Kategori: Diğer Raporlar

  • Medyada Ekonomik-Sınıf Temelli Ayrımcılık: Tekel, Soma ve 3. Havalimanı Üzerinden Bir Değerlendirme

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-8 (Kasım-2018)

    MEDYADA EKONOMİK-SINIF TEMELLİ AYRIMCILIK: TEKEL, SOMA VE 3. HAVALİMANI ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME

    Vahdet Mesut Ayan-A. Celil Kaya

    GİRİŞ

    Bu çalışmada, AKP döneminde ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın gazete haberlerinde nasıl yer bulduğu araştırılacaktır. AKP ile birlikte iyiden iyiye arttığı düşünülen ayrımcı söylemin, AKP’nin sınıfsal dayanağından bağımsız düşünülemeyeceğini iddia eden bu rapor, medyada yer bulan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylemin çözümlenmesi için öncelikle 16 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin sınıfsal temelini tartışacaktır.

    Bu kapsamda iki bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü, 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin ardındaki sınıf dinamiğine değinecektir. İktidara geldiği günden itibaren neoliberal politikaları hızla uygulamaya koyan AKP’nin Türkiye burjuvazisi ile olan ilişkisinin medyaya yansıyan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylem ile doğrudan bağı olduğu, çalışmanın varsayımını oluşturmaktadır. AKP’nin sınıfsal özelliklerinin ve bu bağlamda ortaya çıkan ekonomi politikalarının çözümlenmesi, rapor kapsamında incelenecek metinlerin tarihsel/toplumsal bağlamını oluşturacaktır. Medya metinlerinin boşlukta doğmadığı; bilakis onların belirli tarihsel/toplumsal bağlamın ürünleri olduğu düşünüldüğünde, ilk bölümün önemi ortaya çıkmaktadır.

    Birinci bölümü tamamlayan ikinci bölüm, Türkiye’de günlük gazetelerin örnek olaylar üzerinden incelenmesine ayrılacaktır. Türkiye’de yayın yapan farklı gazetelerin haberlerinin değerlendirileceği bu kısımda, 2009 TEKEL İşçi Eylemlerinin, 2014 Soma Faciasının, 2018 yılında 3. Havalimanı’nda iş cinayetlerine, ödenmeyen ücretlere ve kötü çalışma ve barınma koşullarına karşı eylem yapan işçilerin nasıl haberleştirildiği araştırılacaktır. Çalışmada hükümet yanlısı olarak bilinen Yeni Şafak, Türkiye, Sabah, Star, Milat, Akit, Yeni Birlik ve Habertürk gazetelerinden örnekler incelenmek üzere seçilmiştir. Bahsi geçen gazetelerden toplamda 10 adet haber seçilirken, 5 ayrı köşe yazısı da incelenmiştir. Haberler ve köşe yazıları amaçsal (monografik) örneklem seçim tekniği ile belirlenmiştir. Böylece iktidar yanlısı gazetelerin hem haberleştirme süreçlerinde, hem de köşe yazılarında AKP politikalarını hangi yollarla yeniden ürettiği gösterilecektir. Haberler ve köşe yazıları olayların gerçekleştiği tarihlerden seçilmiştir. Ayrımcı söylemlerin sıklıkla kullanıldığı bu örnekler üzerinden ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın tartışılacağı bu bölüm, sadece farklı kimliklere yönelik değil, sınıfa yönelik bir ayrımcı dilin de medya üzerinden kurulduğunu gösterme amacını taşımaktadır.

    Çalışma sonlandığında, AKP’nin güttüğü ekonomik programlar neticesinde Türkiye sınıfları arasında açılan makasın, medyada yer alan ayrımcı söylemlerle sıkı bir bağı olduğu ve bu söylemlerin sınıflar arası eşitsizliği yeniden ürettiğinin gösterileceği düşünülmektedir.

    1.AKP’nin Sınıfsal Temeli

    Mevcut raporun bu bölümü, AKP’nin sınıfsal temelini ve 2002 yılında iktidara geldikten sonra uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarını açıklamaya çalışacaktır. Bu haliyle ilk bölüm, AKP’yi ne Yalçın Akdoğan’ın tarif ettiği şekilde “muhafazakâr demokrat” (Akdoğan, 2003), ne de Bulaç’ın merkez-çevre ilişkisi üzerinden okuyacaktır (Bulaç, 2009). Mevcut çalışmanın AKP’ye yönelik perspektifi bu iki yaklaşımdan da temelden farklıdır. Rapor, AKP’nin doğuşunu, iktidara gelişini ve iktidarda kaldığı süre zarfında uyguladığı ekonomi politikalarını, onun Türkiye burjuvazisi ile kurduğu bağda aramaktadır. 2002 yılından bu satırların yazıldığı ana kadar (Kasım 2018) hem genel olarak Türkiye burjuvazisi, hem de özel olarak İslami burjuvazi sermaye birikimini hızla artırmıştır. AKP iktidarının burjuvazinin gelişimine sunduğu katkılara ve bu katkıların yöntemlerine değinmeden önce, onun ne olduğu ya da ne olmadığının tanımını kısaca yapmak daha sağlıklı olacaktır.

    AKP’nin Türkiye burjuvazisi içinde oluşan çatlağın (Batıcı-laik burjuvazi ve İslamcı burjuvazi) ve bu çatlağın yarattığı gerilimlerin sonucu oluştuğunu ileri süren Savran, partinin hem sınıf mücadelelerinin hem de hâkim sınıflar içi bir mücadelenin neticesini temsil ettiğini vurgulamaktadır. Yazara göre AKP, ikili bir projenin temsilcisidir, burada yazara kulak verelim:

    AKP ikili bir projenin temsilcisidir. Bir yandan Türkiye sermayesinin dünya pazarlarındaki çıkarlarını geliştirmek amacıyla neoliberalizmi sonuna kadar uygulama, işçi sınıfının son yarım yüzyılda elde etmiş olduğu hakları ve mevzileri söküp alma programını benimsemiştir; bir yandan da yeni bir burjuvazinin, İslamcı burjuvazinin çıkarlarını aynı sınıfın geleneksel, Batıcı-laik kanadının yerleşik çıkarları aleyhine geliştirme amacıyla mücadele eden bir partidir. Yani AKP bir yandan bir sınıf mücadelesinin partisidir, bir yandan da hâkim sınıflar içi bir mücadelenin; burjuvazinin iç savaşının (Savran, 2016:38).

    Yukarıda alıntıladığımız yaklaşım AKP’nin burjuva sınıfıyla kurduğu ilişkiyi göstermesi bakımından da, burjuvazi içinde kendini yakın bulduğu kampı da açıklaması bakımından önemlidir. Savran’a benzer bir yaklaşım Sönmez’de de mevcuttur. Yazar, AKP’nin neoliberal, küreselleşmeci ve yeni dünya düzenci politikalarla barışık bir aktör olduğuna dikkat çekmektedir (2009:180). AKP’nin henüz kurulmadan İstanbul burjuvazisi ile kurmuş olduğu temasların önemine değinen Uzgel ise, bu partinin Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) olurunu aldığını öne sürmektedir (Uzgel, 2009:27). Yazar, AKP’nin hem genel olarak Türkiye sermayesinden aldığı desteği, hem de uluslararası aktörlerden gördüğü teveccühün ardında partinin uygulamaya koymakta taahhüt ettiği neoliberal politikaları görmektedir:

    Türkiye tarihinde ilk kez bir siyasal aktör içeride Anadolu sermayesi ve onun temsilcisi MÜSİAD’ın, TUSKON’un, Gülen ve Nakşibendi gibi cemaatlerin ve aynı zamanda TÜSİAD’ın ve liberallerin desteğini alırken ve onların çıkarlarını bir siyasal hareket içinde temsil edebilirken, dışarıda da ABD ve AB’nin ve aynı zamanda 2008’e dek yüksek düzeyde seyreden petrol fiyatlarının getirdiği birikime sahip Arap ve bazı Orta Doğu ülkelerinin desteğini sağayabildi (Uzgel, 2009:38).

    Uzgel’den aldığımız alıntı, AKP’nin iktidara yürürken ve iktidardayken kullandığı mağduriyet ve “halktan yana siyaset” söylemleriyle ne denli çelişkili olduğunu göstermektedir. Uygulamış olduğu neoliberal politikalarla AKP, genel olarak Türkiye toplumunu yoksullaştırırken, diğer yanda gütmüş olduğu ekonomi politikalarıyla burjuvazinin önünü olabildiğince açmıştır. Mine Eder’in “neoliberal derinleşme” olarak tanımladığı 2002 sonrası dönem, kamu varlıklarının yoğun bir şekilde özelleştirildiği, kentte ve köyde toprağın metalaştığı, yabancı yatırımın arttığı buna rağmen dış ticaret açığının iyiden iyiye yükseldiği, Türkiye’nin küresel meta zincirine eklemlendiği bir süreci kapsamaktadır (Eder, 2015:48).

    AKP döneminde özellikle kamu varlıklarının hızla özelleştirilmesi, Türkiye burjuvazisinin ve onun içindeki İslami burjuvazinin sermaye birikimine katkı sunarken, toplumun yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu dönemde izlenen özelleştirme politikalarının iki yönüne vurgu yapan Ertuğrul (2009: 531) özelleştirme politikasının ilk yönünün liberal icraatların AKP’nin dışarıda ve içeride kabul sağlamasına dönük olduğunu belirtirken, özelleştirme politikasının ikinci yönünün ise özelleştirmelerle ve diğer politikalarla kendine yandaş sermaye birikimini sağlamak amacını güttüğünü ileri sürer.

    Bu dönemde özellikle yasama yoluyla ekonomiye hükümet müdahalesi iktidarın ekonomi politikasının ayırt edici özelliği haline gelmiştir. Kamu İhale Kanunu’nun 2002-2013 yılları arasında 113 maddeyi kapsayacak şekilde 30 kez değiştirilmesi izlenen politikanın somut örneğidir (Buğra ve Savaşkan, 2015). Özelleştirmelerle birlikte kamu kaynaklarını özel sektöre devretme sürecinde AKP, ayrıca şu politikaları izlemiştir: 1) Ulusal düzeyde açılan büyük çaplı kamu ihaleleri. 2) Yerel yönetimleri düzeyinde yapılan (belediye hizmetleri, altyapı yatırımları, TOKİ vb.) ihaleler. 3) Kamu bankalarıyla açılan krediler. 4) Özel sektör tarafından işletilmek üzere devredilen kamu tesisleri (Tanyılmaz, 2014:160). Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası’nın (Tüm Bel-Sen) hazırlamış olduğu “16 Yıllık AKP İktidar Raporu” AKP döneminin politikalarını özetlemesi bakımından önemlidir. Bahsi geçen raporun, iktidarın ekonomi politikalarına ayrılan kısmı mevcut çalışma için de oldukça önemlidir. 16 yıllık AKP döneminin ekonomi politikaları ve sonuçları raporda şöyle özetlenmiştir:

    AKP döneminde yoğun bir özelleştirme yaşandı. 1986-2003 yılları arasında yapılan özelleştirmelerin toplam tutarı 8,2 milyar dolar civarındayken, 2003’den bugüne kadarki özelleştirmelerin tutarı 60.8 milyar dolara çıktı.(Özelleştirilen şeker fabrikaları tutarları rakama dâhil değildir.) Özelleştirmeler sonucunda, onlarca işletme kapanırken, binlerce kişi işsiz kaldı. Özelleştirilen kurumlarda taşeron uygulamaları arttı. İstisnai çalışma biçimleri olarak kabul edilen belirli süreli sözleşme ile çalışma, çağrı üzerine çalışma, kısmi zamanlı çalışma yayınlaştırılmaya ve temel çalışma türü haline getirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de özellikle son 16 yıllık süre zarfında kamuda taşeronlaştırma hız kazandı. Taşeron uygulaması ile ölümlü iş kazaları ciddi boyutlara ulaştı, sendikasızlaşma arttı. Taşeronlaştırmanın yanı sıra kamuda farklı isim ve unvanlar adı altında geçici ve güvencesiz istihdam biçimleri yaygınlaşmıştır. İstisnai çalışma biçimleri arasında yer alan sözleşmeli personel ve geçici personel (4-C) kamuda yaygınlaştırılmış, güvenceli çalışma biçimleri yok edilmeye başlandı. Kamudaki memur sayısı azalırken, sözleşmeli personel sayısı arttı. Genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinde kadrolu personel sayısı 2016 Mart ayında 2.431.574 olurken bu sayı 2017 yılının Aralık ayında 2.352.047’ye düştü. 1 yıl içinde kadrolu personel sayısı 79 bin azalırken, sözleşmeli personel sayısı 92 bin arttı.  Sözleşmeli personel sayısı 2016 yılının Mart ayında 39.557 olurken, 2017 yılının Aralık ayında 131.981 oldu (tumbelsen.org.tr, 2018).

    Raporda ayrıca AKP döneminde taşeron uygulamalarının yaygınlaştığı, emeklilik yaşını 65’e yükselten “mezarda emeklilik” yasasının geçtiği, “Özel İstihdam Büroları”nın kurulduğu, arabuluculuk dayatmasının yasallaştığı, özelleştirmeler sonucu binlerce kişinin işsiz kaldığı değinilen konular arasında yer almıştır. Tüm bu uygulamalar, 2016 yılına gelindiğinde gelir dağılımındaki eşitsizliği de arttırmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2016 yılı verilerine göre, Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 47.2’ye yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’li grubun aldığı pay yüzde 6.2 olmuştur (cumhuriyet.com.tr, 2017). AKP’nin ekonomide, tarımda, eğitimde ve toplumsal yaşamın her alanında uyguladığı neoliberal politikalar işsizliğin artmasına da neden olmuştur. Özellikle tarım politikaları ve özelleştirmelerin işsizliğin artışındaki rolüne değinen Birdal (2017), AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının sonunda işsizlik oranının yüzde 7.96; 2003-2017 yılları arasındaki işsizlik oranının ise ortalama 10.65’e tırmandığını belirtir. Aşağıda vereceğimiz tablo AKP iktidarı ile beraber yükselme eğilimine geçen işsizlik oranını açıkça göstermektedir:

    https://www.evrensel.net/upload/detay/agustos/kose.jpg

    Tablo 1: 1989-2016 Yılları Arası İşsizlik Oranı[1]

    Tablo 1, 2000 yılında en alt seviyeye düşen işsizlik oranının AKP’nin iktidarda olduğu 2009-2010 yıllarında zirveye çıkmasını göstermesi bakımından önemlidir. İşsizliğin 2012 yılı itibariyle sürekli yükselen eğilimi de dikkatlerden kaçmamalıdır. Kanımızca bu yükselişin ardında AKP’nin uygulamaya koyduğu ve yukarıdaki raporda ayrıntıları verilen politikaları yatmaktadır. Bu veriler iktidarın politikalarının bir ucunun burjuvaziyi güçlendirirken, diğer ucunun yoksulluğu Türkiye toplumunun geneline yaydığının göstergesidir.

    AKP’nin ve onun politikalarının işçi sınıfının karşısında olduğunun bir diğer kanıtı, iktidarda olduğu sürece ertelenen grevlerdir. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) yayınladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”na göre,[2] 2002-2018 yılları arasında 15 grev erteleme kararnamesi yayımlanmıştır. Bu kararnamelerden 7’si Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde (2016-2018) yayımlanmıştır. İktidar, 22 Kasım 2016 tarihli 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesinin yanına “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu” olduğu düşünülen grevleri de erteleme imkânına kavuşmuştur (AKP Döneminde Emek Raporu, 2018:8). Bu madde, grev yasaklarında idareye keyfilik sunmuştur. OHAL sürecinin de iktidara sağlamış olduğu kolaylıklar işçi sınıfının iktidarca en temel haklarının gasp edilmesine neden olmuştur. AKP lideri Erdoğan, OHAL’in grevleri ve genel olarak işçi hareketlerini engelleme konusundaki işlevini şöyle açıklamıştır:

    Bu ülkede OHAL ile idare edildiği dönemler bizim OHAL kararlarını uyguladığımız dönemler gibi değildi. O zaman fabrikalar sürekli greve giderdi. Tüm sanayi kesimine seslenmek isterim 7. OHAL dâhil bir fabrikada grev söz konusu mu? Şu süreç içerisinde Türkiye’de sanayi durmamıştır. Tezgâh bozulacak çünkü. Size bu tezgâhı bozdurmayız. Bay Kemal biz Cudi’den Kandil’den Tendürek’ten çıkmayacağız (evrensel.net, 2018).

    Erdoğan’ın yukarıdaki açıklaması AKP hükümetlerinin ve onun liderinin işçi sınıfı karşısındaki pozisyonunu göstermektedir. Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL, Türkiye toplumunun neredeyse tamamını baskı altına alırken işçi sınıfı da bundan nasibini almıştır. OHAL süreci bu anlamıyla AKP’nin iktidarda kalmasını sağladığı kadar, işçi sınıfının geriletilmesinde de önemli bir rol oynamıştır.

    AKP’nin iktidar olduğu 2003-2016 yılları arasında yaşanan iş cinayetleri ve bu cinayetlerdeki artış da AKP’nin sınıf siyasetinin sonuçlarından biridir. 13 yıllık süre zarfında kayıt altına alınan iş cinayetlerinin sayısı toplamda 16.984’ü bulmuştur. Aşağıdaki tablo bu dönemde yaşanan iş cinayetlerini sayı ve oranlarıyla vermektedir:

     

    İşçi Sayısı Ölüm Bildirimi Ölüm Oranı (Yüzbinde)
    2003 5.615.000 811 14,4
    2004 6.181.000 843 13,6
    2005 6.918.605 1.096 15,8
    2006 7.818.000 1.601 20,5
    2007 8.505.000 1.044 12,3
    2008 8.802.000 866 9,8
    2009 9.030.000 1.171 13,0
    2010 10.030.000 1.454 14,5
    2011 11.081.000 1.710 15,4
    2012 11.940.000 745 6,2
    2013 12.484.000 1.360 10,9
    2014 13.240.000 1.626 12,3
    2015 13.999.000 1.252 8,9
    2016 14.059.000 1.405 10,0
    Ortal 1.132 12,2
    Topl 16.984

    Tablo 2: 2003-2016 Yılları arasındaki İş Cinayetleri Sayısı ve Oranı[3]

    Yukarıdaki tablo, iş cinayetlerinin 13 yıllık süre içinde istikrarsız bir seyir izlediğini, zaman zaman azalan ölümlerin zaman zaman arttığını göstermektedir. Bu durum akıllara, iktidarın bu ölümleri engellemek adına bir adım atmadığını getirmektedir. AKP ile birlikte güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve sözleşmeli işçiliğin yaygınlaşması bu cinayetlerin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Burada da iktidarın işçinin yaşam koşulları ve hatta yaşamı karşısında takındığı tutum gözler önüne serilmektedir.

    Bütün bunlar düşünüldüğünde Türkiye burjuvazisinin AKP döneminde elde ettiği fırsatların oldukça fazla olduğu ve bunların burjuvazi tarafından kendi sınıf çıkarları lehine kullanıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu dönemde, enerji dağıtım ihaleleri, eğitim ve sağlık alanında gerçekleştirilen özelleştirmelerle büyüyen firmalar hızla holdingleşmişlerdir (Buğra ve Savaşkan, 2015). AKP dönemindeki dönüşüm yukarıda değinildiği gibi sadece ekonomi ve siyaset alanlarıyla sınırlı kalmamış, eğitim, sağlık-sosyal güvenlik, ulaşım, çevre, dış politika, gündelik hayat vb. tüm parçalarında ciddi değişimler/dönüşümler meydana gelmiştir. AKP izlemiş olduğu neoliberal politikalarla eğitimde ve sağlıkta özelleştirme süreçlerini hızla işletirken kent uzamından beden siyasetine dek toplumun tüm parçaları izlenen politikalardan etkilenmiştir (Tuğal, 2011). Bu uygulamaların kamu yararından ziyade, daha çok burjuvazinin çıkarlarına olduğu su götürmez bir gerçektir. AKP’nin genel olarak Türkiye burjuvazisinin özel olarak da İslami burjuvazinin çıkarlarını temsil ettiğini iler süren Öztürk, AKP iktidarı döneminde gelişen İslami sermayenin artık Türkiye’de iktidarın önemli bir bileşeni olduğunu belirtmektedir:

    AKP muhafazakâr burjuvazinin ve özellikle de bu grubun büyük sermaye kesiminin sınıf çıkarlarını temsil etmektedir. Muhafazakâr finans kapitalin, siyasal iktidar avantajıyla birlikte, kendisini Türkiye’nin iktidar yapısında hesaba katılması gereken bir özne olarak yerleştirmiş olduğu öne sürülebilir (Öztürk, 2014:207).

    Yukarıdaki görüşler, mevcut raporun varsayımlarını güçlendirmesi bakımından oldukça önemlidir. 16 yıldır iktidarda bulunan ve AKP’de temsil edilen siyasal İslamın, İslami sermaye ve Türkiye burjuvazisi ile olan doğrudan bağı, onun sınıf siyasetini de belirleyen önemli unsurlardan biridir. 2002’den sonra hızla uygulamaya konan neoliberal politikalarla beraber eğitim, sağlık, enerji, altyapı ve ulaşım alanlarında özeleştirmeler artarken, Türkiye toplumu güvencesizleştirme ve yoksulluğa itilmiştir. Bu anlamıyla diyebiliriz ki AKP, sınıf siyasetinde burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekteyken, onun uygulamış olduğu ekonomi politikaları işçi sınıfının ve genel olarak Türkiye halkının aleyhine işlemiştir.

    2002 yılından bu yana medya alanında gerçekleşen dönüşüm de aslında toplumun diğer parçalarında yaşanan dönüşümün bir benzeridir. Bu dönemde medyanın mülkiyet ve kontrol yapısı AKP lehine baştan aşağı değiştiği gibi, ideolojik olarak da medya âdeta iktidarın propaganda aygıtına dönüşmüştür. 16 yıllık iktidarı sürecinde AKP’nin gütmüş olduğu medya politikaları 2002 yılı ve öncesindeki Türkiye anaakım medyasının aktörlerini ortadan kaldırmış, bunların yerine AKP’ye yakın aktörler anaakım medyada söz sahibi olmuşlardır. 2000’li yılların henüz başında Uzan Grubu’nun medya sektöründen tasfiyesi ile başlayan süreç, 2013’te Çukurova Grubu’nun medya şirketlerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) el koyması ile derinleşmiştir. 2018 yılında Doğan Yayın Holding’in AKP’ye yakın Demirören Grubu’na devredilmesi ile beraber Türkiye anaakım medyasında AKP yanlısı dönüşüm büyük oranda tamamlanmıştır. Çalık Grubu, Zirve Holding, Hasan Yaşildağ’ın sahibi olduğu Türk Medya, Ciner Grubu ve Demirören Grubu’nun paylaştığı anaakım medya, iktidar yanlısı yayınlarıyla dikkat çeker hale gelmiştir. Özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde medya üzerindeki iktidar baskısı daha da artmış, AKP’nin medyayı dönüştürmek üzere attığı adımlar hızlanmıştır. Gazeteciler bu süreçte sadece mesleklerini yapmaları nedeniyle tutuklanmış ve hatta hüküm giyerek ceza evlerine gönderilmişlerdir. Bu durum gazetecilik meslek ilkelerinin yine iktidar yanlısı gazeteciler tarafından sürekli çiğnendiği bir noktayı peşinden getirmiştir. Böylece AKP, 2002 yılından bu yana hem medyanın mülkiyet ve kontrol yapısını kendi lehine değiştirmiş, hem de medyayı ve gazeteciliği kamuoyunda sürekli tartışılan bir evreye sürüklemiştir.

    Yukarıda bahsedilen gelişmeler, medya yayınlarını da etkilemiştir. AKP’nin güttüğü sınıf siyaseti, medya yayınlarında kendine yer bulmuştur. 2002-2018 yılları arasında gerçekleşen iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin, sadece AKP medyasında değil, anaakım medyada da ya görmezden gelindiği, ya da bu olayların açık ideolojik bir yaklaşım gösterilerek çarpıtıldığı bir gerçektir. Tüm bunlar göz önünde tutulursa, yani medyanın, siyasetin ve ekonomik dinamiklerin tam göbeğinde bulunduğu gerçeği,[4] medya araştırmalarının bütünlükçü bir perspektiften hareket etmesi gerekliliğini de beraberinde getirmektedir.

    Özellikle 1980’lerden itibaren hızla endüstrileşen Türkiye medyasının sınıfsal çıkarı, iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin görmezden gelinmesine, görmezden gelinmeyecek bir noktada ise düşmanlaştırılmasına neden olmaktadır. İktidarda bulunan AKP’nin sınıf çıkarları ile endüstriyel medyanın çıkarı birleştiğinde bu durum daha da vahim hale gelmiştir. Çalışmanın sonraki başlığı, bu durumun analiz edilmesine ayrılacaktır. Böylece birinci bölümde ortaya koymaya çalıştığımız olgularla ikinci bölüm birbirini tamamlayacaktır. Medya çıktılarının ideolojik yönelimlerinin boşlukta değil; bilakis bunların hepsinin maddi temellerle ilişkisi olduğu düşünüldüğünde ikinci bölümün önemi daha da artmaktadır.

    2. Sınıf Temelli Ayrımcılığın Medyadaki Temsili

    2002 yılında iktidara gelen AKP’nin neoliberal politikaları süratle uygulamaya koyduğuna yukarıda değinmiştik. Bu dönemde özellikle özelleştirme sürecinde önemli adımlar atılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, özelleştirme uygulamalarına Türkiye tarihinin görmüş olduğu en büyük işçi eylemlerinden biri ile tepki veren TEKEL işçilerinin medyadaki temsili ile başlayacaktır. Aralık 2009’da başlayan eylemlerin medya temsilinin analizi, dönemin medyası hakkında da fikir verecektir.

    2.1. TEKEL Eyleminin Medyadaki Temsili

    TEKEL eylemleri, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2008 yılında TEKEL’in sigara ve tütün bölümü için ihale açması ve bu ihaleyi British American Tabocco’nun 1 milyar 720 milyon dolar vererek TEKEL’e ait Adana, Ballıca, Malatya, Samsun ve Tokat sigara fabrikalarının sahibi olması ile başlamıştır. Bu satış süreci, şirketin bu fabrikalarda çalışan işçileri çıkaracağını duyurması ile birlikte geniş işçi eylemlerine dönüşmüştür (tr.vikipedia.org, 2018). Türkiye medyasının ilk başlarda görmezden geldiği bu eylem, katılımın genişlemesi ve toplumun farklı kesimlerinin de eylemlere destek vermesi ile medyada kısmen de olsa temsil edilmeye başlanmıştır.

    Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesinin 15 Şubat 2008 tarihli sayısında bu eylemler, “Tekel İşçilerinden Eylem” başlığı ile verilmiştir. Haberin içeriğinde ise işçi eylemlerinden şöyle bahsedilmiştir:

    Adana’da, Tekel’in özelleştirilmesini protesto etmek amacıyla D-400 kara yolunu trafiğe kapatmak isteyen işçilere polis müdahale etti. Tekel’in özelleştirilmesine ilişkin teklif verme süresinin 18 Şubat 2008 tarihinde sona ermesi nedeniyle Adana Tekel Sigara Fabrikası önünde “iş yerini terk etmeme” eylemi yapmak amacıyla toplanan işçiler, ellerinde pankart ve dövizlerle, hükümet aleyhine slogan atarak Tekel’in özelleştirilmesini davul-zurna eşliğinde halay çekerek protesto etti (Yeni Şafak, 15 Şubat 2008).

    İşçi eylemlerinde, özellikle “hükümet aleyhine slogan” atılmasının altını çizen Yeni Şafak, eylemlerin işçilerin kaybetmek üzere olduğu özlük haklarından değil de, salt iktidar muhalifliği nedeniyle ortaya çıktığını ima etmektedir. Aynı haberde işçilerin eylem biçimi “davul zurna eşliğinde halay çekerek” sıfatıyla müstehzi bir biçimde tanımlanmıştır. Gazetenin bu yaklaşımı, TEKEL işçilerinin eylemini hafife almanın yanı sıra, AKP’nin güttüğü özelleştirme politikalarına ne denli angaje olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Çalışma hakkının gasp edilerek işsizliğe mahkûm edilen işçilerin salt AKP muhalifi olarak gösterilmesi de dikkat edilmesi gereken bir başka konudur. Böylece haber, TEKEL işçilerini “reformcu” hükümetin karşısına koyarak söylemsel alanda belirli bir toplumsal bölünme üretmektedir.

    Aynı gazetenin 9 Şubat 2010 tarihli sayısında İbrahim Kahveci’nin “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” başlıklı bir köşe yazısı yer almıştır. Köşe yazılarının, AKP yanlısı medya kuruluşları düşünüldüğünde, gazetenin temel politikasından ayrı tutulamayacağı bilinmektedir. Kahveci’nin bu yazısı bu açıdan oldukça önemlidir; çünkü yazıda dile getirilen düşünceler hem gazetenin siyasi çizgisini, hem de TEKEL eylemlerine karşı aldığı tutumu yansıtmaktadır. Bu düşüncelerin aynı zamanda dönemin AKP’sinin özelleştirme politikalarına da ne denli yakın olduğu aşağıdaki alıntıda görülecektir. Yazar, köşesinde özelleştirme politikalarını savunurken, kamu-özel ayrımının kalkmasını ve kamuda çalışanların ayrıcalıklarının sona ermesini önermiştir. Ayrıca işçi hareketini TEKEL-UZEL karşılaştırması ile bölen bir yaklaşımın da yazının geneline sirayet ettiğini belirtmekte fayda var:

    Bugünlerde herkes bir paradır isteyip duruyor. Kimse nereden ve ne karşılığı istediğini sormuyor, ama istiyor. Ben kamu işçisiyim ”haklarımdan vazgeçmem” diyor mesela bir kesim. Ne de olsa kamu kesiminde çalışmak ayrı bir ayrıcalıktır ülkemizde. Ne kriz uğrar yanınıza ne de patron korkusu. Bu ülkede sendikalar yıllarca işçilerin sırtından milyarlarca para toplayarak adeta ağalık sistemi kurmuştur. Ben doğru dürüst bir sendika görmedim ki gerçekten çalışanının menfaati için elini taşın altına koysun. Ama öyle sendikalar görüyoruz ki kendi ağalık sistemi için çalışanını sopanın altına itiyor. Ama bakın bakalım hangi işçi sendikası Uzel işçileri için bir eylem yaptı veya bir söz söyledi. Şimdi bir tarafta iki yıllık çalıştıkları parayı bile alamayan Uzel işçileri bir yerde duracak, diğer yerde ise benim üniversite mezunu çalışanımdan bile daha fazla paraya razı olmayan TEKEL işçileri için yer yerinden oynayacak. Sendikalarından medyasına kadar bu eylemin ekonomik bir yanının olmadığını veya bu eylemin hak taraflı bir eylem olamayacağını yeniden söylüyorum. Neden özel sektörde maaşını bile alamadan kovulanlara kimse bakmıyor-sesini çıkarmıyor? Neden Uzel işçileri örneği ortada iken varsa yoksa TEKEL işçileri için yanıp tutuşuluyor? Bu işte çok ama çok gariplik var (Kahveci, 2010).

    Adsız.png

    Görsel 1: Kahveci’nin 9 Şubat 2010 tarihli yazısı

    Yukarıda yaptığımız uzun alıntı ve görsel, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazete yazarlarının TEKEL direnişine bakışını göstermesi bakımından önemlidir. Bu eylemde görüldüğü üzere, gelişmelerden sendikalar sorumlu tutulurken, işçilerin sendika “ağalığı” tarafından oyuna getirildiği dile getirilmiştir. Yazar, toplumun farklı kesimlerini bölerek (üniversite mezunu-işçi; UZEL-TEKEL vb.) iddiasını güçlendirmeye çalışmıştır. Bu ise AKP’nin 2002 yılından bu yana güttüğü “kutuplaştırma” politikasına oldukça yakın bir tutumun somutlaşmış halidir.

