Etiket: #acı

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Acısız hayatlar

    “Acı artık ilaçlarla mücadele etmeyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.”

    Byung Chul Han-Palyatif Toplum

    “Yaşarsın karıcığım,

    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

    en fazla bir yıl sürer

    yirminci asırlarda

    ölüm acısı.”

    Nazım Hikmet Ran

    Acı zannedildiği gibi kaçılması, kaçınılması gereken bir duygu mudur? Çalışan elleriniz, yürüyen ayaklarınız su toplayıp patladığı zaman acır; acır ama bu acıya bir süre katlanırsanız o patlayan yerler kabuk tutup nasırlaşır ve patlamadan önceki halinden daha mukavemetli hale gelir. Bir kaybın acısını doyasıya yaşamazsanız, bir gün mutlaka hiç ummadığınız bir yerden patlak verir. Bu nedenle aklıselim psikologlar kayıp yaşayanlara sağlıklı bir yas süreci önerirler. Ağlamak zannedildiği gibi bir güçsüzlük göstergesi değildir bu nedenle. Şairin dediği gibi “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle / Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı”.[1] Bahsettiğim şey elbette acıdan zevk almak değil, Hasan Hüseyin’in şiirinde belirttiği gibi “acıyı bal eylemek” ve başkalarının acısına ortak olabilmek için acıyla pişmek. İdeal durumda Mevlana’nın da dediği gibi “hamdım, piştim, yandım” diyebilmek. Elbette her insan pişebilir ama yanmak her canlının harcı değil. En azından hamlıktan, olmamışlıktan kurtulmak için “acıdan kaçmak mı, acıyla hemhal olmak mı gerek?” sorusunu düşünmek gerek.

    Bu satırları yazmaya karar vermeden çok önceden beridir çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımdan hafızama yerleşmiş birkaç sekans belirir hep. Bu sekanslar her gözümün önüne geldiğinde acı konusunu düşünürüm. İlk sekans, babamın büyük oğlunu 18 yaşındayken talihsiz bir kazada kaybetmesinin ardından çektiği acıların simgesi niteliğinde. Belli aralıklarla evin herhangi bir odasına girip yastık kullanmaksızın, kilimin üzerinde kapaklanmış şekilde saatlerce yatışı gözümün önünden hiç gitmez. Bir zaman bu halin depresyon belirtisi olduğuna kanaat getirmiştim hatırladıkça. Elbette olan biteni en net haliyle anımsamam mümkün olmadığı için, babamın bu halden nasıl kurtulduğunu, kurtulmak için herhangi bir ruh hekimine gidip gitmediğini bilemiyorum. Şimdiki algımlaysa bunun bir acı ve yas süreci olduğuna kanaat getiriyorum. Babamın büyük oğlunu kaybından dolayı yaşadığı sadece bir evlat acısı değildi. Köy yerinde ağır bağ-bahçe işleri belli bir yaştan sonra fiili olarak büyük oğula devredilir. Babam büyük oğlunu kaybettiğinde ki ben bu kayıp sırasında daha üç yaşındaymışım, aynı zamanda bir nevi emeklilik hakkını da kaybetmişti. Bir yandan evladın kaybının acısı, diğer yandan ailenin geçiminin ağır yükü, şimdi iyice anlıyorum yaşadığı acının tarifsizliğini. İkinci sekans ise yine sanırım bu kaybın acısıyla da ilgili olan babamın ağlama seanslarıydı. Musa Eroğlu’nun türkülerini çok seven babam, bu türküleri açıp enikonu ağlardı. Neye ağladığını, ne için üzüldüğünü bilmezdim hiç. Bildiğim sadece kendi deyimiyle “yaşadığı müddetçe başında ottan gayrısının bitmiş olmasıydı, o da ölünce bitecekti”, nitekim bitti. Şimdi babamın başından geçenleri tek tek saymak değil niyetim. Saymaya kalksam muhtemelen bu satırlar kâfi gelmez. Herkesin hayatı roman tadındadır mutlaka ama gerçekten de, şimdi düşününce roman gibi bir hayat yaşamış bir adam babam. Her baba kadar kusurlu, her baba kadar melekti ama burada benim anlatmaya çalıştığım şey, acıyı da yaşamayı bilen adamdı. Güldü mü ağız dolusu, ağladı mı “erkekler ağlamaz” sözüne inat ölçüsüz ağlardı. Acısını bastırmak, belli etmemek, paylaşmamak diye bir şey bilmezdi. Acısını bize yüklemek değildi niyeti belki, olduğu gibi yaşadığı için bizler de ortak olurduk onun acısına, olması gerektiği gibi.

