Yazar: Erendiz Atasü

  • Travma mı, Dinci Siyasetin Adımları mı?

    Bir süre önce bir kimse internette bana hakaret etti, ağırıma gitti; dava açmak istedim, avukatım, failin en fazla 1000 TL (bin TL) para cezasına çarptırılacağını söyleyerek, zahmete değmeyeceği konusunda beni ikna etti. Vaz geçtim. Devlet üniversitesinde 30 küsur yıl hocalık yapmış bir insan olarak, kamu görevlisi değil miydim?

    Kamu görevlileri -daha doğrusu aralarındaki bazı muteber kişiler – ne zamandan beri, kimi antidemokratik ülkelerde örneğin ruhban sınıfına tanınan ayrıcalıklarla alenen donatıldılar, yurdumuzda?

    Biz yurttaşların yasa önünde eşitliği ne zamandan beri hayattan filen ve alenen silindi?

    Tarihe geçecek ‘’İmamoğlu davası’’, aklı dumura uğramamış kimseyi ikna edemedi ve kamu vicdanını yaraladı. Ne olmuştu? Bir sayın bakan, sayın İmamoğlu’na ‘’ahmak’’ demiş, İmamoğlu da cevaben soruyu yankılamış, ‘’Sensin ahmak’’ mealinde bir şeyler söylemiş. Ortada gezinen ‘’ahmak’’ lakırdısının Yüksek Seçim Kurulu’nun çok sayın üyelerini kastettiği sonucuna varan Sayın Mahkeme, İmamoğlu’na hapis cezası ve yetmedi, siyasetten men cezası vermiş; Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘’ahmak’’ lafını hakaret olarak bile saymazken, Sayın mahkeme o kadar telaş etmiş ki, cezayı, ceza yasamızın bir maddesinin mevcut olmayan şıkkına göre vermiş. Yani, eğitim kurumlarında geçerli olan deyimle ‘’maddi hata’’ yapmış, Sayın Mahkeme.

    Bildiğim kadarıyla, tıpla ilgili mesleklerde benzer bir hata yapılırsa, öncelikle mesleğin ‘’Etik Kurulları’’ derhal müdahale eder. Sırf cehaletimden soruyorum, hukuk mesleklerinde eşdeğer ‘’etik kurullar’’ yok mudur? Var ise, onlar, ne iş görürler?

    Bu dava yurttaşlarda çeşitli tepkilere sebep oldu. Durum o kadar garipti ki, herkes kendince bir açıklama getirmenin peşine düştü. Açıklamalardan bir tanesi de, olup bitenin vaktiyle sayın CB’nin (Cumhur Başkanımız) , CB olmazdan hayli zaman önce almış olduğu haksız ‘’hapis ve siyasetten men cezasının’’ rövanşı olduğu yolundaydı. Elimizde her hangi bir delil yokken, Sayın CB’nin sayın mahkemeyi etkilediğini düşünemeyiz; Sayın Mahkeme kendiliğinden böyle bir işe soyunmuş da diyemeyiz. Dolayısıyla olup biteni Sayın CB’nin travmasına bağlamak hepten ve sadece tahmin üzerine geliştirilmiş bir açıklama oluyor.

    Şimdi anımsayalım, Sayın CB, CB olmazdan aşağı yukarı çeyrek yüzyıl önce bir manzume okumuştu. Önce büyük şairimiz Mehmet Akif’e ait olduğu söylenen, ama Mehmet Akif külliyatında izine rastlanmayınca, başka kişilere atfedilen bu manzumede Müslümanlığın kutsal mekanı camilerin mimari özellikleri kimi silahlara benzetiliyordu ve galiba inananlar askere çağrılıyordu. Askerlerin kiminle vuruşacağı söylenmiyordu. ‘’Ahmak’’ sözcüğüyle siyasetten men ve hapislik arasında hiçbir bağlantı kuramayan benim zavallı aklım, o zaman da daha önceki yıllardaki pek çok seferde olduğu gibi, ortada eylem yokken, ağzından çıkan bir söz için bu ağzın sahibinin hapse konulmasını kabul edememişti. Tıpkı, yakın zamanda ağzından İmam Hatip öğrencileri için kötü bir söz kaçırmış bir ses sanatçısının bu sözüyle, söz yüzünden başına gelenler arasında da gerçek bir bağlantı bulamayışım gibi.

    Bazen gerçekten, gerçek hayatta mı yaşıyorum, yoksa bir Kafka romanında mı, diye soruyorum kendime. Yalnız sayın CB’nin okuduğu manzumenin kimi hassas kulaklarca halkın bir kısmını diğerleri aleyhine kışkırtmak olarak işitilebileceğini de unutmayalım. Çünkü müminler kime karşı savaşacaklardı? Bu önemli husus manzumede muğlak bırakılmıştı, dolayısıyla manzumeyi işiten ya da okuyanlar, yanlış anlamlar çıkartabilirlerdi. Elbette Sayın CB ne o tarihte ne şimdi, kardeşi kardeşe düşürmeyi asla istemez, sadece maksadını aşan bir söz kaza ile çıkmıştı ağzından. O tarihteki kuşkucu mahkeme Sayın CB’yi gene o tarihte yürürlükte olan bir yasanın yürürlükte olan bir maddesine göre mahkum etmişti; yani kararda ‘’maddi hata’’ yoktu, yanlış anımsamıyorsam. Her ne olursa olsun, karar yanlıştı, dayandığı yasa, ifade özgürlüğüne karşıydı ve bütün haksız yasalar ve yanlış adli hükümler gibi amaçladığı sonuçların tam tersini doğurdu.

