Yazar: Celal İnal

  • *Nara ağıt…

    Nehrin kendini aşıp durduğu yerde, 
    Kınalı elleriyle yün eğiren kadın 
    Gül yaprağı yakıyordu.

    Cama turkuaz bir tavus kuşunu resmeden usta 
    Güneşe sırtını dönüyordu. 

    Uzun süren yası boyunca karalar giyen kadın 
    Ateşin karanlık yanını kuşandığını söylüyordu.

    Bizi terk edip sonsuzluğa gidenler için 
    Ağıt yakan kadınların yüzleri 
    Hep görkemli dağlara dönüyordu.

    Çıplak göğsünü yalayan su 
    Bir bilinmeze usulca akıyordu

    İpince bir ezgiydi kederli zamanlardan arta kalan… 
    Paramparça anfora…

    Rüzgâr sayfalarını çevirirken eski bir kitabın, 
    Sığınacak liman arayan köhne ve pusulasız 
    Bir gemiye dönüyordum. 

    Yan yatmış çıplak bir kadın geçiyordu düşümden
    Tül ve salyangoz iliştirilmişti kadife giysisine. 
    Sonra “artık yeter” diyen beyaz tülbentli kadınlar 
    Geçiyordu kentin dar sokaklarından.
    Barış anneleri, Cumartesi anneleri geçiyordu düşümden
    Plaza De Mayo anneleri geliyordu aklıma
    Ve onların umarsız, iri ve kederli gözleri…

    Gökyüzünden üzerimize kederin yağdığı zamanlardı. 
    Dilimizde hep kesif bir hüzün.

    Bulutların ardında beliriyordu ay 
    Bulmaya çalıştığımız yol uzadıkça uzuyordu.
    Ekilmemiş tarlaların kederi, 
    Kör kuyular ve viran evler geliyordu aklıma
    Bir de kırık boynuzları yaralı bir geyiğin…

    Taşı gergef gibi işliyordu ustalar 
    “De lori lori” diyen kadınlar zılgıt çekerek  
    Dağ başlarında, çoban ateşi yakan 
    Çocuklarına koşuyordu.

    Gözünde upuzun bir merdivenden 
    Göğe yükselen beyaz bir kartal görüyordum…

    Buğday tanesinin ölümü başağın habercisidir, demiştin. 
    Kelebeğe dönüşen tırtılın öyküsünü anımsadım 

    “Şu dünyada ayrılık var ölüm var, ille de zulüm var” diyen 
    Enver Gökçe eliyor aklıma

    *Bu yazı Narın Rengi filmi üzerine kaleme alınmıştır… 

    https://youtu.be/QQ2JFzB5QTY