    GÜNÜMÜZ TOPLUMU VE ACIYI BASTIRMA

    Şimdi durduk yerde neden acıdan söz etme ihtiyacı hissettiğimi merak ediyordur okuyucu. Daha fazla merakta bırakmayayım. Uzun zamandır konu üzerine düşünürken, karşıma yakın zamanda günümüz toplumlarına dair sıra dışı analizleriyle ışık tutan Byung Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabı çıktı. Chul Han’ın kitabının alt başlığı ise Günümüzde Acı. Günümüz toplumlarının acıyı ilaç, sosyal medya temaşası, mutlu olma zorunluluğu gibi pek çok farklı mekanizmayla bastıran bir palyatif toplum haline geldiğini dile getiriyor. Burada palyatif ifadesi tam da tıptan alınmıştır; geçici, anlık ve semptomları ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramayan tedavi yöntemidir. Hatta tedavi bile değildir, asıl tedaviye hazırlayan geçici pansumandır. Kuşkusuz tıbbi olarak bunun bir anlamı vardır ve çoğunlukla da acil durumlar için yerine getirilir. Ancak Chul Han’ın günümüz toplumlarının acıyı dindirmek için kullandığı palyatif kavramı, geçici bir pansuman olmaktan çıkıp bizzat tedavinin kendisi haline gelmiştir. “Başın mı ağrıdı al ağrı kesiciyi, nedenine takılma!” “Herhangi bir şeyden dolayı acıya mı garkoldun, üstünde durma, hayat devam ediyor, gereksiz yere yasla oyalanma!” Çünkü Chul Han’a göre acı ve benzeri olumsuzluklar günümüz neoliberal öznesini verimlilikten alıkoyan istenmeyen unsurlardır. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    İKTİDARIN ‘MUTLU OL’ MOTTOSU

    Günümüzde iktidarın yeni mottosu “mutlu ol”dur. Herkes mutluluğunu paylaşır; lokantada yemek yerken, çocuğunun doğum günü partisinde çılgınlar gibi eğlenirken, sevgilisiyle el ele dolaşırken. Instagram hesaplarında saçı başı dağınık tek bir anneyi göremezsiniz. Hepsi az sonra podyuma çıkacak mankenler gibi en şık elbiselerini giymiş, saçını başını yapmış ya da yaptırmış halde çıkar Instagram sahnesine. Bu sahnede tek bir sümüklü çocuğa rastlamanız mümkün değildir. Zira günümüz iktidarı ağlamaktan sümüğü akmış bir çocuğu göstermek yerine, en cici elbiselerini giymiş çocuğu paylaşmayı salık verir. Hatta sosyal ağlarda paylaşma konusundan bağımsız olarak da bir çocuğun sümüğünün akmasına kata tahammülü yoktur günümüz “mutlu ol!” toplumunun. İşte tam da bu nedenle bir arkadaşımızın derdini uzun uzun dinlemek zül gelmeye başlamıştır. Dertleşmek zaman kaybı, dedikodu ve goygoy mutluluk kaynağıdır. Birine dert yanmaya başladığınız anda, gözlerdeki tedirginlik dert yanma uzadıkça dehşete dönüşür. Oysa gittiğiniz bir tatili, geçirdiğiniz mutlu anları ağzınızdan bal damlarcasına anlatırsınız ve dinleyen de anlattıklarınızı içer gibi dinler.