    Peki, mahkemenin bu tutumuna karşı Türkiye ne yaptı? Türkiye bu haksızlığın giderilmesi için, hiçbir siyasi mahkeme kararında göstermediği bir biçimde, elini kana bulamış gençler asılırken dahi kapılmadığı bir aceleyle bu yanlıştan dönülmesi için seferber oldu. Dönemin CHP’si, adil olmayan siyasal mahkeme kararlarıyla tıka basa dolu yakın tarihimizde hiçbir karara göstermediği duyarlıkla, emek ve çaba sarf ederek Sayın CB’nin önünü açtı. Sayın CB belki başlangıçta kendini mağdur hissetmiştir, belki de bunu yolunun geçici bir arızası olarak görmüştür, siyaset insanlarının sinirleri dayanıklı olur. Ülkenin çabası karşısında teşekkür duymuş mudur? Her halde duymamıştır ki, yolunu açanlar ve onu destekleyenlerin büyük kısmı zaman içinde geçici değil, gerçek mağdurlara dönüşmüşlerdir.

    AKP iktidarının bizzat çeşitli üyelerinin beyanlarından da anlaşılacağı üzere, hayata bakış açısı, İslam dininin sert bir yorumuna dayanmaktadır. Demokrasi tramvayına istediği durakta binip istediği durakta ineceğini açıkça beyan etmiş, ve bu görüşü asla tekzip etmemiş ya da bu görüşten döndüğünü ilan etmemiş bir iktidar var karşımızda; bu iktidar Sayın CB’den ibaret değil, kurumlarıyla var olan bir iktidar. Öyleyse olup bitenleri dinci siyasetin icraatı olarak değerlendirmek akla en uygun tutum iken, Amerikan sinemasının beylik filmlerinde olduğu gibi her şeyi tek bir şahsın duygularına ve eylemlerine atfetmek niye? Bu açıklamaların İmamoğlu haksızlığını romantikleştirdiği görülemiyor mu? En azından ekran ekran gezen muhalif milletvekillerinde ve diğer sayın muhalif beylerde bu idrakin bulunması beklenir. Öyle anlaşılıyor ki, yok! Her biri amatör psikiyatristliğe heveslenen bu beylere karşı, izninizle ben de amatör psikiyatrist kesileyim ve diyeyim ki, beyler, siz Freud’u yanlış anlamışsınız. Dönüp bir daha okuyun. Onun bahsettiği travma çocukluk travmalarıdır. Çocuğu derinden yaralayan, bilinç altına itilmiş, unutuşa terk edilmiş, ama yetişkinlikte bireyi asla rahat koymayan, kişiliğini bozan, onu bilinçdışı rövanşlara iten travmalar, çocukluk travmalarıdır; kırk küsur yaşında geçirilenler değil. Sözüm ona muhalif Beyler, ‘’Gezi’’ dolayısıyla ve diğer sebeplerle şu anda hala hapiste bulunan insanlarımıza, haksız suçlamaları onurlarına yediremeyip canına kıymış, ya da cezaevlerinde kahrından ölmüş insanlarımıza, ne suç işledikleri dahi kendilerine söylenmeden KHK ile işsizlik kuyusuna itilmiş aydınlarımıza ayıp olmuyor mu?

  • Orta sağdan sağa patinaj…

    Yirminci Yüzyılın ortalarında doğan bizim kuşak, daha doğrusu bu kuşağın, aklı başında, vicdanı yerinde kişileri, gençliklerinde hayatlarını karartan üç büyük yobaz katliamına tanık olmuşlardır: 1978 Maraş katliamı, 1980 Çorum katliamı ve 1993 Sivas felaketi, yakılan insanlar! Çocukluğumuzu dehşete uğratan 6-7 eylül olaylarını da katarsak -ki katmalıyız, çünkü bu vaka sadece bir aşırı ulusçu cinnet değil, bütün gayrı müslim yurttaşlarımızı hedef aldığına göre basbayağı gerici ve açgözlü bir yağma idi- vakalar dört olur. Bizim kuşağın aklı başında, vicdanı yerinde kişilerinin, mazide Kubilay’ın kafasını kesmiş bu akımlara karşı adına ne derseniz deyin, – ister gericilik, ister yobazlık, ister köktendincilik, ister siyasal dincilik- her zaman “teyakkuz”da olması doğaldır.