    AKP yanlısı bir başka gazete, Türkiye ise, 5 Şubat 2010 tarihli sayısında, AKP lideri ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın TEKEL işçilerine yönelik “Tuzağa düşmeyin” sözünü manşetten vermiştir. Haberin devamında yine Erdoğan’ın “Gündemde sizlerin de destekleriyle tutulan bu eylem, kusura bakmayın bunu böyle söyleyeceğim, bir defa haklı bir eylem değil. Haksız bir eylem ve bu eylem daha önce söylediğim gibi ideolojik bir eylemdir ve bu ideolojik eyleme alet olanlar vardır” görüşlerine yer vermiştir. Burada da eylemin gayri meşruluğunun “ideolojik” olmasından kaynaklandığı Başbakan’ın ağzından verilmiştir. Böylece bu eylem, temel demokratik haklardan ziyade, “ideoloji” tarafından veya “ideolojik sendikalar”ın yönlendirdiği “kandırılmış işçiler” tarafından gerçekleşmektedir. Kandırılma söylemi ile beraber TEKEL eylemlerinin “akıl-dışılığı” da ima edilen bir başka anlamdır.

    Erdoğan’ın yukarıdaki görüşlerinin Yeni Şafak yazarı Kahveci’nin düşünceleriyle paralel bir seyir izlediği gözlemlenmektedir. TEKEL eylemlerinin gerçekleştiği dönemde AKP’nin henüz medya ortamını tam olarak dönüştüremediği düşünüldüğünde, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazetecilerin eylemi haberleştirmesi ya da yorumlamasının gazetecilik meslek ilkelerinden ne denli uzak olduğu görülmektedir.

    TEKEL eylemleri, iktidarın ve yandaşlarının işçi eylemlerini nasıl okuduğunu da gözler önüne sermektedir. İktidara geldiği dönemden itibaren özelleştirme ve güvencesizleştirme politikalarını hızla uygulayan AKP ve yandaş gazetelerin, işlerini kaybeden veya özelleştirmeler sonucu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin demokratik haklarını, “işgal”, “oyuna gelme”, “sendika ağalığı”, “kandırılma” vb. tanımlamalarla haberleştirmesi, sınıf politikalarının da tezahürüdür. Bu haberler, özelleştirmeleri meşrulaştırırken, özelleştirme politikalarını eleştiren ve bu politikalar karşısında greve çıkan işçi hareketini de dışlayan/kriminalize eden bir söyleme sahiptir.

    2.2. Soma Maden Katliamının Medyada Temsili

    13 Mayıs 2014’te Türkiye, tarihinin en büyük iş ve madencilik kazasını yaşadı. Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilen maden ocağında elektrik ekipmanlarındaki patlamadan kaynaklı yangın çıktı. Yangın sırasında yer altında olan 787 işçiden 301’i hayatını kaybetti.

    Kaza sonrası yapılan incelemelerde maden şirketinin maliyetleri azaltmak için alınması gereken temel önlemlerin bir kısmını ihmal ettiği, işçiler üzerindeki yüksek üretim baskısının güvenli çalışma koşullarını sekteye uğrattığı ve kazaya dair ön belirtiler ortaya çıktığı halde bunların üzerinin kapatıldığı ortaya çıktı. Kazanın meydana geldiği maden sahası, bir devlet kuruluşu olan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) tarafından ve lisans verme yoluyla Soma Madencilik A.Ş.’ye devredildiği göz önünde tutulduğunda denetim yetki ve sorumluluğu olan TKİ’nin bu sorumluluğunu yerine getirmediği ve maden ocağında şirket tarafından uygulanan acımasız çalışma koşullarına göz yumulduğu aşikârdır. Bu göz yummanın önemli nedenlerinden biri TKİ’nin yüksek miktardaki kömür ihtiyacıydı. Dar gelirlilere yönelik kömür dağıtımı, AKP iktidarının uzun zamandır uyguladığı sosyal yardım programının bir parçasıydı ve bunun sürdürülebilmesi için kömür üretiminin yüksek olması gerekiyordu. Hükümetin bu siyasal tercihinin yarattığı baskı, TKİ’nin taşeronlar eliyle işlettiği bütün kömür madenlerinde yüksek üretim baskısı ve güvensiz çalışma koşullarına yol açıyordu.

    Soma’da felaketin boyutu ortaya çıkmaya başladığında işçiler, işçi aileleri ve genel kamuoyunda hükümete yönelik tepkiler yükselmeye başladı. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Soma’ya yaptığı ziyarette işçiler ve halk tarafından protesto edildi. Hükümetin diğer mensupları da çeşitli tepkilerle karşılaştılar. Özellikle Başbakan’ın baş danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere düşürülen bir işçiyi yerde tekmelemesi Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul etti. Yusuf Yerkel, işçiyi tekmeledikten sonra hastaneden darp raporu aldı, tekmelenen işçi hakkında soruşturma başlatıldı.

    2.2.1. Ana akım Medyada Soma

    2014 yılı, AKP iktidarının medya üzerindeki hegemonyasının gittikçe sağlamlaştığı bir döneme denk gelmektedir. Yaygın basın kuruluşlarının birçoğu iktidar politikalarıyla uyumlu bir yayın çizgisi izlemeye başlamıştı. Dolayısıyla maden kazası ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili haberler önemli ölçüde hükümetin yaklaşımını yansıtmıştır.

    Kazanın hemen ardından hükümete yakın gazetelerde kazanın nedenlerine odaklanmak yerine meseleyi kadere bağlayan, dramatik hikâyeler içeren ve hükümeti aklayan haberler ön plana çıkmıştır. Dönemin enerji bakanı Taner Yıldız, en çok bahsedilen hükümet üyesidir. Günlerce gazete ve televizyonlarda Yıldız’ın ne kadar fedakârca çalıştığı haberleştirildi. Madenci aileleri, arama kurtarma görevlileri ve ülke kamuoyu işçilerin kurtarılmasına dikkat kesilmişken Sabah gazetesi Taner Yıldız’ın iki gün aynı gömleği giydiğini, ailesiyle bile görüşemediğini haberleştirmiştir.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-02_12-31-54.png

    Görsel 2: Sabah gazetesinde Taner Yıldız haberi (Sabah, 19.05.2014)

    Kazanın üzerinden birkaç gün geçip facianın boyutları ortaya çıkınca kazanın nedenleri, olası ihmaller ve siyasi iktidarın sorumluluğu kamuoyu tarafından daha fazla dile getirilmiştir. Özellikle kaza sonrası Soma’ya giden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, madenci aileleri ve diğer vatandaşlar tarafından protesto edilince hükümete yakın medyada iktidarın sorumluluğunu örtmeye çalışan, bütün sorumluluğu maden şirketine yükleyen, hatta kazanın ardında komplo ve “dış mihrak” arayan haberler yapılmıştır.

    C:UsersOzYandexDiskKasım-Aralık 2018HG - Medyada Sınıf Raporugazeteler1.jpg

    Görsel 3: Hükümetin sorumluluğunu örtmek için yapılan haberlerden örnekler

    Yandaş basın bir taraftan madencilik şirketini hedefe oturtup tüm sorumluluğu ona yüklerken diğer taraftan da katliamın arkasında komplo ve dış mihrak aramıştır. Bu anlayışa göre Soma maden kazası, hükümeti yıpratmak isteyen karanlık güçler tarafından planlanmış ve hayata geçirilmiştir. Akit gazetesi, her zamanki antisemitist çizgisine uygun olarak kazanın arkasında İsrail’in parmağı olduğunu öne sürmüştür.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-02_13-12-38.png

    Görsel 4: Akit’e göre kazanın arkasında İsrail vardır (Akit, 20.05.2014).

    İktidara yakın basının Soma’ya dair bir diğer yaklaşımı da maden katliamını kadere bağlayan, ihmalleri görmezden gelen bir yaklaşımdır. İktidara yakın birçok gazete kazada hayatını kaybedenlerden “şehit” diye bahsederek meseleyi dinsel bir çerçevede ele almayı tercih etmiştir. Bu basın organlarından Milat gazetesi, 15 Mayıs 2014’teki nüshasında bu durumu açık bir şekilde göstermiştir.

    Görsel 5: 15.05.2014 tarihli Milat gazetesinin ilk sayfası.

    Dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere yatırılan bir Somalı’ya tekme atması o dönemde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Bu görüntü kamuoyunda büyük tepkiye yol açmış, Yerkel’in görevden alınması ve yargılanması için kampanyalar başlatılmıştır. Yerkel’in olaydan sonra Ankara’ya dönerek darp raporu aldığı ortaya çıkmıştır. Yandaş basında tekme atılan işçinin değil, Yusuf Yerkel’in mağdur olduğu haberleri yapıldığı gözlemlenmiştir. Söz konusu şahsın işçi değil, ortalığı karıştırmak için Soma’ya gelen bir provokatör olduğu, hükümeti yıpratmak için bu olayı kurguladığı öne sürüldü. Akit gazetesi yazarı Hasan Karakaya 16 Mayıs 2018 tarihli köşe yazısında Yusuf Yerkel’i “Tekmelerine sağlık Yusuf” diyerek desteklemiştir:

    Son derece “sakin” ve son derece “beyefendi” bir delikanlı olan Yusuf da, eğer iddia edildiği gibi, bu provokatörü “tekmeledi” ise, gerekeni yapmıştır! Tekmelerine sağlık! (Karakaya, 2014).

    Tekmelenen kişinin Somalı olmadığı, İstanbul’dan provokasyon için özel olarak getirildiği, başbakanın konvoyuna özellikle saldırdığı vb. iddialar yandaş medya tarafından sıkça yazılmıştır. Ancak daha sonra bu şahsın 10 yıllık maden işçisi ve Somalı olduğunun ortaya çıkmıştır.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-14_11-40-44.png

    Görsel 6: 15.05.2014 tarihli Star gazetesi haberi.

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi özellikle iktidara yakın basın, Soma işçi katliamında hükümetin ihmallerini gizlemeye, kamuoyu tepkisini kriminalize etmeye dönük bir habercilik yapmıştır. Kazadan sonra sorumluları protesto eden işçiler ve yerel halk provokatör olarak damgalanmış, hedef gösterilmiştir. Soma faciasının medyadaki temsili, AKP iktidarının ve ona yakın basının işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımını net olarak ortaya koyan olgulardan biridir.

    2.3. Havalimanı Eylemleri

    İstanbul’da Haziran 2014’te inşaatına başlanan ve dünyanın en büyüklerinden biri olacağı söylenen İstanbul 3. Havalimanı’nda Eylül 2018’de işçi eylemleri patlak vermiştir. İnşaatın başlamasından beri meydana gelen iş cinayetlerini ve kötü çalışma koşullarını ve maaşlarının zamanında ödenmemesini protesto etmek isteyen işçiler, 14 Eylül Cuma günü inşaat sahasının bir bölümünde direnişe başladı. Eylemler kısa sürede tüm inşaat alanına yayıldı. İşçiler, iş güvenliği, maaşların ödenmesi, yemek ve yatakhanelerin temizliği gibi konuları da içeren taleplerini işverene bildirdiler ancak bu talepler resmi olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine eylemler devam etti. Eylemlerin büyümesinin ardından inşaatı yapan şirketin talebiyle kolluk kuvvetleri devreye girdi. Eylem yapan işçilere biber gazıyla müdahale edildi, daha sonra işçilerin koğuşları basılarak 500’den fazla işçi gözaltına alındı. Bunlardan 24’ü tutuklandı (bianet.org, 2018).

    2.3.1.Havalimanı Eylemlerinin Medyadaki Temsili

    Üçüncü havalimanı projesi AKP iktidarının en önem verdiği inşaat projelerinden biridir. Oradaki eylemlerin AKP’ye ve projenin imajına yapacağı olası olumsuz etki, iktidar mensuplarını ve iktidara yakın medyayı tedirgin etti. Eylemlerin başında görmezden gelme yoluna başvuran basın, direniş büyüdüğünde onu kriminalize etmek yönünde haberler yapmaya başladı. Hükümete yönelik toplumsal tepkilerin hemen hepsinde yapıldığı gibi işçilerin tepkilerinin samimi olmadığı, bazı karanlık güçler tarafından tezgâhlanan provokasyonlar olduğu öne sürülmeye başlandı. Türkiye gazetesi, işçi eylemlerinin hükümeti devirmek için planlanan bir provokasyon olduğu iddiasını 16 Eylül 2018 tarihinde manşete taşıdı.

    Görsel 7: 16.09.2018 tarihli Türkiye gazetesinin manşeti.

    Yukarıdaki haber, AKP iktidarının “mağduriyet” söylemini de yeniden üreten bir özellik taşımaktadır. 16 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın en temel söylemlerinden birini oluşturan “mağduriyet”, gazete haberlerinin metinlerinde de sıklıkla kullanılan ideolojik bir destektir. Burada görselden de görüleceği üzere, işçi eylemlerinin 2013’te gerçekleşen Gezi Direnişiyle bağı kurulmuştur. Bu yolla Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan “dış güçler” işaret edilmiş ve işçilerin eylemi “üst akıl” ile açıklanmıştır. Ayrıca demokratik bir eylemin “ayaklanma” olarak sunulması gazete haberlerinde mevcut bulunan iktidar söylemini de açığa çıkarmaktadır.

    Akit gazetesi köşe yazarlarından Mehtap Yılmaz, 17 Eylül 2018’de işçi eylemlerini Alman, İngiliz, Sırp ajanlarıyla irtibatlandıran; CHP, HDP, PKK ve FETÖ’nün eylemleri kışkırttığını söyleyen ve işçilere ağır hakaretler eden bir yazı kaleme almıştır. Yazının aşağıda alıntıladığımız kısmı, yandaş basının işçi düşmanlığını ortaya koymak için nadide bir örnektir:

    Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın! Madem kaşınıyorlar! Madem “kaşı beniii, kaşı beniii” diye debeleniyorlar! Madem bitlendik diye kuduruyorlar! Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım! Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim… Bu itleri kaşındıran tahtakurularını zevkle ezerim ama yetkim yok… Devlet ne güne duruyor? Hadi bakalım! (Yılmaz, 2018).

     

    Yılmaz’ın alıntıladığımız yazısı demokratik taleplerini dile getiren işçilere yönelik AKP ve yandaş yazarlarının tepkisini göstermektedir. Gayet tehditkâr bir dille kaleme alındığı anlaşılan yazı, yaşam koşulları nedeniyle eylem koyan işçi sınıfına “it” benzetmesi yapmaktan da geri kalmamıştır. Ayrımcılığın ve nefret söyleminin birlikteliği bu örnekte yalınlaşmıştır diyebiliriz. Yazarın, devleti, eylemi şiddet kullanarak bastırmaya çağırması da tartışılmaya değer başka bir konudur. Metinde kullanılan “it”, “bit”, “debelenmek”, “ayıklama” gibi sözcükler hem yazarın, hem de çalıştığı gazetenin işçi eylemlerine bakış açısındaki ayrımcı söylemi ortaya çıkarmaktadır.

    Yalnızca Mehtap Yılmaz değil, Habertürk yazarı Fatih Altaylı da dâhil olmak üzere iktidara yakın başka köşe yazarları da işçi eylemlerinin arkasında karanlık güçlerin olduğunu ima eden yazılar kaleme aldılar. Altaylı, yaklaşık 4 yıldır devam eden havalimanı inşaatında o güne kadar dile getirilmediğini iddia ettiği taleplerin dile getirilmesini kendince “manidar” bulmaktadır:

    4 yıl üç aydır o koşullara itiraz etmeyen işçilerin, bitime 5 hafta kala, inşaatın yüzde 98’i tamamlanmışken koşulları beğenmeyip ayaklanması doğrusu bana çok mantıklı gelmiyor. “4 yıl dayandık 5 hafta daha idare ederiz” demeleri daha makul bir insan tavrıyken, coplanma, gözaltına alınma, tazminatsız kapının önüne koyulma gibi riskleri bu kadar kısa bir süre için göze almaları son derece mantıksız görünüyor. Kimse bana “Bıçak kemiğe dayanmıştır” demesin. Bıçağın geri çıkmasına bu kadar kısa zaman kala kimse kolunu kestirmez.

    4 yıldır kimsenin giremediği şantiye alanının HDP’li milletvekilleri dâhil bir sürü kişinin yol geçen hanına aniden dönmesi de mantıklı değil. 4 yıl 3 aydır tek kelime etmeyen sendikaların birdenbire aslan kesilmesi de! Yeni Havalimanı inşaatında bitime bu kadar kısa süre kala bir şeyler oluyor. Hayırdır inşallah! (Altaylı, 2018).

     

    Yukarıda görüldüğü üzere, Fatih Altaylı, eylem alanına HDP’li milletvekillerinin gitmesini de eylemlerin karanlık yönüne dair bir kanıt olarak göstermeye çalışmıştır. Burada ortaya çıkan çok katmanlı bir ayrımcılıktır. Bir yandan yasal bir siyasi partinin en doğal hakkı olan işçi yurttaşların yanında olma eylemi şaibeli hale getirilmekte, hem de söz konusu partinin işçilere gösterdiği dayanışma üzerinden işçilerin eylemi kuşkulu hale getirilmektedir. Böylece bir taşla iki kuş vurulmakta; hem işçiler hem de zaten sürekli hedef haline getirilen HDP kriminalize edilmektedir. Aynı zamanda yazarın “dört yıl boyunca kimsenin giremediği şantiye alanı” ifadesi de, yine şantiye alanının “yolgeçen hanına çevrilmiş olması” ifadesi de, şantiye alanın bu gizli ve güvenli alan olması gerektiğine dair algıyı normalleştirmektedir. Böylece şantiye alanına işçilerle dayanışma göstermek için girmenin kendisi bizatihi kuşkulu ve içinde komplo barındıran bir eylem haline getirilmektedir.

    Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından İlnur Çevik’in de yazar kadrosu arasında bulunduğu Yeni Birlik gazetesi, işçi eylemlerinin 3. Havalimanı’nı kendi havalimanlarına tehdit olarak gören ve sabote etmek isteyen bazı Avrupa ülkelerinin bir planı olduğunu iddia ederek bu iddiayı 17 Eylül 2018’de manşetine taşımıştır. Aynı gün İlnur Çevik de gazetedeki köşesinde havalimanının sabote edildiğini, HDP’li milletvekillerinin eylemlere destek vermesinin bu sabotajın kanıtlarından biri olduğunu söylüyordu.

    Her büyük projede aksamalar olur, bazı taşeronların olumsuz tutumları yüzünden işçiler sıkıntı çekebilir ama son günlerde 3. Havalimanı projesinden gelen işçi olayları, haberleri bu işlerin yine kirli eller tarafından karıştırılmaya çalışıldığını gösteriyor… Birkaç yıldır devam eden bu dev inşaatlarda bugüne kadar işçilerden ses çıkmadı da tam havalimanı açılışına günler kala mı insanların akıllarına sorunlar geldi? Bu zamanlama niye? Bir bakıyorsunuz 400 kadar aşırı solcu militan işçilerin arasına sızıyor ve yalan dolanla işçileri kışkırtıyor… Bunlara iki de HDP milletvekili katılıp işçi koğuşlarını gezip insanları eyleme teşvik ediyorlar (Çevik, 2018).

     

    Görsel 8: 17.09.2018 tarihli Yeni Birlik gazetesinin manşeti.

    Üçüncü havalimanındaki işçi eylemlerine gösterilen tepki ve haberleştirilme biçimi, iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımının sarih bir göstergesidir. Haberlerde genel olarak işçi eylemleri “sabotaj”, “kumpas”, “dış güçler”, “üst akıl”, “oyun”, “hesap” gibi somut delillerle desteklenmeyen suçlamalarla birlikte anılmıştır. Bu durum, hükümet yanlısı medyanın kurduğu ayrımcı söylemlerin, demokrasi ve demokrasi kültürü ile ne denli zıt olduğunu da göstermektedir. Zaman zaman hakarete varan köşe yazıları ise haber metinlerini tamamlayan nitelikte seyir izlemiştir. 2018’e gelindiğinde ana akım medyanın neredeyse tamamının iktidarın kontrolüne girdiği düşünüldüğünde işçilerin talepleri ve eylemlerine yönelik olumlu bakış ve haberleştirmenin epey az olduğu söylenebilir. Evrensel, BirGün, Yeni Yaşam, SoL gibi gazete ve internet sitelerinin eleştirel haberlerini saymazsak medyanın büyük bir bölümünde işçilere yönelik suçlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir yaklaşım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İşçi sınıfı ve bu sınıfın eylemlerine dönük ayrımcı söylem hükümet yanlısı medyanın neredeyse tamamında gözlemlenebilen bir olgu haline gelmiştir.

    SONUÇ

    Birinci bölümde verileriyle birlikte aktardığımız gibi AKP, sermaye sınıfının çıkarlarını temsil eden bir partidir. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana hem yasama tercihleri hem de uygulamalarıyla partinin bu kimliği şüphe götürmez şekilde ortaya çıkmıştır. Temmuz 2016-Temmuz 2018 arasında uygulanan OHAL’de defalarca grevler yasaklanmış, emekçilerin hak arayışları hem yasal/idari engellemeler hem de güvenlik aygıtının fiziksel şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. OHAL kalktıktan sonra da işçilerin durumunda iyileşme olmamış, baskılayıcı tutum devam etmiştir. AKP’nin sınıf karakteri ve işçilere yönelik politikasıyla uyumlu çizgide gazetecilik yapan iktidar yanlısı medya da işçilerin hak arayışlarını kriminalize edici bir tutum almıştır. Kısmen tarafsız sayılabilecek son ana akım medya grubu olan Doğan Medya’nın 2018’de Demirören Holding’e satılmasıyla birlikte yaygın basın-yayın organlarının çok büyük bir kısmı iktidarın kontrolüne girmiş ve iktidarın işçi siyasetiyle ilgili eleştirel haberlere yalnızca küçük ve alternatif basın mecralarında rastlanır hale gelmiştir.

    Bu raporda, 2009 TEKEL Eylemleri, 2014 Soma Maden Katliamı ve 2018 Üçüncü Havalimanı Eylemleri olmak üzere üç örnek olay üzerinden medyada ekonomik/sınıf temelli ayrımcılığı göstermeye çalıştık. AKP sözcülerinin ve iktidar yanlısı medyanın toplumun farklı kesimlerine yönelik ayrımcı ve nefret içeren söylemi, işçi sınıfının eylemlerine de yansımıştır. Burada iktidarın sınıf siyasetinin medya metinlerinde yeniden üretildiği bir durum da söz konusudur. Böyle düşünüldüğünde, iktidara göbekten bağlı bulunan medyanın çıktılarındaki ideolojik yönelimin mülkiyet ve kontrol ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceği ortaya çıkmaktadır. İlk bölümde üzerinde durduğumuz gibi, kayırmacı ekonomi politikasıyla kendine yakın sermayeyi büyüten AKP, bu yolla medyanın mülkiyetini de değiştirmiş ve bu durum haber metinlerinin ideolojisine de yansımıştır. AKP yaslandığı burjuvaziye dayanarak ne kadar işçi düşmanı bir politika izliyorsa, iktidara yakın medya da metinlerinde benzer bir düşmanlığı yeniden üretmektedir. Bütünlükçü bir yaklaşımla medya söylemleri değerlendirildiğinde, medyada ayrımcı söylemlerin siyaset, ekonomi, kültür ve ideoloji ile yakın bağı görünen bir gerçektir. Kronolojik bir bakışla medyanın nasıl tedricen iktidarın kontrolüne girdiği gözlemlenebilecekken, yapılması gereken bir başka önemli tespit, yaygın medyanın sınıf düşmanlığının zamandan bağımsız bir hakikat olduğudur.

    KAYNAKÇA

    Akdoğan Y. (2004). AK Parti ve Muhafazakâr Demokrasi. İstanbul: Alfa.

    Altaylı, F. (2018). “Bu isyan normal değil” https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2144005-bu-isyan-normal-degil# Erişim tarihi: 15.01.2019.

    bianet.org (2018). “3. Havalimanı İşçilerinin Eylem Kronolojisi” https://bianet.org/bianet/emek/200906-3-havalimani-iscilerinin-eylem-kronolojisi Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Birdal, M. (2017). “AKP’nin İşsizlik karnesi” https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 21.11.2018.

    Buğra, A. ve Savaşkan, O. (2015). Türkiye’de Yeni Kapitalizm. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bulaç, A. (2009). Göçün ve Kentin Siyaseti MNP’den SP’ye Milli Görüş Partileri. İstanbul: Çıra Yayınları.

    cumhuriyet.com.tr. (2017). “Yoksul sayısı 16 milyonu aştı” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/831626/Yoksul_sayisi_16_milyonu_asti.html Erişim tarihi: 27.11.2018.

    Çevik, İ. (2018). “^3. Havalimanı Sabote Ediliyor” https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/3-havalimani-sabote-ediliyor/ Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Eder, M. (2015). “AKP’nin Politik Ekonomisi ve Ötesi” Yahya Madra (der.) Türkiye’de Yeni İktidar Yeni Direniş. içinde. Metis: İstanbul.

    Ertuğrul, N. İ. (2009). “AKP ve Özelleştirme” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    evrensel.net. (2018). “Erdoğan bir kez daha OHAL’i grev yasaklarıyla savundu” https://www.evrensel.net/haber/350813/erdogan-bir-kez-daha-ohali-grev-yasaklariyla-savundu Erişim tarihi: 12.11.2018.

    Kahveci, İ. (2010). “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkahveci/tekel-icisi-turkse-uzel-icisi-kim-20821 Erişim tarihi: 18.11.2018.

    Karakaya, H. (2014). “Koç Ailesi’nin taşeronluğundan, Soma Holding’in sahipliğine!” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/koc-ailesinin-taseronlugundan-soma-holdingin-sahipligine-6076.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Öztürk, Ö. (2014). “Türkiye’de İslamcı Büyük Burjuvazi” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

    Savran, S. (2016). “Faşizim mi Rabiizm mi?” Devrimci Marksizm. Sayı: 27.

    Sönmez, M. (2009). “2000’ler Türkiye’sinde AKP Hâkim Sınıflar ve İç Çelişkileri” AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    Tanyılmaz, K. (2014). “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

    tr.vikipedia.org. (2018). “TEKEL işçi eylemi” https://tr.wikipedia.org/wiki/TEKEL_i%C5%9F%C3%A7i_eylemi Erişim tarihi: 21.11.2018.

    Tuğal, C. (2011). Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

    tumbelsen.org. (2018). “AKP-MHP Rejimi, Aldıkları Erken Seçim Kararı İle Faşizmi Kalıcı Hale Getirmek İstemektedir” http://tumbelsen.org.tr/sendikamizin-hazirlamis-oldugu-16-yillik-akp-iktidar-raporu/ Erişim tarihi: 27.11.2018.

    Uzgel, İ. (2009). “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    yenişafak.com.tr. (2018). “TEKEL işçilerinden eylem” https://www.yenisafak.com/gundem/tekel-iscilerinden-eylem-99993 Erişim tarihi:12.11.2018.

    Yılmaz, M. (2018). “3. Havalimanı’ndaki tahtakuruları nereli?” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehtap-yilmaz/3-havalimanindaki-tahtakurulari-nereli-25803.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Yazarlar Hakkında

    Celil Kaya

    1984 Siirt/Girdara doğumlu. 2009’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdi. 2011’de aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Elçin Aktoprak’la birlikte derlediği 21. Yüzyılda Milliyetçilik: Teori ve Siyaset isimli kitap 2016’da İletişim Yayınları tarafından basıldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik çalışma alanlarından bazıları şunlardır: Milliyetçilik, etnik çatışmalar, ulus inşası, diaspora. Halen Uluslararası İlişkiler alanında doktorasına devam etmektedir.

    Vahdet Mesut Ayan

    1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik anabilim dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümü.

      1. Tablo, Murat Birdal’ın “AKP’nin işsizlik karnesi” isimli yazısından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 08.11.2018. ↑
      1. İlgili rapor için ayrıca bkz. http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/05/AKP-D%C3%B6neminde-Emek-DISK-RAPORU.pdf Erisim tarihi: 24.11.2018. ↑
      1. Tablo, DİSK’in hazırladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”ndan elde edilmiştir. ↑
      1. Bu konu için ayrıca bkz. Kaya, R. (2016). İktidar Yumağı. İstanbul: İmge. ↑
  • Representation of Refugees in the Media in the AKP Era

    Representation of Refugees in the Media in the AKP Era

    Hâlâ Gazeteciyiz-Media Report-7 (October-2018)

    REPRESENTATION OF REFUGEES IN THE MEDIA IN THE AKP ERA

    Funda Cantek-Cavidan Soykan

    Introduction

    During its 17-year rule Justice and Development Party (AKP) has established its migration policy on the principle of using migrants as an item for bargaining in domestic and foreign politics despite the changes and variations in the migration policy documents and discourse. In addition, assuming the role of patronage in a geographical region inhabiting mostly Muslim and Turkish populations, and especially for suffering and oppressed peoples living there in violence, poverty and system of exploitation was part of the desire to reap benefits from the outcomes of the civil war in Syria. The migration policy wavered and swerved in line with the course of relations with western and non-western countries yet it continued to instrumentalize consistently the migration process and migrants. Migrants were sometimes embraced with a discourse of protection and brotherhood and sometimes were deemed as a burden, even criminalized. As a result, depending on the changes in the politics, the migrant body was sometimes seen as suffering and oppressed multitudes, as brothers and sisters and sometimes stigmatized as involuntary guests.

    The media has always played an important role in the process in which AKP’s migration policy was constructed, popularised and legitimized. These policies, which at first were popularised with the support of the media outlets in favour of the government, became predominant over the years when many domestic media outlets came under the dominance of the government and were purchased by pro-gov investment groups.

    This study traces such notions as movement of Turkey-bound migration, the conditions of migrants who have settled in various cities in Turkey temporarily or permanently and their relationship with the local inhabitants, Turkey’s migration policy, and incidents in which migrants were presented as victims or perpetrators by browsing the dailies Sözcü, Hürriyet and Yeni Akit from the beginning of AKP rule in 2002 up to now. One major concern has been to identify the way in which migration processes, migrants and Turkey’s migration policies have been reframed and represented in these dailies. The rationale behind the choice of these three dailies as sample is the fact that each of them appeals to distinctly different readerships. Hürriyet has been for many years a best-selling daily addressing an average and heterogeneous readership. The daily’s editorial policy has differed during different governments to a certain extent and it was sold to a pro-government investment group in the near past; nevertheless, it still remains to be a newspaper that appeals to readers from each segment of society. The daily Sözcü has an editorial policy that adopts the values and arguments of the nationalist left. The content of the news is based predominantly on anti-AKP and pro-Republican values, with People’s Republican Party (CHP) in opposition acting as the primary source of information. From the day it appeared, Yeni Akit has been known to be a supporter of the AKP, following an editorial policy that endorses the changing government policies and working to create public approval for these policies. Though the contents produced by these three different editorial policies and viewpoints may overlap now and then, their attitudes vary in response to the same issues.

    While scanning these three dailies, the priority has been given to events, decisions and agreements that have been turning points in Turkey-bound migration movements. Therefore, news contents in certain dates on which publicly influential incidents occurred were analysed.

    AKP’s Migration Policies

    Conflicts continuing in Syria led to the biggest forced displacement and migration in the world history. Being the neighbouring country most affected by this situation along with Jordan and Lebanon, Turkey harbours 3,611,834 Syrian refugees according to the figures of the General Directorate of Migration Management of the Ministry of Interior (GIGM).[1] Today, 63% of the Syrians who have been forced to flee their country live in Turkey (UN Women, 2018: 65). According to 2017 figures obtained from United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR), in addition to the Syrians there are 346,800 refugees from various countries who are currently waiting for the result of their application for international protection in Turkey.[2]

    Turkey has become the country with highest number of refugees in the world with about a 4-million refugee population since 2014. The housing needs of the Syrian refugees, who entered country as of April 2011, were met partly by means of refugee camps. Adding up to 25, these camps were once criticised on grounds that they were situated close to conflict areas, they were not accessible to he inspection of human rights organizations, the inhabitants of the camps were isolated from the world for long periods which hindered refugees from integrating with the Turkish society and settled life. The camps came to the fore with incidents of maltreatment and sexual abuse targeting children and women despite the fact that they were introduced as ones with high standards by the AKP government. Recently in 2017, the staff in charge of the Nizip camp were judged and found guilty for the abuse of 40 children in the camp between 2104 and 2016, and yet the staff of Disaster and Emergency Management Agency (AFAD) were exempted from judicial process and a decision of non-prosecution was issued, the news of which appeared in the media. [3]

    Demographically speaking, about 1 million of the Syrians in Turkey are between the ages of 15 and 24 and 95% of the population live in the cities. Half of the Syrians are registered in four big cities, namely İstanbul, Şanlıurfa, Hatay and Gaziantep in order.[4] According to the report “Needs Assessment of Women and Girls Under Temporary Protection in Turkey” prepared by UN Women and Association for Solidarity with Asylum Seekers and Immigrants (ASAM) in 2018, half of the Syrian refugee population is made up of women and girls. The UN Women’s report reveals that the most significant problems for Syrian refugees in Turkey are housing and extreme poverty. Due to language barrier, refugee women suffer from the difficulty in having access to certain rights and services, while at the same time Syrian women and girls are forced by their family members and relatives to early marriages in return for accommodation. These marriages imposed because of extremely poor living conditions also become one of the biggest hurdles preventing women from continuing their education (UN Women, 2018: 62-63).