    Öyle görünüyor ki “mutluluğun olumluluğu acının olumsuzluğunu yerinden eder.” Zira mutluluk günümüzde birileri ile birlikte olunan bir şey olmaktan çıkmıştır. Mutluluk herkesin kendi başına uğraşması gereken kişiye özel bir şey haline gelmiştir. Eziyet de, acı da keza kişinin kendi başarısızlığının sonucudur. Chul Han, tam da acının yadsınması ve mutluluğun dayatılması nedeniyle günümüzde “devrimin yerini depresyonun aldığını” düşünür. Çünkü kendi ruhumuzu ilaçlarla, terapi seanslarıyla, yaşam koçlarının optimizasyon formülleriyle tedavi etmeye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle uğraşırken bunun sorumlusunun içinde yaşadığımız haksızlıklarla dolu toplum değil de bizatihi kendimiz olduğunu düşünürüz. Oysa devrimin mayası kolektif şekilde hissedilen acıdır. Neoliberal performans toplumunun mutluluk dispozitifi bu acıyı daha doğmadan boğar ve anlamsızlaştırır. İşte bu nedenle kimsenin kimseyle acısını paylaşmaması, bu kolektif iradeyi güçsüz hale getirir. İnsanların birbiriyle acısını, derdini ya da yoksunluğunu paylaşmaktan imtina etmesi, ortaya çıkacak kolektif acı hissini yok ettiği için, devrimci bir çıkış deneyimlemek imkânsız hale gelir. Palyatif toplumun alametifarikası, acıdan sakınmak, mutlu olmaya mecbur olmaktır. Çünkü palyatif toplumun müsekkin bağımlısı bireyleri, varlıklarını sadece mutlu olarak ya da kendisini mutluluk temaşasının bir üyesi yaparak anlamlı kılabilirler.

    ‘PAYLATİF TOPLUM’ ELEŞTİRİLMEKTEN KAÇINIR!

    Palyatif toplum, içinde yaşayan üyeleri tarafından eleştirilmeyen, eleştirilmekten her zaman kaçabilen bir toplumdur. Çünkü ilaçlar, medya ve sosyal medya yoluyla oluşan acıya duyarsız hal, kronik sorunlara kalıcı çözümler bulmak yerine, sürekli geçici pansumanlar önerilmesi sayesinde palyatif toplumu eleştiriye karşı bağışık hale getirir. Sosyal ağlardaki kampanyalar, hashtagler, bilgisayar oyunları, like’lar, repostlar bir nevi anestezik etki yapar; bilgilenme ve düşünmeyi engeller ve hakikate ulaşmayı imkânsız hale getirir. Chul Han bu bağlamda Adorno’nun Negatif Diyalektik’te sarf ettiği şu cümlelere dikkat çeker: “Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin ön koşuludur. Çünkü ıstırap öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en öznel unsuru olarak deneyimlediği ifadesi, nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır.[3]”

    Çekilen acıların ilaçlar tarafından baskılanması, acının ve ıstırabın utanılması gereken bir şey haline gelmesine yol açmıştır. İşte bu nedenle kimse yarasını göstermek istemez palyatif toplumda. Oysa gizlenen yara içe kanamaya devam eder. İşte bu nedenle palyatif toplumun mutluluk oyuncusu bireyleri, içe kanayan yarasına odaklandığı ve bunu paylaşmayı zül saydığı için, içinde yaşadığı toplumun nesnel gerçekliğini kavramaktan ve harekete geçmekten bir hayli uzaktır. Bunun yerine yaşadığı toplumsal sorunları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, haksızlıkları, açlığı, yokluğu ve yoksunluğu ya kendinden ya da karşısına çıkan konuyla belki de en alakasız kişi ya da kişilerden bilir. İşte bu yüzdendir hastanede yakınını tedavi ettiremeyen ya da kaybeden hasta yakınlarının sistemin kalbini hedef almak yerine, karşısına ilk çıkan emekçi doktora saldırması. Çünkü bu hasta yakını, aynı zamanda ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu da çoktan unutmuştur. Zira palyatif toplumun acıdan uzak bireyleri için hayatta kalmak da tek motto haline getirilmiştir. Palyatif toplum, iyi hayat kaygısından ziyade ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı da dayatır bizlere. Oysa yine Chul Han’a göre “hayatta kalma histerisinin hâkim olduğu toplum bir ‘ölememişler’ toplumudur. Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüzdür”[4] artık. Bir noktada artık karar verme zamanı gelmiştir. Acıya duyarsız ve ölemeyen zombiler mi olacağız, acısını onuruyla çeken ve bu acıyı bal eyleyerek eyleme dönüştüren bir toplumun bireyleri mi olacağız?