    Kökten dinciliğin dünyada etkinleştiği, ülkemizde neredeyse her gün kadınların yakın ilişkideki bir erkek tarafından katledildiği, şort giyiyor diye saldırıya uğradığı, evinin bahçesinde bira içtiği için darp edildiği bir tarihsel süreçte bu “teyakkuz” gereklidir. Aksi, maalesef aymazlığa girer.

    Öte yandan toplumun çeşitli katmanlarıyla ilgili gözlemler, Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin dincilik şöyle dursun, hiç de o kadar dindar dahi olmadığı doğrultusundadır. Niçin mi? Gerçek dindarlar, dinlerin günlük ritüellerinin ardındaki anlamı içselleştirirler; böylece vicdanları uykuya yatmaz, etkin bir unsur haline geçer. “Başını sıcak tut, ayağını serin/ Bu dünyada bir iş bul, düşünme derin” felsefesini pek seven halkımız, bu düsturun ve pek doğal olan ölüm korkusunun gölgesinde, din üstüne pek düşünmez; kötü bir şey yaparsa da “şeytana uydum” savunusunu yeğler. Genelde dine yaklaşım pragmatiktir. Bu pragmatizm, günlük çıkar neyi gerektiriyorsa ona uymak biçiminde kendini belli eder, elbette herkeste değil.

    RP’DE YÜZDE 5’TEN AKP İLE YÜZDE 45’E

    Tarikatların yasal serbestiye kavuşmadığı gençlik yıllarımızda, mevcudiyetleri ve etkinlikleri sınırlı idi. O dönemde, yani 1970’lerde, tarikatlarla temas halinde olan Milli Nizam (diğer adı Refah) Partisinin (Necmettin Erbakan) aldığı oy oranı yüzde 5 idi ve kimse bir tehdit sezmiyordu.

    Otuz yıl sonra Refah Partisinin yerini azametle dolduran AKP oyunu yüzde 45’e çıkarttı! Ne olmuştu? Dünya, vahşi kapitalizmin teknoloji maskesi takmış çeşidine, neoliberalizme teslim olmuş, sosyal devletin eğitim, sağlık, kültürden el çekmesi ile devletin yerine geçen çok uluslu şirketlerin teknolojiye dayanarak fiilen çalışan emekçi sayılarını müthiş azaltması ile yoğun işsizliğe yol açılmış, emekçilerin gerçekten Tanrı’dan başka sığınacak yeri kalmamıştı. Komünizmi yıkacağım diye her yörede dini destekleyen ABD, örneğin Afganistan’da, örneğin Orta Doğu’da dincilerin silahlanmasına dahi göz yummuş hatta bunu desteklemiştir. Bu süreç bizim, Türkiye Cumhuriyeti’mizin ABD icazetli 12 Eylül darbesini yediği süreçtir.

    Günümüze değin şiddetlene, zayıflaya devam eden süreçte, Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler fiilen sağa kaymışlardır. Bizde de benzer durum söz konusudur. Malum, 12 Eylül tüm siyasal partileri kapatmış – CHP dahil,- önderlerini bir tür hapse koymuştur – Ecevit, Demirel dahil. Partilere ve siyasilere uygun görülen siyaset yasağı yıllarca sürmüştür. Daha sonra ikinci hayatlarına başlayacak olan partiler, hayli değişmiş olarak doğacaklardır.

    Partilerin başlarına böyle şeyler gelebiliyor: ABD istiklalinin kahramanlarından Georg Washington’un, ırk eşitliğinin savunucusu Abraham Lincoln’ün partisi olan “Cumhuriyetçi” parti, bakar mısınız 21. yüzyılda ne haldedir? Bizim CHP’miz de benzer bir değişime uğramıştır. Sakın yanlış anlaşılmasın, Sayın Kılıçdaroğlu’nu Trump’la filan kıyaslıyor değilim. Kemal beyi tenzih ederim. Ancak iki partinin kaderinde, liderlerden bağımsız, toplumsallıkla ilgili bir benzeşmeye dikkat çekmek istiyorum. Öyle sanıyorum ki 12 Eylül’ün gaddar dişleri arasından geçen CHP, Mili Mücadeleden gelen genlerini ve Atatürk devrimlerine inancını o öğütme sırasında yitirmişti. Kurucu parti olma şanından vaz geçemediği için aldanan biz seçmenler bu acı gerçeği sindirelim ve daha fazla üzülmeyelim.