    Housing and poverty concern not only Syrian refugees but also all refugee groups in Turkey. Refugees in Turkey, who have been forced to live in the same city for years without receiving any social and legal assistance with limited freedom of travel and desperately waiting to be settled in another country, are struggling with poverty. Up until the year 2011 when the Syrian refugees began to come to the country, the problems of the refugees living in Turkey did not get much coverage except for those accidents in the Aegean Sea. In these accidents the emphasis was not on the negligence of the government but on the ruthlessness and mercilessness of refugee traffickers who were called human traffickers. Abandoning hope with the asylum system in Turkey, refugees who had to pay large sums of money to traffickers in order to reach West Europe or who had come to Turkey with sole purpose of transferring to Greece were labelled “illegal immigrant” in the headlines only after they lost their lives in these disastrous accidents.

    When the issue of immigrants and refugees in Turkey is mentioned, Syrian refugees automatically come to mind. Undoubtedly, the way refugees and foreigners in general are reframed by the media plays a big role in this. Though the information in circulation is produced by political actors, it is the media that provides the presentation and distribution of that information in a specific framework (Helbling, 2004 qtd. in PS: EUROPE, 2017:4). However, refugees who have not applied to GIGM for asylum, or have not registered in any way, whose application for international protection are considered to invalid in different ways or refugees in Turkey who do not want to demand international protection are also part of the refugee population. Here we must mention the fact that within the framework of this study we consider anybody a refugee who demanded sanctuary/asylum and is not granted the status of refugee since their application is still under consideration. The reason for this is that according to the Handbook and Guidelines on 1951 UN Convention Relating to the Legal Status of Refugees, a person is qualified as a refugee on condition that he/she meets the criteria in the Convention (UNHCR, 1992: para. 28).

    Though UNHCR records demonstrate a drop in the figures in the last few years, in order to have more accurate data one should in fact also consult the number of migrants who have been stopped and arrested on borders by the military police. Migrants who have been stopped and detained while entering or leaving the country illegally or while travelling without a permit in the country are defined as irregular migrants. Though they are presented as “illegal” and criminalized in the media, irregular migrants are people who have not committed any crimes and may need international protection. They are people who mostly risk their lives by taking recourse to traffickers in order to cross country borders since they do not have passports or visas to the country they wish to travel, which is not a problem for common citizens. The GIGM figures reveal the number of migrants “caught” while trying to cross the border illegally in 2018 to be 251,794. When we look at the countries of origin of these people, we begin to understand why they are called “illegal” too. The countries with highest number of irregular migrants in 2017 were as follows: Syria (50,217), Afghanistan (45,259), Pakistan (30,337) and Iraq (18,488).[5] Before these people’s deportation procedures are activated their protection demands (if any) ought to be considered and they ought to be informed about asylum procedures in Turkey. However, as human rights organizations frequently state, one of the biggest problems in this field in Turkey is that asylum-seekers are prevented from having access to such procedures in formal and informal ways.[6]

    The replacement of the word “illegal” by “irregular” both in political documents and the language of the media in Turkey took a long time. The term “irregular migrant” was first used in AKP era legally in Law on Foreigners and International Protection accepted within the framework of alignment with EU acquis. Nevertheless, we cannot say that the criminalizing word “illegal” in the media has disappeared.

    Turkey’s Dual Asylum System

    Today Turkey has an asylum system dual in structure. The present legal and institutional structure has been established completely in the AKP-government era. The first part of this dual structure is the temporary protection procedure designed for Syrian refugees, which is the first nationality that comes to mind when the word refugee is mentioned; the second part is the international protection (previously called asylum) procedures that were introduced with the adoption of Law on Foreigners and International Protection in 2013. The AKP had declared from the very beginning that it would adopt the open door policy for Syrian refugees. What is meant is a fundamental level protection based on the principle of non-refoulement, which is an essential principle in international migration law. Accordingly, the Syrians who came to Turkey collectively cannot be repatriated to Syria where they would have no life security; however, they cannot apply for international protection individually.

    International protection, which is an individual procedure, is applicable only to groups other than the Syrians. Asylum-seekers have the right to apply for one of the three statuses regulated under international protection: the status of “refugee” for which only asylum-seekers coming from Europe can apply, “conditional refugee” status for non-Europeans, for which almost all the asylum-seekers in Turkey can apply and “subsidiary protection” for asylum-seekers outside these two categories, who would face death penalty or maltreatment or personal life-threatening situation in the event of repatriation. As a result, asylum-seekers benefiting from both temporary protection and conditional refugee statuses face an uncertain future since Turkey does not grant any non-European person the status of “refugee” owing to the geographical restriction it preferred while becoming a party to the 1951 Convention.

    The Turks’ Perception of Refugees

    The AKP government’s migration policy for the Syrian refugees, which differed from other refugee groups, has been shaped directly in tandem with the foreign policy it has adopted. In the first place, the foreign policy pursued when Syria is concerned has never been side-unbiased. From 2011 onwards when the first insurrection against the regime was launched in Syria, the Syrian problem became one of the fundamental components in the search for an ideological hegemony and the restructuring of Kemalist nationalism and national identity project for the AKP. The Syrian policy adopted is a tool in the reshaping of national identity via the Ottoman past and Islam religion. The policy regarding Syria—considered as former Ottoman territory— and the Syrian refugees is closely linked to the AKP’s policy in terms of the domestic politics and especially Kurdish problem (Saraçoğlu, 2018: 19-21).

    From the moment the Syrians first arrived in Turkey and were housed in camps, they were treated for a long time as “our Muslim brothers” and “our guests” in line with the AKP’s policy.[7] The expectation that the Syrian regime would soon topple down was voiced by President Erdoğan in 2012: “We will enter Damascus. We will perform our prayer in the Umayyad Mosque, we will embrace our Syrian brothers”.[8] This discourse was continued by the government until October 2014 when Temporary Protection Regulations were accepted. 2015 was the year when the fact that Syrians were not temporary but permanent and they were not guests but refugees gradually began to gain acceptance (UN Women , 2018: 65; Biner & Soykan 2016). During this first four years, while the opposition criticized AKP’s Syrian policy and found faults with this discourse, it also led astray, adopted a populist approach and developed a discriminatory and sometimes even a racist discourse against the Syrians. The opposition, especially Republican People’s Party (CHP), stated that the Syrians would be repatriated at the first possible occasion as if Turkey did not have any obligation arising out of international human rights laws and as if the principle of non-refoulement and the 1951 Convention were not binding for Turkey. And the Syrian refugees, who were exposed to this discourse of two different poles have been subjected to racist attacks due to such fake news as “they receive money from the government”, “they do not pay phone bills” and “they are admitted to university without exam”. This was so much the case that it was influential on healthcare workers serving refugees and doctors were reported to speak discriminatorily of Syrian refugees with whom they found it difficult to communicate due to language barriers (Terzioğlu, 2017). The study “From Information to Perception: Perception of Asylum-Seekers, Migrants and Refugees in Turkey” carried out by the Political and Social Research Institute of Europe (PS: EUROPE) reveals the media’s discriminatory and targeting attitude as well as native population’s discriminatory approach and the hate speech it produces. The study, in reference to Blinder, claims that the media not only encourages the “marginalization” of asylum-seekers, immigrants and refugees but also provides ready justifications for their dehumanization and consequent outcomes (PS:EUROPE, 2017: 4).

    The Syrian refugees were being portrayed by the media as “people who ran away from defending their country, cowardly, lazybones doing nothing except for depending on the government allowance, producing offspring copiously and thoughtlessly, disease-spreading, depriving the Turks of their jobs, a culturally backward society ‘compared to Turks’”. Feminist forced migration studies has for long challenged increasingly exacerbating differentiations and binaries such as [good] us and [bad] them between refugees and the host communities in cases of long-term asylum, migration and war. Feminization of migration has been used for the first time in literature to criticise the disregarding of women’s existence and their treatment as dependent on men in migration and migration-related processes (Kofman, 2004). This term does not denote refugee women’s changing status/role only, it is also used to refer to changing gender roles/regimes within the family and labour market that transform themselves with migration. In migration flows men as well women can be coded as passive, unemployed and weak due to lack of work and status. Feminization of men by means of denigratory accusations such as labelling them as draft-dodgers and individuals who are incapable of defending their country is highly common in the Turkish media, especially in the nationalistic discourse (Hyndman&Giles, 2011: 363). Likewise the media depicts refugee children as beggars, ramblers involved in crime, selling paper tissues and sufferers.

    In a recent qualitative research by İstanbul Political Research Institute, most of the interviewees commuting by metrobus or living in the vicinity of metrobus lines complained that they feel estranged in their own country due to the increase in the number of refugees/foreigners. When asked their opinion on the solution to living together, half of the participants said that the Syrians ought to go back to their own country with their children (İstanpol, 2018: 7). The research verifies that a clear line of “us and them” has been drawn between two societies and the Syrians, who are defined as foreigners, have been hierarchically placed at a lower level than the Turks (İstanpol, 2018: 20). It would not be incorrect to claim that one of the reasons for these negative attitudes and preconceptions is xenophobia in Turkey. According to “Research on Dimensions of Polarization in Turkey” carried out by Bilgi University Centre for Application and Research in 2017, different party grassroots (AKP, CHP, MHP, HDP and İyi Parti), which are politically polarized in many issues, are observed to have been in agreement in only one issue, namely that the Syrians ought to go back to their country when the war is over.[9] Syrian refugees are seen as a burden especially in terms of economy and the welfare assistance and services they receive in education and health are a source of indignation in society. According to the report “Syrian Refugees in Turkey: Diminishing Urban Tensions” published in 2018 by International Crisis Group, judicial cases and social tension in which the Syrian refugees were involved in the second half of 2017 tripled compared to the same period in 2016; in these incidents at least 35 people, 24 of whom were Syrians, lost their lives. According to the report, the main reasons for the upsurge in the number of incidents were the local people’s conviction that the government prioritized the Syrians in the distribution of social welfare benefits and the authorities’ tendency to hush up the incidents between two societies rather than solve them.[10]

    Transformation of Turkey’s Migration Policy in the AKP-Government Era

    Turkey switched to a migration policy akin to those of EU countries for the first time during the AKP government. Turkey regulated all the statuses and rights of migrants (foreigners) and asylum-seekers under a single law for the first time with the law prepared between 2010 and 2012 and passed by the Parliament in 2013. Law on Foreigners and International Protection is the first asylum law of the country, functioning at same time as a means for approximation of Turkey’s migration policy with that of the EU. Turkey’s migration policy has been shaped in parallel with the process of adaptation to the EU that started in the early 2000s. The major outcomes of the reorganised migration policy are the new institutional structure organized under the name of Directorate General of Migration Management (GIGM), protection procedure applied for Syrian and asylum seekers of other nationalities, new statuses and related rights, border and deportation policies and legal regulations pertaining to naturalization.

    Despite the fact that candidacy for the EU has been a major driving force in the preparation of migration policy especially after 2005, this process had a unilateral and rectilineal progression (Paçacı-Elitok, 2018). Turkey has never been a passive receiver of EU laws and the country’s internal dynamics —social, political and historical— also played a part in the handling of this this process as a mutual bargain. In retrospect, it is not possible to claim that the migration policy adopted since the foundation of the Republic has changed, despite the change in Turkey’s attitude towards the Syrian refugees. Two constituents of this policy, the definition of “migrant” and the people who are eligible for the status of “refugee” (international protection) in this country did not undergo any change with the process of policy transfer that began with the EU candidacy. When the issue of migration is involved, Turkey still sticks, as in the early 20th century, to its reflex to create and maintain a homogenous Turkish identity, which served as a foundation to its process of constructing a nation state, and follows a migration policy, deciding who is to be admitted into the country, “Turkishness” based on Sunnite Islam. Therefore, Turkey did not abolish the geographical restriction it placed in the 1951 Convention on who is to be admitted as refugee into the country though it was one of the terms and conditions of membership. As we mentioned earlier, according to Law on Foreigners and International Protection no one from other than a member country of Council of Europe is granted the status of refugee due to this geographical restriction. Temporary protection could be issued legally in October 2014 and this three-year period proved to be full of uncertainties for both the Turkish and Syrian communities.

    The Afghans, Iraqis, Iranians, Somalians and Sudanese, who demanded protection from Turkey just like the Syrians fail to benefit from refugee protection. Both the interim protection granted in Turkey to the Syrians and international protection within the framework of the 1951 Convention are temporary in nature. In other words, unlike other foreigners (migrants), Syrian and non-Syrian refugees benefiting from both of these forms of protections cannot apply for naturalization no matter how long they have lived in Turkey. For this very reason, we may assert that Turkey’s new migration policy has not broken its ties with the past and is still under the influence of nationalism based on ethnicity and religion (Koser-Akcapar; Simsek 2018: 180). When the policy of migration during the AKP-government era is more closely perused, we can still detect a number of major periodizations.

    The first period, involving Turkey’s incorporation into EU’s common asylum and migration regime within the framework of EU Harmonization Process, begins in 2002 and continues until 2012; new migration and asylum policy was prepared in this timep, yet migration and refugees did not appear much on the government’s agenda. In this period, the most significant issue for the EU was prevention of irregular (illegal) migration flow into Greece from Turkey, which had become a transit country on the migration routes, while NGOs in Turkey were trying to make the sea disasters on the Aegean appear on the agenda. For example, in this period, which coincides with the AKP’s first term of government, the issue of migration and migrants did not appear in its election manifesto.[11] The issues of migration and migrants appeared only in reference to the Turkish citizens living abroad and their problems.

    The second period, beginning with the entry of the fist Syrian refugees into Turkey, coincides with the government’s brushing aside, in accordance with foreign policy interests, of the previously issued new migration and migrant law and the General Directorate of Migration Management (GIGM), a new institutional structure established in compliance with the ratification of this law. In this period, Prime Ministry and its subordinate body AFAD (Disaster and Emergency Management Agency) were highlighted as actors, rather than the new law approved in the Parliament in 2013 and the new migration policy tools activated thanks to his law. Influential in this was the inefficiency in the new Directorate, which was still in the phase of being established, as well as the government’s Syrian policy. In the meantime pro-government media presented the Syrians as our fellow Muslims who are in need of the Turkish hospitality so as to generate consent in domestic policy for the sake of counterbalancing the foreign policy adopted then. The biggest “refugee crisis” of all times, thus, ceased to be a part of the problem of migration and refugees and was pragmatically transformed by the AKP into a means of domestic and foreign politics (Danış, 2016: 8). This period continued with Syrians being granted temporary protection in October 2014 and GIGM taking over authority from AFAD concerning the Syrian refugees and came to an end by mid-2015. With the legal regulation of temporary protection, the term “guest” was gradually replaced by refugee.

    The third period started with “the long summer of migration” in 2015 (Kasparek; Speer, 2015) and was one in which refugees and migration as a whole were used politically as a trump in its fullest sense and turned into a matter of negotiation by the AKP. As of May 2015 Turkey left behind its renowned open policy, albeit not officially. Now Syrian refugee flows could enter Turkey only by means paying traffickers or bribing soldiers. Some Syrian refugees began to desert the camps due to future uncertainties and difficulty of accessing economic and social rights (Biner & Soykan 2016). According to the figures of International Organization for Migration approximately 1 million people entered Europe via Turkey and Greece in 2015 irregularly (IOM 2015). In mid-September a group of 3700 refugees arriving in Munich to apply for asylum in Germany were welcomed with cheers; upon this about 3000 refugees, mostly Syrian and Afghan, marched from Istanbul to Edirne in order to reach the Greek and Bulgarian border.[12] The protest, in which the slogans “Open the Borders! No More Killings in the Aegean Sea! Crossing No More!” were chanted in reference to the boat disasters in the Aegean Sea, came to an end when a representative group of Syrians came together with Prime Minister Ahmet Davutoğlu and bureaucrats from GİGM. The government, which accepted the demands of the Syrians and displayed solidarity with the group, thus, gained a political advantage over the EU in the well-known refugee bargain in 2016 (Kaşlı, 2017 qtd. in Ataç et al., 2017:13). An agreement was reached between the EU and Turkey on March 18, 2016 in Brussels with the step taken by German Chancellor Angela Merkel to stop the on-going flow of migrants in the autumn. Thus, Turkey obtained a kind of carte blanche from the EU in return for blocking migrations and detaining Syrian refugees within its borders despite its deteriorating report of domestic human rights and democracy in order to enhance its repressive policy on the dissident groups (Atac et. al, 2017: 14). In fact, this agreement shows a thitherto-unseen facade of the new migration policy prepared within the scope of EU Harmonization Process. The new migration policy that Turkey transferred from the EU was in essence nothing other than the transfer of neoliberal migration control mechanisms such as readmission agreements, expedited asylum procedure, administrative detention and deportation into Turkey as conditions for candidacy under the name of migration management. The goal was the protection of the EU’s outer borders and common domestic market against unwanted forces by means of neighbouring countries (this time against the flow of Syrian refugees). Thus, at the first stage Turkey aspired to complete this mission in return for six billion Euros and visa-free travel for its citizens in the Schengen countries on condition that it meets the necessary requirements. According to this agreement, as of March 20, 2016 all the refugees who entered Greek island by means of irregular ways would be returned to Turkey; in return for every Syrian returned to Turkey a Syrian will be resettled in the EU and Turkey will take every precaution to stop irregular migration to Europe.[13] This mission is an exact indication of the fact that Turkey has undertaken the role of border control against the Syrian refugees for the EU. The scenario was already perfected in January with the introduction of visa obligation for the Syrians coming from the third countries.[14] As part of the agreement, it is not clear whether those who reached Greece in irregular ways and returned to Turkey could access asylum mechanisms if they wished to do so. Turkey, increasing its surveillance capacity to 15,000 people in one go by means of new repatriation centres constructed with EU funds (GİGM 2018), dully performed its guarding position for the EU stronghold by arresting the refugees who attempted to flee. The Syrians were no more “our Muslim brothers” or “our guests”; they are a “migration flow” that needed to be reined back and kept inside Turkey— a “migration flow” not wished to be seen again.

    In the fourth period, which began with the 2016 agreement and continued with State of Emergency (SoE) declared in the wake of the failed coup attempt on July 15, Turkey now became an open prison for the refugees. For the Syrians Turkey became a trap with the construction of the wall along the Turkey-Syria border and the strict visa policy. Both precautions closed the door on the new potential refugees. New regulations were devised for work permit to stop irregular migration to the EU and discourage both Syrian and non-Syrian refugees from leaving Turkey in accordance with the EU agreement; however, neither the employment increased, nor the poverty decreased. Because in the face of the difficulty of obtaining work permit, quota application and the enormous informal economy, the employers did not bother to get work permit and took advantage of the refugees who they saw as cheap labour force (Bélanger & Saraçoğlu, 2018).

    During the SoE, which was declared on July 20, 2016 and lasted 2 years, critical legal regulations were issued that eliminated basic right and freedoms thanks to decree-laws. One of these was the change in Law on Foreigners and International Protection with decree-law No 676, concerning individuals with deportation decision. With this change undermining the fundamental principle of non-refoulement in the refugee law, Syrian and non Syrian refugees who demanded protection in Turkey could be repatriated to the countries where their lives would be at risk even if they were under the asylum procedures. This change has often been used as a threat by the AKP bureaucrats and politicians especially against the Syrian refugees. Authorities reminded the Syrian refugees that they could be deported any moment in many incidents which began as a judicial case but turned into a lynching campaign against the refugees due to lack of sufficient official precautions and which pitted both communities against each other. In this period the term “refugee” was immediately replaced by “impertinent foreigner”.[15] “The guests” previously claimed to be held in high esteem were easily threatened and deported when necessary![16]

    Repressive policies launched against human rights organizations in the SoE period rendered the asylum seekers and Syrian refugees, who could access protection only by means of NGOs, all the more isolated. On the other hand, in early July 2016, just before the coup attempt, President Erdoğan declared for the first time that Syrians would be naturalised.[17] Following this news, which turned out to be highly controversial before the elections, with the amendment made in the related clauses of the Citizenship Law in December the criteria for exceptional naturalization were changed in favour of those investing in Turkey and having large sums of money in Turkish banks and after the unequal implementation of these criteria about 30,000 highly educated professional Syrians were granted Turkish citizenship (Koser – Akcapar; Simsek, 2018: 180).

    The SoE period abounded in racist attacks and lynching attempts that broke out in various cities as in the previous summer months and electoral periods. In July 2017, the racist anti-refugee protest in the social media (#We do not want Syrians and #Deport Syrians) ended up with the killing of a nine-month pregnant Syrian woman and her 10-month baby after she was raped by two by her two co-workers. The Ministry of Interior had to make a statement for the first time, disclosing the rate of Syrian involvement in criminal offenses and making a call for peace between Turkish citizens and the “guest” Syrians.[18]

    As a result of the wall put up between the Syrian and Iran border and entire blocking of the passage to Greece and Bulgaria by means of barbed wire, the refugees now became a topic for domestic rather than foreign politics. Now Syria was portrayed as a safe country and voluntary returns were encouraged by local authorities following the military operations launched further into Syria. Approximately 3,000 Syrians returned to their country in the summer with bus services provided by the Municipality of Ümraniye in Istanbul.[19] When the refugees lost their value as a trump in the negotiations with the EU and were began to be treated as an economic burden, the camps were gradually closed down. As an election promise President Erdoğan announced for the first time in an election rally in Gaziantep that the camps which previously housed 260,000 of the 4 million refugees would be closed down.[20] According to an exclusive news article in daily Cumhuriyet on November 21, 2018, Ministry of Interior shot down 6 camps for “saving” purposes in 2018. About 31,000 out of 132,990 refugees affected by this decision were settled in other camps; the rest of them were provided with financial aid and left to their own devices just like the others.

    Representation of Refugees in the Media

    Representation of Migration and Refugees in Turkey Before the Arrival of Syrian Refugees

    Until the massive migration flow in 2011, the refugees arriving in Turkey were composed of Iranians, Iraqis, Afghans and Tajiks, who left their countries because of political oppression, punitive practices owing to gender identity and belief or lack of belief and conflicts in their countries and former citizens of the Soviet bloc who came for employment and education. Later followed a mass of refugees suffering from poor and unhealthy living conditions from African countries. In this period refugees could get media coverage only because of such incidents as boat disasters and migrant trafficking. As one of the unchanging principles of journalism, the poor and the citizens of the third world countries would appear in the western media only thanks to such incidents as natural disasters, massacres, stories of violence, war, cannibalism which is in contradiction with the culture and habits of the allegedly civilized world, female circumcision and ritual sacrifice.

    Turkey is not exempt from this. News stories dealing with boat disasters are the first of these kinds of incidents. We came to know the term “illegal refugee” thanks to such news. The first major boat disaster in which refugees were victimized took place in 2007 in the Seferihisar district of İzmir. This disaster in which tens of people got killed was covered in the media in a discourse that deidentified and criminalized the refugees. The news in Hürriyet, which related the incident with the headline “Illegal Boat Capsize”, criminalized the refugees by labelling them “illegal.” At first sight the word “illegal” connotes not someone who runs for their life but someone who was on the run since they have been involved in some crime. The news report referred back to the first boat disaster in the 1990s in Turkey and commented on the “illegal refugees who did not learn their lesson.” In addition, the news item did not mention human traffickers who led to the disaster and negligent state authorities; instead the victims were presented as people who did not take lesson form the past incidents and embarked upon an illegal action, all of which was written in a language that did not evoke any sense of empathy or pity in the readers.

    The language and style of the news changed from April 2011 onwards with the inflow of masses of Syrian refugees, the change in the AKP government’s migration policy and especially the labelling of the Syrian refuges with the words “brother” and “guest”. The images of the refugees in the news who fled their countries and needed the protection of Turkish citizens contributed to the positive construction of “us” since it demonstrated the Turkish citizens’ hospitality and magnanimity. [21]

    The best example of these kinds of news were those that treated Aylan Kürdi, the baby who became the centre of attention in the media all over the world, with his dead body washed ashore after the boat disaster off Bodrum in 2015. Aylan’s dead body that washed up on the beach where tourists went swimming became the symbol of tragedy of migration that affected women and children most. The day after the incident, Hürriyet criticized the callousness of the domestic tourists that went sunbathing on the very spot as if nothing had happened by printing their photos. The daily, answering the reproof that the dead body of baby was printed without blurring, made the following statement that called for pity and empathy for the refugees: “The photo showed the lifeless body of a very young child who wanted to flee war and death with his family and asked for a happy life. Everyone in our news centre who saw the photo felt a harrowing pain, was moved to tears, cursing human traffickers” (02.09.2015).

    From “Guests” to “Refugees”

    2014 was the year when granting of temporary protection to Syrian refugees was materialized. The word “temporary” is not arbitrary. In this period the term “guest” was replaced by “refugee”. In bureaucracy GIGM took over the authorities of AFAD. Though AFAD was under the strict control of the government and partisan staffing was completed, it failed to produce desired outcomes.

    The number of reactionary incidents began to increase in the cities where refugees were densely populated in this period. The sense of tension became so tangible as to get coverage in the media when the refugees who were supposed to lead an isolated life until the day they would go back to their country began to stay longer than expected and stepped out their camps, becoming visible in cities and towns. Gaziantep is one of the cities in which the native population has to live along with the refugees. In July 2014 a crowded group of men, who did not want Syrian refugees in their city, organized a protest through the social media and took to the streets. The daily Sözcü covered the incident as if it were an ordinary protest, ignoring the humanitarian aspect and massive anger that could evolve into lynching. The report was presented with the headline “Protest of ‘We Don’t Want the Syrians’” and the lead referred to “about one thousand people in the city centre who wanted the Syrians to go back to their country.” The news report did not have any information on why these refugees came there and what would happen to them if they went back to their country. What is more, the news claimed that “the Syrians lately have been involved in crimes, creating chaos.” Inclusion of an unspecified crime and chaos is a common practice in all the news that portrays a negative image of refugees (13.07.2014).

    In another news story exactly one month later, the tension in Gaziantep was covered in Sözcü with the headline “They went hunting for Syrians at night”. The phrase “hunting for Syrians” in the headline is denigratory and criminalizing. In addition, the daily presents the angry men as victorious hunters and thus encourages lynching attempt. The agitative content in the discourse of the report is also striking: “The main reason for the protest was the rise in rents and increase in unemployment”. This keeps tenants responsible for the rise in rents rather than homeowners and ignores the responsibility of employers in employment problem, thus put all the blame on the Syrians. All this contributes to the presentation of the lynching attempt as a demonstration as if it were a citizenship right and justification of this attempt.

    Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı

    Sözcü, 13.08.2014, “They went hunting for Syrians at night”

    In the rest of the news story that fleshed out the background of incident, an allusion was made to a recent incident in Gaziantep’s Ünaldı neighbourhood, where a Syrian tenant stabbed the homeowner to death. This allusion distorts the essence of an individual criminal incident and turns it into a general threat posed by all the Syrians in the city and even in the country. Here we confront the People’s Republican Party (CHP) and its inner circle, which are the daily’s source of reference, on the web page where this news report is published. Among the related links is CHP’s statement, which says “The government is responsible for these incidents” (13.08.2014).

    The same incident was also reported by Hürriyet with the headline “Syrian Tension”, which is less agitative compared to the one in Sözcü. Nevertheless, it shows all the Syrians as part of the incident on the basis of the Syrian individual who was involved in this criminal act (13.08.2014). Making generalisations and anonymizations is a common attitude in the media as far as refugees, especially the Syrians, are concerned. When a person of Syrian origin is involved in a crime, tension or illegal activity, the principle of individual criminal responsibility is violated and the crime or misconduct is attributed to the whole refugee population.

    Refugees as a means of negotiation

    As we indicated earlier, after internal tensions in the Middle East were turned into a war by means of the intervention of international powers, refugees, especially the Syrians have always been treated as a matter of negotiation among the western powers as well as between these powers and the rest of the world. 2016 was the year when these negotiations were carried out most overtly. With the agreement reached between Turkey and Germany, Turkey would receive a financial aid of 3 million Euros first and 6 million Euros later in return for housing the refugees and keeping them away from western countries and Turkey would not be given a hard time for human rights violations on condition that Turkish citizens would be granted freedom of movement in Europe.

    In the meantime, Sözcü remained loyal to its anti-AKP editorial line and raised the issue of practices that it thought were in favour of the Syrian refugees in order to criticize the government again and again. After Erdoğan announced that Syrian refugees would be granted Turkish citizenship, the daily covered the issue with the following lead: “President Erdoğan made a new statement about the Syrians, which will create a lot of controversy. He stated that vacant houses owned by TOKİ (Housing Development Administration) might be donated to the Syrians.” From the very start, the report has an agitative introduction since it expressed that this statement will lead to controversies (11.07.2016).

    Such arguments as that refugees are here to stay due to the agreement with the West, that the refugees will get their share from national income and that they will even own houses in the country where unemployment and poverty is on the rise reached a level that could easily encourage hostility and offensiveness targeting the refugees. In another news report in the same daily presented as a survey with the headline “10 Syrians make 6 citizens redundant” is an apt example for this hostility solely with its title. The lead of the report based on the data from the World Bank is as follows:

    “As the existence of the Syrian refugees in Turkey becomes something more and more permanent every day, the refugees’ impact on macroeconomic stability, notably on growth becomes more visible every day since they constitute more than 3% of the country’s overall population.”

    The rest of the news attempts to prove that the rise in the number of refugees led to an increase in inflation based on data. The news report paves the way to the perception that the refugees are an unwanted population since considerable part of their expenses is met by the government and they engender injustice in the distribution of income and welfare level. The unfavourable situations are supported by scientific data to endorse the argument in question and the image created (19.02.2016).

    It can be claimed that Sözcü publishes news articles that criminalize and render the refugees suspect, especially the Syrians at every opportunity. The news that appeared after the coup attempt on July 15 with the headline “Citizens in Konya gather in the Mevlana Square” creates the impression that people came together to protest the coup attempt and express a sense of solidarity with the government. However, further in the news report there is a subheading called “Reaction against the Syrians”, which continues as follows: “There were tensions in Konya last night between citizens who gathered after the coup attempt and the Syrian refugees.” The word “tension” is used though the reason for tension is not clarified in the news, which gives the perception that the Syrians living in Konya sided with the coup plotters. The photograph in the news shows a young Syrian being beaten by the local people, which, as a whole, makes the impression that a foreigner is being given a lesson for offending national sentiments rather than being an image of victimization (17.07.2016).

    Another example from Sözcü, which tries to create systematic hostility against the refugees, is the news with the title “We’ve spent 36 billion Liras for the Syrians.” The headline uses the first person plural pronoun as if to highlight the fact that the amount spent has been paid by every one of us. The figures have been rephrased as 8 times the amount of the cost of the Third Bridge on the Bosphorus in order to compensate its coldness and incomprehensibility. The general tendency in all news reports except those of economy is to avoid numbers as much as possible and instead refer to a value or figure that correspond to them. In this report, to concretize the size of the loss, the daily uses a corresponding figure, the Third Bridge, which is one of the accomplishments that the AKP is proud of. The photo accompanying the report shows a view of the Third Bridge to accentuate the magnitude of the financial loss (06.08.2016).

    Suriyelilere 36 milyar TL harcadık

    Sözcü, 06.08.2016, “We’ve spent 36 billion Liras for the Syrians.”

    The pro-gov daily Yeni Akit, on the other hand, assumed the role of appeasing the public reaction against the news that the Syrian refugees will be granted Turkish citizenship. The lead of the news titled “The underlying reason causes of granting Syrians citizenship” in Yeni Akit answers the question “What is Erdoğan’s plan?” The question makes one think that decisions concerning the migration policy are taken solely by the President. In this context, this news also contributes to the efforts of legitimizing the presidential system that the AKP was propagandizing in those days.

