı mütedeyyin olan yurttaşları neden tedirgin etsin ki? Böylesi bir tedirginliğin kendisi bizatihi, muktedirin tedirginliği değil midir? Muktedirin ekip hasat ettiği bu tedirginliğin, sıradan seçmene ait bir tedirginlik olmadığını neden kimse cesaretle dile getiremiyor? Dile getirenler, hemen neden susturuluyor?

    DEVLETİN BİRLİĞİ VE BÜTÜNLÜĞÜ SÖYLEMİ ANLAMINI YİTİRDİ

    Farkındayım, yanıttan çok soru sordum. Ancak bazı sorular, zaten içinde yanıtını gizliyor. Anlayan anlıyor, anlamayan sorulara anlamsızca bakmaya devam ediyor. Bütün bu soruların yanıtı belki de bu yazının başlığında gizli: “otosansürün dayanılmaz cazibesi”. İçine hapsolduğumuz rejim, aynı zamanda, konuşuyormuş gibi yapan ama gerçekte susan, hiç değilse içine konuşan, uzlaşıyormuş gibi görünüp, arkasını döner dönmez elindeki silahı muarızına doğrultan, uzlaşmayı teslim almak ya da teslim olmak olarak gören, çatışmayı, üstelik de varlığını ortaya koyarak çatışmayı safi kavga zanneden bir siyasi karakter yaratıp seri üretime soktu. Bu karakterin alametifarikası sansüre meydan okur gibi yaparken, otosansüre tutulması. Siyasi mücadeleyi sanki despota karşı veriyormuş gibi görünüp, despotun kurduğu tuzağa düşmek bu karakterin yaygın bir alışkanlığı haline gelmiş durumda. Bu alışkanlıktan kurtulmak, ancak siyasetin radikalleştirilmesiyle mümkün olabilir. Radikal siyaset, siyasalın içine kurulan “uzlaşma” tuzaklarını yıkıp atarak mümkün olabilir. Tarihin iddialı dönüm noktalarına vesile olan siyasi aktörler, her zaman bildik ezberleri, hapsolunan söylemleri ters yüz ederek siyaset yapmışlardır. Bu mümkün olmadığı takdirde, içine hapsolduğumuz rejim gider, karşımıza oto sansürü kendisine şiar edinmiş, çatışmadan kaçarken sinik ve muhafazakâr bir uzlaşı tuzağının içine düşmüş ve toplumu bu tuzağın içine hapseden bir başka tarihsel blokla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ancak bunun için belki de her şeyden önce toplumun, tarihsel ezberlere dayalı siyasal vaatlere kulaklarını tıkayıp, devletin bütünlüğü söylemine yaslanıp, toplumun bütünlüğünü ihmal eden siyasetçilere tevessül etmekten uzaklaşması gerekir. Bunun için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız. Devletin birliği ve bütünlüğü söylemi belki de Türkiye tarihinde hiç bu kadar anlamını yitirmemiştir. İşte tam da bu anlam yitimi bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Devlet ve toplumun birliğini, tam da “birlik” söylemi en anlamsız hale geldiği anda yeniden gerçek anlamına kavuşturmak için siyaseti radikalleştirmek gerekiyor. O zaman toplumun yüzeyine çıkmasına izin verilmeyen, sumen altı edilen, göz ardı edilerek ortadan kaldırılabileceği zannedilen toplumsal çatlaklar samimiyetle tamir edilebilir. Bu tarihi fırsatı iyi değerlendiremezsek, belki de hem devletin hem de toplumun birliği tamamen imkânsız hale gelecek.

    [1] https://ayrintidergi.com.tr/asirilikci-misiniz-liberaller-catismadan-cok-korkar-hale-geldi/ (Erişim tarihi: 08/09/2022).

    [2] A.g.k.

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=kZHS1HMzDQ4 (Eriim tarihi: 30/08/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Amasız fakatsız savaşa hayır!

    Hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum. Derslerde hakarete varmadığı sürece her şeyi konuşabildiğimiz, biri kalkıp CİMER’e şikâyet eder mi, hakkımızda bir soruşturma başlatılır mı diye kaygılanmadan nispeten özgürce tartışabildiğimiz günlerdi sanırım. Haberi Okumak adıyla verdiğim derslerden birisinde konu başlığımız militarizm ve milliyetçilikti. Bu derste şimdi seküler cenahın ağzının içine baktığı, Atatürk güzellemeleriyle AKP muhalifi geniş kitleleri kendine meftun eden Yılmaz Özdil’in bir zamanların Uzan Grubuna ait Star gazetesinde İngiltere’nin Leeds United takımı seyircileri ve seyirciler üzerinden tüm İngiltere için attığı “DİNGİLTERE” başlığını da milliyetçilik ve militarizm başlıklı bu hafta da örnek olarak inceliyorduk. Ama asıl anlatacağım şey başka. Bu konuyu anlatırken bu örneği vermeden geçemedim. Bu ders için okuduğumuz makalelerden birisinden örnekler vererek esas olanın ilkesel olarak “anti militarist” olmak olduğunu anlatıyordum ve şöyle bir örnek veriyordum makaleden yola çıkarak: Misal her koşulda haberde savaşta hayatını kaybedenler için “şehit” ifadesini kullanırsanız militarist bir dili dolaşıma sokmuş olursunuz. Elbette Türkiye gibi her türlü anlamsız, yersiz, gereksiz ve ihmale dayalı ölümü kabullendirmek için bin türlü “şehit” icat edilen bir ülkede böyle bir tavrı benimsemek ve içselleştirmek bir hayli zordur. Savaş şehidinin yanı sıra, devrim şehidi, eğitim şehidi, deprem şehidi, maden şehidi. Daha ne tür şehitler icat edilmiştir kim bilir şu fani dünyada. Yakında inşaatta iş güvenliği sağlanmadığı için ölen/öldürülen inşaat işçilerine de inşaat şehidi denilirse şaşmamak lazım, belki de çoktan icat edilmiştir de benim haberim yoktur. Neyse mevzudan sürekli sapmaya meylim var. Ama bu defa ipin ucunu sağlam tutmaya çalışıyorum.

    MİLİTARİST BAKIŞTAN KURTULDUĞUMUZDA BARIŞ DA OLUR

    Derste anlattığım makalede, Türkiye ana akım basınıyla Kürt basını karşılaştırılıyordu. Savaş ya da çatışmalarda ölenleri adlandırma ve ölümü meşrulaştırma ve tabi ki kutsallaştırma açısından her iki “düşman” cenahın da birbirinden farkı olmadığını olgusal verilerle anlatıyordu makale. Nihayetinde bahse konu olan bilimsel bir makaleydi ve yazarı tek tek gazeteleri taramış, gazetelerde yer alan çatışmalarda ölenlerle ilgili haberleri detaylı bir nitel analize tabi tutmuş ve vardığı sonuç şu olmuş: Kürt basını ile Türkiye ana akım basını arasında militarizmi yeniden üretme açısından çok büyük bir fark yoktur. Birisi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun şehit olarak adlandırdığı askerdir, diğeri ise “Kürt kurtuluş hareketinin militanının şehididir”. Bu kadar net bir saptama karşısında elbette sınıftan etnik kökeni Kürt olanlardan da Türk olanlardan da itirazlar hızla yükseldi. Türk kökenli olanlar, “savaşta ölen askerlerimize elbette şehit diyeceğiz, başka ne diyebiliriz ki?” diyerek, Kürt kökenli olanlar da “T.C. askeri ile bağımsızlık ve varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin askerini nasıl aynı kefeye koyarsınız, Kürt halkı mağdurdur ve mağdur milliyetçiliği ile egemen devletin milliyetçiliğini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir” diyerek itiraz etti. İtirazları serinkanlılıkla dinleyerek, her iki tarafı da ikna etmeye çabalayan yanıtlar vermeye çalıştığımı anımsıyorum. Ancak her iki tarafın da ikna olmak gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Elbette her iki taraf da ikna olmadı ve hala ülkede bir barış tesis edilebilmiş değil; barış olsun diyen benim gibi “naif” yurttaşlar, barış istemenin bedelini hala ödemeye devam ediyor; üstelik de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından “Kandil’den talimat almakla” suçlanarak. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

    Asıl söylemek istediklerime nihayet geliyorum. Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşı militarizme, savaş ve çatışmayı körükleyen bir üsluba, herhangi bir tarafın haklılığına yüzde yüz inanmış bir tavra düşmeden nasıl haberleştirebiliriz sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. Zira garip, kaotik ve çatışmalı zamanlarda insanlar en çok gerçeğe ve serinkanlı hikâye anlatıcılarına ihtiyaç duyarlar. Gazetecilik, esasen savaş zamanlarında gelişmiştir, etik değerlerini savaş zamanlarındaki gerçek bilgiye olan ihtiyaç üzerinden oluşturmuştur. Zira savaş bir yandan insanları birbirine düşman ederken, diğer yandan büyük bir dayanışma duygusunu da geliştirir. Savaşan ve savaştıran kişiler kadar, savaşın neye mal olacağını bilen ve anlatan insanlar da çıkar böyle zamanlarda. Savaşı çıkaranlar ve ne pahasına olursa olsun sürdürmekte ısrar edenler tarihte nefretle, savaşı bitirmek için çaba sarf eden bu tür insanlar ise minnetle anımsanır.