    CHP REFLEKSLERİNİ YİTİRMEMİŞ OLSAYDI…

    Öyle anlaşılıyor ki CHP, AKP’nin türban meselesini istismar edeceğine dair bir duyum aldı, ve onlardan önce biz dindarları rahatlatalım kaygısı ile, o kadar acele etti ki, ne eş zamanlı olarak, örtünmeme hakkı uğruna öle öle mücadele eden İranlı kadınları hatırladı, ne de bu tuhaf girişimi yaptığı günün “kadın”ın yurttaş sayılmasının ve öyle kalabilmesinin temeli ve güvencesi olan Medeni Yasanın doğuşunun yıldönümüne rast geldiğini düşünebildi! Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, AKP’nin gündemi değiştirmesine gülüp, AKP’li olmayan kimi türbanlı hemcinslerimizin AKP polisince coplanırken çekilmiş fotoğraflarını, kendisine verilen buyruğa uymayıp “Allah’dan korkarım, yalan söyleyemem, camide içki içilmedi” diyebilen vicdan sahibi imam kardeşimizin sürülmesi olayını ve daha nicelerini hatırlatıp, asıl gündemi yani iflası, yani yoksulluğu, yani yolsuzluğu, yani adaletsizliği, yani uyuşturucu sevkiyatını, yani çocuklara tasallut edilmesini, hukukun yok oluşunu, askerlerimizi kimin için şehit ettiğini, sansür yasasını gündeme sürerdi. Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, illa böyle bir kanun teklifi ile ortaya çıkmak istiyorsa, metni tüm kadınlar adına, kadınların giyimine karışılmamasını güvenceye alma amacını taşıyacak bir tarzda oluştururdu. Yani isteyen başını kapatır, isteyen şort girip bacağını açar, karışılamaz anlamını taşıyacak hukuki üslupla kaleme alırdı.

    GÜL VE ARINÇ SUSKUNLUKLARINI NEDEN BOZDU?

    CHP kurmayları bana kızacaklar, zarar yok, kızsınlar: Bilgeler ne der, “Karşıtın seni övüyorsa, ‘nerede hata yaptım’ diye düşün!” Epeydir sesleri çıkmayan A. Gül Beyefendi ile B. Arınç Beyefendi, Sayın Kılıçdaroğlu neoliberalizme karşı haklı bir duruş benimseyip, sosyal devlete geri dönmekten söz edip hepimizi sevindirdiği sırada koyu suskunluklarını bozmayan bu pek sayın beyefendiler, şimdi niye CHP’ye övgüler düzüyorlar? Tarihsel yüzde 5lik oyunu, yüzde 45’e çıkartmış AKP zihniyeti, iflasa rağmen yüzde 30’a ancak inmişse, bu bize bir şey gösteriyor: Üçte bir nüfusumuzun gerçeklere bakarak, aklını kullanarak değil, duygu alışkanlıklarıyla ya da mensubu oldukları yakın grubun yani ailenin, aşiretin, tarikatın başkanının sözüyle oy verdiklerini. Bu yüzde otuzun bir kısmının, AKP’nin 2011’de Ulusal Eğitim yasasını değiştirmesinden sonra yetişen gençler olduklarını da akılda tutalım. Aç kalsa da AKP’den vaz geçmeyeceği anlaşılan bu kesim CHP’ye mi oy verecek! Hayır, asla!..

    Ama, 6’lı masada teferruat gibi duran pek sayın beyefendilerin, yani Davutoğlu’nun, yani Babacan’ın yani adını bir türlü aklımda tutamadığım eski Sivas belediye başkanı beyefendinin partilerine, evet onlara oy verebilirler, bu icazetten sonra! CHP kurmayları, önümüzdeki seçimde, şimdi teferruat gibi duran partilerin toplam oyu CHP oylarını geçerse, şoka girmesinler, bu ihtimale hazırlıklı olsunlar!

    CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUĞU

    Sevgili okur, bu satırları zinhar, CHP’ye oy vermeyin anlamı çıksın diye yazmıyorum, bilakis verin, verelim: Şu anda hala ana muhalefet partisi olan CHP’nin tarihsel sorumluluğunu bir kez daha hatırlatmak için yazıyorum: Orta soldan gelip orta sağa demir atmış olması ana muhalefet partisini sorumluluktan kurtarmıyor! Nedir bu sorumluluk, tüm muhalefeti demokrasiye ve ülkeye sahip çıkabilmesi için konsolide etmek. CHP, sadece orta sağ ve sağ partilerle işe girerek, vahim bir hata yaptı; düzeltilebilir. Tüm muhalif partiler demokratik seçime, hukukun üstünlüğüne, bireyin hak ve özgürlüklerine saygılı iseler, niçin soldaki partilerle birleşilmesin; hala birleşilebilir.

    SOSYALİST AYDINLARA HATIRLATMA

    Bir hatırlama da sosyalist aydınlara yapmak isterim: İnsanlığın, toplumların üzerine kuruldukları temel olan iktisadi ilişkileri, üretim, dağıtım, bölüşüm ilişkilerini irdeleyen tüm bilgi ve düşünce birikimini sahiplenen sosyalistler, doğal ki en doğru tahlilleri yapacaklardır: Yalnız, haklı olmanın vicdan rehaveti içinde unutulmaması gereken bir şey var: Yaşadığımız tarihsel dönem! Bu dönem üretim teknolojinin el verdiği her alanda fabrika dışına, yani örgütlü işçilikten uzağa taşındığı; ulusal bütünlüğün karşısına, “kimlik politikaları” adı altında dar grup özseverliğinin dikildiği bir dönem. Uzun açıklamalarla oluşturulan bildirilerin, (bildirilerden vaz geçilsin demiyorum) oy kullanmaya gidecek, diyalektik düşünebilmeyi benimsememiş kitlelerde bir kıpırtı yaratamayacağı unutulmamalı, diyorum. Naçizane kanım, Türkiye Sosyalistlerine de tarihi bir görev düştüğü yönünde: Aralarındaki görüş ayrılıklarını şimdilik göz ardı edip birleşerek CHP’yi; ve türbanın*

    anayasa güvencesine alınmasına onay vereceğini açıklayan HDP’yi uyarmalıdırlar, gibi gelir bana;

    “Anladık, ortanın sağındasınız, bari orda durun, sağa patinaj yapıyorsunuz, uçuruma düşecek, bizi de peşinizden sürükleyeceksiniz” uyarısının tam zamanıdır!