    Another issue foregrounded in this news report is the advantages that would be garnered by means of naturalizing the Syrians. The report does its best to convince the reader about the advantages that this move would bring in terms of fight against DAESH (just like the government, the daily too opts for this Arabic acronym for ISIS, Islamic State in Iraq and the Levant, which also reveals its ideological position) and US-Turkey relations. It is obvious that Yeni Akit seeks to endorse and legitimize the government’s move to enable Syrian refugees to remain in Turkey permanently at a time when the incidents of anger, hostility and aggression against them are on the rise (05.07.2016).

    Compared to Sözcü and Yeni Akit, the daily Hürriyet approached the issue from the viewpoint of human rights. The news report with the headline “7 Thousand Syrians are to be naturalized” by Nuray Babacan seems potentially conducive to indignation at first sight; however, in the lead the refugees are described as “about 3 million Syrians who came to Turkey after the war in Syria”. Here the reason why refugees are is explained not with the word “flee” (which has negative connotations) or “take shelter” (which makes them look incapable and helpless); instead the report adopts a relatively objective attitude that succinctly implies that asylum-seeking is a human right. News stories that appear with the name of the reporter can carry the traces of objective perspectives and backgrounds of experienced journalists (08.07.2017).

    The number of xenophobic attacks especially against Syrian refugees increased along with those perpetrated against NGOs protecting refugee rights of the Syrian refugees throughout the year 2017. Dissident media too made provocative news that could contribute to such hostile acts such as Sözcü’s news titled “The Syrians rent shops in Osmanbey”. The headline, which sounds like a crime report, highlights a transition from the of image of poor, victimized and oppressed Syrian refugee to that of a powerful and well-off tradesman who is so rich as to rent a shop in Osmanbey, one of the most prestigious and wealthiest districts of Istanbul.

    The web version of the daily has an embedded link titled “Every 10 Syrians make 6 Turks redundant”, which confirms the print version. The news in the link states that the local tradespeople are annoyed by the Syrians who rented shops in Osmanbey, “Owing to the fact that their work ethics do not overlap in terms of employing illegal Syrian workers and unfair competition.” When a helpless asylum-seeker attains a status high enough to compete with the local population of the country where he sought sanctuary is almost like the declaration of the fact that he is no more a victim. This naturally makes him liable for hostility and attacks (17.05.2017).

    Hürriyet covered the relations between refugees and the local people along with field notes and interviews during the process of assigning of AFAD (Disaster and Emergency Management Agency) to implement the migrant policies in 2013. The daily frequently revealed the sense of discontent among local people in cities such as Urfa, where refugee camps are situated. The interview with the headline “Do we have to become Syrian to get treatment?” relates the complaints of the locals, who think the Syrians are better off than themselves in terms of healthcare services and employment (22.07.2013). What is striking in the interview is that the local people direct their aggressive and discriminatory discourse against the refugees rather than criticizing the authorities and employers that allegedly favour refugees. In the same year Hürriyet featured a news article with the provoking title “Syrian voters alarm”, based on an allegation by CHP MP Birgül Ayman Güler. It is claimed that under the auspices of the AKP Syrian refugees will be inserted into the voter lists and that they will vote for the AKP. The allegation still being investigated by the CHP headquarters has been presented with a heading that suggests as if the claim have been confirmed (14.10.2013).

    The individual offenders in criminal incidents in which Syrian refugees are involved are identified wholesale as “Syrian refugees”. Thus, a negative image created by one or few individuals involved in a crime is attributed to the whole refugee community. Featuring a neighbourhood fight among youths in Sivas, the report in Sözcü displays such an attitude by saying “A tension ensued between Syrian refugees and the local residents when a Syrian family disturbed their neighbours and beat a 15-year-old child.” One party is designated as the whole refugee community while the other is defined as the local residents, that is, the real owners of that region. According to the information received from the group designated as the local residents, the Syrians crammed tens of people into the house they rented for a couple of people and exhibited immoral behaviour, wearing improper clothes and harassing women. Such vague, moralistic and at the same time agitative terms such as immoral and improper are functional in criminalizing the targeted group (24.08.2017).

    Unlike these news reports that teem with hate speech, the news report covering the case of the pregnant Emani Al Rahmun, who was murdered along with her little child after she was raped in the Kaynarca district of Sakarya in 2017, comply better with ethical criteria in terms of language and discourse. Nevertheless, it can be claimed that this aggression has been introduced as ordinary male aggression in the news that appeared in these three dailies. It is obvious that xenophobia and, as an extension of it, media contents that legitimize the attacks against minorities and defenceless aliens have a significant role in paving the way to these acts of violence. Even in this news report, the motive for this act of violence is given as the rivalry between Al Ramun’s husband and the two male murderers. The victim Emani Al Rahmun introduced as “the 9-month pregnant wife of Halid Al Rahmun, who fled the war in Syria.” The murderers, however, are specified as “the neighbours of Halid Al Rahmun, Emani’s husband.” In both statements the woman is rendered a passive the extension of the paterfamilias, which shows the traces of a sexist attitude. As mentioned in our discussion of the feminization of migration, women and children become the victims of conflicts created by men and suffer most from the traumas of migration practices in which they do not have a say. Emani Al Rahmun and her children too are such victims. However, in the news they are presented simply as individuals who are part of the family in the possession of the paterfamilias and as victims of brutal male violence (01.12.2017).

    At this point, it is necessary to dwell on the way refugee families in general and women and children refugees in particular appear in the media. The pro-govYeni Akit and the pro-opposition daily Sözcü as well as Hürriyet stress indirectly the fact that refugees are different from the native population in terms of culture, life style, family ties and social relationships even though they belong to the same religion and even the same sect as the native population. This difference implies a gap in terms of civilization and level of welfare to the favour of the native population. Objectively speaking, refugees who have had to flee their homes because of war and death with just a handful of belongings and reached a destination by means of illegal or long and arduous ways and some of whom were struggling with poverty in their home country are expected to be in destitute in many respects. The traces of this destitute are visible on their bodies too. The media provides us with images of refugees who are usually shabbily dressed, worn out, anxious and poor in the news concerning them. These images may move one’s feelings of compassion while at the same time may lead to disgust and condescension. The refugees who are implicitly or explicitly presented along with such images in the news as people “who have been dragged into a backward and barbarian ethnic or sectarian conflict” or someone from a country where people are oppressed due to their identities makes the reader feel that s/he is part of the western civilization, living in a relatively prosperous, stable country. This is plausible since the Turks are the hosts, while those who ask for their protection to save their lives are the refugees. Thus, encounters with the refugees immediately engender a hierarchy in which the citizens of the host country are placed on the highest rungs in the ladder of civilization.

    In the news we see that refugee women, as we have seen in the case of Emani Al Rahmun, are mostly dragged along by a paterfamilias (father, husband, brother or another powerful male in the family), who decides to migrate on his own, and set off for a destination decided again by him alone. As we have dwelt in the section on the feminization of migration, this is, to a great extent, the case. However, women’s victimization and secondary positions in the process of migration are reproduced in the news contents. Especially in the families migrating from the Middle East men are presented as almost without exception polygamous, women as victims of male violence and families as multi-child ones.

    Sözcü, 10.03.2018, “The Real Syrian Problem in Turkey”

    3,540, 648: The number of Syrians in Turkey

    234,529: The number of Syrians hosted in 21 camps

    3,306,119: The number of Syrians living in 81 cities

    İstanbul, Hatay, Gaziantep: The cities with highest number of Syrians

    311,000: The number of Syrian children who were born in Turkey

    1,460,000: The number of inpatient Syrians treated in hospitals

    19,020: The number of Syrians who received work permit

    30 billion dollars: The sum spent for the Syrians up to now

    1,214,000: The number of Syrians who had operations in hospitals

    55,583: The number of Syrians naturalized

    25,000: The number of Syrians naturalized aged 0-18

    The visual above appeared along with a news report based on a study focusing on the data concerning the Syrian refugees in Turkey. The family seen here in the visual is a Syrian family composed of a middle-aged man, three relatively younger women and many children. This family, representing the Syrians who made entry to Turkey, also brings to mind poverty which is common in non-western countries, polygyny which is characterized as a sign of backwardness, child brides and overpopulation.

    The news that appeared in Hürriyet (“Do not anger your husband lest he gets a new woman from Syria”) reminds the fact that polygyny that already exists in Turkey gains currency again with the coming of the Syrians (08.03.2011). Polygyny, which Syrian women took recourse to or are forced to so as to live freely in Turkey, secure themselves and their families by obtaining Turkish citizenship, has certain similarities with the experiences of women who migrated to Turkey from the Soviet Union countries in the post Cold War period. Polygyny, which used to create a lot of social unrest in those times too, is being treated critically today in the anti-AKP media outlets since a second marriage with a foreign woman can lead to the disintegration of families and victimization of the first wife. Printing a news report on this issue, Hürriyet violates the principle of objectivity by conveying the words of the Mayor of Nusaybin without quotation marks. In addition, the daily’s headline seems to be threatening the female readers or asking them to act submissively. However, it turns out in the rest of the news that these words, in fact, have been uttered by the Mayor in order to criticise the threat of polygyny that forces women into obedience and submission.

    The news report in the pro-gov daily Yeni Akit titled “Syrian refugees return home for good” is accompanied by a photograph of a burqa-clad refugee woman whose eyes are visible only. This beautiful eyed woman staring at the camera is Yeni Akit’s representation of Syrian refugees. What the daily does here is to gender the refugee and while doing this presents it orientalistically in the image of a displaced, poor yet attractive woman who takes shelter under the protection of a powerful person.

    C:UsersFundaDesktopsuriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

    Yeni Akit, 03.09.2018, “Syrian refugees return home for good”

    In 2018, the Syrians seemed to be left to their own devices because they no more served as material for domestic politics. After President Erdoğan himself announced that the camps would be closed down, sensational news concerning the problems caused by the refugees began to appear in the media. Syrian refugee crisis was once more turned into a political issue. Sözcü ranges as the daily that produces the most damaging news about the Syrians because this is one of the feasible ways of criticising the government. One of the most striking examples of these news reports is the one with the headline “The Syrian Canton … The Turks flee!” The Syrians, who are foregrounded as a people who fled their country years ago and came to Turkey and whose victimization ought to move feelings of compassion, are turned into a well-off community who drive away the native Turkish populations from their comfortable living quarters: “About 30,000 refugees began to form small cantons in the centre of Samsun. The Turks have evacuated the area. The refugees, who are mostly Syrians, started their own businesses, and have a private clinic of their own.” The news report also states that the flats left behind by the people who deserted the area are rented immediately by the Syrians. The report, which presents the Syrians as invaders, tries also to give the impression that the Syrians have formed cantons. This vague piece of information, which is reminiscent of PKK’s demands for self-rule, introduces the Syrians as if they were a population that demanded land from Turkey, founded a autonomous Syrian Republic after their demand has been met and drove the native Turks away (01.11.2018).

    FOTO:SÖZCÜ

    Sözcü, 01.11.2018, “The Syrian Canton”

    The report in Yeni Akit titled “Syrian refugees return home for good” claims that refugees in Turkey have begun to move back to their own country thanks to the success of the Afrin and Zeytin Dalı (Olive Branch) operations. The report also includes interviews with the Syrians who express their gratitude to President Erdoğan for enabling them to return their country (09.10.2018). After this report, which has the overtones of wonderful blessings, another report was printed in Yeni Akit that served to get rid of the disillusionment emerged when the expected remigration did not come true. The daily, sticking to its pro-gov editorial line, talked about the benefits that could be reaped in the foreign policy from the Syrians still hosted in Turkey. The report titled “Greece in panic! Turkey opens its doors to the refugees” introduces Greece, Turkey’s primeval enemy in the narrative of official history, as a country in distress owing to Turkey’s move. The exclamation mark in the title foregrounds the panic Greece is claimed to be suffering from. The report highlights the fact that hosting refugees cements relations with friendly nations and provides advantages over enemies (08.10.2018).

    Mehtap Yılmaz, Yeni Akit columnist, recalls the image of “the Syrian who sneaks away from his/her country”, which has been one of the arguments since the beginning of the migration flow, in her agitative article called “Why should the Syrian refugees make merry while the Turkish soldiers fight?” In the pro-gov Yeni Akit a change can be observed in parallel with the change in the government’s discourse and market fluctuations and accordingly victimized brothers are morphed ths time into a community of cowardly, reckless traitors (09.02.2018).

    On the other hand, a black propaganda is sustained against NGOs and international organizations working for refugee rights. Likewise, based on the missionary activities of Pastor Brunson, who had been detained for a long time in prison on the charge that he was involved in the failed coup attempt, it is claimed that similar activities are backed by the UN, which allegedly gains advantage from refugee associations (24.09.2018). In another news article United Nations High Commission for Refugees is claimed to “have turned a blind eye to refugees” so as to defame its financial support for LGBTIs. Likewise, refugees are referred to as people “who sought sanctuary in Turkey to protect their chastity/honour” again and separately in order to denigrate the High Commission and LGBTI communities. Here, the main objective is not to announce the fact that refugees have been deprived of the international support but to defame a community, which is at variance with the AKP’s sense of decency and does not belong to its followers, and an international organization that supports the dissident movements in Turkey.

    Conclusion

    An overall review of the way refugees is handled in the media during the AKP era suggests that the word refugee is synonymous mainly with the Syrians. In the discourse employed while referring to refugees, the image of guests and brothers has been replaced by that of unwanted, menacing aliens, asylum-seekers who appropriate the rights of the native population.

    Refugees were at first mentioned in connection with boat disasters and migrant traffickers and presented as victims; however, as they began leave their camps and mix up with the locals and got rid of the idea of temporary sojourn, they began to be seen in the public and presented in the media as disruptive political subjects, a nuisance in every facet of daily life, a mass of people destroying the order of the locals in employment and healthcare, unbalancing the existing level of welfare and becoming another party to the income sharing. Refugees, considered as a people outside the western civilization due their culture, beliefs and social relations, have been reframed with these characteristics in the media texts and the visuals that accompany them.

    Refugees are presented in the anti-AKP media as a mass of delinquent, disease-spreading people, antagonistic to the public order and instrumentalized by the AKP for the perpetuation its rule. Interestingly, they have been considered as a material to exhibit the government’s strength, bargaining power and protectionism in the pro-AKP media. The major problem concerning the representation of refugees in the media is twofold: first, there is the failure to comprehend that being a refugee is a human right; and second, the media concentrates on the problems arising out of migrant masses without considering the causes and tragic consequences of migration. Their political instrumentalization without their consent, the failure in meeting their basic human needs, not getting an affirmative response from Turkey or other countries to their demands for protection and having to lead a heimatlos life without an identity, waiting for an uncertain future… these are the issues that get a rather scanty coverage in the media.

    References

    Atac, I., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., Yılmaz, B. (2017) ‘C/ontested Borders, Turkey’s Changing Migration Regime, Editorial Introduction’ içinde Movements, 3(2): Turkey’s Changing Migration Regime and Its Global and Regional Dynamics, Transcript Publishing: 9-23.

    Bélanger, D. & Saracoglu, C (2018) ‘The governance of Syrian refugees in Turkey: The state-capital nexus and its discontents’, Mediterranean Politics, DOI: 10.1080/13629395.2018.1549785

    Biner, Ö. & Soykan, C. (2016) Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Mülteci-der Raporu, 18 Aralık 2018 tarihinde http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf adresinden erisildi.

    BM Kadin Birimi (2018) Turkiye’de Gecici Koruma Altindaki Suriyeli Kadin ve Kiz Cocuklarinin Ihtiyac Analizi Raporu, 1 Aralik 2018 tarihinde http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the%20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220 adresinden erisildi.

    Danis, D. (2016) ‘Turk Goc Politikasinda Yeni Bir Devir: Bir Dis Politika Enstrumani Olarak Suriyeli Multeciler’ icinde Genc, F (ed), Helsinki Yurttaslar Dernegi Saha Dergisi Sayi 2:6-12.

    Doganay U ve Coban Kenes H (2016)., “Yazili Basinda Suriyeli ‘Multeciler’: Ayrimci 177 Soylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekcelerinin Insasi”, Mulkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

    Erdogan, E. & Uyan-Semerci, P. (2018) Fanusta Diyaloglar: Turkiyede Kutuplasmanin Boyutlari, arastirma sunusu, Goc Calismalari Uygulama ve Arastirma Merkezi raporu 10 Aralik 2018 tarihinde https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf adresinden erisildi.

    International Organization for Migration IOM (2015) Mixed Migration Flows in the Mediterranean and Beyond. Compilation of Available Data and Information. Report-ing Period 2015. 10 Aralik 2018 tarihinde http://doe.iom.int/docs/Flows%20Compilation%202015%20Overview.pdf adresinden erisildi.

    Istanpol (2018) Bir Algi Arastirmasi: Istanbul Yolculugunda Suriyeli Hayalet Cocuklar, Istanbul Politik Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde https://docs.wixstatic.com/ugd/c80586_820773b2affc4b3c83b279e95d035b81.pdf adresinden erisildi.

    Hyndman, J. & Giles, W. (2011) ‘Waiting for what? The feminization of

    asylum in protracted situations’, Gender, Place & Culture: A Journal of

    Feminist Geography, Vol. 18, No. 3, June 2011, 361–379.

    Kasparek, B. & Speer, M. (2015) ‘Of hope, Hungary and The Long Summer of Migration’ 15 Aralik 2018 tarihinde http://

    bordermonitoring.eu/ungarn/2015/09/of-hope-en/ adresinden erisildi.

    Kofman, E. (2004) ‘Global Gendered Migrations’, International Feminist Journal of Politics, 6:4 December 2004, 643–665.

    Koser-Akcapar, S. &Simsek, D. (2018) ‘The Politics of Syrian Refugees in Turkey: A Question of Inclusion and Exclusion through Citizenship’, Social Inclusion, Volume 6, Issue 1, Pages 176–187.

    Uluslararasi Kriz Grubu (2018) Turkiye’deki Suriyeli Multeciler:

    Kentsel Gerilimleri Azaltmak, Avrupa Raporu N°248, 10 Aralik 2018 tarihinde http://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/03/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR (1992) The Handbook on Procedures and Criteria for Determining Refugee Status under the 1951 Convention and its 1967 Protocol relating to the Refugees 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.unhcr.org/4d93528a9.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR September 2018 Fact sheet 11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR Country Profile11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year adresinden erisildi.

    Pacaci – Elitok, S. (2018) Turkey’s Migration Policy Revisited: (Dis)Continuities and Peculiarities, Instituto Affari Internazionali Report, 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.iai.it/en/pubblicazioni/turkeys-migration-policy-revisited-discontinuities-and-peculiarities adresinden erisildi.

    PS: EUROPE (2017) Bilgiden Algiya: Turkiye’deki Siginmaci, Gocmen ve Multeci Algisi Uzerine Bir Calisma, Avrupa Siyasal ve Sosyal Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde http://pseurope.org/tr/wpcontent/uploads/2017/07/T%C3%BCrkiyedekiS%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-G%C3%B6%C3%A7men-ve-M%C3%BClteciAlg%C4%B1s%C4%B1-%C3%9Czerine-Bir%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma.pdf adresinden erisildi.

    Saracoglu, C (2018) ‘The Syrian Conflict and the Crisis of Islamist Nationalism in Turkey’, Turkish Policy Quarterly, Volume 16 Number 4: 17-26.

    Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ icinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

    Terzioglu, A. (2017) ‘The banality of evil and the normalization of the discriminatory discourses against Syrians in Turkey’, Anthropology of the Contemporary Middle East and Central Eurasia 4(2): 34–47.

    Daily News reports

    Hurriyet

    13.08.2014

    02.09.2015

    08.07.2017

    08.03.2011

    Sozcu

    13.07.2014

    13.08.2014

    11.07.2016

    19.02.2016

    06.08.2016

    17.05.2017

    01.12.2017

    10.03.2018

    01.11.2018

    Yeni Akit

    05.07.2016

    03.09.2018

    09.10.2018

    08.10.2018

    09.02.2018

    24.09.2018

      1. The figures of GIGM as of December 6, 2018. See: http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik (Date of access: December 11, 2018). ↑

     

      1. For UNHCR figures see, see http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year (Date of access: 11 December 2018). ↑

     

      1. See http://www.hurriyet.com.tr/gundem/afad-kampinda-iki-yilda-40-cocuk-istismari-40387923 (December 6, 2018). ↑

     

      1. UNHCR September 2018 Fact Sheet, see http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf (Date of access: December 11, 2018). ↑

     

      1. See http://www.goc.gov.tr/icerik3/duzensiz-goc_363_378_4710 (Date of access: 9 Aralia 2018).). ↑

     

      1. For a detailed analysis on this issue see Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ in O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91. ↑

     

      1. A retrospective look at AFAD’s internet page as far as 2011 will give enough evidence for the repercussions of this attitude in official documents and bureaucracy. For an example from 2014 see https://www.afad.gov.tr/tr/1681/Turkiyenin-Ortak-Vicdani-Misafirleri-Kucakliyor (Date of access: December 8, 2018). ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210 (Date of access: December 11, 2018). ↑

     

      1. See slide no. 65: https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf (Date of access: 10 December 2018). ↑

     

      1. See https://www.crisisgroup.org/tr/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkey/248-turkeys-syrian-refugees-defusing-metropolitan-tensions (Date of access: December 13, 2018). ↑

     

      1. See https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/954/200304063.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Date of access: December 13, 2018). ↑

     

      1. For general information and the demands of the demonstrators see

        http://gocmendayanisma.org/2015/09/20/crossing-no-more-basin-aciklamasinin-turkcesi/ (Date of access: December 14i 2018) ↑

     

      1. See http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-16-963_en.htm (Date of access: December 14, 2018). ↑

     

      1. See https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-vize-uygulamas%C4%B1na-ge%C3%A7iyor/a-18965827 (Date of access: December 14, 2018) ↑

     

      1. See https://www.ntv.com.tr/turkiye/basbakandan-suriyelilere-uyari-suc-isleyen-disarida-kalir,8hNDlOQfnU2PAtIqkkWBFw (Date of access: December 14, 2018). ↑

     

      1. The British daily Guardian prepared an extensive news report on this issue, while no news appeared in the Turkish press concerning this incident. See https://www.theguardian.com/global-development/2018/oct/16/syrian-refugees-deported-from-turkey-back-to-war (Date of access: December 14, 2018). ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-suriyelilere-vatandaslik-imkani-verecegiz-37304608 (Date of access: December 15, 2018). ↑

     

      1. See https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707051029138269-icisleri-bakanligi-suriyeliler-turkiye-suc-orani/ (Date of access: December 15, 2018). ↑

     

      1. See http://www.milliyet.com.tr/42-suriyeli-daha-esenyurt-tan-ulkelerine-istanbul-yerelhaber-2987384/ (Date of access: December 15, 2018). ↑

     

      1. See http://www.hurriyet.com.tr/5-multeci-kampi-kapatilacak-suriyeliler-sinira-40915006 (Date of access: December 1, 2018). ↑

     

      1. Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Syrian ‘Refugees’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184. ↑

     

  • AKP Döneminde Medyada Mülteci Temsili

    AKP Döneminde Medyada Mülteci Temsili

    Raporda; AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edildi. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışıldı.

    —
    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-7 (Ekim-2018)

    AKP DÖNEMİNDE MEDYADA MÜLTECİ TEMSİLİ
    Funda Cantek-Cavidan Soykan

    Giriş

    Yaklaşık 17 yıllık iktidarı boyunca, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) göç politikası, politika belgeleri ne kadar değişirse değişsin, söylem ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, göçmenleri iç ve dış politikada pazarlık malzemesi olarak kullanmak üzerine kuruluydu. Bunun yanında, Müslüman ve Türk nüfustan oluşan bir coğrafi bölgenin, özellikle de şiddet, yoksulluk ve sömürü düzeni içinde yaşayan, mağdur ve mazlum olarak nitelenen halkların hamiliğine soyunma planının, Suriye’deki iç savaşın kazananlarından olma hedefinin bir parçasıydı. Batıyla ve batı dışı ülkelerle ilişkilerin seyrine göre, göç politikası biçim değiştiriyordu ama özünde göç süreci ve göçmenler hep araçsallaştırılıyorlardı. Göçmenler, bazen himayeci bir tavırla ve kardeşlik söylemi içinde sahipleniliyor, bazen de yük olarak görüldükleri dile getiriliyor, hatta kriminalize ediliyorlardı. Dolayısıyla göçmen kitlesi de bu politikanın seyrine göre bazen mağdur ve mazlum, bazen kardeş, bazen de zoraki misafir olarak işaretleniyordu.

    AKP’nin bu politikasının inşası, yaygınlaştırılması ve bu politikaya ilişkin rıza üretilmesi sürecinde medya hep önemli bir rol oynadı. Başlangıçta, hükümete yakın bir yayın politikası izleyen medya organlarının desteğiyle yaygınlık kazanıp onay arayan bu politikalar, ulusal düzeyde yayın yapan birçok medya organının hükümetin denetimine girmesi veya hükümete yakın sermaye grupları tarafından satın alınmasıyla yıllar içinde baskın hale geldi.

    Bu çalışmada, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edilmiştir. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Örneklem olarak bu üç gazetenin seçilmesinin nedeni, üçünün de hitap ettikleri kitlenin birbirinden büyük ölçüde farklı olmasıdır. Hürriyet, uzun yıllardır Türkiye’nin çok satan, ortalama ve heterojen bir okur kitlesine hitap eden gazetesidir. Yayın politikası farklı iktidarlar döneminde bir ölçüde farklılaşsa da, özellikle son dönemde iktidara yakın bir sermaye grubuna satılmış olsa da hala her kesimden okura hitap edebilmektedir. Sözcü, ulusal solun temel değerleri ve argümanlarını şiar edinmiş bir yayın politikasına sahiptir. İçeriğini baskın biçimde AKP karşıtlığı ve Cumhuriyet rejimi savunuculuğu üzerine kurmaktadır, muhalefet partisi CHP haber kaynakları arasında önceliklidir. Yeni Akit ise farklı bir adla çıktığı tarihten bu yana AKP destekçisi bir yayın organı olarak bilinmekte, değişen hükümet politikalarının meşruiyetini ve onay görmesini sağlamaya yönelik, taraf olduğunu açıkça belli eden bir yayıncılık yapmaktadır. Bu üç ayrı bakış açısıyla biçimlenen yayın politikalarıyla ortaya çıkan içerikler, zaman zaman çakışsalar da aynı olaylar ve durumlar karşısında farklılaşmaktadır.

    Üç gazete taranırken, 2002’den beri, Türkiye’ye yönelik göç hareketlerinde dönüm noktası sayılabilecek olaylar, kararlar ve anlaşmalar temel alınmıştır. Kitlesel düzeyde ses getiren gelişmelerin yaşandığı tarihlerdeki gazete içerikleri analiz edilmiştir.

    AKP’nin Göç Politikaları

    Suriye’de devam eden çatışmalar, dünya tarihinde görülmüş en büyük zorla yerinden etme ve mültecilik tecrübesine neden oldu. Suriye’ye komşu olması nedeniyle Ürdün ve Lübnan ile birlikte bu durumdan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye, İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) verilerine göre, 3,611,834 Suriyeli mülteciye koruma sağlamakta.[1] Suriye’deki çatışmalar nedeniyle, ülke dışına çıkmak zorunda kalmış Suriyelilerin % 63’ü bugün Türkiye’de yaşıyor (BM Kadın Birimi, 2018: 65). Suriyeli mültecilerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2017 yılı kayıtlarına göre, çeşitli ülkelerden 346,800 sığınmacı da halen Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunun sonucunu bekliyor.[2]

    Türkiye yaklaşık dört milyonluk mülteci nüfusu ile 2014’ten beri dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumunda. 2011 Nisan’dan itibaren ülkeye giriş yapan Suriyeli mültecilerin barınma ihtiyacı kısmen de olsa barınma merkezleri (kamplar) eliyle karşılanmıştı. Sayıları yirmi beşi bulan kamplar, çatışma bölgesine yakın olmaları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin denetimine açık olmamaları, içerisinde yaşayan mültecilerin uzun süreli dış dünyadan kopuk kalmaları ve sonucunda da Türkiye toplumu ile kaynaşıp yerleşik yaşama geçmelerine engel olmaları nedeniyle eleştirilmişti. Kamplar her ne kadar AKP iktidarı tarafından yüksek standartlara sahip, dünyaya örnek olarak tanıtılmışsa da, ilk açıldıkları yıldan itibaren dönem dönem kadın ve çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismar haberleri ile de gündeme geldi. En son 2017 yılında Nizip kampında görevli personelin 2014 ile 2016 yılları arasında kırk çocuğu istismar ettiği, yargılanıp ceza aldığı ancak kamp sorumlusu Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) personeli hakkında yargıdan kovuşturmaya yer olmadığı kararı çıktığı haberleri basına yansımıştı. [3]

    Demografik olarak baktığımızda, ülkedeki Suriyeli mültecilerin bir milyon kadarı 15 – 24 yaş arası gruptan ve nüfusun yüzde doksan beşi şehir merkezlerinde yaşıyor. Suriyelilerin yarısı dört büyük şehirde kayıtlı. Bunlar sırasıyla İstanbul, Şanlıurfa, Hatay ve Gaziantep.[4] Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ile ortaklaşa hazırladığı 2018 yılına ait ‘Türkiye’de Geçici Koruma Altındaki Kadın ve Kız Çocuklarının İhtiyaç Analizi’ raporuna göre, Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun yarısı kadın ve kız çocuklarından oluşmakta. BM Kadın Birimi’nin bahsi geçen raporu, Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki en önemli sorunlarının barınma ve aşırı yoksulluk olduğunu ortaya koyuyor. Dil engeli nedeniyle kadın mülteciler hak ve hizmetlere erişimde ciddi sıkıntılar yaşarken; erken yaşta evlilik, Suriyeli kadın ve kız çocuklarına aile ve akrabaları tarafından barınma karşılığı zorunlu bir seçenek olarak dayatılmakta. Aşırı derecede kötü yaşam koşulları nedeniyle dayatılan bu evlilikler, aynı zamanda kadınların eğitimlerine devam etmelerinin önündeki en büyük engellerden biri (BM Kadın Brimi, 2018: 62-63).

    Barınma ve yoksulluk sadece Suriyeli mültecilerin değil, Türkiye’deki bütün sığınmacı gruplarının en büyük sorunu. Hiçbir ekonomik, sosyal ve hukuki destek almadan ülke içinde dolaşım özgürlüğü kısıtlanmış olarak yıllarca aynı şehirde yaşamak zorunda olan ve başka bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen Türkiye’deki sığınmacılar yoksullukla mücadele ediyor. 2011 yılında Suriyeli mülteciler gelene dek, Türkiye’deki sığınmacıların yaşadığı sorunlar medyada Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar dışında yer bulmuyordu. Kaza haberlerinde en çok öne çıkan konu ise, devletin ihmali değil de, insan kaçakçıları olarak ifade edilen göçmen kaçakçılarının insafsızlığı ve acımasızlığı oluyordu. Türkiye’deki iltica sisteminden umudu kesip, Batı Avrupa’da bir ülkeye ulaşmak için kaçakçılara yüklü miktarlar ödemek zorunda kalan veya Türkiye’ye zaten Yunanistan’a geçiş yapmak için gelen sığınmacılar ancak kazalarda hayatlarını kaybettiklerinde ‘kaçak göçmen’ olarak manşetlerde yer alıyorlardı.

    Bugün Türkiye’deki göçmen ve mültecilerden bahsettiğimizde aklımıza nedense sadece Suriyeli mülteciler gelmekte. Şüphesiz ki, bunda medyanın mülteciyi ve daha genel olarak yabancıyı nasıl çerçevelediği çok önemli bir rol oynamakta. Mülteci hakkında dolaşımda olan bilgiyi üreten siyasi aktörler ise de, bu bilginin belirli bir çerçevede sunulmasını ve bireylere ulaşmasını sağlayan medya (Helbling, 2004’ten aktaran PS:EUROPE, 2017:4). Oysa ki, GİGM’e sığınma başvurusu yapmamış, hiç bir kaydı bulunmayan veya resmi bir koruma talebinde bulunsa dahi, bu talebi çeşitli şekillerde geri çekilmiş sayılan veya Türkiye’ye gelip de, burada uluslararası koruma talep etmek istemeyen sığınmacılar da, Türkiye’deki mülteci nüfusunun bir parçası. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, sığınma/iltica talebi olan ama bu talebi yetkili makamlar tarafından incelenip, henüz mülteci statüsü tanınmamış olan herkesi bu çalışma kapsamında mülteci olarak ifade ettiğimizi belirtmemiz gerekir. Bunun sebebi, dünyada mülteci hukukunu düzenleyen en temel belge olan 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’nin El Kitapçığı’na göre, bir kişi Sözleşme’deki kriterleri taşıdığı takdirde mülteci olarak tanımlanır. Kişi tanınma ile mülteci olmaz; mülteci olduğu için kendisine statü tanınır (UNHCR, 1992: para. 28).