    İLİŞTİRİLMİŞ VE UYGUN ADIM GAZETECİLERİN İŞİ PROPAGANDADIR

    Bu nedenle savaş alanından haber vermek önemlidir, ancak iliştirilmiş, uygun adım gazeteciler genellikle gerçeğin değil belli bir tarafın propagandasını yapmakla görevlidirler ve bu tipler genellikle savaşı bir “horoz dövüşü” gibi anlatırlar. Ancak bunun tam tersini yapmak da mümkündür, yapmaya çalışmış olanlar da olmuştur gazetecilik tarihinde. Benim en iyi bildiğim isimlerden birisi misal Coşkun Aral’dır. Çatışmanın ortasında gözünü kırpmadan haberini yapmak yerine, yaralı bir insanı kurtarmayı seçebilmiştir. Bu tercihte bulunabilmek her gazetecinin harcı değildir. Zira geleneksel ticari yayıncılıkta ağır rekabet koşulları hâkimdir ve bu ticari yayıncılığın dayattığı normlar sizi ne pahasına olursa olsun mesleğe sadakate zorlar. Ne var ki her sadakat, etik davranmayı garantilemez. Ama Coşkun Aral’ınkine benzer bir tercih aynı zamanda anlattığınız hikâyeye de yön verir. Asıl olan anlatılan hikâyeyi savaşta zirveye ulaşan güç ilişkilerinden mümkün olduğu kadar arındırarak, insan hikâyeleri ile çerçeveleyebilmektir. İnsan hikâyelerine odaklandığınız zaman sürdürülen savaşın hiçbir koşulda kazananının olmadığını görürsünüz. O zaman da asıl odağınız, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu, ilk taşı kimin attığı gibi sorular ve sorun alanları olmaz, bu savaşın nasıl bitirileceği gibi sorular olur.

    BİR GAZETECİ SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

    Lütfen, “bir gazetecinin yaptığı haberden ne çıkar?” demeyin. Savaşı da çıkaran bir kişi değil midir? Ya da birden fazla kişi. Bugün Rusya’da binlerce, milyonlarca savaşa karşı olan insanın sesini bir tek kişinin sesi bastırmıyor mu? Bu sesi, medyadaki haberci görünümlü propagandacılar çoğaltmıyor mu? Çoğaltılan bu ses, sürekli “ama onlar!” diyerek milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden, binlerce insanın yaşamına mal olan, pek çoğumuzun belki haber değeri bile taşıdığına kani olmaktan uzak olduğu belki de milyonlarca canlıyı yok eden bir savaşı sürdürmekte ısrar etmiyor mu? Sahi, bize ulaştırılan savaş haberlerinin içinde kaçınız bombalanan alanlarda yok edilen canlılarla ilgili bir bilgi kırıntısına ulaşabiliyor? Savaşın ceremesini sadece konuşabilen canlılar mı çekiyor sahiden? Misal Ankara’yı bir devlet bombalasa sokaklarda dolaşan kedi ve köpekler başta olmak üzere pek çok hayvanın yok olduğuna kaç kişi üzülmeye fırsat bulacak. Savaşın bedeli konusunda dahi antropomorfik at gözlüklerinden kaçımız kurtulabiliyoruz? Sorulacak soru çok. Verilecek yanıtlarda samimiyete sığınabilecek kişi sayısı çok sınırlı sanırım.

    TERCİHİMİZ BARIŞTAN YANA OLMALI

    Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ne NATO’cu, ne Rusya’cı, ne de Avrasyacıyım. Ancak Rusya lideri Putin’in geniş halk kitlelerini yoksullaştırma pahasına, koltuğunu korumaya kararlı, dar bir oligark kesimin desteklediği bir diktatör olduğunu biliyorum. NATO’nun yıllardır “demokrasi götürüyorum” bahanesiyle onlarca ülkenin iç işlerine burnunu sokarak, önayak olduğu askeri darbelerle milyonlarca masum insanın ölümüne yol açan ABD’nin jandarması olduğunu da biliyorum. Türkiye’deki kutuplaşmış politik iklimin yarattığı toksik bilgi yığınının içinde, bazı çevrelerin birbirini “NATO’cumusun, Rusyacı mı?” diyerek tercihe zorladığını görüyorum. Eğer bir tercihte bulunacaksak barıştan yana tercihte bulunmalıyız. Hele ki kamusal bir iş yapan gazetecilerin, çatışmayı körükleyen, ölümü fetişleştiren, savaşı çıkaran bir avuç koltuk sevdalısı siyasal elit ile kan emici silah tüccarlarının varlıklarını meşrulaştıran bir tavra tamah etmek yerine, savaşın asıl mağdurlarının seslerine kulak vermeleri gerekiyor. “Gazetecinin gücü sınırlı, çalıştıkları kurumlar böyle bir haberciliğe izin vermez” demeyin. Tekrar ederek söyleyeyim. Savaş koşulları elbette çetindir. Ancak bu tür çatışma dönemleri aynı zamanda halkın sesine kulak veren hikâye anlatıcılarını da ortaya çıkarabilir. Siz yeter ki, militarist ideolojiyi değil de barışın sesini kendinize kılavuz olarak seçin. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.