    * Emre Kongar hoca çok haklıdır : “Sorun başörtüsü değil, ‘türban’’: Söz düşünceyi belirler, beyin böyle işler; düşünce sözü belirlemez. O nedenle sözcükler sanıldığından büyük önem taşır. Kim ki “türban” sözcüğünün yerine “başörtüsü” diyorsa, türban sözcüğünün işaret ettiği siyasallaşmış İslam’ın üniforması olma gerçeğini bilerek ya da bilmeyerek örtüyordur. Geleneksel baş örtüsü hiçbir zaman yasaklanmadı bu ülkede. Büyük annelerimiz, başlarını böyle bağlamıyorlardı. Osmanlı ailesinin kadınlarının ise başı açıktı. Siyasi İslam’ın üniformasını toplumumuza benimseten ve sonra da yasaklama beceriksizliğine yeltenen, ABD icazetli 12 Eylül cuntasıdır. 1950’den beri tek başına iktidar olmamış, İsmet Paşa ve Bülent Ecevit başkanlığındaki bir iki yıllık ömrü olan koalisyonlar dışında iktidar yüzü görmemiş CHP’nin bu işi kendi marifeti gibi üzerine alınması ise bir başka garabettir.

  • Davalar ve kadınlar

    Hukukçu olmadığıma göre, “Gezi davasının” kamu vicdanını yaralayan sonucunu hukuksal açıdan irdeleyecek değilim. Kitlesel siyasal protesto -şiddet içermemek koşuluyla- her yurttaşın anayasal hakkı iken, on binlerce kişinin günler boyu süren şarkılı, türkülü halaylı protestoları için dokuz yıl sonra, cımbızla çekilmiş gibi birkaç yurttaşın seçilip anayasal haklarını kullanmalarından dolayı suçlanmalarına ve ağır cezalara çarptırılmalarına akıl erdiremediğimi ve bu yurttaşlarımızın iktidarı eleştirenlerin tümü adına mahkum edilmelerinin yüreğimi dağladığını kaydetmekle yetineceğim. Beraat eden bir yurttaşın, tam da cezaevi kapısından özgürlüğe adım atarken, yeni bir ağır suçla, casuslukla itham edilip yeniden tutuklanıp hücreye götürülmesindeki manevi işkencenin ağırlığını ve haksızlığını hissedebilmek ve bu muamelenin çağdaş hukukla asla bağdaşmayacağını kestirebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Üstelik bu yurttaşımız, yani Kavala, kendisini başka bir davadan müebbet hapse mahkum etmiş aynı mahkeme tarafından casusluk suçlamasından beraat ettirilecektir. Demek ki ortada delil yoktur. Peki delil yoksa, kişi nasıl böyle ağır suç yakıştırmasıyla tutuklanabilir? Gezi mahkumlarının, doğal çevrenin ve kent dokusunun korunmasına, iş cinayetlerinde kaybettiğimiz emekçilerin savunusuna gönül vermiş idealistler olmaları, yürek acısını derinleştirmektedir. Ancak… Acı her zaman korkuyu çağırmaz; çoğu kez korkuyu siler!

    Mahkum edilmiş yurttaşlarımız arasında kadınlar var, onların arasında da, yaşı yetmişi aşmış mimar Mücella Yapıcı. Mücella hanım beni yakın geçmişe, birkaç ay önceye yollayıp başka iki kadını Sedef Kabaş’ı ve Aysel Tuğluk’u çağrıştırıyor ; gazeteci Sedef Kabaş biraz daha uzak geçmişe, birkaç yıl önceye, kaleminden başka silahı olmayan biri edebiyatçı diğeri dil bilimci iki kadının, yani Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın uğradığı terörist muamelesine; ve sonra on üç yıl önceye, 2009 yılına gönderiyor beni ve artık aramızda olmayan Türkan Saylan’ı anımsıyorum. Kadınlar için yumuşak muamele beklediğim ya da istediğim sanılmasın. Başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Kadınların özellikle ağır muameleye tabi tutulduklarını gözlemlemekteyim; ve bu gözlemi kaydetmeyi eli kalem tutan bir kadın olarak yurttaşlık görevi sayıyorum. Diyelim ki bir yurttaş gerçekten suçludur ve hapis cezası almıştır; peki “ev hapsi cezası” yaşlı ve hasta insanlar için icat edilmemiş midir? 72 yaşındaki Mücella hanım niçin cezaevindedir? Yetmişini geçmiş bir insanın sağlığının turp gibi olması mümkün müdür?