    BMMYK kayıtları son birkaç yıl için rakamlarda bir düşüş gösterse de, aslında Suriyeliler dışında Türkiye’de koruma ihtiyacı içinde olan sığınmacıların sayısı konusunda bir fikir edinebilmek için sınırlarda durdurulan ve Jandarma tarafından yakalanıp, hapsedilen göçmenlerin sayısına da bakmak gerekir. Resmi olmayan bir yoldan ülkeye giriş veya çıkış yaparken yakalanan veya ülke içinde seyahat belgesi olmadan seyahat ederken durdurulup alıkonulan göçmenler, resmi olarak düzensiz göç(men) olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar medyada ‘kaçak’ olarak nitelendirip kriminalize edilseler de, düzensiz göçmenler herhangi bir suç işlememiş kişilerdir ve uluslararası koruma ihtiyaçları olabilir. Onlar, normal bir vatandaş için hiç bir sorun teşkil etmeyen pasaport veya seyahat belgesi edinme veya gideceği ülkenin vizesini alma imkânı olmayan ve bu yüzden ülke sınırlarını geçebilmek için hayatlarını çoğu zaman kaçakçılara başvurarak tehlikeye atan kişilerdir. GİGM rakamlarına bakacak olursak, 2018 yılı içerisinde ‘yakalanan’ göçmen sayısı 251,794. Bu kişilerin hangi ülkelerden olduğuna baktığımızda ana-akım medya diliyle neden ‘kaçak’ olarak nitelenemeyeceklerini de anlamış oluruz. 2017 yılı verilerine göre en fazla düzensiz göçmenin geldiği ülkeler sırasıyla Suriye (50,217), Afganistan (45,259), Pakistan (30,337) ve Irak (18,488).[5] Bu kişilerin sınırdışı işlemleri başlatılmadan varsa koruma taleplerinin değerlendirilmesi ve Türkiye’deki sığınma prosedürü konusunda bilgi verilmesi gerekmektedir. Ancak insan hakları örgütlerinin sıklıkla ifade ettiği gibi, bu alanda Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri, sığınmacıların formel ve enformel yollardan prosedüre erişimlerinin engellenmesidir.[6]

    Türkiye’de hem politika belgelerinde, hem de medya dilinde ‘kaçak’ yerine ‘düzensiz’ ifadesinin kullanılmaya başlaması çok uzun bir zaman almıştır. Düzensiz göçmen ifadesi ilk kez AKP döneminde Avrupa Birliği Müktesebatı’na uyum kapsamında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile hukuki olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yine de medya dilinde kriminalize eden, ayrımcı kaçak ifadesinin kullanımın tamamen ortadan kalktığını söyleyemiyoruz.

    Türkiye’nin İkili Sığınma Sistemi

    Türkiye’de bugün mülteci koruması ikili bir yapıya sahip. Mevcut hukuki ve kurumsal yapı, tamamen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde inşa edilmiştir. Bu ikili yapının ilk ayağında, mülteci denilince ilk akla gelen grup olan Suriyeliler için düzenlenen geçici koruma prosedürü, diğer ayağında ise 2013 yılında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile işleyen uluslararası koruma (eski adıyla sığınma) prosedürü bulunmaktadır. AKP Suriyeli mülteciler için en baştan beri açık kapı politikası izleyeceğini deklare etmiştir. Bundan kastedilen uluslararası mülteci hukukundaki temel ilke geri gönderme yasağına (principle of non-refoulement) dayalı temel düzeyde bir korumadır. Buna göre, Türkiye’ye toplu olarak giriş yapıp, koruma talep eden Suriyeliler can güvenliklerinin tehlikede olacağı Suriye’ye geri gönderilemezler, ancak bireysel prosedüre başvurup, uluslararası korumadan da yararlanamazlar.

    Bireysel bir prosedür olan uluslararası koruma Suriyeliler dışındaki gruplara uygulanır. Sığınmacılar hukuki olarak uluslararası koruma adı altında düzenlenen üç farklı statüden birine başvurma hakkına sahiptirler. Bunlar sırasıyla sadece Avrupa’dan gelen sığınmacıların başvurabildikleri ‘mülteci’ statüsü; Avrupa dışından gelen, diğer bir deyişle Türkiye’deki neredeyse tüm sığınmacıların başvurduğu ‘şartlı mülteci’ statüsü ve bu iki grup dışında kalıp da, ülkesine geri gönderildiği takdirde ölüm cezası, işkence veya kötü muamele veya yaygın şiddet olayları nedeniyle şahsına yönelik ciddi hayati tehlike ile karşılaşma riski olanların başvurabildiği ‘ikincil koruma’ statüsüdür. Sonuç olarak hem geçici korumadan hem de uluslararası korumadan yararlanan mülteciler belirsiz bir gelecekle karşı karşıyadırdırlar çünkü Türkiye 1951 Sözleşmesi’ne taraf olurken seçtiği coğrafi sınırlama nedeniyle Avrupalı olmayan hiç kimseye mülteci statüsü tanımamaktadır.

    Türkiyelilerin Mülteci Algısı

    AKP iktidarının diğer mülteci gruplarından farklılaşan Suriyeli mülteciler politikası, izlediği dış politika ile doğrudan bağlantılı olmuştur. Her şeyden önce Suriye söz konusu olduğunda izlenen dış politika hiç bir zaman taraflar üstü bir çizgide olmamıştır. 2011’de Suriye’de rejime karşı isyan ilk başladığı andan itibaren, Suriye meselesi AKP için yeni ideolojik hegamonya arayışının ve Kemalist milliyetçilik ve ulusal kimlik projesinin yeniden yapılandırılmasının temel bileşenlerinden biri olmuştur. İzlenen Suriye siyaseti ulusal kimliğin Osmanlı geçmişi ve İslam dini üzerinden yeniden şekillendirilmesinde bir araçtır. Eski Osmanlı toprağı olarak görülen Suriye toprakları ve Suriyeli mültecilere karşı izlenen politika, iç politikadaki gelişmeler ve özellikle de Kürt sorunu konusunda AKP’nin izlediği siyaset ile bire bir bağlantılıdır (Saraçoğlu, 2018: 19-21).

    Suriyeliler ülkeye ilk giriş yapıp, kamplara yerleştirildikleri dönemden itibaren AKP’nin izlediği bu politka gereği oldukça uzun bir süre ‘Müslüman kardeşlerimiz’ ve ‘misafirlerimiz’ olarak anılmışlardır.[7] Suriye’de rejimin kısa sürede düşeceği beklentisi medyaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2012’de yaptığı bir konuşmada “Şam’a gideceğiz. Emevi Camisi’nde namaz kılıp, Suriyeli kardeşlerimizle kucaklaşacağız” sözleriyle yansımıştır.[8] Bu söylem iktidar tarafından 2014 yılı Ekim ayında Geçici Koruma Yönetmeliği kabul edilene kadar sürdürülmüştür. 2015 yılı Suriyelierin aslında geçici değil kalıcı; misafir değil mülteci olduklarının hem Suriyeliler hem de Türkiye toplumu tarafından yavaş yavaş kabul edilmeye başlandığı yıldır (BM Kadın Brimi, 2018: 65; Biner & Soykan 2016). Bu ilk dört yıllık süreç boyunca iç politikada muhalefet AKP’nin Suriye siyasetini eleştirir ve bu söyleme karşı çıkarken hedef şaşırmış ve özellikle seçim dönemlerinde popülist bir yaklaşımla Suriyeli mültecilere karşı ayrımcı ve kimi zaman da ırkçı bir söylem geliştirmiştir. Sanki Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan kaynaklı hiç bir yükümlülüğü yokmuş, sanki geri gönderme yasağı ve 1951 Sözleşmesi hükümleri Türkiye’yi bağlamıyormuş gibi, muhalefet partileri özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi her fırsatta Suriyelilerin geri gönderileceğini ifade etmiştir. Bu iki farklı kutuptaki söyleme maruz kalan Suriyeli mülteciler ise sosyal medya aracılığı ile yayılan “devletten maaş alıyorlar”, “telefon faturası ödemiyorlar”, “sınavsız üniversiteye gidiyorlar” gibi yalan haberler yüzünden ırkçı saldırıların hedefi olmuşlardır. Öyle ki, bu söylem mültecilere hizmet veren sağlık çalışanları üzerinde bile etkili olmuş; doktorların dil engeli nedeniyle anlaşmakta zorlandıkları Suriyeli mültecilerden ayrımcı bir dille şikâyet ettikleri aktarılmıştır (Terzioğlu, 2017). Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından yapılan Bilgiden Algıya: Türkiye’de Sığınmacı-Göçmen ve Mülteci Algısı Üzerine çalışmada yerli halkın ayrımcı tavrı ve geliştirdiği nefret söyleminin yanında medyanın ayrımcı ve hedef gösterici tavrı da ortaya konmuştur. Çalışmada Blinder’e atıfla, medyanın yalnızca ev sahibi toplum için potansiyel tehditleri vurgulayan tasvirler yoluyla göçmenlerin ve mültecilerin ‘ötekileştirilmesini’ teşvik etmekle kalmayıp, göçmenleri insani özelliklerinden ayırarak bunun sonucunda ortaya çıkabileceklere ilişkin hazır halde gerekçelendirmeler yapabileceği iddia edilmektedir (PS:EUROPE, 2017: 4).

    Suriyeli mülteciler, sürekli olarak medya tarafından “vatanını savunmaktan kaçan, korkak, devletten maaş alıp yan gelip yatan tembel, bilinçsizce çocuk sahibi olup üreyen, hastalık yayan, Türk vatandaşlarının elinden işlerini alan, kültürel olarak ‘Türklere göre’ geri bir toplum” olarak resmedilmektedir. Feminist zorunlu göç çalışmaları uzun süreli mültecilik, göç ve savaş durumlarında mülteciler ve yeni yerleşilen ülkedeki toplum arasında giderek keskinleşen buna benzer [iyi] biz ve [kötü] öteki ayrımlarına ve yaratılan ikiliklere karşı çıkmıştır. Göçün kadınlaşması (feminization of migration) literatürde ilk kez uluslararası göç ve göçe dair süreçlerde kadınların varlığının görmezden gelinmesini ve erkeğe bağımlı ele alınmalarını eleştirmek için kullanılmıştır (Kofman, 2004). Bu kavram aynı zamanda ailede ve emek piyasasında göç ile değişen cinsiyet rollerini/rejimini anlatmak için de kullanılır ve sadece kadın mültecilerin değişen rolüne/durumuna işaret etmez. Göç süreçlerinde kadınlar gibi erkekler de pasif, güçsüz, iş ve statü kaybı nedeniyle zayıf olarak kodlanabilir. Özellikle milliyetçi söylemde, aynı Türkiye medyasında olduğu gibi erkeklerin asker kaçağı, vatanını savunmaktan aciz kişiler olarak aşağılanarak kadın(sı)laştırılması çok yaygındır (Hyndman&Giles, 2011: 363). Medyada mülteci çocuklar da dilenen, sokakta başıboş dolaşıp mendil satan, suça karışmış ve mağdur olarak resmedilmektedir.

    İstanbul Politik Araştırmalar Enstitütüsü’nün yeni yayınlanan nitel bir araştırmasında, İstanbul’da metrobüs kullanan ve/veya metrobüs hattında yaşayanlarla yapılan görüşmelerde katılımcıların çoğu mültecilerin/yabancıların sayısının artması nedeniyle, artık kendilerini kendi ülkelerinde yabancı gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Katılımcıların yarısı birlikte yaşama konusunda çözüm sorulduğunda, Suriyelilerin çocukları ile birlikte geri dönmeleri gerektiğini söylemektedirler. (İstanpol, 2018: 7). Araştırma iki toplum arasında katılımcılar tarafından net bir biz ve onlar ayrımının çizildiğini ve yabancı olarak tanımlanan Suriyelilerin hiyerarşik olarak Türkiyelilere göre daha aşağıda konumlandığını göstermektedir (İstanpol, 2018: 20). Bu negatif tutumun ve yargıların temel sebeplerinden birinin Türkiye’deki yabancı düşmanlığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bilgi Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından 2017 yılı içerisinde yürütülen ‘Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması’nda pek çok konuda siyasal kutuplaşma içinde olan farklı parti tabanlarının (AKP, CHP, MHP, HDP ve İyi Parti) ortaklaştıkları ve aralarındaki farkın kapandığı tek konunun Suriyelilerin savaş bittiğinde ülkelerine geri dönmeleri olduğu görülmüştür.[9] Suriyeli mülteciler özellikle ekonomi açısından bir yük olarak görülmekte ve eğitim ve sağlık gibi alanlarda onlara verilen yardım ve hizmetler toplumda öfkeye neden olmaktadır. Uluslararası Kriz Grubu’nun 2018 yılında yayınlanan ‘Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler: Kentsel Gerilimleri Azaltmak’ raporuna göre, 2016 yılı aynı dönemine göre 2017 yılının ikinci yarısında Suriyeli mültecilerle bağlantı adli vaka ve toplumsal gerginlikler üç kat artmış; bu olaylarda 24’ü Suriyeli, en az 35 kişi hayatını kaybetmiştir. Rapora göre, olayların artmasındaki başlıca sebepler yerel halkın Suriyelilere sosyal yardım ve kamu hizmetlerine erişimde öncelik verildiğine inanması ve yetkililerin iki toplum arasında yaşanan gerilimleri çözmek yerine hasıraltı etmesidir.[10]

    AKP’li Yıllarda Türkiye’nin Göç Politikasındaki Dönüşüm

    AKP iktidarı döneminde Türkiye ilk kez Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinin sahip olduğuna benzer bir göç yönetimi politikasına geçiş yapmıştır. 2010 ile 2012 yılları arasında hazırlanan ve 2013 yılında Meclis’te kabul edilen bir yasa ile, Türkiye’de yaşayan tüm göçmen (yabancı) ve sığınmacıların statü ve hakları ilk kez tek bir hukuki metinde düzenlenmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), ülkenin ilk iltica kanunu olma özelliğini taşıyıp, aynı zamanda Türkiye’nin göç politikasının Avrupa Birliği ile uyumlaştırılması işlevini de yerine getirmiştir. Türkiye’nin göç politikası, 2000’lerin başında başlayan AB Uyum Süreci ile paralel olarak yeniden şekillenmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü adıyla düzenlenen yeni kurumsal yapı, Suriyeli ve diğer sığınmacılara uygulanan koruma prosedürü, göçmenlere (yabancılara) tanınan yeni statü ve bağlı haklar, sınır ve sınırdışı politikaları ve Türk vatandaşlığına kabule dair yapılan yasal değişiklikler, bu yeniden şekillenen göç politikasının belli başlı çıktılarıdır.

    Her ne kadar AB adaylığı, göç konusunda politika oluşturmada özellikle 2005 sonrası dönemde Türkiye için temel itici güç olsa da, bu süreç kesinlikle tek taraflı ve doğrusal olarak ilerlememiştir (Paçacı-Elitok, 2018). Türkiye hiç bir zaman AB politikalarının pasif bir alıcısı olmamış; ülkenin sosyal, siyasal ve tarihsel iç dinamikleri de bu sürecin karşılıklı bir pazarlık şeklinde geçmesinde etkili olmuştur. Aslında geriye doğru baktığımızda Türkiye’nin farklılaşan Suriyeli mülteciler yaklaşımına rağmen, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlediği göç politikasının özünde değiştiğini söylemek mümkün değildir. Bu politikanın iki temel bileşeni olarak görebileceğimiz ‘göçmen’in tanımı ve kimlerin bu topraklarda mülteciliğe (uluslararası korumaya) kabul edileceği hususu AB adaylığı ile başlayan politika transferi sürecinde hiç bir değişikliğe uğramamıştır. Türkiye hala 20. Yüzyılın başında olduğu gibi, ulus devlet inşa sürecini dayandırdığı homojen Türk kimliği oluşturma ve koruma refleksini göç söz konusu olduğunda devam ettirmekte ve Sunni İslam’a dayalı bir ‘Türklük’ üzerinden kimin ülkeye göçmen olarak kabul edileceğine göre bir göç politikası izlemektedir. Bu yüzden de Türkiye kimin ülkeye mülteci olarak kabul edileceği konusunda, 1951 Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı üyelik şartı olmasına rağmen kaldırmamıştır. Bu coğrafi sınırlama nedeniyle daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye’de Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden gelenler dışında hiç kimse YUKK’a göre mülteci statüsü alamamaktadır. Geçici koruma 2014 yılı Ekim ayında hukuki olarak düzenlenebilmiş ve üç yıllık süreç hem Türkiye toplumu hem de Suriyeliler için belirsizlik içinde geçmiştir.

    Suriyeliler gibi Türkiye’den koruma talep eden Afganlar, Iraklılar, İranlılar, Somaliler ve Sudanlılar da Türkiye’de mülteci korumasından yararlanamamaktadır. Türkiye’de hem Suriyeliler için sağlanan geçici koruma, hem de 1951 Sözleşmesi gereği tanınan uluslararası koruma geçici bir nitelik taşımaktadır. Diğer bir ifadeyle bu her iki koruma türünden yararlanan Suriyeli ve Suriyeli olmayan sığınmacılar ülkede kaç yıl yaşarsa yaşasınlar, diğer göçmenlerin (yabancıların) aksine ülkede geçirdikleri süreye bağlı olarak vatandaşlığa başvuramazlar. Tam da bu nedenle, Türkiye’nin yeni göç politikasının geçmişle bağlantısını koparmayıp, etnik ve dinsel temelli bir milliyetçiliğin etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz (Koser – Akcapar; Simsek 2018: 180). AKP iktidarı döneminde göçe dair izlenen politikaya biraz daha yakından bakacak olursak, geçmişle bağlantıya rağmen yine de belli başlı birkaç dönemselleştirmeden söz edebiliriz.

    Bunlardan ilki 2002’den 2012 yılına kadar süren ve AB Uyum Süreci çerçevesinde AB’nin ortak göç ve iltica rejimine Türkiye’nin içerilmesi olarak tanımlayabileceğimiz, yeni bir göç ve iltica yasasının hazırlandığı ama göç ve göçmenin hükümetin çok da gündeminde olmadığı bir zaman dilimi olacaktır. Bu dönemde AB açısından en önemli konu, göç yolları üzerinde transit bir ülke haline gelen Türkiye’den Yunanistan’a düzensiz (kaçak) göçün önlenmesi iken, Türkiye’de ise Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar sivil toplum örgütleri tarafından gündemleştirilmeye çalışılmaktaydı. AKP’nin ilk iki iktidar dönemine denk gelen bu zaman diliminde göç ve göçmenler konusu örneğin 2002 seçim beyannamesinde yer almamaktadır.[11] Göç ve göçmenler denince sadece yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları ve onların yaşadığı sorunlar gündemleştirilmiştir.

    İkinci dönem ise, 2011 yılı Nisan ayında Suriyeli mültecilerin ülkeye girmeye başlaması ile birlikte, önce hazırlanan yeni göç ve iltica yasasının ve sonra da onun kabulü ile kurulan yeni kurumsal yapı olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün hükümet tarafından dış politika çıkarları doğrultusunda bir kenara itildiği bir zaman dilimine denk gelmektedir. Bu dönemde Meclis’te 2013 yılında kabul edilen yeni kanundan ve onunla oluşturulan yeni göç politikası araçlarından ziyade, Başbakanlık ve ona bağlı AFAD bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bunda henüz kuruluş aşamasında olan yeni teşkilatın yetersizliği kadar, hükümetin Suriye politikası da etkili olmuştur. Hükümet yanlısı medya ise izlenen dış politikaya karşılık iç politikada rıza üretilmesi için Suriyelileri Türk misafirperverliğine muhtaç, Müslüman din kardeşlerimiz olarak kodlamıştır. Dünya tarihinin en büyük ‘mülteci krizi’ göç ve göçmen politikasının parçası olmaktan çıkıp, AKP tarafından pragmatik bir yaklaşımla iç ve dış politika aracı haline getirilmiştir (Danış, 2016: 8). Bu dönem, 2014 yılı Ekim ayında Suriyelilere geçici koruma tanınması ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün Suriyeli mültecilere dair AFAD’dan yetki devralmaya başlaması ile birlikte 2015 yılı ortalarına kadar sürmüştür. Geçici korumanın hukuki olarak düzenlenmesi ile birlikte misafir söylemi de yavaş yavaş yerini mülteciye bırakmaya başlamıştır.

    Üçüncü bir dönem, 2015 ‘uzun göç yazı’ ile başlayan (Kasparek; Speer, 2015) Suriyeli mültecilerin ve genel olarak göçün iç ve dış politikada AKP iktidarı tarafından tam anlamıyla bir koz olarak kullanıldığı, Suriyeli mültecilerin pazarlık konusu haline getirildiği bir dönemdir. Mayıs 2015 itibariyle Türkiye resmi olarak olmasa da, meşhur açık politikasını terk etmiştir. Suriye’den gelenler artık sınırı ancak kaçakçılara para ödeyerek ve askerlere rüşvet vererek geçer hale gelmiştir. Geleceğe dair belirsizlik ve ekonomik – sosyal haklara erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle Suriyeli mültecilerden kampları terk edenler olmaktadır (Biner & Soykan 2016). Uluslararası Göç Örgütü rakamlarına göre 2015 yılında yaklaşık bir milyon kişi Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya düzensiz yollardan geçiş yapmıştır (IOM 2015). Eylül ortası iltica talep etmek için Almanya’ya giden 3700 kişilik bir grubun Münih tren istasyonunda halk tarafından sevgi gösterileri ile karşılanması sonucu, çoğunluğu Suriyeli ve Afgan yaklaşık 3000 mülteci Yunanistan ve Bulgaristan sınırına, Edirne’ye doğru İstanbul’dan yürüyüşe geçer.[12] Ege Denizi’ndeki kazalara referansla, “Sınırları Açın! Ege’de Ölümlere Son! Crossing No More!” sloganı ile düzenlenen eylem, birkaç gün sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu ve GİGM’den bürokratların Suriyelileri temsilen bir grup ile buluşması ile sona erer. Suriyelilerin taleplerini kabul eden ve grupla dayanışma sergileyen hükümet böylece, meşhur 2016 mülteci pazarlığı için AB’ye karşı siyasi bir koz elde etmiş olur (Kaşlı, 2017 aktaran Ataç ve diğerleri, 2017:13). Sonbahar aylarında da devam eden göçü durdurmak için Almanya Başbakanı Merkel’in attığı adımlarla, AB ile Türkiye arasında 18 Mart 2016’da Brüksel’de bir mutabakata varılır. İstenmeyen göçü durdurma ve Suriyeli mültecileri ülkede tutma karşılığı, Türkiye gerileyen insan hakları ve demokrasi karnesine rağmen, içerde muhalif kesimlere karşı izlediği baskıcı politikayı daha da arttırabilmek için AB’den bir nevi açık çek almıştır (Atac ve diğerleri, 2017: 14). Bu anlaşma aslında AB Uyum Süreci çerçevesinde oluşturulan yeni göç politikasının Türkiye’de o zamana dek görünmeyen bir yüzünü gösterir. Türkiye’nin AB’den transfer ettiği yeni göç politikası esasen göç yönetimi adı altında geri kabul anlaşmaları, hızlandırılmış iltica prosedürü, idari gözetim ve sınırdışı gibi neoliberal göç kontrolü mekanizmalarının üyelik şartı olarak Türkiye’ye transfer edilmesidir. Maksat AB’nin dış sınırlarının ve ortak iç pazarının istenmeyen göçlere karşı komşu ülkeler eliyle (bu sefer Suriyeli akınına karşı) korunmasıdır. Bunun için Türkiye ilk etapta üç, toplamda altı milyar avro ve vatandaşlarına gerekli şartları sağladığı takdirde Schengen bölgesi için vize serbestisi tanınması sözü karşılığı bu göreve talip olur. Bu anlaşmaya göre, 20 Mart 2016 tarihi itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz yollardan geçen tüm göçmenler Türkiye’ye iade edilecek; Yunan adalarından Türkiye’ye geri gönderilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir Suriyeli AB’de yerleştirilecek ve Türkiye AB’ye olan düzensiz göçü önlemek için gerekli her türlü önlemi alacaktır.[13] Bu görevler, tam da Türkiye’nin Suriyelilere karşı AB’nin sınır bekçiliğine başladığının göstergesidir. Resim Ocak ayında üçüncü ülkelerden gelecek Suriyeliler için uygulamaya konan vize zorunluğu ile zaten tamamlanmıştır.[14] Mutabakat kapsamında Türkiye’yi düzensiz yollardan terk edip de, Yunanistan’dan iade edilenlerin eğer isterlerse sığınma sistemine erişimlerinin sağlanıp sağlanmadığı belli değildir. AB fonları ile inşa edilen yeni geri gönderme merkezleri ile idari gözetim kapasitesini tek seferde on beş bin kişiye (GİGM 2018) kadar çıkaran Türkiye, kaçmaya çalışanları hapsederek AB kalesi için bekçi rolünü layıkıyla yerine getirir. Suriyeliler artık “Müslüman kardeşlerimiz, misafirlerimiz” değil; kontrol edilmesi ve Türkiye’de tutulması gereken bir nüfus, tekrar istenmeyen bir “göç akını”dır.

    Dördüncü dönem olarak tanımlayabileceğimiz 2016 Anlaşması ile başlayan ve 15 Temmuz gecesi yaşanan başarısız darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile devam eden dönemde ise Türkiye artık mülteciler için açık bir cezaevi haline gelmiştir. Türkiye – Suriye sınırına örülen duvar ve sıkı bir şekilde uygulanan vize politikası ile ülke Suriyelilerin giriş çıkışına tamamen kapalı hale gelmiştir. Her iki uygulama da yeni mültecilere yıllarca açık olan o kapıyı kapatmıştır. Hem Suriyelier, hem de Suriyeli olmayan mülteciler için AB anlaşması doğrultusunda mültecilerin Türkiye’den gitme isteklerini kırmak, AB’ye düzensiz göçün önüne geçmek için çalışma izni yönetmelikleri çıkarılır fakat istihdam artmaz, yoksulluk azalmaz. Çünkü çalışma izni almanın zor şartları, kota uygulaması ve kayıtdışı ekonominin büyüklüğü karşısında işverenler ucuz işgücü olarak gördükleri mültecileri sömürmek varken, izin alma zahmetine girmek istememektedirler (Bélanger &Saraçoğlu, 2018).

    20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve iki yıl süren OHAL boyunca kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile temel hak ve özgürlükleri gerileten ciddi yasal değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan biri de, YUKK’ta 676 sayılı KHK ile yapılan, hakkında sınırdışı kararı alınacaklara dair değişikliktir. Mülteci hukukunun temel ilkesi olan geri gönderme yasağının altını oyan bu değişiklik ile Türkiye’den koruma talebinde bulunmuş Suriyeli ve Suriyeli olmayan mülteciler sığınma prosedürüne dahil olsalar da, yaşamlarının tehdit altında olabileceği ülkelere geri gönderilebilecektir. Bu değişiklik özellikle Suriyeli mültecilere karşı AKP’li bürokrat ve siyasetçiler tarafından sık sık tehdit amaçlı kullanılır. Adli bir vaka olarak başlayıp devletin yeterli önlemi almaması sonucu mültecilere yönelik linç girişimine dönüşen ve her iki toplumu karşı karşıya getiren pek çok olayda yetkililer, Suriyeli mültecilere her an kendilerini sınırdışı edebileceklerini hatırlatırlar. Bu dönemde mülteci ifadesi yerini hemen haddini aşan yabancıya bırakıverir.[15] Daha önce el üstünde tutulduğu söylenen misafirler artık hem tehdit edilmekte hem de gerektiğinde sınırdışı edilmektedirler![16]

    OHAL döneminde insan hakları örgütlerine karşı izlenen baskıcı politikalar, ancak sivil toplum desteği ile korumaya erişebilen sığınmacıları ve Suriyeli mültecileri daha da yalnızlaştırır. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez 2016 yılı Temmuz başında darbe girişimi öncesi Kilis’te Suriyelilere Türk vatandaşlığı tanınacağını duyurmuştur.[17] Seçimler öncesi büyük tartışmalara yol açan bu haber sonrası, Vatandaşlık Kanunu’nun ilgili hükümlerinde Aralık ayında yapılan değişiklik ile istisnai yoldan Türk vatandaşı olmanın şartları ülkede yatırım yapanlar ve bankada yüksek miktarda parası olanlar lehine değiştirilmiş; iyi eğitimli ve meslek sahibi Suriyeliler için bu hükümler eşitsiz bir şekilde uygulanmış ve yaklaşık 30,000 Suriyeliye Türk vatandaşlığı kazandırılmıştır (Koser – Akcapar; Simsek, 2018: 180).

    OHAL dönemi de önceki yılların yaz ayları ve seçim dönemlerinde olduğu gibi Suriyeli mültecilere karşı çeşitli şehirlerde patlak veren ırkçı saldırılar ve linç girişimleri ile geçmiştir. 2017 yılı Temmuz ayında sosyal medyada başlayan mülteci karşıtı ırkçı eylem (#Suriyeli istemiyoruz ve #Suriyelier sınırdışı edilsin) dokuz aylık hamile Suriyeli bir kadının, eşinin işyerinden iki arkadaşı tarafından tecavüz edilip on aylık bebeği ile birlikte öldürülmesi ile son bulmuştur. İç İşleri Bakanlığı ilk kez bir açıklama yaparak, Suriyelilerin suça karışma oranlarını açıklayıp, Türk vatandaşları ile Suriyeli ‘misafirler’ arasında barış çağrısı yapmak durumunda kalmıştır.[18]

    Suriye ve İran sınırlarına örülen duvarlar, Yunanistan ve Bulgaristan’a geçişin tellerle tamamen kapatılması sonucu mülteciler, artık dış politikadan çok bir iç politika malzemesi haline gelmiştir. Suriye içine düzenlenen operasyonlar ile ülkenin güvenli resmedildiği ve gönüllü geri dönüşlerin yerel yönetimler eliyle teşvik edildiği bir dönem başlamıştır. İstanbul’da Ümraniye belediyesi’nin düzenlediği otobüs seferleri ile yaz ayları itibariyle yaklaşık 3000 Suriyeli ülkesine kesin dönüş yapmıştır.[19] Mültecilerin AB için pazarlık değerini kaybetmesi ve ekonomi için yük olarak görülmesi sonucu kamplar da kapatılmaya başlanmıştır. Daha önce dört milyon mültecinin yaklaşık 260.000 kadarına evsahipliği yapan kampların kapatılacağı, bir seçim vaadi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilk kez 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi Gaziantep’teki bir miting sırasında duyurulmuştur.[20] 21 Kasım 2018 tarihli Cumhuriyet’in özel haberine göre ise, İç İşleri Bakanlığı ‘tasarruf’ gerekçesi ile 2018 yılı içerisinde altı kampı kapatmıştır. Durumdan etkilenen 132.990 mültecinin ancak 31.000 kadarı diğer kamplara yerleştirilmiş; kalanı ise nakdi yardımlardan yararlandırılarak aynı büyük çoğunluk gibi kendi imkanları ile yaşamaya bırakılmıştır.

    Medyada Mültecilerin Temsili

    Suriyeli Mültecilerden Önce Türkiye’de Göç ve Göçmen Temsili

    2011’deki büyük göç hareketliliğine kadar, Türkiye’ye gelen göçmenler politik baskılar, cinsiyet kimliğine ve inanca/inançsızlığa yönelik cezalandırma pratikleri ve çatışmalar sebebiyle ülkelerini terk eden İranlılar, Iraklılar, Afganlar, Tacikler ile istihdam ve eğitim için gelen eski Sovyet bloku ülkelerinin vatandaşlarından oluşuyordu. Daha sonra bunlara Afrika ülkelerindeki yoksulluk ve sağlıksız yaşam şartlarından muzdarip bir göçmen kitlesi eklendi. Bu dönemde göçmenler medyada çoğunlukla tekne faciası ve göçmen kaçakçılığı gibi olaylar sebebiyle yer alabiliyorlardı. Gazeteciliğin değişmez kurallarından biri olarak, yoksullar ve üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşları ancak olumsuz bir olayla (doğa olaylarının yarattığı felaketler, katliamlar, şiddet hikayeleri, savaş, medeni sayılan dünyanın kültürü ve alışkanlıklarına ters düşen yamyamlık, kadın sünneti, kurban törenleri gibi) konu olabiliyorlardı batılı ülkelerin medyasına.