     [1] Ataol Behramoğlu: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.

    [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    [3] A.g.e., s. 23.

    [4] A.g.e.. s 27.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Altın madenciliğinde acı gerçekler; Türkiye zehirleniyor                            

    ** Geçtiğimiz yıl 42 ton dore altın yani ham altın elde etmek için 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü.

    ** Yağmacı-talancı altın kartelleri 2019 yılında 2 milyar 242 milyon dolar kazandı. Devlete ödedikleri ise 42 milyon dolar. Aynı karteller 2020 yılında             2 milyar 400 milyon dolar kazandı. Devlete 60 milyon dolar ödeyecekler. Bakan Fatih Dönmez bu çarpık durumu, “Yüzde 30’u doğrudan ve dolaylı vergilerle devlete kalıyor” diyerek savunuyor. Yani madenci kartellerin siyanür, sülfürik asit, dinamit, mazot ve orman kesme masrafları “kazanç” olarak görülüyor.

    1. Bir altın madeni için önce cevher olduğu tahmin edilen alan sondaj adı verilen uygulamayla delik deşik ediliyor. Bir başka deyişle o bölgedeki doğanın bağrına yüzlerce hançer sokuluyor. Bölgedeki su kaynakları, su akış yolları ve birbirine karışmaması gereken su sistemleri olumsuz etkileniyor. Bunları yaparken de “hiç bir zararı yok” deniliyor.

      Kazdağları’nda Havran Bölgesinde Sondajlarla Delik Deşik Edilmiş Bir Alan
    2. Sondajlarla delik deşik edilen bölgede altın olduğuna kanaat getirilirse (Genellikle bir ton taş-toprak-kaya içinde yarım veya bir gram altın) yüz binlerce ağaç kesiliyor. (Mesela Alamos Gold sadece Kazdağları Kirazlı’da 347 bin ağaç kesti) Özetle, içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte bir ekosistem yok ediliyor. “Tekrar eski haline getireceğiz” yalanıyla birlikte.

      Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda Katlettiği Orman Alanı
    3. Nebati toprak derisi yüzülür gibi sıyrılıyor ve bir tarafa yığılıyor. Bu aşamada, “10-20 veya 30 yıl sonra tekrar aynı yere sereceğiz” yalanları ısrarla tekrarlanıyor. Ardından madenin büyüklüğüne göre on binlerce veya yüz binlerce ton dinamit kullanılarak, milyonlarca yılda oluşmuş doğal yapı paramparça ediliyor. Bölgedeki milyonlarca ton taş-toprak-kaya doğanın bağrından sökülüyor; dev kamyonlara yükleniyor ve ardından taş değirmenlerinde un ufak ediliyor.

      Ortalama Bir Altın Madeni çukuru (1)
    4. Sonra cevherin durumuna ve madenin büyüklüğüne göre başta binlerce ton siyanür ve sülfürik asit olmak üzere 36 çeşit zehirli kimyasal, milyonlarca ton taş-toprak-kayanın üzerine boca ediliyor. Bu işlem sırasında açık alanlarda hidrojen sülfür gazı doğaya salınıyor. Bu süreçte altın, yığın liçinin içinden çekiliyor ve geriye kalan milyonlarca ton taş-toprak-kaya ortaya çıkan ağır metallerle birlikte bir tarafa “pasa” denilerek atılıyor. Ağır metaller içeren atık pasalar Fırat Nehri’nin kıyısına, içme ve sulama barajlarının dibine, fındık-zeytin-meyve bahçelerinin veya ormanların dibine yığılıyor. Artık “pasa” denilen bu devasa yığınlar, “asit maden drenajı” adı verilen sülfürik asit kaynağıdır. Ayrıca içerdikleri ağır metallerle çevredeki toprağı, suyu ve yaşamı yüzlerce yıl zehirlemeye devam eder.