    Alzheimer’den muzdarip ve ağır hasta Aysel Tuğluk’un cezası niçin ev hapsine çevrilmemektedir?

    Hakaret suçundan yargılanan Sedef Kabaş, bu suçta teamül tutuksuz yargılama iken, neden aylarca cezaevinde tutulmuştur? Delilleri karartmakmış! Bir televizyon programında sarf edilmiş sözler, yani görsel kayda geçmiş, binlerce kişinin izlediği bir görsel ve işitsel sahne nasıl karartılabilir? Böyle bir sihir mevcut mu dünyada?

    Ya terminal kanser hastası bir yaşlı hekimin ömrünün kısaltılması bahasına evinin basılması, ağır suçla itham edilmesi?! Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’dan bahsediyorum. Binlerce cüzam hastasını tedavi etmiş, yüzlerce genç kızı eğitimli yurttaşlar olarak bu ülkeye kazandırmış bir hekime, ölür ayak, Türkiye’nin teşekkürü bu mu olmalıydı? 2009 yılında, Ergenekon- Balyoz komploları sırasında, derneği komplolara bulaştırma işgüzarlığının bir parçası olarak yapılan yüz kızartıcı aramadan söz ediyorum! Hastalıktan ipince kalmış Türkan hanımın o onurlu dimdik, ve hafifçe alaycı duruşu! Birçoğu bilim kadınları olan dernek yöneticilerinin tutuklanması… Onlara cezaevinde uygulanan ince işkencenin bilinmesi gerek: Tuzlu peynir, tuzlu zeytin, azıcık su! Elbette beraatla sonuçlanacak davanın akla ziyan suçlaması mı: Deniz Kuvvetlerine kadın sağlamak! Yazarken suçlayıcılar adına yüzüm kızarıyor! Komploların hazırlayıcıları ve onların şakşakçıları neredeler, kimlerdir onlar? Kaçı cezaevindedir, kaçı kaçmış ya da kaçırılmıştır? Türkiye parlamenter muhalefeti, suçlanıp aklananların da, suçlayıcıların da akıbetini bu unutkan ülkede halkımıza hatırlatmakla görevlidir.

    Bütün bunlar, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleriyle ve faillerin hukuksal kayrılmalarıyla birleşince, acı gerçek apaçık çıkıyor ortaya: Gelenekçi ataerkil toplumlardaki kadın karşıtlığı, ülkemizde hortlamış ve maalesef emniyet ve adalet kurumlarına bulaşmıştır. Gelenekçi kültürel yapı, “hayatın her alanında güçlü erkek imgesine” dayanır; “devlet aygıtı” ve “ülke yönetimi” bir anlamda bu imgenin kurumlaşmış halleridir; siyasi çağrışımlı “iktidar” sözcüğü bile bu anlayışın dile yansımasının ürünüdür. Kadın karşıtlığının kök nedeni ise kadınların ataerkilliğin “erkek” imgesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu somut hayatın içinde, fiilen yaşayarak öğrenmeleridir. Ataerkil kafa bu bilgiye erişmiş kadını yok etmek ister.

    Ancak sayın baylar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1918 yazında Karlsbad’da tuttuğu günceye, kadın erkek toplumsal eşitliği üzerine, dönemi için şaşırtıcı ilericilikteki görüşlerini sıraladıktan sonra, kaydettiği şu cümleye dikkatinizi çekerim: “…Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları, büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.”

    (M.Kemal Atataürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları,2. Bsk, 1991, s.45)

    Siz, 104 yıl sonra hala müthiş nazarların işe yarayacağını mı sanıyorsunuz?

  • Ödün meselesi…

    Milli Mücadele tarihine bir bütün olarak bakıldığında, Mustafa Kemal’in süreç içinde, asli düşüncelerini paylaşmayan birçok grupla taktik ittifaklar kurduğu görülür. Ancak nihai hedefini asla gözden kaçırmaz, onu tehlikeye atacak ödünler vermez ve ödününe karşı kendisi de bir ödün alır. Keşke kurduğu parti CHP, ödün eğik düzlemine girdiği şu günlerde ülkenin ve partinin kurucusunu örnek alsaydı…

    Ülkemizin içinde bulunduğu acil tehlike durumunda ana muhalefet partisinin ittifak kurma ihtiyacını elbette aklı başında herkes anlamaktadır. Sorun galiba şurada: CHP’nin nihai hedefi nedir? Bu konuda parti yönetimi ve -milletvekili veya değil- parti üyeleri arasında bir görüş birliği var mıdır? CHP böyle bir kararlılık izlenimi uyandıramıyor. Daha ziyade günü kurtarmak amacıyla davranıyor; ama pragmatizmi çok da başarılı değil.

    Bugün Türkiye’de iki kesim büyük baskı altında, neoliberalizm ile köktendincilik ortaklığının güvencesiz ve çoğu kez işsiz bıraktığı emekçiler; ve katliam boyutuna ulaşmış cinayetlerin tehdidi altındaki kadınlar.