    Türkiye’de de durum farklı değildi. Tekne faciası haberleri, göçmenler denince ilk akla gelen olaylardandı. Bu haberlerle hayatımıza “kaçak göçmen” kavramı girmişti. Göçmenlerin mağduru oldukları ilk büyük çaplı tekne faciası 2007’de, İzmir’in Seferihisar ilçesinde yaşanmıştı. Onlarca göçmenin öldüğü bu facia medyada göçmenleri kimliksizleştiren ve kriminalize eden bir söylemle yer buluyordu. Hürriyet’in haberinde “Kaçak teknesi battı” başlığıyla aktarılan olay, zorunlu göçün mağdurlarını “kaçak” diye tanımlayarak kriminalize ediyordu. İlk bakışta kaçak, can güvenliği nedeniyle kaçmak zorunda kalan kişiyi değil, suça karıştığı, illegalitenin içinde yer aldığı için kaçan kişiyi çağrıştırıyordu. Haberin arka plan bilgisinde ise 90’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan ilk tekne kazasına gönderme yapılarak, “ilk faciadan ders almayan kaçaklar”ın başlarına gelenler özetleniyordu. Ayrıca, tekne kazasına sebep olan insan tacirlerinden, bu konuda gerekli önlemi almayan devlet görevlilerinden söz edilmiyor, geçmişten ders almayan ve yasadışı bir eyleme giriştikleri vurgulanan mağdurlar, okurda herhangi bir empati veya acıma hissi yaratmayacak mesafeli bir dille sunuluyorlardı.

    2011 Nisan ayından itibaren kitlesel Suriyeli göçünün başlamasıyla, AKP Hükümeti’nin göç politikalarının değişmesiyle ve özellikle Suriyeli mültecilerin “kardeş” ve “misafir” olarak tarif edilmesiyle haber dili ve tarzı da değişime uğradı. Haberlerde yer alan Türk vatandaşlarının hamiliğine muhtaç, ülkelerindeki zulümden kaçan mülteciler imgesi, vatandaşın misafirperverliğini ve alicenaplığını da göstermesi açısından “biz”in olumlu inşasına katkıda bulunuyordu. [21]

    Bu tür haberlere en iyi örnekler, 2015’te Bodrum açıklarındaki tekne faciasında kıyıya vuran cesediyle dünya basınının gündemine giren Aylan Kürdi bebeği konu edenlerdi. Aylan’ın denize giren turistlerin yanı başındaki sahile vuran cansız bedeni tüm dünyada mülteciliğin neden olduğu ve en çok kadınlarla çocukların etkilendikleri dramın sembolü olmuştu. Hürriyet Gazetesi, olayın ertesi günü, kaza esnasında hiç bir şey olmamış gibi, denize girip güneşlenmeye devam eden yerli turistlerin fotoğraflarına yer vererek vurdumduymazlığı eleştirmişti. Bebeğin cansız bedenini filtresiz kullanmasına yöneltilen eleştirileri yanıtlarken de, mültecilere karşı merhamet ve empati hislerini çağıran bir açıklama yayınlamıştı: “Fotoğrafta ailesiyle savaştan ölümden kaçıp mutlu bir hayata kavuşmak isteyen küçücük bir çocuğun cansız bedeni görülüyordu. Haber merkezimizde fotoğrafı gören herkesin yüreği yandı, gözleri doldu, insan kaçakçılarına lanet etti.” (02.09.2015)

    Misafir’den Mülteci’ye Dönüş

    2014 yılı, Suriyeli mültecilere geçici koruma uygulamasının hayata geçirildiği yıldır. Geçiçilik fiilinin kullanımı tesadüfi değildir. Bu dönemde misafir söylemi yerini mülteci adlandırmasına bırakır. Bürokratik bağlamda ise GİGM, AFAD’dan yetkileri devralır. Hükümet’in daha sıkı denetiminde olan, kadrolaşma süreçleri tamamlanan AFAD, uygulamada istenileni verememiştir.

    Mültecilerin yoğun olarak bulunduğu şehirlerde tepkisel eylemler bu dönemde artmaya başlar. Kamplarda izole edilecekleri ve zamanı gelince oralardan çıkıp ülkelerine dönecekleri varsayılan mültecilerin kalış süreleri uzadıkça ve kamplardan çıkıp yerleşim yerlerinde görünür olmaya başladıkça huzursuzluk, medyada sık sık yer bulacak kadar elle tutulur hale gelmeye başlar. Gaziantep mültecilerle yerli halkın iç içe yaşamak zorunda kaldığı şehirlerden biridir. 2014’ün Temmuz ayında, Suriyeli mültecilerin şehirlerinde ikamet etmelerini istemeyen kalabalık bir erkek grubu sosyal medyadan örgütlenerek sokağa dökülür. Sözcü bu haberi herhangi bir olay, herhangi bir protesto eylemi gibi verir. Konunun insani boyutunu ve lince yönelmeye teşne kitlesel öfkeyi görmezden gelir. “ ‘Suriyelileri İstemiyoruz’ eylemi” başlığıyla duyurulan haberin spotunda, “kent merkezinde kalan Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini isteyen yaklaşık bin kişi”den bahsedilmektedir. Haberde bu kişilerin neden oraya geldikleri ve ülkelerine dönmeleri durumunda başlarına gelebileceklerin neler olduğuna dair bir enformasyona rastlanmamaktadır. Üstelik haberin ayrıntısında, “son günlerde Suriyelilerin suç işleyip huzursuzluğa yol açtıkları”nın ileri sürüldüğüne yer verilmiştir. Muğlak bir suç ve huzursuzluk pratiğinin habere konu edilmesi mültecilere ilişkin olumsuz bir imaj çizen tüm haberlerde karşılaşılan bir tavırdır. (13.07.2014)

    Tam bir ay sonraki bir başka haberde, “Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı” başlığıyla yine Gaziantep’teki gerginlik konu edilmektedir Sözcü’de. Haber başlığındaki “Suriyeli avı” ifadesi aşağılayıcı ve kriminalize edicidir. Ayrıca gazete, habere eşlik eden fotoğrafta görülen öfkeli erkekleri muzaffer birer avcı gibi gösterip linç girişimini cesaretlendirmektedir. Haber içeriğindeki ajitatif söylem de dikkat çekicidir. “Protesto gösterilerinin temel sebebinin Suriyelilerin gelişi ile birlikte artan kira fiyatları ve işsizlik” olarak gösterilmesi, kira artışlarından evsahiplerinin değil de kiracıların sorumlu tutulması ve istihdam süreçlerinde işverenden kaynaklı sorunların görülmemesi, tüm sorumluluğun Suriyeli mültecilere yüklenmesini beraberinde getirmektedir. Bu da linç girişiminin bir vatandaşlık hakkı imiş gibi protesto gösterisi olarak sunulmasına ve bu girişimin meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

    Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı

    Sözcü, 13.08.2014, “Gece Sokakta Suriyeli Avına Çıkıldı”

    Haberin arka plan bilgisinde, yine Gaziantep’in Ünaldı Mahallesinde yakın geçmişte yaşanan, Suriyeli bir kiracının evsahibini bıçaklayarak öldürmesi olayı hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma, olayı münferit bir suç hikayesi olmaktan çıkararak, şehirdeki, hatta ülkedeki Suriyelilerin yarattıkları tehdide dönüştürmektedir. Gazetenin temel referans kaynağı olan CHP ve yakın çevresi, bu haber gazetenin internet sayfasında verilirken de karşımıza çıkmaktadır. Haberle ilgili linklerden biri olarak, CHP tarafından yapılan “Gaziantep’teki olayların sorumlusu hükümet” açıklaması verilmektedir. (13.08.2014)

    Aynı olay Hürriyet’te “Suriyeli gerginliği” başlığıyla verilmektedir. Bu başlık Sözcü’nünkine kıyasla daha az ajitatiftir. Ama öte yandan, polisiye olaya karışan Suriye uyruklu kişiden yola çıkarak, tüm bir Suriyeli mülteci topluluğunu olayın tarafı olarak göstermektedir. (13.08.2014) Mülteciler, özellikle de Suriyeli mülteciler söz konusu olduğunda genelleme yapma, anonimleştirme medyada çok yaygın bir tutumdur. Suriye uyruklu bir kişi suça, gerginliğe, yasadışı faaliyetlere karıştığında, suçun şahsiliği ilkesi ihlal edilerek suç ya da olumsuzluk tüm bir mülteci kitlesine atfedilmektedir.

    Pazarlık aracı olarak mülteciler

    Başta da belirttiğimiz gibi, mülteciler, Ortadoğu’daki iç karışıklıkların uluslararası güçlerin müdahalesiyle bir savaşa dönüşmesiyle birlikte de özellikle Suriyeli mülteciler hep batılı güçlerin kendi aralarında ve bu güçler ile dünyanın geri kalanı arasında pazarlık malzemesi oldular. 2016 yılı bu pazarlıkların en açık biçimde yapıldığı yıldır. Almanya ile Türkiye arasında varılan bır mutabakat ile Türkiye’nin mültecileri barındırması, bir anlamda Batılı ülkelerden uzak tutması karşılığında, önce üç ardından altı milyon avro yardım alması ve Türk vatandaşlarına Avrupa’da serbest dolaşımı vaadi karşılığında Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin üzerine gidilmeyecektir.

    Bu gelişmeler olurken Sözcü, AKP karşıtı yayın politikasını sürdürmekte, hükümeti eleştirmek için Suriyeli mültecilere yönelik kayırmacı olduğunu düşündüğü uygulamaları sık sık gündeme getirmektedir. Erdoğan’ın Suriyeli mültecilere vatandaşlık verileceği ile ilgili açıklamasının ardından yapılan haberin spotunda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriyeliler ile ilgili tartışma yaratacak yeni bir açıklama yaptı. Erdoğan, TOKİ’nin elinde bulunan boş evlerin Suriyelilere verilebileceğini açıkladı” denmektedir. Daha baştan açıklamanın tartışma yaratacağı beyan edilerek habere ajitatif bir giriş yapılmaktadır. (11.07.2016)

    Batı ile varılan uzlaşının mültecileri kalıcı hale getirdiği, milli gelirin paylaşımına ortak olacakları gibi, işsizliğin ve yoksulluğun giderek arttığı ülkede bedelsiz ev sahibi bile olacaklarına ilişkin söylem, mültecilere yönelik düşmanlığı ve saldırganlığı besleyebilecek bir seviyeye varmıştır. Aynı gazetenin birkaç ay önceki haberinde bir araştırma-inceleme haberi olarak sunulan “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor!” başlıklı haber, daha başlığıyla, başlıkta kullanılan ünlem işaretiyle bu düşmanlığa iyi bir örnektir. Dünya Bankası verilerine dayanılarak yapılan haberin spotunda:

    “Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki mevcudiyeti her geçen gün daha kalıcı hale gelirken, ülke nüfusunun yüzde 3’ünü aşmaları nedeniyle mültecilerin makro dengeler üzerindeki etkileri de başta büyümede olmak üzere her geçen gün daha da belirginleşiyor” denmektedir.

    Haber içeriğinde de mülteci sayısındaki artışın enflasyondaki yükselişe sebep olduğu, verilere dayanılarak kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Yıllık harcamalarının büyük bir kısmının da devlet tarafından yapıldığı eklenerek mültecilerin istenmeyen, gelir dağılımında ve refah seviyesinde adaletsizlik yaratan bir topluluk olarak algılanmasına zemin hazırlanmaktadır. Mülteci girişinin yarattığı olumsuzluklar, sayısal verilerle de desteklenerek bilimsel bilgi, geliştirilen argümana ve yaratılan imaja destek olarak kullanılmaktadır. (19.02.2016)

    Sözcü’nün, fırsat buldukça mültecileri, özellikle de Suriyeli mültecileri kriminalize eden veya şüpheli duruma düşüren haberler hazırladığını söyleyebiliriz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “Konya’da vatandaşlar Mevlana Meydanı’nda buluştu” başlıklı haber, ilk bakışta darbeye karşı bir protesto ve dayanışma etkinliğininin haberi imiş gibi algılanmaktadır. Ancak haberin ilerleyen kısımlarında, “Suriyelilere Tepki” ara başlığıyla: “Konya’da dün gece gerçekleşen darbe girişiminin ardından bugün yine kent merkezinde toplanan vatandaşlarla Suriyeli mülteciler arasında gerginlik yaşandı” denmektedir. Gerginliğin sebebi açık biçimde aktarılmadan çatışma fiili kullanılarak yapılan haber, Konya’da yaşayan Suriyelilerin darbecilerin safında yer alıyormuş gibi algılanmasına sebep olabilecektir. Habere eşlik eden fotoğrafta, yerli halk tarafından dövülen bir Suriyeli gencin yer alması, ilk bakışta mağduriyet algısı yaratabilecekken, haberin bütünü içinde, milli duyguları rencide eden bir yabancıya verilen ders gibi algılanabilecektir. (17.07.2016)

    Sözcü’nün sistematik olarak yaratmaya çalıştığı mülteci düşmanlığına bir başka örnek, “Suriyelilere 36 milyar TL harcadık” başlıklı olandır. Haber başlığı, harcanan paranın hepimizin cebinden çıktığına işaret eder biçimde birinci çoğul şahıs zamiri ile oluşturulmuştur. Rakamın soğukluğu ve anlaşılmazlığını aşmak için ise bu meblağın 8 adet üçüncü köprünün maliyeti tutarında olduğu belirtilmiştir. Ekonomi haberleri dışındaki haber türlerinde yaygın eğilim, rakamların mümkün olduğunca az kullanılması, onlara karşılık gelen değerin söz konusu edilmesidir. Bu haberde de kaybın büyüklüğünü göstermesi açısından, AKP Hükümeti’nin en çok övündüğü icraatlarından biri olan 3. Köprü sembolü kullanılmıştır. Habere eşlik eden fotoğrafta da üçüncü köprüden bir görünümle, kaybın büyüklüğünün altı çizilmiştir. (06.08.2016)

    Suriyelilere 36 milyar TL harcadık

    Sözcü, 06.08.2016, “Suriyelilere 36 Milyar TL Harcadık”

    Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi kararının yarattığı tepkiyi yatıştırmaya çalışmak ise iktidar yanlısı Yeni Akit gazetesine düşmüştür. Yeni Akit, “Suriyelilere vatandaşlık verilmesinin ardındaki plan” başlıklı haberin spotunda, “Erdoğan’ın planı ne?” sorusuna yer vermektedir. Bu soru, mülteci politikası konusundaki kararları Cumhurbaşkanı’nın tek başına aldığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, o dönemde henüz AKP tarafından propagandası yapılan başkanlık sistemini meşrulaştırmaya yönelik bir işlevi de vardır bu haberin.

    Haberin içeriğinde öne çıkan bir başka unsur, Suriyelilere vatandaşlık verilerek elde edilecek avantajlardır. Okur, bu kararın DAEŞ’le mücadelede (gazete İŞİD terör örgütüne iktidar kanadı gibi DAEŞ demeyi tercih ederek ideolojik pozisyonunu da belirlemektedir) ve ABD ile ilişkilerde Türkiye’ye avantaj sağlayacağına ikna edilmeye çalışılmaktadır. Tam da Suriyeli mültecilere yönelik öfke, düşmanlık ve saldırganlık yükselmişken, Türkiye’de kalıcı olmalarını sağlamaya yönelik bir hükümet hamlesine meşruiyet zemini arandığı ortadadır. (05.07.2016)

    Hürriyet, diğer iki gazeteye kıyasla, konuya insan hakları açısından yaklaşmaktadır. Nuray Babacan imzalı haberin başlığı, “7 bin Suriyeliye vatandaşlık geliyor” ilk bakışta infial yaratma potansiyeli taşısa da haberin spotunda mülteciler, “Suriye’deki savaşın ardından Türkiye’ye gelen 3 milyona yakın Suriyeli” olarak nitelenmektedirler. Mültecilerin burada bulunma nedenlerini “kaçma” gibi olumsuz bir fiille, “sığınma” gibi aciz gösteren bir başka fiille tarif etmekten kaçınıp, mülteciliğin bir insan hakkı olduğunu düşündüren ve durumu görece nesnel biçimde özetleyen bir yaklaşımdır bu. İmzalı haberler, deneyimli muhabirlerin mesafeli bakışlarının ve birikimlerinin izini taşıyabilmektedir. (08.07.2017)

    2017 yılı boyunca, mültecilerin haklarını koruyan sivil toplum kuruluşlarına yönelik saldırıların da etkisiyle, özellikle Suriyeli mültecilere yönelik yabancı düşmanlığı artmıştır. Muhalif basın da bu düşmanlığı besleyecek provokatif haberler yapmaktadır. Sözcü’nün “Suriyeliler Osmanbey’de dükkan kiralıyor” başlıklı haberi buna iyi bir örnektir. Adeta bir ihbar gibi olan başlık, yoksul, mağdur ve mazlum Suriyeli mülteci imgesinden, İstanbul’un şık ve zengin muhitlerinden biri olan Osmanbey’de dükkan kiralayabilecek kudrette, palazlanmış bir tüccar imgesine geçişe vurgu yapmaktadır.

    Gazetenin aynı günkü internet nüshasında bu habere gömülü olan linkte, “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor” başlıklı bir başka haber vardır ki, bu haberi destekler niteliktedir. Osmanbey’de dükkan kiralayan Suriyelilerin yerli esnafa rahatsızlık yaşattığı belirtilmektedir. Bunun sebebi de “kaçak Suriyeli işçi çalıştırmak ve haksız rekabet yaratmaktan dolayı iş kültürlerinin uymaması” olarak gösterilmektedir. Yabancının, özellikle de yardıma muhtaç olarak sığındığı bir ülkede yerli nüfusla rekabet edebilecek düzeye gelmesi, artık mağduriyetinin ortadan kalktığının ilanı gibidir. Bu da, onu düşmanlığa ve saldırıya açık hale getirmektedir. (17.05.2017)

    Hürriyet gazetesi, 2013’te mülteci politikalarını hayata geçirmek için AFAD’ın görevlendirilmesi sürecinde, mültecilerle yerli halkın ilişkilerini, saha notları ve röportajlar eşliğinde ele almıştır. Mülteci kamplarının bulunduğu Urfa gibi şehirlerde yerli halkla yapılan röportajlarda ortaya çıkan memnuniyetsizlik gazetede sıklıkla yer bulur. “Tedavi için Suriyeli mi olalım?” gibi bir başlıkla verilen röportajda, sağlık hizmetleri, istihdam gibi konularda Suriyeli mültecileri kendilerinden daha avantajlı gören halkın şikayetleri yer almaktadır (22.07.2013). Röportajda, mültecilere himayeci davranan devlet kurumlarını, işverenleri eleştirmek yerine, ayrımcı söylemin mültecilerin kendilerine yönelmesi dikkat çekicidir. Aynı yıl yine Hürriyet’te, “Suriyeli seçmen alarmı” başlıklı haber, galeyana getirici bir başlıkla, CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in bir iddiasını konu etmektedir. Bu iddiaya göre, Suriyeli mülteciler, AKP’nin himayesinde seçmen listelerine yazdırılacak ve AKP için oy kullanacaklardır. Henüz CHP örgütü tarafından da araştırılan bu iddia, sanki kesinleşmiş gibi bir başlıkla sunulmaktadır (14.10.2013)

    Suriyeli mülteciler ile ilgili, polisiye olayları konu alan haberlerde, suçun faili “Suriyeli mülteciler” olarak genellenmektedir. Böylece göçmen topluluğu içinden suça karışmış bir veya birkaç kişinin yol açtığı olumsuz imge, tüm göçmen grubuna atfedilmektedir. Sivas’ta gençler arasında yaşanan bir mahalle kavgasını haberleştiren Sözcü, “Sivas’ta oturdukları evde çevreyi rahatsız ettikleri ve 15 yaşındaki bir çocuğu dövdükleri ileri sürülen Suriyeli mülteciler ile mahalle sakinleri arasında gerginlik yaşandığını” dile getirirken, böyle bir yaklaşım sergilemektedir. Taraflardan biri tüm bir göçmen kitlesi iken, diğeri “mahalle sakinleri”, yani o bölgenin gerçek sahipleri olarak sunulmaktadır. Mahalle sakinleri olarak adlandırılan grubun ağzından aktarılan bilgilere göre, Suriyeliler birkaç kişi için tuttukları evlerde onlarca kişi olarak yaşamakta, adaba aykırı davranışlar sergilemekte, uygunsuz kıyafetlerle dolaşıp kadınları rahatsız etmektedirler. Adaba aykırılık, uygunsuzluk gibi muğlak, ahlakçı ve aynı zamanda ajite edici kavramlar hedef kitleyi kriminalize etmekte çok işlevseldirler. (24.08.2017)

    Tüm bu nefret söylemiyle bezeli haberlerin arasında, Temmuz 2017’de, Sakarya’nın Kaynarca ilçesinde tecavüze uğradıktan sonra, kendisi ve küçük oğlu öldürülen hamile Emani Al Rahmun’la ilgili haberler dil ve söylem bakımından etik kriterlere daha uygundur. Ancak, bu konuda her üç gazetede yer alan haberlerde de bu tür bir saldırganlığın sıradan erkek şiddeti olarak sunulduğunu söyleyebiliriz. Yabancı düşmanlığı ve bunun bir uzantısı olarak, o topraklarda azınlıkta ve korunaksız kalan yabancıya yönelik saldırıların gerekçelendirilerek mazur gösterilmesine hizmet eden medya içeriklerinin bu şiddete zemin hazırlamakta önemli rolü olduğu ortadadır. Bu haberde bile şiddet eyleminin sebebi Al Rahmun’un eşi ve katil iki erkek arasındaki rekabet olarak gösterilmiştir. Olayın mağduru olan Emani Al Rahmun, Sözcü gazetesinin haberinde “Suriye’de yaşanan iç savaştan kaçarak gelen Halid Al Rahmun’un 9 aylık hamile eşi” olarak sunulmaktadır. Katiller ise “kadının eşi Halid Al Rahmun’un komşusu” olarak kimliklendirilmektedirler. Her iki ifadede de kadını edilgenleştiren, aile reisinin bir uzantısı olarak kabul eden cinsiyetçi tavrın izleri görülmektedir. Göçün kadınlaşması tartışmalarında sözünü ettiğimiz üzere, kadın ve çocuklar, erkeklerin faili oldukları çatışmaların mağduru olmakta, söz sahibi olamadıkları göç pratiklerinin travmalarını en çok onlar yaşamaktadırlar. Emani Al Rahmun ve çocukları da bu mağdurlardandırlar. Oysa haber içeriklerinde sadece aile reisinin sahip olduğu ailenin bir parçası ve vahşi bir erkek şiddetinin kurbanı olarak gösterilmektedirler. (01.12.2017)

    Yeri gelmişken, genelde mülteci ailelerin, özelde de kadın ve çocuk mültecilerin medyada nasıl yer aldıklarından bahsetmek gerekir. Hem iktidara yakın Yeni Akit’te, hem muhalefet partisine yakın Sözcü’de, hem de Hürriyet’te mültecilerin, büyük bir kısmı yerli halkla aynı dine ve hatta mezhebe mensup olsalar da, kültür, yaşam tarzı, aile ilişkileri ve sosyal ilişkiler bakımından yerli halktan farklı oldukları dolaylı yollardan vurgulanmaktadır. Bu farklılık, yerli halk lehine bir medeniyet ve refah düzeyi farkı olarak gösterilir. Nesnel bir yaklaşımla değerlendirilecek olursa, savaştan, ölümden kaçan, evlerini terk etmek zorunda kalan ve yanlarına sınırlı sayıda eşya alabilen, bazen yasadışı yollarla, bazen de uzun ve yorucu yolculukların sonunda bir menzile ulaşabilen, önemli bir kısmı da kendi ülkesinde yoksullukla mücadele eden mültecilerin birçok bakımdan mahrumiyet içinde olmaları beklenmelidir. Bu mahrumiyetin izlerini de bedenlerinde taşımaktadırlar. Medyada mülteci haberlerine eşlik eden fotoğraflarda genellikle hırpani görünümlü, yorgun, endişeli ve yoksul insanlar yer almaktadır. Bu fotoğraflar bakanı merhamete davet edebileceği gibi, bir tiksinti ve küçümseme hissi de yaratabilir. Haberlerde, doğrudan veya dolaylı ifadelerle, görsel malzemelerle “geri kalmış ve barbarca bir etnik savaşın ya da mezhep çatışmasının içine sürüklenmiş” ya da kimliğinden dolayı vatandaşına zulmeden ülkelerden gelen insanlar olarak gösterilen mülteciler, okuru batı medeniyetinin bir parçası ve görece müreffeh, istikrarlı bir ülkenin vatandaşı olduğuna inandırabilir. Çünkü, ev sahibi Türklerdir, canını kurtarmak ve geleceğini inşa etmek için onlardan himaye bekleyerek sığınan mültecilerdir. Böylesi haberler aracılığıyla mülteciler ile karşılaşma anında bir hiyerarşi oluşur. Bu hiyerarşi medeniyet sıralamasında himayeci ülke vatandaşını üst sıralara yerleştirir.

    Haber üretim sürecinde mülteci kadınlar, Emani Al Rahmun örneğinde de sözünü ettiğimiz gibi, çoğu zaman göç kararını tek başına alan aile reisinin (baba, eş, erkek kardeş veya ailedeki bir başka sözü geçen erkek) ardına takılıp, yine onun tarafından belirlenen bir ülkeye doğru yola çıkan kadınlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Göçün kadınlaşması bahsinde söz ettiğimiz gibi, bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak, kadınların göç sürecindeki bu mağduriyetleri ve ikincil konumları, haber içeriklerinde yeniden üretilmektedir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasından göç eden ailelerde erkeklerin neredeyse tümü çokeşli, kadınlar erkek şiddetinin mağduru, aileler çok çocuklu olarak sunulmaktadırlar.

    Sözcü, 10.03.2018, “İşte Türkiye’deki Suriyeli Gerçeği”

    Yukarıdaki görsel Türkiye’deki Suriyeli mültecilere ilişkin sayısal verileri bir araştırmaya dayanarak aktaran habere eşlik etmektedir. Burada gördüğümüz Suriyeli aile, orta yaşlı bir erkek ve görece genç üç kadın ile çok sayıda çocuktan müteşekkildir. Türkiye’ye giriş yapan Suriyelileri temsil eden bu aile, batı dışı ülkelerde yaygın olan yoksullukla birlikte, geri kalmışlık emaresi olarak nitelenen kumalık sistemi, çocuk gelinlik ve aşırı nüfus artışını da çağrıştırmaktadır.

    Hürriyet’te yer alan “Kocanı sakın kızdırma Suriye’den kadın alır” başlıklı haber, Türkiye’de zaten var olan kumalık kurumunun Suriyelilerle birlikte yeniden gündeme geldiğini hatırlatmaktadır. (08.03.2011) Suriyeli kadınların, Türkiye’de rahatsız edilmeden yaşayabilmek, ailelerini ve kendilerini vatandaşlık hakkı elde ederek güvenceye almak amacıyla başvurdukları veya buna zorlandıkları kumalık, Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Sovyet coğrafyasından Türkiye’ye göçen kadınların deneyimledikleri durumla benzerlik taşımaktadır. O dönem de infial yaratan yabancı kadınla ikinci evlilik ailelerin dağılmasına sebep olabilmesi ve nikahlı eşi mağdur etmesi dolayısıyla, AKP’ye yakın olmayan basın organlarında eleştiri konusu edilmektedir. Hürriyet, bu türden bir haberi, Nusaybin Belediye Başkanı’nın sözlerini tırnak içine almadan vererek nesnellik ilkesini ihlal etmektedir. Bunun yanında, bu başlıkla haberini, kadın okuru tehdit eder, kadını itaate davet eder bir yaklaşımla oluşturmuş görünmektedir. Oysa haberin gövdesinde, belediye başkanının bu sözü, kadını itaate davet eden kuma tehdidini eleştirmek için söylediği ortaya çıkmaktadır.

    Iktidar yanlısı yayın yapan Yeni Akit’in “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberine eşlik eden fotoğraf ise çarşaflı ve sadece gözleri görünen bir mülteci kadını göstermektedir okura. Doğrudan kameraya bakan bu güzel gözlü kadın, Yeni Akit’in Suriyeli mülteci temsilidir. Gazetenin yaptığı, mülteciyi cinsiyetlendirmek, bunu yaparken de oryantalist bir yaklaşımla, güçlü olanın himayesine giren, yersiz-yurtsuz, zayıf fakat arzu uyandırabilecek bir kadın olarak sunmaktır.

    C:UsersFundaDesktopsuriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

    Yeni Akit, 03.09.2018, “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor”

    2018’e gelindiğinde, Suriyelilerin iç politika malzemesi olarak değeri kalmadığı için kaderlerine terk edilmiş görünmektedirler. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan kampların kapatılacağını açıkladıktan sonra, ülkedeki Suriyeli nüfusun yarattığı düşünülen sorunlar haberlerde abartılarak aktarılmaya başlanır. Suriyeli mülteci krizi bir kez daha siyasallaşmıştır. Sözcü, son dönemde, hükümeti de eleştirmenin bir yolu olduğu için yine Suriyeliler hakkında en olumsuz haberleri yapan gazetedir. Bunlardan en çarpıcısı, “Suriyeliler Kantonu… Türkler kaçıyor!” başlıklı olandır. Yıllar önce ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye geldikleri vurgulanan ve yaşadıkları zulmün merhamet uyandırması beklenen Suriyeliler, bu kez yerlileri kendi yaşam alanlarından kaçıran, konforlu bir hayat yaşayan topluluğa dönüşmüştür. “Samsun’da yaşayan yaklaşık 30 bin mülteci kent merkezinde küçük kantonlar oluşturmaya başladı. Türkler de bölgeyi terk etti. Kendilerine ait işyeri açan çoğunluğu Suriyeli mülteciler için özel poliklinik bile var” cümlelerinin yer aldığı haberde, kaçan yerlilerden boşalan daireleri hemen Suriyelilerin tuttukları belirtilmektedir. Haberde işgalci gibi gösterilen Suriyeliler kantonlar oluşturmuş gibi bir algı yaratılmaya da çalışılmaktadır. PKK’nın özerklik talepleri ile özdeşleştirilebilecek bu muğlak enformasyon, Suriyelileri adeta Türkiye’den toprak talebinde bulunan, bu talebi yerine getirilen ve burada özerk birer Suriye Cumhuriyeti kurup, şehrin yerlilerini bertaraf eden bir kitle gibi sunmaktadır. (01.11.2018)

    FOTO:SÖZCÜ

    Sözcü, 01.11.2018, “Suriyeliler Kantonu”

    Yeni Akit’te yer alan “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberinde ise Afrin ve Zeytin Dalı operasyonlarının başarısının etkisiyle, Türkiye’deki mültecilerin ülkelerine kesin dönüş yaptıkları iddia edilmektedir. Haberde, ülkelerine dönebildikleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a minnettarlık duyan Suriyelilerle röportajlara yer verilmiştir. (09.10.2018) Bir müjde gibi verilen bu haberden kısa süre sonra, beklenen kitlesel tersine göçün gerçekleşmemesinin yarattığı hayal kırıklığını ortadan kaldırmaya yönelik bir başka haber yer alır Yeni Akit’te. Gazete her zamanki hükümet yanlısı politikasını izleyerek, Suriyelilerin hala Türkiye’de kalmalarının dış politikada sağladığı avantajlardan bahsetmektedir. “Yunanistan panikte! Türkiye mültecilere kapılarını açtı” başlıklı haberinde, resmi tarih anlatısı içinde kadim bir düşman olarak yer alan Yunanistan, Türkiye’nin hamlesiyle zor duruma düşmüş olarak gösterilmektedir. Başlıkta, mültecilerle ilgili gelişmeden önce, bunun Yunanistan’da yarattığı düşünülen panikten bahsedilmesi ve kullanılan ünlem işareti bunun göstergesidir. Hala mültecilerin barındırılıyor olmasının dost ülkelerle ilişkileri güçlendiren, düşmanlara karşı ise avantaj sağlayan tarafı tekrar öne çıkarılmaktadır. (08.10.2018)

    Yeni Akit yazarlarından Mehtap Yılmaz ise mülteci akınının ilk yıllarından beri tartışma konusu edilen “vatanını düşmana terk edip kaçan Suriyeli” imgesini, “Suriyeli mülteciler keyif çatarken neden Mehmetçik savaşıyor?” başlıklı ajitatif yazısında geri çağırmaktadır. İktidar destekçisi Yeni Akit’te, iktidarın söylemindeki ve siyasasındaki değişime paralel bir dönüşüm gözlenmekte, mağdur misafir kardeşler, korkak, vatan haini ve ehl-i keyf bir topluluğa dönüştürülmektedir. (09.02.2018)

    Bir yandan da, mülteci haklarıyla ilgilenen sivil toplum örgütlerine ve uluslararası örgütlere ilişkin kara propaganda sürmektedir. Başarısız darbe girişimine karıştığı iddiasıyla uzun süre cezaevinde tutulan Rahip Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerinden yola çıkılarak, benzeri faaliyetlerin Birleşmiş Milletler’den destek gördüğü ve mülteci dernekleri üzerinden kazanç sağladığı iddia edilmektedir. (24.09.2018) Başka bir haberde de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin LGBTİ’lere verdiği finansal desteği olumsuzlamak için kurumun “mültecilere kör kaldığı” iddia edilmektedir. Komiserlik ve LGBTİ toplulukları hakkında olumsuz bir algı yaratabilmek için ise mülteciler yeniden ve münferit bir örnek olarak, “ırzını ve hayatını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan” kişiler olarak sunulmaktadırlar. Burada asıl amacın mağdur mültecilerin uluslararası destekten yoksun kaldıklarının duyurulması değil, AKP’nin ahlak anlayışına ters düşen ve hedef kitlesine dahil olmayan bir topluluk ile Türkiye’deki muhalif hareketleri destekleyen uluslararası bir kurumun karalanmasıdır.