      Açık Alanlarda Köylerin Ve Tarım Alanlarının Ortasında Yapılan Siyanür Liçi Işlemi. (1)
    5. Altın madenleri için çok büyük oranlarda su kullanılıyor. 1 gram altın için 4 ton su zehirleniyor. 
    6. Bir ons altın için (yani 31 gram ağırlığında bir alyans yüzük için) bir ton karbondioksit doğaya salınıyor. 2020 yılı içinde 42 ton (yani 1.481.505 ons) altın üretildiği açıklandı. Bu durumda 2020 yılında tam 1 milyon 481 bin 505 ton karbondioksit (CO2) doğaya salındı.

      Milyonlarca Ton Taş Toprak Ve Kaya Açık Alanlarda İşte Böyle Siyanürlenİyor
    7. Bir ton dore altın için yaklaşık 5 milyon ton taş-toprak-kaya bin ton (yani bir milyon kg) siyanürle zehirleniyor. Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposu GAP’ı besleyen Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının can damarı Fırat Nehri’nin kıyısında. Çöpler de yıllık yaklaşık 9 bin ton da sülfürik asit kullanılıyor.

      Erzincan’daki Çöpler Altın Madeni’nin Fay Hattı üzerinde Bulunan 197 Futbol Sahası Büyüklüğündeki Atık Barajı
    8. Geçtiğimiz 2020 yılı içinde 42 ton dore altın yani ham altın üretildiği açıklandı. Bunun anlamı 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü. 
    9. Sülfürik asit kullanımı ise çok daha fazla. Çünkü sülfürik asit, altın madenlerinin yanı sıra özellikle nikel madenlerinde su gibi kullanılıyor. Sadece Zorlu’nun Gördes’teki nikel madeninde günlük sülfürik asit kullanımı yaklaşık bin ton. Yani yılda 360 bin ton sülfürik asit kullanımı söz konusu. Altın, gümüş ve bakır madenlerini de eklediğimizde yıllık sülfürik asit kullanımı da 400 bin tondan fazla.

      Gördes’teki Nikel Madeninin Atık Barajı
    10. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2019 yılında 24 ruhsattan 39 ton altın üretildiğini açıkladı. Altın ruhsatlarından 36 milyon 257 bin 570 TL,  altın içeren kompleks madenlerden ise              262 milyon 355 bin 247 TL “devlet hakkı” tahakkuk ettirildiği açıklandı. Yani devlet 2019 yılında bu madenlerden, ruhsat (artı) devlet hakkı olarak 298 milyon 500 bin TL gelir elde etmiş. Yani 42 milyon dolar. (Üniversite sınavına giren çocuklarımız bile her yıl devlete altın madenlerinden daha fazla ödeme yapıyor. Bu yıl üniversite sınavına girecek 2 milyon öğrenci, yaklaşık 360 milyon TL ödeyecek. Yani 51 milyon dolar) Altın şirketleriyse 2019 yılında 39 ton dore altından 2 milyar 202 milyon dolar kazandı.
    11. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesine verdiği yanıtta, altın madenlerinin 2 milyar 242 milyon dolarlık kazancının yüzde 30’unun yani 660 milyon doların devlete kaldığını söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor bilemiyoruz. Devlet hakkı denilen şey zaten devletin bu madenlerden aldığı vergi. Sanırız Bakan Dönmez, madencilerin yüz binlerce ton dinamit, binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit ve 36 çeşit zehirli kimyasal giderlerini ve milyonlarca ton motorin-benzin giderini, yüz binlerce ağacın kesilmesi sırasında yaptıkları harcamaları “ülkenin kazancı” olarak görüyor. Yani dolaylı vergi dediği de yukarıda saydığım ve madenin altın çıkarma aşamasında yaptığı masraflar. Bu durumda da madencilerin 2019 yılında 1 milyar 542 milyon dolar net kârı var. Peki bu ülkenin yok edilen ormanlarının, dağlarının, meralarının, sularının, tarım alanlarının hesabını kim verecek? Milyonlarca vatandaşımızın ve doğadaki trilyonlarca canlının yaşam alanlarının yok edilmesinin faturasını kim karşılayacak?