    İki kesimi de ancak laik düzende, yani ‘devlet-yurttaş’, ‘yurttaş-yurttaş’ ilişkilerinde dinci baskının hissedilmediği bir düzende destekleyebilirsiniz. Dinin bakısının toplumu biçimlendirdiği dönemlerde ve coğrafyalarda, ne özgür emekten söz edilebilir, ne kadınla erkeğin toplumsal eşitliğinden. Niçin mi? Tek Tanrılı dinler, insanlığın köle emeği ve ödünsüz ataerkillikle yoğrulduğu tarih kesitinde doğdular ve fikriyatları bu biçimlendirmede oluştu da onun için.

    Dinin ilahi esininden söz etmiyorum. Din sadece ilahi bir mesele değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurumdur. Dinin ülke yönetimine ağırlığını koyduğu dönemlerde, yurttaşların tek tanrılı dinlerin özgün düşünce tarzına kaymaları çok kolaydır. Hele konumuz özgün halinin üstüne ciddi bir reformasyondan geçmemiş İslamiyet ise ve inananlar kutsal kitaplarını ana dillerinde okuyup kendilerince anlamlandıramıyorlarsa, bu iş için çoğu politik ve ekonomik hırslarla yanan tarikat ehline muhtaç kalıyorlarsa! Üstüne üstlük bir de neoliberalizmin dayattığı yoksulluk koşullarında tarikat dayanışmalarına muhtaç bırakılmışlarsa. Bu durumda “kadın” onlara eksik bir insan gibi gelir; “özgür emek” yani ücret talep eden emek ise hiç bir anlam ifade etmez ve sosyal demokrat olduklarını ileri süren partiler de işlevsiz kalır.

    CHP maalesef, İsmet İnönü’nün partisinin sağ kanadına -belki mecburen- ödün vererek, bizzat kendisinin kurdurduğu Köy Enstitülerine desteğini çekmesinden beri, aynı tarihsel hatayı işlemekten kendini alamıyor. Dinciliğe, hadi daha açık konuşalım “gericiliğe” ödün vererek, oy alabileceği yanılgısından kurtulamıyor, aksi defalarca yaşanmışsa da.

    Köktendinci çizgiye gerilemiş vatandaşları aşağılayarak, dışlayarak, onları barışçıl bir topluma kazandırmazsınız, doğru; ama bu işi onlara yaranmaya çalışarak da başaramazsınız; tersine dinsel söylemin yaygınlaşmasına hizmet ederek, dinci düşünce tarzının egemenliğini pekiştirirsiniz. İnsan dediğimiz varlık sözcüklerle düşünür, düşünürse eğer. Dinin içine gömülmüş bir dil, beynin bu çemberin dışında faaliyet gösterebilmesini engeller. Yapılması gereken, gerici çizgideki vatandaşların yüzlerini dünyevi yaşama yönlendirebilecek bir söylem ve siyasal tutum geliştirmektir. Ekonomik hedef olarak neoliberalizmden vazgeçmek, sınıf bilincini yeniden uyandırmak; kültürel olarak özellikle genç kuşakları edebiyata, sanata, müziğe, folklora, spora yöneltebilecek adımlar atmak. CHP niye kendi tarihinden örnek almıyor? “Tarihi tekrarlasın” demiyorum, “tarihin özünden esinlenerek bugüne uyabilecek bir kültürel politika geliştirsin”, diyorum.

    Benim yaşımdaki seçmenleri özellikle endişelendiren husus, Türkiye’nin dinci gericiliğe kayma serüveninin, salt “12 Eylül” askeri zoru ve bu zorun desteklediği sivil tarikat yapılanmalarıyla sınırlı olmadığını anımsamamızdır. Tarikatların devlet yönetimine sızmaları ve giderek bürokrasiye lök gibi çökmeleri maalesef 1973 seçimlerini izleyen CHP-Milli Selamet (Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki ve o dönemde sadece yüzde 5 oy alabilen dinci parti) koalisyon hükümetleri zamanında başlamış ve giderek hız kesmeden bugüne dek tırmanmıştır. Kendilerine ikram edilen bakanlıklarda asıl gündemlerini başarıyla hayata geçirmişlerdir. Günümüzdeyse, hayli deneyimlidirler.

    Bugün, kendi soluyla değil de sağıyla ittifak kurarken, CHP’nin bütün bunları anımsayıp dikkatli davranması gerekmiyor mu? Uzun AKP iktidarı boyunca sorumlu görevlerde bulunmuş sayın Babacan ve sayın Davutoğlu, ittifaka katılırken, ulusun karşısında bir öz eleştiri yapmak durumunda değiller miydi? En hafif deyimiyle “yanlış” işlerdeki katkıları veya ihmalleri için özür dilemeleri gerekmiyor muydu? AKP’den niçin koptuklarını açıklamaları? Halktan alacakları oy pek kısıtlı olan bu beyefendilerden, CHP bu özeleştiriyi beklemeliydi. Alacakları oy pek kısıtlı diyorum, çünkü bugüne dek, büyük bir partiden kopan yandaşların kurdukları küçük partilerin herhangi bir başarı gösterdiğini ülkece göremedik. Tarikat bağlantısı mı diyeceksiniz? İyi de, AKP zaten bir tarikatlar koalisyonu değil mi? Filan tarikatın kimi üyeleri kopsa ne olur, aynı tarikatın hatırı sayılır bölümü bizatihi AKP’nin içindeyken?