    Sonuç

    AKP döneminde mülteci meselesinin medyada temsiline genel olarak baktığımızda, mülteci denince akla gelenin Suriyeliler olduğunu görürüz. Mülteciler söz konusu olduğunda misafir ve kardeş söyleminden sığınmacı ve giderek istenmeyen, yerli halkın haklarını gasp eden tehlikeli yabancı söylemine geçilir.

    Başlangıçta, deniz kazası, göçmen kaçakçılığı gibi felaketlerle anılan ve kurban olarak gösterilen mülteciler, kamplarda izole edildikleri dönem bitip, yerli halkın arasına karıştıktıktan ve geçicilik mentalitesinden giderek uzaklaşıldıktan sonra medyada istihdam süreçlerinde, sağlıkta, politik özne olarak ve gündelik hayatın her alanında yerli halkın huzurunu bozan, refah düzeyini düşüren, gelir paylaşımına ortak olan bir kitle olarak görülmeye, gösterilmeye başlanmıştır. Mensup oldukları kültür, inançları ve sosyal ilişkileri ile batı medeniyetinin dışında bir halk olarak görülen mülteciler, medya metinlerinde ve onlara eşlik eden görsel malzemelerde bu yönleriyle çerçevelenmişlerdir.

    AKP karşıtı medyada suça eğilimli, hastalık yayan, kamu düzenini bozan ve AKP’nin iktidarını güçlendirmek için araçsallaştırdığı bir kitle olarak sunulmuşlardır. Ilginç bir biçimde, AKP yanlısı medyada da iktidarın kudretini, pazarlık gücünü ve himayeciliğini sergilemek için malzeme olarak kullanılmışlardır. Mültecilerin medyada temsilindeki en büyük sorun, sığınmanın bir insan hakkı olarak görülmemesi, göçün nedenlerine ve yarattığı trajik sonuçlara odaklanmadan, göçmen kitlesinin yarattığı sorunlara ağırlık verilmesidir. Kendi istekleri dışında siyasetin aracı haline getirilmeleri, temel insani ihtiyaçlarının karşılanmaması, Türkiye ve benzer ülkelerin koruma taleplerine olumlu karşılık vermemesi, vatansız, kimliksiz ve geleceği belirsiz şekilde yaşamalarına yönelik medya içeriklerine çok kısıtlı olarak rastlanılmaktadır.

    Kaynakça

    Atac, I., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., Yılmaz, B. (2017) ‘C/ontested Borders, Turkey’s Changing Migration Regime, Editorial Introduction’ içinde Movements, 3(2): Turkey’s Changing Migration Regime and Its Global and Regional Dynamics, Transcript Publishing: 9-23.

    Bélanger, D. & Saracoglu, C (2018) ‘The governance of Syrian refugees in Turkey: The state-capital nexus and its discontents’, Mediterranean Politics, DOI: 10.1080/13629395.2018.1549785

    Biner, Ö. & Soykan, C. (2016) Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Mülteci-der Raporu, 18 Aralık 2018 tarihinde http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf adresinden erisildi.

    BM Kadin Birimi (2018) Turkiye’de Gecici Koruma Altindaki Suriyeli Kadin ve Kiz Cocuklarinin Ihtiyac Analizi Raporu, 1 Aralik 2018 tarihinde http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the%20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220 adresinden erisildi.

    Danis, D. (2016) ‘Turk Goc Politikasinda Yeni Bir Devir: Bir Dis Politika Enstrumani Olarak Suriyeli Multeciler’ icinde Genc, F (ed), Helsinki Yurttaslar Dernegi Saha Dergisi Sayi 2:6-12.

    Doganay U ve Coban Kenes H (2016)., “Yazili Basinda Suriyeli ‘Multeciler’: Ayrimci 177 Soylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekcelerinin Insasi”, Mulkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

    Erdogan, E. & Uyan-Semerci, P. (2018) Fanusta Diyaloglar: Turkiyede Kutuplasmanin Boyutlari, arastirma sunusu, Goc Calismalari Uygulama ve Arastirma Merkezi raporu 10 Aralik 2018 tarihinde https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf adresinden erisildi.

    International Organization for Migration IOM (2015) Mixed Migration Flows in the Mediterranean and Beyond. Compilation of Available Data and Information. Report-ing Period 2015. 10 Aralik 2018 tarihinde http://doe.iom.int/docs/Flows%20Compilation%202015%20Overview.pdf adresinden erisildi.

    Istanpol (2018) Bir Algi Arastirmasi: Istanbul Yolculugunda Suriyeli Hayalet Cocuklar, Istanbul Politik Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde https://docs.wixstatic.com/ugd/c80586_820773b2affc4b3c83b279e95d035b81.pdf adresinden erisildi.

    Hyndman, J. & Giles, W. (2011) ‘Waiting for what? The feminization of

    asylum in protracted situations’, Gender, Place & Culture: A Journal of

    Feminist Geography, Vol. 18, No. 3, June 2011, 361–379.

    Kasparek, B. & Speer, M. (2015) ‘Of hope, Hungary and The Long Summer of Migration’ 15 Aralik 2018 tarihinde http://

    bordermonitoring.eu/ungarn/2015/09/of-hope-en/ adresinden erisildi.

    Kofman, E. (2004) ‘Global Gendered Migrations’, International Feminist Journal of Politics, 6:4 December 2004, 643–665.

    Koser-Akcapar, S. &Simsek, D. (2018) ‘The Politics of Syrian Refugees in Turkey: A Question of Inclusion and Exclusion through Citizenship’, Social Inclusion, Volume 6, Issue 1, Pages 176–187.

    Uluslararasi Kriz Grubu (2018) Turkiye’deki Suriyeli Multeciler:

    Kentsel Gerilimleri Azaltmak, Avrupa Raporu N°248, 10 Aralik 2018 tarihinde http://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/03/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR (1992) The Handbook on Procedures and Criteria for Determining Refugee Status under the 1951 Convention and its 1967 Protocol relating to the Refugees 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.unhcr.org/4d93528a9.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR September 2018 Fact sheet 11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR Country Profile11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year adresinden erisildi.

    Pacaci – Elitok, S. (2018) Turkey’s Migration Policy Revisited: (Dis)Continuities and Peculiarities, Instituto Affari Internazionali Report, 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.iai.it/en/pubblicazioni/turkeys-migration-policy-revisited-discontinuities-and-peculiarities adresinden erisildi.

    PS: EUROPE (2017) Bilgiden Algiya: Turkiye’deki Siginmaci, Gocmen ve Multeci Algisi Uzerine Bir Calisma, Avrupa Siyasal ve Sosyal Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde http://pseurope.org/tr/wpcontent/uploads/2017/07/T%C3%BCrkiyedekiS%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-G%C3%B6%C3%A7men-ve-M%C3%BClteciAlg%C4%B1s%C4%B1-%C3%9Czerine-Bir%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma.pdf adresinden erisildi.

    Saracoglu, C (2018) ‘The Syrian Conflict and the Crisis of Islamist Nationalism in Turkey’, Turkish Policy Quarterly, Volume 16 Number 4: 17-26.

    Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ icinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

    Terzioglu, A. (2017) ‘The banality of evil and the normalization of the discriminatory discourses against Syrians in Turkey’, Anthropology of the Contemporary Middle East and Central Eurasia 4(2): 34–47.

    Gazete haberleri

    Hurriyet

    13.08.2014

    02.09.2015

    08.07.2017

    08.03.2011

    Sozcu

    13.07.2014

    13.08.2014

    11.07.2016

    19.02.2016

    06.08.2016

    17.05.2017

    01.12.2017

    10.03.2018

    01.11.2018

    Yeni Akit

    05.07.2016

    03.09.2018

    09.10.2018

    08.10.2018

    09.02.2018

    24.09.2018

      1. GİGM verilerine göre 6 Aralık 2018 itibariyle rakam. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018). ↑

     

      1. BMMYK verilerine göre, bkz: http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/afad-kampinda-iki-yilda-40-cocuk-istismari-40387923 (6 Aralık 2018). ↑

     

      1. UNHCR September 2018 Fact Sheet, bkz: http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik3/duzensiz-goc_363_378_4710 (Son erişim tarihi: 9 Aralık 2018).). ↑

     

      1. Bu konuda ayrıntılı bir analiz için bkz: Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ içinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91. ↑

     

      1. Bunun resmi evraklara, bürokrasiye yansıması için AFAD’ın internet sitesini 2011’e kadar geriye doğru incelemek yeterli olacaktır. 2014 yılından bir örnek için bkz: https://www.afad.gov.tr/tr/1681/Turkiyenin-Ortak-Vicdani-Misafirleri-Kucakliyor (Son erişim tarihi: 8 Aralık 2018). ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210 (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz 65. nolu slayt: https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf (Son erişim tarihi: 10 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: https://www.crisisgroup.org/tr/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkey/248-turkeys-syrian-refugees-defusing-metropolitan-tensions (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/954/200304063.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bilgi ve eylem yapan grubun talepleri için bkz: http://gocmendayanisma.org/2015/09/20/crossing-no-more-basin-aciklamasinin-turkcesi/ (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018) ↑

     

      1. Bkz: http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-16-963_en.htm (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-vize-uygulamas%C4%B1na-ge%C3%A7iyor/a-18965827 (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018) ↑

     

      1. Bkz: https://www.ntv.com.tr/turkiye/basbakandan-suriyelilere-uyari-suc-isleyen-disarida-kalir,8hNDlOQfnU2PAtIqkkWBFw (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bu konu Türkiye’de basında haber yapılmazken, İngiliz Guardian gazetesi oldukça ayrıntılı bir haber hazırlamıştır. Bkz: https://www.theguardian.com/global-development/2018/oct/16/syrian-refugees-deported-from-turkey-back-to-war (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018). ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-suriyelilere-vatandaslik-imkani-verecegiz-37304608 (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707051029138269-icisleri-bakanligi-suriyeliler-turkiye-suc-orani/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: http://www.milliyet.com.tr/42-suriyeli-daha-esenyurt-tan-ulkelerine-istanbul-yerelhaber-2987384/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018). ↑

     

      1. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/5-multeci-kampi-kapatilacak-suriyeliler-sinira-40915006 (Son erişim tarihi: 1 Aralık 2018). ↑

     

      1. Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Suriyeli ‘Mülteciler’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184. ↑

     

    FUNDA CANTEK 1970 Ankara doğumlu. A.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir süre basın sektöründe çalıştı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi SBE, Gazetecilik ABD’nda tamamladı. 2010 yılından 2017 yılına kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yaptı. Başlıca ilgi alanları, gazetecilik uygulamaları, iletişim sosyolojisi, kent sosyolojisi, basın tarihi, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve sözlü tarih çalışmalarıdır. Doktora tezi, “Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara” adıyla İletişim Yayınevi tarafından 2003 yılında basıldı. 2006 yılında, yine aynı yayınevinden “Sanki Viran Ankara” adlı derleme kitabı yayınlandı. 2012 yılında ise “Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara” adlı derleme kitabı, Ankara Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlandı. 2014 yılında, Kenarın Kitabı adlı derleme kitabı, 2017’de İcad Edilmiş Şehir: Ankara adlı derleme kitabı ve son olarak da Aynanın Önünde, Cımbızın Ucunda: Kuaför Kitabı adlı derleme kitabı İletişim Yayınları tarafından yayınlandı.

    CAVİDAN SOYKAN 1981 yılında İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiller Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden lisans, ardından aynı üniversitenin Siyaset Bilimi Programı’ndan yüksek lisans derecesini aldı. 2005 yılında Ankara Üniversitesi SBF İnsan Hakları bilim dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2015 yılında İngiltere Essex Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Türkiye’nin sığınma sistemi üzerine yazdığı teziyle doktora derecesini aldı. Türkiye’nin göç politikaları, göçmen ve mülteci hakları, sığınmaya erişim ve sınır üzerine yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiştir. Halen aynı konularda çalışmaya ve yazmaya devam etmektedir.

  • Gender and Media Under the Fifteen Years of AKP Rule

    Hâlâ Gazeteciyiz-Media Report-4 (July-2018)

    Gender and Media Under the Fifteen Years of AKP Rule

    Pınar Yıldız and N. Ceren Salmanoğlu

    INTRODUCTION

    In the uninterrupted fifteen years of AKP rule, which was founded in 2001 and won the first election race in 2002, gender politics played a central role in the production of neoliberal-conservative values and in the formation of basic living spaces that the party relying on. In this period, the AKP has regularly kept its policies and discourses on the agenda to control the female body despite the changing agendas. Especially in recent years, legislative regulations and policies which have caused serious violations of rights of women and children are another indication of this central position of gender issues. The AKP government has tried to produce consent for the redefinition and control of the body in the name of family/community integrity by discourses generated on the axis of new conservatism and Islam. The media played an important role in the production of this consent and in the conservative reconstruction of the patriarchal structure. Because the media is always an important tool which preserves social norms, collective beliefs and values, and dominant ideology by regenerating them simultaneously (Tokdoğan, 2013:2). In this report, the role of the media in the formation and the reproduction of gender policies, and the preservation of the dominant discourse have been problematized during the AKP’s fifteen years rule. While the report traces the sexism that gained visibility in the media texts through AKP-era gender politics, the relationship between media and sexism was tried to be addressed as extensive as possible. Hürriyet, Zaman, Sabah, Yeni Şafak and Star which can be defined as mainstream and highly circulated newspapers were scanned in order to figure out how AKP’s gender politics have been framed in the media and which discursive strategies have been used to reproduce these policies that caused a lot of debates during all three terms of the AKP and also faced a fierce opposition from feminist movements.[1] The reason why these newspapers were scanned is the major role that they play in formation of the dominant discourses and the way that they get these discourses into the circulation of the public’s agenda (Köker and Doğanay, 2010). The news in the report were scanned with the discursive categories such as “abortion prohibition”, “three children”, “caesarean section”, and “male-female/mixed student houses”, which the gender politics of the AKP government appeared most clearly and also kept public busy for a long time. In addition, the report gives certain news examples about “heroism” narration and construction of acceptable femininity in the post-coup attempt Turkey, which we see them as representative examples of gender regime. Scanning of the papers has been done for the following week of the AKP leader Erdoğan and the notable party members’ statements which contain the topics such as “abortion ban”, “three children”, “caesarean section”, “male-female/mixed student houses” providing a base for the party to re-establish gender policies. Moreover, this report, prepared also by presenting news examples representing the gender politics of the government, will make visible forms of circulation and reproduction of discourses of the government through the media.

      1. Brief Overview to the AKP’s Gender Policies

     

    The AKP, founded in 2001, underlines the fact that they are the party of the ‘change’ in which they differ from the political islamist parties as regard to women. In the first period of the party rule, which was established immediately after the elections on November 3, 2002, the widespread organization of the women’s branches resulted in significant gains in terms of women’s politics and positive legal regulations were made. However, AKP, which advocated the women’s quota that came to the fore with the struggle of the women’s organizations in the first period, will give up this principle and adopt a contrary rhetoric over time. In this sense, the gender policies and discourses of the AKP have an “ambivalent” structure, especially during the first period of power (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 159).

    The first manifest of the AKP, in which the party describes their position as ‘conservative democrat’, contained very important promises regarding women’s rights.[2] As a newly formed party in the first two periods of power (2002-2007; 2007-2011), the AKP has made important legal arrangements both for the sake of social consensus and for its goal of membership of the European Union (EU). For example, with the regulations in the Turkish Criminal Code of 2005 (TCC), the sexual crimes, previously taken as crimes against the family and community order, were carried under the heading of individual crimes and domestic rape was also included in the criminal offenses. Furthermore, the assumption that children may have “consent” in sexual abuse has been lifted and “honor killings” have been included in the scope of intentional killing (Aşan, 2016:7) In addition to this, for the local governments, whose population is over fifty thousand, opening women’s shelter became compulsory (Kıvanç, 2004). The labour act numbered 4857 (issued in 2003) introduced the principal of equal pay for equal work and also banned discrimination based on gender. It has to be underlined that all the progressive legal legislation of the AKP’s first 5 years was directly related to the struggle of the women’s movement which has started in the mid 80’s and boosted around 90’s that made women’s problems visible in the public sphere. Although these legal regulations create an impression that the AKP has a positive attitude towards women’s rights, they were not met the expectations of comprehensive intervention to the gender inequalities by the women organizations. (Coşar and Yeğenoğlu, 2014). The fact that the new TCC did not take into consideration of Women’s Platform’s demands such as “discrimination based on gender should be included as a criminal offense, preventing granting remission for all sort of honor killings by replacing the notion ‘tradition motive- töre saiki’ with “honor motive –namus saiki’, increasing legal abortion period to 12 weeks” is the example of AKP’s embiavalence regarding gender policies.

    Between 2007 and 2011, the second term of the AKP government, it can be seen that “family” oriented female perception which is the main component of conservatism, comes to forefront in the party rhetoric. Especially after the negotiation talks with the EU started to slow down in 2007, a discursive transition happened from “egalitarian rhetoric to the rhetoric of importance of woman for perpetuity of the family” (Tokgöz, 2013: 117). In this process, although some international obligations on women’s rights were assumed, AKP made its conservative approach the official state policy by changing Ministry of State for Women Affairs to Ministry of Family Affairs and Social Policy in 2011.[3] This change, in which the woman appears invisible in the family discourse, has been criticized by women and feminist organizations. In this context, it can be said that women’s rights are on the agenda of the party as long as it is only compatible with the family structure in the imagination of the AKP (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 176). Especially from the third period of the AKP’s rule (2011-2015) on, the conservative approach of the party to gender issues deepened and became the basis of government policies. With the emphasis on “family integrity” and “strong family” being foreground, gender equality gains have been stepped back and discourses and policies which aim direct interventions for the female body have proliferated. For example, on May 1, 2013, the AKP government lifted the status of abortion as a health service to be paid by the state, only after facing strong reactions, abortion was added back to the Health Practice Regulation. However, due to the AKP leader Recep Tayyip Erdogan’s statements on abortion as a murder following his “call for three children” and policies shaped around anti-caesarean section statements in the same period, women’s access to health services such as abortion and caesarean section have been made difficult. At the same period, conservative policies towards women, family and the body continued with regulations that included incentives such as funds and accommodation support for the university students who make early marriages, as well as practices that make divorce difficult.[4]

    It would be incomplete and erroneous approach to put the blame on only AKP’s fifteen years rule to separate AKP’s sexist rhetoric and legal legislations on gender equality from discourses of the state’s intrinsic approach to the issue. In the Kemalist modernization process also woman was seen as the bearer of the family and the nation, “the biological reproducer of the nation” and at the same time “the bearer of the tradition” (Yuval-Danis, 2010: 80). Yeğenoğlu and Coşar propose to define the gender politics of the AKP as “neoliberal-conservative patriarchal” in order to evaluate AKP’s gender politics as a part of the state tradition but in its own originality. According to the authors, the conservatism that the party blends with nationalist and religious-based rhetoric and practices that gained cultural, economic and political dominance in every period of power should be considered together with neoliberal policies (2014:165). In this sense, the AKP continued its conservative rhetoric while taking steps in line with neoliberal policies on women’s rights.

      1. Gender Policies of the AKP and the Media

     

    While assessing how the gender policies of the AKP are mirrored in the media, it is compulsory to talk about the transformation of the media under 15 years of AKP rule. “Changing Media Capital of the AKP in Turkey” report (2017) written for HalaGazeteciyiz by Benan Eres and Hakan Yüksel clearly shows that the transformation of the media is one of the pillars of the AKP hegemony.[5] Eres and Yüksel argue that the mainstream media outlets which had been created by state resources and all sort of information and news content of the mainstream media has been subject to strict control after 2007 (2017). The report underlines that the AKP government’s effort to include the media in government-state integration is largely successful, and as a result, the partisan attitude of the media has risen. It should be noted that historically mainstream media in Turkey has always been in close relationship with the power structures and kept under control by these structures. The distinction of the AKP governments from the past is that the party has created its own media or acquired existed media institutions by using public resources. In this process, while the media ownership structures were being reorganized by the direct intervention of the government, with the authoritarian and punitive government control of the media, media organizations and employees are structured to serve the political aims of government (Kurban and Sözeri, 2012). Thus, when it comes to the mainstream media, it can be said that we are confronted with a media that reproduces the politics and discourses of the government by only covering the news acceptable to the political power and excluding the news inconvenient.

          1. For the Sake of the “Continuity of the Nation”: Discourse of “Three Children” and Discussion of the Abortion Law

         

         

     

    The AKP, which promised to follow “family-centred policies” in solving the women issue and to prioritise “strengthening the institution of the family” in the 2007 election manifest, has begun to put forward the “sacred family” oriented women’s perception as the main determinant of gender politics. The demand for three children which appeared first in the speech of then Prime Minister Recep Tayyip Erdogan for World Women’s Day in 2008 was the first discussion topic to notice how the nationalist conservative discourse of the party has been shaped by gender norms: “We have to conserve our young population as it is. The main component of an economy is human. These ones want to eradicate Turkish nation. This is exactly what they do. In order to prevent the population to decline, make at least three children”(Hürriyet, March the 7th 2008).[6] In this statement, in which women’s rights became invisible by being seized for the sake of the continuity of the conservative society / family, the demand was for the continuity of a nationalist, conservative, Sunni and heterosexual family tradition which was threatened by “the ones who seek to eradicate the Turkish nation”. The mainstream media presented this call of Erdoğan with the ‘happy family’ photo and conveyed the discourse of ‘three children’ as a norm and necessity.

    Yeni Şafak, March 8th 2008

    Yeni Şafak newspaper, which presented the aforementioned news on its first page with a picture of a child in the lap of the Erdoğan couple, repeats the call of three children with this visualization representing the family in accordance with the rhetoric of the government. This call is reinforced with the cause and effect relationship between the family and the population. The content of the news piece, which summarizes Erdogan’s statement in its own language, highlights that “three children” is an advice from Erdoğan. The border between the language of the news piece framed by the headline “Make at least three children so that our population wouldn’t decline ” and Erdogan’s call for three children becomes ambiguous, the discourse of the political power through the news title not put in quotes circulates with “objective and impartial” language of the news. Therefore, the demand for three children is linked to the family and the population by presenting it with a normative language, and thus the desire to control the female body of a conservative rhetoric becomes invisible.

    Zaman, March 8th 2008

    The Zaman newspaper very similarly summarizes the same news in its own language and frames it with the title “Every family should make three children”. The strategy that integrates the language of the news with the discourse of ruling power appears once again ; the title is given without quotes. Erdoğan’s sentinces, which see birth control as a “trap” for the Turkish nation, are directly conveyed in quotes, so that by reporting the demand for three children along with “the trap” for the nation in the cause and effect relationship, the woman is placed in a secondary position responsible for the future of family and the nation.

    In the second period (2007-2011) during which the woman was ignored as a subject and placed in the discourses such as “sacred mother” and “sacred family”, one of the AKP regulations that was discussed extensively in the public sphere and caused protests from women organisations was a prohibition on abortion.[7] Then Prime Minister Erdoğan’s statement on the matter reveals directly the conservative policy conducted on woman body: “I see abortion as a murder. You kill a child in a mother’s womb or after delivering the baby. I don’t see any difference” (Hürriyet, May 26 2012).

    C:UsersözgürDesktopyenisafak-gazetesikürtaj.jpg

    Yeni Şafak, 26 Mayıs 2012

    Erdoğan continues his discourse of “Abortion is a murder” with the statement of “Every abortion is Uludere”: “I am a prime minister who is against the ceasarian section and I know all these are done by the plan. I know these are the steps to prevent our population to grow. I see abortion as a murder and I am calling those circles and media members who are against my statement about this subject, you keep talking about Uludere. What I am saying is: Every abortion is an Uludere” (Hürriyet, May 27th 2012).[8] Erdoğan’s statement was covered in a full page in the mainstream printed media.

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Wordhurriyetkürtaj.jpg

    Hürriyet, May 27th 2012

    Mainstream media, embed Erdoğan’s intervention on woman’s body in a discourse in which Erdoğan was talking for the sake of the “continuity of the nation”. The discourse of political the power, trying to legitimize all interventions to woman’s body such as abortion, three children and caesarean section in a disaster scenario and to control woman’s body for the sake of the continuity of the nation, is reproduced and circulated in the mainstream media.

    For example, Hürriyet newspaper placing Erdoğan’s statement “Every abortion is Uludere” at the centre of the news piece presents the opposing views on the abortion ban under the big headline of “The Plan for the Eradication of the Nation”. While Zaman newspaper covers Erdoğan’s speech with 7 subheadings, the headline of the piece reads “Insidious plan: Caesarean”. This headline used without quotation marks signifies the consolidation between the discourse of the newspaper and the political power.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerzaman 27 Mayıs 2012 sezeryan iç sayfa.pdf-JPGP0001.jpg

    Zaman, May 27th 2012 Hürriyet, May 27th 2012

    A year after this statement Erdoğan brings the topic again to the table during the publicity meeting for the project called “Being a Family” by the Ministry of Family and Social Policy: “In this country, for years they operated birth control mechanisms. So to speak they castrated our people, our citizens… Ceasarian section, abortion are the ways of doing it. They have always done this. By doing these, they almost committed murder, almost cheated us” (Hürriyet, 19th of June).[9] In the same speech, Erdoğan put forward the emphasis of the “family”: “By carrying a conservative democrat identity, our party’s target is the family, strong and steady family. Because, if the family structure of a nation collapses, that nation also collapses, or is a candidate to collapse. However, the stronger the family stronger the nation ” (Hüriyet, 19th of June 2013). Erdoğan’s definition of the family is expanded from the nucleous family to the family as a whole nation. With this family/nation discourse, the notions of acceptable subject, in other terms, acceptable woman and man and finally acceptable citizen are constructed. Then, every action/rhetoric, which is out of the borders of the woman and her body who has been made of responsible for the continuity of the family/nation, is stigmatized as “danger” or “traitor”. In his speech, Erdoğan warned mothers of the “hoax” to decrease the nation’s population: “In this country, for years they betrayed us with birth control and they attempted to eradicate our generations… Here I am particularly appealing to our mothers and women. You are the one who will disrupt the game in the first place, you have to take up a position here. As a Turkish mom and woman you are the one who will disrupt the game” (Star, 18th of June 2013).[10] He brings the discussion on abortion and caesarean section forward by joining the discourses of “danger towards our generations”, “treason” and Turkishness together. Arsan and İşlek underlines the fact that since 2002 on, one of the disastrous scenarios that kept Turkish media busy is the discourse that the Turkish family structure is threatened by “immoral others” and “marginal groups”. According to the authors, the legitimate ground for this sort of discourse is created by reproducing “the fears of the population drop by the degeneration of Turkish family, the country’s regression by a new military coup and the disidentification of the society by uprooting it from religion and tradition via the media” (2016: 158).

    The news pieces mentioned above conveying Erdoğan’s statements with the headlines such as “the plan of the eradication of the nation”, “The insidious plan: Caesarean section”, “Abortion is murder” and “Fight against the murder in the womb” without quotation marks reconstructed the security discourse of the political power which is targeting a life for individuals and the society full of anxiety and fear. AKP’s desire to control of the woman’s body and the statements about “ protection of family unity” on every occasion can be understood within this context. what is to be underlined here is that family is positioned as a security issue like population or state. It can be observed that the security strategy has been deepened from the population and society to the family. Violence against woman, one of the most important social problems of today which has increased at noticeable level in recent years, can be assessed within this context. The fact that the priority in the policies to prevent violence against women is given to continuity of family unity under the security discourse is causing a rise in violence. [11] 2017 Data Report of the We Will Stop Femicide Platform displays that the violence against woman increases particularly with attacks to women rights during the state of emergency (We Will Stop Femicide Platform, 2018).[12]

    The security discourse came handy for the AKP and its neoliberal political style since it is sufficient enough as a legitimation argument for the conservative stance. On November 10th 2017, AKP Leader and President R. Tayyip Erdoğan, during a certificate ceremony of Organisation of Islamic Cooperation Organisation Women Advisory Council for young female leaders, repeated his three children demand and he framed the problem as a security issue by arguing that the population growth is not only related to being religious, it is also connected to fighting against the terrorism:

    …What do our god and the holy prophet say? The order is crystal clear. Get engaged. Married. Procreate. Sensitivity on this very issue is extremely important. Muslims have to procreate. They should not be stepped back from this. I also do care about muslim women’s sensitivity on this issue. The terrorist organization in Turkey is very careful about this issue. They at least have five, ten or fifteen children (Milliyet, November 10th 2017).[13]

    Erdoğan’s these statements contain “enemy-friend logic” which feeds strategic fears and insecurity. As Mark Nueocleous puts it, framing any issue as a threat or as an enemy-friend logic makes it a “security issue”(2014:21). When Erdoğan appeals to Muslim women (contrary to the first period of the party rule), he draws the borders of this call with the “terror” discourse. This discourse obviously targets Kurdish population and sees its population growth as a danger. In order words, giving birth of Kurdish women is constructed as a threat. Sabah newspaper chooses “Muslims have to procreate” part from Erdoğan’s speech for its headline and reproduces government’s security focused nationalist-conservative appeal. Furthermore, the newspaper positions Erdoğan as a patriarchal superior talking on behalf of women by placing Erdoğan’s photo at the background of the photo of Muslim women.

    Sabah, November 11th 2017

    2.2 AKP: As a Protector and Punitive Father Figure

    The imagination of the family/nation under the control of the father/state is AKP’s core gender policy notion which is shaped under the nationalist-conservative ideology of the ruling party. In this rhetoric as a father figure, state determines the borders of what is acceptable and what is not. In other words, AKP rule locates “acceptable” woman and man discourses in the family metaphor and continuity of the nation context in order to create a legitimate base for itself. While “the usage of the notion of the family with the discourse of nationalism by the state somehow equalizes the balance of power between the state and the family, in this balance of power, “state as a social institution determines the definition of the family and its role in the society” (Şerifsoy, 2000:172). According to Şerifsoy, family used as a metaphor draws “the borders of the fiction of state and nation” (Şerifsoy, 2000:172). The hierarchy based on gender within the family is also based on a division of labour where the state / father is “powerful enough to make the final decision” (2000:196). The news under the headline of “State looks after” of Hürriyet newspaper reproduces this narrative which contains the idea that state/father is the final decision maker.