      Balıkesir Sındırgı’daki Altın Madeni (1)
    12. 2020 yılındaysa 42 ton dore altından 2 milyar 400 milyon dolar kazanıldığı açıklandı. Bakanlığın hesabına göre devlet hakkı 48 milyon dolar eder. Ancak bu yıl için devlet hakkı paylarında ekstra yüzde 25 artış yapıldı. Bu ise 60 milyon dolar eder. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in yüzde 30 hesabına göreyse 720 milyon dolar Türkiye’ye kalıyor. Yani madencilerin orman kesme, mazot, dinamit, asit ve siyanür masrafları. Bu durumda da 2020 yılında 1 milyar 680 milyon dolar ise madencilerin net kârı oluyor. 
    13. Bizim hesaplamalarımıza göre 20 yılda devletin bu adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikalarından kazancı 600 milyon doları geçmiyor. 2019 yılında 42 milyon dolar devlet hakkı aldıklarını bizzat Bakan Fatih Dönmez açıkladı.
    14. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in açıklamasına göre ülkemizde toplam 133 adet altın içeren maden ruhsatı bulunuyor. Bakan 9 adet sadece altın madeni, 25 adet de altın ve gümüş içeren kompleks madenin aktif olarak çalıştığını da açıkladı. Yani toplamda altınla ilgili 34 aktif maden bulunuyor. Bu madenlerde toplam 9 bin 489 personel çalışıyor.

      Fatsa’daki Madenin Karadeniz Bölgesindeki Tahribatının Uydu Görüntüsü
    15. Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında. Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir. Hepsi ama hepsi en stratejik ve yaşamsal bölgeler. Söğüt dağları, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu topraklar tehlikede. Yapılan madencilik değil, tahribat çok ama çok fazla. Bütün dünyada yıllık 3 bin 200 ton civarında altın çıkarılıyor. Bu altını çıkarırken ortaya saçılan atıklar dünyadaki milyarlarca ton üretim yapılan diğer bütün madenlerin toplam atığından 8 kat daha fazla. Üstelik bu atıklar bir proses atığı değil nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli zehir merkezleridir.

      Altın Madenciliğinde Ortaya çıkan Ağır Metaller Ve Sülfürik Asit Kaynağı Olan Pasa Dağları
    16. Türkiye sadece fındık gelirlerinden yılda 2 milyar dolar kazanmaktadır. Gediz ovasının yıllık  3-4 milyar dolar geliri vardır. Çanakkale, Balıkesir, GAP bölgesi ve Anadolu’nun daha bir çok bölgesinde tarım gelirleri altın madenciliğinin bu ülkeye sağlayacağı gelirlerden kat be kat daha fazladır. O zaman neden bu ülkenin topraklarını zehirlemekte ısrar ediliyor? Neden bu ülkenin ormanları, su kaynakları, tarım toprakları, meraları ve yaylaları acımasızca talan ediliyor. Bu yıkıma izin veremeyiz. Bu yıkıma izin verenler sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarına karşı değil, tüm insanlığa karşı suç işlemektedirler. 
    17. Dünyada altın madenleri “ağır çekim soykırım merkezleri” olarak görülmektedir. Şu an itibariyle Bakanlığın açıklamasına göre Türkiye’deki ağır çekim soykırım merkezleri 34’e ulaşmış durumda. Türkiye altın madeni ve bu türden zehirli ve yıkıcı madenciliğin yapıldığı bir ülke olamaz. Olmamalı. Olursa tarım ülkesi olamaz, olursa turizm ülkesi olamaz, olursa içecek suyu, ekecek toprağı, nefes alacak ormanı kalmayacak. Türkiye yağma ve talan projelerinin uygulama alanı olamaz. En başta altın madenleri olmak üzere bütün madencilik projeleri oluşturulacak bir bilimsel kurul tarafından acilen gözden geçirilmelidir. Bu ülkenin en yaşamsal konusudur. Türkiye topraksız, susuz, havasız ve çiftçisiz, üretimsiz kalma riskiyle karşı karşıya. Bu bir felaket tellallığı değil. Tehlike çok büyük. Türkiye’nin her tarafından yükselen çığlıkları duyun artık!