    Yineliyorum CHP’nin ödün almadan ödün verici tavrı sol kanat seçmeni, sadece yaşlı olanları değil, gençleri de ciddi kaygılara sürüklüyor ve bu kanadın muhalefet gücünü soluksuz bırakıyor. CHP yönetimi bunun farkında mı? Şu özünde pek doğru “gelin barışalım” hareketinin bile “barışmak” gibi güzel bir sözcük dururken, buram buram din kokan “helalleşme” sözcüğüyle taçlandırılması aslında hatırı sayılır bir ödün. Bu ülkenin gayrı Müslim vatandaşları yok mu, agnostik ya da ateist vatandaşları yok mu, ya da inanan ama ibadet etmeyen ve laik toplum koşullarında yaşamak isteyen Müslümanları yok mu? Onlar zulüm görmediler mi? Her Ramazan, taşra üniversitelerinde, oruç tutmadıkları için pencereden atılan, sopa yiyen öğrenciler; Ramazan günü sigara içtiği için, elinde sigara söndürülen Cumhuriyet savcısı? 1978 Maraş kıyımı, 1993 Sivas Madımak yangını? Oralardaki kurbanların ailelerinden de helallik istenecek mi? Bu nasıl helalliktir, sorumlular suçunu kabul etmezken. Sayın Kılıçdaroğlu nazik bir beyefendi, Roboski için özür dilerken, helallik isterken, her halde 1945’den beri tek başına iktidar olamamış CHP adına değil de, olay sırasında sorumlu mevkide bulunan şimdiki ittifak ortakları adına konuştuğunu düşündüm, doğrusu. Alicenaplığın böylesi biraz fazla değil mi?

    Kaldı ki her meseleyi sadece “din” ya da “inanç” açısından değerlendirmek ne derece doğrudur? Alevi vatandaşlarımız olmadık ayrımcılığa ve zulme uğramışlardır, yüzyıllar boyunca; ne kadar özür dilense azdır; ama her olaya sadece bu açıdan bakamayız, Alevi düşmanlığını aşan bir sol ve laik Cumhuriyet düşmanlığının varlığını görmezden gelemeyiz. Utanç verici Kahraman Maraş kıyımındaki kumpas, Alevi kitlesi solcu olduğu için kurulmadı mı, Alevilere sadece Alevi oldukları için değil, solcu da oldukları için kıyılmadı mı? Asıl hedef siyasi değil miydi? Tarihimizde kara leke olan 1993 Sivas kalkışmasında –ki laik düzeni hedefleyen bir kalkışmadır bu, kim ne derse desin- topun ağzındaki kişi Aziz Nesin, Alevi değildi; ne de yanarak -pardon, ittifak mensubu ve aynı zamanda sorumlu bir sayın beyefendinin deyişiyle “yanmayıp sadece dumandan boğulan” -şair arkadaşlarımız da Alevi değillerdi. Semah ekibinin gencecik insanları Alevi idiler, doğru. Olaydan sağ kurtulanlar, oteli kuşatmış kitlenin “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” diye galeyana geldiğini anlatmıyorlar mı?

    Sol seçmen niye gene bütün bir yakın tarihi anımsayıp kara kara düşünüyor? Güncel ve önemli bir yeni ödün yüzünden. Hukuki metinden benim anlayabildiğim kadarıyla özünde bir “Medrese açma” yasası olan ve Medrese açma hakkını, yasal kuruluş ve görev sınırlarının zaten çoktan beri dışına taşıp, şişe şişe neredeyse günümüz Cumhuriyetinin en güçlü devlet kurumu haline gelmiş bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na sunan bir acayip yasa tasarısının TBMM’de oylanması sırasında, muhalefet milletvekillerinin (başta CHP ve HDP) ya Meclisten kaçmaları, ya da “evet” oyu vermeleri yüzünden. Kim kimi aldatıyor? Anlamlı bir muhalefet şerhi koyan CHP’nin oylamada büyük ölçüde yok yazılması ve oturuma katılan CHP milletvekillerinin ise kabul oyu vermesi, partiyi tarihsel sorumluluktan kurtarıyor mu? Günümüzün hiçbir derdine deva olmadığı gibi, ortamın giderek köktendincileşmesinin sorumluluğundan ne CHP’yi ne HDP’yi kurtarabiliyor… Bari tüm muhalefet üyeleri oturuma gelmeselerdi. Bu anlamlı bir protesto sayılabilirdi, ama böylesi gülünç bir tavşana kaç, tazıya tut politikası tüm muhalefetin saygınlığını ve inandırıcılığını kemirerek, ne yazık ki sadece iktidarın ekmeğine yağ sürüyor.