    C:UsersözgürDesktophurriyet.jpg

    Hürriyet, May 31st 2012

    Recap Akdağ, then Minister of Health, answers the criticisms about the abortion ban: “They say what if something bad happened to mother? If necessary state looks after the baby” (Hürriyet, May 31st 2012).[14] Akdağ’s statement protested by the women’s organizations found itself a place on Hurriyet’s headline as “State Looks After if its necessary”. The rest of the news piece in subsequent inside pages of the newspaper is given under the headline “State looks after” with a picture of baby free from woman body and sexuality. The framing of the news ignores woman as a subject and her right on her own body. The state/father figure positioned as a final decision maker in the vision of family/nation notions, made his control over woman’s body and power relations invisible for the sake of continuity of nation/ family. Thus, the discourse locating woman in the motherhood and the family, based on the integration of nation and family collaborates with population policies and ends up with controlling woman’s body and sexuality (Şenel, 2017:25).

    This control of the government appears once again with the discussion about “male-female mixed student houses”. This time AKP’s (Erdoğan’s) demand was for female students who are “chaste” and “royal to their families” . The statement which started the discussion of “male-female mixed student houses” came from then Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan in the group meeting of AKP On November 5th, 2013: “… University students, young girls and boys are living together. There are no control mechanisms over this issue. This is against our conservative democrat principles… Somehow, this will be taken under control” (Hürriyet, 5th of November 2013)[15]. This statement can be read as an attempt to reshape the definitions of acceptable femininity and masculinity by the conservative and authoritarian political rule by using paternalistic sensitivities of the society. After this statement of Erdoğan, the debate takes the form of “honour of the youth” vs. “intervention to the private life” in the mainstream media. At the centre of those debates was again woman body with the “advices” about how “female students” should live.

    As an effective means of building public opinion, the media tries to produce public consent by building unilateral frameworks of meaning that create a legitimate ground for the rhetoric of political power, as it is clearly seen in the news content. Here in below, two news from Yeni Şafak newspaper about “male-female mixed student houses”, that we examine, reflect the newspaper’s ideological preference openly and articulates itself to sexuality with the conservative discourse. From this point of view, Erdoğan and party executives’ attempts of locating themselves as a father figure find exact media representation opportunity. The newspaper, presents the Erdoğan’s statement “These kids entrust us” at its headline and “draws a father figure as if he was trying to protect his family” (Arsan and İşlek, 2016: 172).

    C:UsersözgürDesktopyeni_safak.jpg

    Erdoğan’s discourse, which does not see the citizens as adults and autonomous subjects, shaped the content of the news. In the news piece Erdoğan’s answer to critics is given widely: “We do not intervene anyone’s life style… Whose lifestyle has been interfered by AKP under the 11 years rule?”. However, in the same news piece it cannot be found who, when and how blamed Erdoğan about the issue. The statement that Erdoğan came up with about the male-female mixed student houses was delivered with the sub-heading “is it really nice?” and reached the readers with the rhetoric of the government. In the news piece, there was no place for the critical views from female and male students as the main subjects of the news, thus the dialog with the rest of the members of the society who does not think themselves from “the family” was left outside the frame..

    Hürriyet, November 16th 2013

    During the above mentioned discussions, Hürriyet newspaper published a news piece on its first page with the title “Horror with a Baby in the Student Residence in Denizli” in the same period. Women gain visibility in the mainstream media mostly either incidents where they cross the limits of acceptable or morals produced throughout the heteronormative gender roles as “good or bad”. The newsworthiness of the incident arises from “its crossing the limits of acceptable, being shocking and sensational and containing violence” (Akınerdem, 2016:13). As Arsan denotes that normally a typical 3rd page homicide news turns into a headline when the murderer is an unmarried pregnant woman who stays at a student residence (2016: 185). This newspaper emphasises the fact that incident occurred in Denizli where the “male-female” mixed student houses becomes the headline of the country. Moreover, the newspaper strengthens the common belief that female students’ private life should be intervened by hinting “the possible danger that may be faced by the female students who does not protect their chastity”.

    2.3 Construction of the “Acceptable” Femininty

    AKP adopted the discourse of patriarchy and reproduced it with the help of topics such as three children, abortion and caesarean section. By doing this, its policy which is shaped by the neoliberal conservative ideology, constructed woman in her private sphere as a member of a family and a worker under the gender based labour of division in the public space (Tokgöz, 2013). In this sense, AKP’s policies for increasing female labour force participation reproduces the gender based labour of division with the “neoliberal and conservative discourse which supports female labour participation with flexible working forms” (Tokgöz, 2013:111). While the egalitarian regulations were passed, “on the other hand legislations were made which would keep women at home for the sake of fertility and lead women to participate labour force under subordinate, disadvantageous conditions in the name of flexibility” (2013: 119). These regulations which aim to “accommodate domestic life with work life” of women actually target integration of woman to the labour market with part-time jobs and flexible working forms without hindering their “domestic responsibilities” (Ulusoy, 2017). The circular issued in 2010 about increasing female employment and ensuring equality of opportunity for women was changed in a draft circular in November 2017 and regulations in favour of women were made such as “ensuring equal pay for equal work principle, equality of opportunity for women in public institutions and auditing if these aims are met by reporting, watching if gender equality is respected by audits to public and private enterprises and fining if not” (Akgökçe, 2017). There is no doubt that, it is the consequences of conservative ideology of the ruling party which made it harder for women to get a job or made it easy to work under the flexible contracts in the insecure work environment.

    This approach, which locates woman “first” in the family, it is constantly reproduced in both policies and discourses of the ruling party. President Erdoğan stated that “woman and man cannot be equalized and that’d be against the nature” at the conference which was held by Woman and Democracy Association (Hürriyet, 24th of November, 2014).[16] This speech which made it crystal clear that AKP does not see the woman issue as a matter of equality, continues with describing “femininity” relying on religious discourses and relating it to “motherhood”. After a year from Erdoğan’s statement, “the chair of motherhood was given to woman from our religion”, Minister of Health Mehmet Müezzinoğlu underlined: “Mothers should not see any other carrier more important than motherhood carrier”(Hürriyet, 2nd of January 2015).[17] In 2016 Erdoğan: “… Woman who denies their motherhood due to her job in fact denies her womanhood. It does not matter how successful woman is at her job, if she denies her motherhood and is unwilling to do her domestic duties, she is deficient and incomplete” (Hürriyet, 5th of June 2016)[18] While these words directly corresponds to AKP’s understanding of acceptable woman/wife/mother, they also “combine the male control on female labour with the male control over woman body by force and consent. The only way to perpetuate this control over woman and unpaid labour force is the heterosexual family blessed by the marriage bond” (Ulusoy, 2017).

    The discourses and policies of the government regarding “harmonisation of family and work life” has been reproduced by the news about women working but “firstly” being “good housewife” and “good partner”. It almost overlaps the government’s policies and discourses about the carrier of the woman with Sabah newspaper’s headline “There is a governor in the kitchen”. This very news piece constructs a frame for women to show how it is possible for women to join the labour market in a harmony with gender norms.

    Sabah (web,)May the 22nd,2015

    In the news piece, just after explaining that Yasemin Özata Çetinkaya, appointed as the new governor of Sinop, was the 3rd woman governor in the history of Turkish Republic, it was emphasized that she was married with three daughters. The following sentence displays the fact that she is primarily a mother and her statement, “Motherhood is harder than the office of governorship” is highlighted. The news continues not with the details of the governor’s work life but with the details how “successful” she is when it comes to kitchen. It was showed that she enjoys cooking and “making mantı with her hands”. The visual preferences of the news depict this content. A big picture of Çetinkaya showing her while cooking in the kitchen is used with a second smaller picture presenting her in a kitchen apron. By occupying the smallest space, the third photo of Çetinkaya taken in her office is left in the very back. Thus, the visual of the news presents a narrative of the priority ordering of expected roles for acceptable women. The piece as a whole depicts how women can participate into the gender regime, in other words, it depicts the acceptable femininity. What is expected from the acceptable woman is that “they should carry on their status as ‘mother’ and ‘wife’ according to their gender roles in the family” even if they are in the working life (Ulusoy, 2017). Depending on this status of women, they are made to be subject of the news in the mainstream media as “self-sacrificing” or “felonious” mothers.

    Feyza Akınerdem argues that it is not sufficient to analyse the news with the already existed “reproduction of the gender role” narrative (2016:20). It has to be taken into consideration that normative realm has been constructed with the other norms and the differences that has been produced by these norms (Akınerdem, 2016: 20). As the three examples given below show, in addition to self-sacrificing woman image, the borders of the unacceptable are also drawn with the depictions such as “monster” and “felon” in reporting the incidents that women are perpetrators. For example, during a religious holiday in 2013, a woman who left her baby home and went outside the city to visit her family and caused her baby to die because of starvation and dehydration was reported in the media as “monstrous” and “felon” mother. Funca Ş. Cantek (2017) states that, the way in which the incident was reported turned into a lynch towards the woman on the grounds of “sacred motherhood”. Sabah and Star newspapers giving the news on their front pages reports “ this woman who commits adultery and kills her own baby by referring to her feminine sexuality along with turning her to a mysterious sex object with her red pants and blonde hair (Cantek, 2017). As can be seen from Sabah newspaper’s headline “She is a monster not a sister-in-law” when the perpetrator is woman, the media provides a one-sided narrative. Thus, “not only political or ideological leaders speak, but also the language of the news, which construct ‘the reality’”, and finally “anonymous masculine language begin to speak” (Sancar, 2012: 239). Akınerdem indicates that the real matter of these news is an overflowing state of women from the limits of the acceptable in a monstrous way, thus “the examples of the good mother, royal, submissive wife, successful business woman against monster and victim women” are made visible and this way the good examples are promoted (2016: 28).

    C:UsersuserAppDataLocalMicrosoftWindowsTemporary Internet FilesContent.Wordsabah.jpg

    Sabah, 23rd of October 2013

    Sabah, 16th of June 2012 Star, 23rd of October 2013

    While, the discourse of the media which is formed in the heterosexist gender structure depicts “acceptable woman and man” figures it frames the individuals and groups who are excluded by this heterosexist structure as the others who bothers the “acceptable”. Studies conducted on the media representation of the LGBTİ+ individuals draws the attention to the homophobic, discriminative and heterosexist discourses which dominate the news texts. According to data KAOS GL[19] in 2017 more than half of the media contents related to the LGBTİ+ individuals contains human rights violations. The media often ignores the LGBTİ+ individuals; if the media has to cover them, they are presented as subjects of disasters, sensations and crime (Alankuş, 2015; Depeli and Çaylı Rahte; Tar, 2017).

    The discriminatory discourse of the media to LGBT + individuals undoubtedly cannot be separated from the gender politics of the AKP government, which is based on the notion of a nationalist and conservative society. The AKP government pledged to secure constitutional guarantees for all diverse sections of the society when it came to power in 2002, even before the 2002 general elections, Prime Minister Recep Tayyip Erdogan said the rights and freedoms of homosexuals should be legally protected.[20] However, the AKP government, securing its second term in the 2007 elections, started to take back its commitments rapidly by ignoring the LGBT + individuals and their rights with homophobic and discriminatory statements (Aşan,2016). Especially, in the new TCK mentioned above (Turkish Civil Code, 4721) which came into force in 2005, the phrase of “immorality” brought about the restriction to many rights of women and LGBTI + individuals by seeing those rights as immoral (Aşan, 2016:8).

    Parallel to the policies of AKP ignoring LGBTİ+ rights and leading violations of their rights, the media also continued its discriminative and homophobic rhetoric. The discourse of “public security”, that has been overly used by the government, was also the basis for banning gay pride parades in Turkey since 2015. The media presented the news about banning gay pride either as there was no violation of rights or as can be seen from Sabah and Hürriyet, they caused rights violations by reporting it with a homophobic or discriminatory language. Despite the fact that it is a fundamental right to organize meetings and rallies and legal permission is not needed for demonstrations, direct attacks against LGBTI + individuals are adopted in both news texts and these groups are pointed out as criminals.

    C:UsersözgürDesktopsabah 1 temmuz 2015.png C:UsersözgürDesktophürriyet.png

    Sabah, 1st of July 2015 Hürriyet, 26th of June 2017

    AKP’s discriminative and homophobic policies and discourses towards LGBTI+ community became even cleaerer with the practices during the state of emergency. President Erdoğan reacted to the LGBTI+ quota of one-fifth that Nilüfer Municipality introduced to the elections for district committees when he was giving a speech on November 9th, 2017 during a meeting with heads of districts, Mukhtars:

    The main opposition party’s connection to our nation is so lost that they can introduce, just imagine, a LGBTI+ quota for the elections for district commitiees in one of our big cities from which we now have represantatives. Allah Şaşırtmasın (May God show them the right way). Look at this situation! When a party loses its own core values and balances then it s impossible to forsee where it will be dispersed (Hürriyet, November 9th 2017).[21]

    Even if the president Recep Tayyip Erdoğan covered many different topic during his speech, Hürriyet newspaper picked particularly the part with the reaction to “homosexual quota” and used the headline as “Allah Şaşırtmasın (May God show them the right way)”. Another newspaper, Yeni Şafak, gave Erdoğan’s speech in a full-page news and used “Allah Şaşırtmasın” as subheading under the text. It can be seen that ignoring LGBTI+ is common for both papers but they are employing different strategies. Hürriyet is the newspaper where the news about LGBTI+ individuals presented as sansational or magazinish. It can be said that Islamist-conservative newspaper, Yeni Şafak takes a “distant” stance for the news about LGBTI+ individuals and it prefers to ignore those individuals as a whole. However, it has to be added that both newspapers produce newspieces in a way which marginilize, alienate the LGBTI+ individuals and legitimize the government’s discourse.

    Hürriyet, 10th of November 2017 Yeni Şafak, 10th of November 2017

    After Erdoğan characterised LGBTI+ individuals’ existence as immoral, on November 18th, the Governership of Ankara announced indefinite ban on “every activity which is organized by LBGTI NGOs” on the grounds of “social sensitivities”, “the protection of common health and moral” and “ protection of rights and freedom of others”. The ban for Ankara was followed by cancelletaions of planned activities in other cities such as İzmir, Bursa, İstanbul, Kocaeli and Mardin. As Pembe Hayat and KAOS GL NGOs emphasized in their statements against the bans, while the ban makes LGBTI+ NGOs who are struggling for equal citizenship and fighting against the discrimination inoperative and those NGOs and individuals also become target of the ban in the media.[22] Because the abstract concepts such as “social morality” and “public security”, the ban relying on, led to the broad interpretation of the ban, they also created an athmosphere making LGBTI individuals vulnerable against right violations and criminalizating existence of LGBTI individuals. The mainstream media also continues to be a mean for disseminating rights violations with a news language ignoring and legitimising rights violations of LGBT individuals and containing hate speech.

    2.4 Narratives of Woman and Construction of Acceptable Motherhood Post Coup Attempt Era in Media

    The State of Emergency which was declared right after the coup attempt on July 15th, 2016, basic rights and freedoms have been tightly restricted. Besides, all the oppositions have been suppressed by the government in order to build a monodic discourse on the public sphere. After the coup attempt, the government highlights certain facts such as “national security”, “national integrity” and “continuity of the nation” combining nationalism and militarism. This militaristic discourse founded with gender norms were attached to different rhetorics by the political power “as an important instrument of power that shapes male socialisation processes, regulates their citizenship relations with the state, and locates men into the gender regime of the state” (Sünbüloğulları, 2013: 15). After the coup attempt of the July 15th, this nationalist/militarist discourse came into use with images and symbols of the “heroic male” narrative in the mainstream media. The common visual which established “heroism narratives” in question was the photos of men on the tank.

    Sabah (web), 22 July 2016

    C:UsersPINARYILDIZDownloadsIMG-0296.JPG

    Hürriyet, 16 July 2016

    C:UsersPINARYILDIZDownloadsIMG-0274 (2).JPG

    Sabah, 16 July 2016

    The headline of the news published a day after the coup attempt in Sabah newspaper reads “People rose up in 81 cities”, and the picture of a man on a tank with a Turkish flag was used to symbolise people. The news is a brief summary of hegemonic masculinity which is shaped by nationalist militarist discouse constructed both in the rhetoric of the political power and in the mainstream media. The picture, which was widely as a phallic image in almost all newspapers after the coup attempt, marks the people as “unity of brotherhood” (Najmabadi, 2000: 129). As can be seen from the news below the “masculinity” is created with the notions such as “martyrdom”, “braveness”, “power”, “saga”, “virile”. The militarist language of the news text, reproducing the borders of both hegemonic masculinity in everyday life and acceptable citizenship, is created with gender norms and it also reproduces those gender norms by recirculating them (Öztan, 2013: 82).

    https://lh6.googleusercontent.com/tIUCAd_QBd2Kd4EFt0AdXan1RDT9YM6MTC55oeVP0qaxG4Vb53dftWd5tuuBBqJz5mRaQnYpiZH8Xt4AgbAnLVT29Rzu9RLBxD_wjoBKu4xWQhMwYs4N-6TFRh2LElBEmfPOjbuz

    Sabah, 16 July 2016

    https://lh6.googleusercontent.com/OjwfMowcSvYSyt0lfRUxHTDxI3pA7m4dAVdW9t8giPSIeOvEOZFIbsCZcjOllRu8TPQMEJSMFw-UPq3rJd-_C2AWmX4adHNNaAvyzzCYOXGx-Ma2D5C-1JUrGxgpA7E6lMu6hThy

    The mainstream media, which reinforces hegemonic gender norms, produces “heroic male” narratives while including “women” to these narratives as wives. While, the tales of the “heroism” of men take the first pages and headlines of the papers, news and narratives regarding women find a secondary place mostly inside pages under issues such as health and magazine or in newspaper supplement.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerhaber fotolar20171225_180244.jpg

    Yeni Şafak, 31 July 2016

    On Yeni Şafak’s Sunday supplement, the news reporting the women who lost their lives during the coup attempt was titled as “Country is a child for the mothers”. The narrative that the news text used “the women who take their country as their kid” and women “risking their lives” for the country intercept with militarist discourse that conforms with gender norms. Unlike “masculinity” created with concepts such as “street”, “power”, “glory”, “heroic women” are associated with family, child, home, motherland and motherhood. In this sense, it should be kept in mind that motherhood “is not a biological constant but a flexible discourse” and it gains its legitimacy by always moving around, attached to other discourses (Walby, 2000: 39). Another news text which found itself a place on the inner pages, is titled “Mothers looked after the country as their children”is formed with words such as “fearless”, “against the bombs and tanks”, “brave women”, “to leave a better country for their children they carried out the duty with a mother’s sensitivity”. In this way, the news draws the border of the “heroic woman” with “motherhood”.

    C:UsersözgürDesktop20171225_175125.jpg

    Yeni Şafak, , 24 July 2016

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Word�001[1].jpg

    Yeni Şafak, , 25 July 2016

    The emphasis in the narrative of those news was particularly on “the sons and husbands whom were sent off by their moms/wifes”. Regarding the narratives of women who took the streets, the story of Şerife Boz was highlighted with the title “I follow them with the truck”.[23] The news reports the women taking streets by framing them with gender norms by the subtitles and visuals it used. It was interesting that Şerife Boz’s statement “My husband told me not to go out. I followed him with the truck” was taken to the headline. Violation of the man’s orders can only be acceptable under the excuse of “love for the nation”, in this way; the borders of the violation were drawn.

    Sabah, 24.07.2016

    Sabah, 19.07.2016

    In the news texts, women’s activities have been surrounded with the family portraits and emphasis on their motherhood. In other words, while men are portrayed in the texts as heroes and exercising their power, women’s “heroism” narratives were presented with visuals of close-up family photography. As can be seen by Sabah newspaper with two news pieces examined above, one for a personal story of a man and one for a woman, while female roles as wife/mother are underlined, men are made subjects by placing them in “heroism” discourse. As a result, all of the analysed news texts assume that there is a single kind of “acceptable/good citizen” on the street during and after the coup attempt, and constructs “heroic narratives” with a conservative and nationalist discourse shaped in gender regime.

    Conclusion

    The AKP government has continued to produce “family” oriented policies and discourses that try to control women’s labour power, body and women’s daily life throughout 15 years of power, even if they have taken positive steps to improve women’s participation in the workforce in the first two periods of their rule. The gender politics of AKP, which has gradually strengthened its control over the media, has been regenerated by the mainstream media attempting to preserve power relations. The women representations in the mainstream media become a medium in which the “ideal woman” is framed. In line with the policies of the AKP, the mainstream media reports women with sexist codes by associating women with home, it also locates the women taking streets during the coup attempt in the news only on the basis of maternity and family, and controls the women’s activities by surrounding them with sexist norms.

    What is to be underlined here is; there is a strong correlation between AKP’s interventions of the woman body and the violence against the women. Because discourses on family integration and protection preserve the social structure which produces violence against the women. Undoubtedly, the role of media should be emphasized in the rise of violence against women. Even when the women can be subject of the news through the rights violations such as violence, harassment, rape, so on, the women continue to be exposed to rights violations due to the reporting form of the incidents (Alankuş, 2007:38).

    We are aware that many debates we try to analyse in this report about how AKP’s gender policies have been framed in the media is not complete. It is obviously required to come up with more comprehensive reports and struggle against the existence of the media which intervene all the living spheres with a conservative and masculine approach and under the control of a government/political power that attempts to control women’s body for the last 16 years. Certainly, one of the most important tools of this struggle is to produce our utterances and to make our voices heard in all areas of life, primarily about our lives and bodies, with new media circles that individuals excluded and alienated, LGBT individuals, and women will create.

    KAYNAKÇA

    Alankuş S. (2016). Barış Gazeteciliği El Kitabı. İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Alankuş, S. (2007). Neden Kadın Odaklı Habercilik? İçinde S. Alankuş (Der.), Kadın Odaklı Habercilik (s.s.25-66.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Altuntaş N., & Demirkanoğlu, Y. (2017). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kadına İlişkin Söylem ve Politikalarına Bakış: Muhafazakâr Demokratlıktan Muhafazakârlığa Doğru Evrilişin İzdüşümleri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 8(1), 65-96.

    Akgökçe, N. (2017, Kasım 20). Kadınlara güvencesiz istihdam genelgesi. Birgün. 15 Nisan 2018 tarihinde https://www.birgun.net /haber-detay/ kadinlara-guvencesiz -istihdam-genelgesi-191307.html adresinden erişildi.

    Akınerdem, F. (2016). Türkiye medyasında kadınların temsili: gazete ve internet haberciliği raporu. Hrant Dink Vakfı. https://hrantdink.org/attachments/ article/457/ Turkiye-Medyasinda-Kadinlarin-Temsili.pdf

    Arsan, E. & İşlek-Tolunay, S. (2016). Haber Metinlerinde Biyoiktidarın Kurulumu: Kadın Bedeni ve Kızlı Erkekli Öğrenci Evi Tartışmaları. İçinde Y. İnceoğlu & S. Çoban (Der.), Haber Okumaları (s.s. 153- 190). İstanbul: İletişim.

    Aşan, Esra (2016, Temmuz ). AKP Hükümetleri Döneminde Kadına Yönelik Şiddetin ve Cinsel Şiddetin Önlenmesine Dair Politikalar (2002- 2007 Dönemi) – I. 20 Haziran 2016 tarihinde http://www.art-izan.org/cinsel-siddet/akp-hukumetleri-doneminde-kad-na- yonelik-iddetin-ve-cinsel-iddetin-onlenmesine-dair-politikalar-2002-2007-donemi-ii adresinden erişildi.

    Cantek, F. (2017, Kasım 24). Çocuğunu öldüren babalar. Gazete Duvar. 20 Mayıs 2017 tarihinde https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar /2017/11/24/cocugunu- olduren – babalar/ adresinden erişildi.

    Depeli, G. & Rahte, E. (2009). Bir Yanlış Var Bu Temsilde: Medyaya Müdahil Olmak. İçinde A. Erol (Haz.), Anti-Homofobi Kitabı: Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma (ss.116-121). Ankara: Ayrıntı.

    Eres, B. & Yüksel, H. (2017). AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi. 25 Haziran 2018 tarihinde https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-

    sermayesi/ adresinden erişildi.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu. (2018, Haziran 1). 10 Haziran 2018 tarihinde adresinden erişildi.

    Kıvanç, A. (2004, Temmuz 6). Sığınma evleri şart. 14 Nisan 2018 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/siginma-evleri-artik-mecburi-715919/ adresinden erişildi.

    Köker, E. & Doğanay, Ü. (2010). Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler. Ankara: İHOP Yayınları.

    Kurban, D. & Sözeri, C. (2012). İktidarın Çarkında Medya: Türkiye’de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller, Demokratikleşme Programı Medya Raporları Serisi –3. İstanbul: TESEV Yayınları.

    Najmabadi, A. (2000). Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan: Sevmek, Sahiplenmek, Korumak. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.129-167). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Neocleous, M. (2014). Güvenliğin Eleştirisi. Ankara: Notabene Yayınları.

    Özkazanç, A.(2015). Feminizm ve Queer Kuram. Ankara: Dipnot Yayınları .

    Öztan, G. G. (2013). Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Eğilimler ve Tesirler. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 73-115 ), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sancar, S. (2012). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sünbüloğulları, N. Y. (2013). Giriş: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek (lik)lere Dair Bir Çerçeve. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 9-45). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Şenel, B. (2017). “Biz Büyük Bir Aileyiz”: Türkiye’de Devlet Söyleminde “Makbul” Kadınlık ve Aile. Mülkiye Dergisi, 41(2), 31-69.

    Şerifsoy, S. (2000). Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi, 1928-1950. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.167-200), İstanbul: İletişim Yayınları,

    Tar, Y. (2017). Kaos Gl 2017 Medya İzleme Raporu. 25 Haziran 2018 tarihinde http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/medya%20izleme%20rapor_kucuk.pdf, adresinden erişildi.

    Tokdoğan, N. (2013). Hak Haberciliğinde Temel Bir Uğrak: Kadın Odaklı Habercilik ve JİNHA Örneği. Mülkiye Dergisi, 37(3), 9-35.

    Tokgöz, G. (2013). Kadın’dan Aile’ye Geçiş AKP Döneminin İstihdam Politikalarının Toplumsal Cinsiyet Açısından Analizi. 10 Kasım 2017 tarihinde http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf adresinden erişildi.

    Ulusoy, D. (2017). Kadınların Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacı: AKP’nin Aile Politikaları ve Yeni Muhafazakârlık. 15 Nisan 2018 tarihinde http://www.sosyalistfeministkolektif .org/kampanyalar/sfk-kampanyalari/aile-disinda-hayat-var/kad-nlar-n-uecretli-uecretsiz-emek-k-skac-akp-nin-aile-politikalar-ve-yeni-muhafazakarl-k/ adresinden erişildi.

    Yeğenoğlu, M. & Coşar, S. (2014). AKP ve Toplumsal Cinsiyet Meselesi: Neoliberalizm ve Patriyarka Arasında Mekik Dokumak. İçinde (Der.), Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir, İktidarın Şiddeti: AKP’li Yıllar Neoliberalizm ve İslamcı Politikalar (s.s.158-181), İstanbul: Metis Yayınları.

    Yuval-Davis, N. (2010). (Çev.), A. Bektaş, Cinsiyet ve Millet. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Walby, S. (2000). Kadın ve Ulus. İçinde (Ed.), Ayşe Gül Altınay, Vatan Millet Kadınlar (s.s.35-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Authors:

    Pınar Yıldız

    She graduated from Radio, Television and Cinema Department of Ankara University Communication Faculty in 2004. She received her master degree from the same university in 2008 with the thesis “Identity in Yeşim Ustaoğlu Cinema”. She received PhD degree in 2016 with her thesis “Images of Remembering and Forgetting”. She worked in Ankara University Communication Faculty between 2009-2017 as a research assistant. Her academic interests are film studies, gender, memory and migration studies. She directed the documentary called Sürgün (Orhan Eskiköy) in 2004 and worked as an assistant director for the movie called Babamın Sesi ( directors: Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy) in 2012. She was purged from Ankara University in February 2017 as she signed the peace petition and now she continues her works as an independent researcher.

    Ceren Salmanoğlu Erol

    She got her first degree from Public Relations and Advertising Department of Ankara University Communication Faculty in 2010. She received her master degree with the thesis “Narrative of Deifference: Representation of Kurdish Woman in Turkish Novels. Her research interests are as such political communication, Kurdish question and gender. Se worked as a research assistant in Ankara University between 2011-2017. Se was purged from her position in Ankara University in Fenruary 2017 as she signed the peace petition “We will not be a party of this crime”. She still continues her PhD studies in Ankara University.

      1. For more info see also, https://serbestsiyasa.com/?p=3127 and https://serbestsiyasa.com/?p=1074 ↑

     

      1. See Also, “AKP Election Manifest” , 2002, https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002%200000_0000.pdf  ↑

     

      1. In addition to this legislations some of the international obligations have been undertaken. For example, Turkey signed the Istanbul Convention, Action Against Violence Against Women and Domestic Violence. (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor) ↑

     

      1. One part of the AKP’s policies on family was rather than promoting marriage, AKP aggravate the procedures of divorce. In 2013 Ministry of Justice and Ministry of Family and Social Policy collobratively organize a Project named “Ask it to the Family Consultant”. By the help of this Project, institutions were planning to “save” 20 thousand marriage. http://www.milliyet.com.tr/devlet-360-dakikada-evlilik/gundem/detay/1794213/default.htm ↑

     

      1. https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-en-az-uc-cocuk-dogurun-8401981 ↑

     

      1. Undoubtedly, the urge to intervene woman’s everyday life and body is not special to AKP. Kemalist modernization projects aim was create a contemporary family notion which is formed as nuclear family. Thus, they spread the family planning and birth control strategies. This reality became a base for AKP’s “they castrate our nation” discourse which ended up imposing policies against the abortion and caesarean section. ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/milleti-silme-plani-20636174 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sezeryan-kurtajla-cinayet-islediler-23537027 ↑

     

      1. http://www.star.com.tr/guncel/erdogan-halkimizi-kisirlastirdilar-haber-763638/ ↑

     

      1. Violence against the woman trippled in last 10 years, https://www.evrensel.net/haber/351391/kadina-yonelik siddet-10-yilda-3-kat-artti-2, Erişim Tarihi: 10 Mayıs 2018 ↑

     

      1. According to the report of the We Will Stop Femicide Organization in 2017 in the last year 409 women were killed by the men, 387 children was molested and 332 women has sexually absued. ” http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu ↑

     

      1. http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-elen-musk-ile-gorusmesine-ankara-yerelhaber-2395477/ ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/devlet-bakar-20661267 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arinc-ve-akdogan-ogrenci-evleri-icin-ne-demisti-25052340 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kadin-ve-adalet-toplantisinda-konustu-27640428 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/saglik-bakani-muezzinoglu-annelik-bir-kariyerdir-27882199 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-calisiyorum-diye-annelikten-imtina-eden-kadin-kadinligini-inkar-ediyor-demektir-37291399 ↑

     

      1. KAOS GL is an Ankara based NGO working for LGBTİ+ rights. ↑

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=11478 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-hak-ettikleri-cezayi-en-40639888 ↑

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=25036 ↑

     

      1. There has been some speculation for Şerife Boz’s photos which were claimed to be taken during the night of 15th of July especially when it was declared that she was a candidate for the parliament. The claims were various and one of them was that those photos were hoax and they were actually taken on July 16th instead of 15th. The families of the martyrs took this situation to court due to the fact that she derived improper personal benefit through the situation. As a matter of fact, it really is ambiguous that without a standard driving licence that she managed to gather everyone in the neighbourhood in the truck and drove them to the city centre. Since these sort of fake news and hoaxes mostly serves the purpose of perpetrators and the AKP itself then this situation was not investigated thoroughly. For details please see: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/serife-bozun-akpden-adayligi-ortaligi-karistirdi-beni-kiskaniyorlar-2378733/ ↑

     

  • AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi

    Benan Eres ve Hakan Yüksel

    Giriş

    Günümüzdeki Türkiye gerçekliğinin oluşmasında ve yeniden üretiminde medyanın rolünü sorunsallaştıran bu rapor özel olarak AKP’nin 2002’de başlayan iktidar döneminde medyanın sermaye yapısında gözlenen değişimleri konu almaktadır.

    Siyasi, ekonomik ve kültürel düzlemdeki diğer nedenlerin yanında medyadaki dönüşüm AKP hegemonyasının temel dayanaklarından birini oluşturmaktadır ki, 15 yıldır girdiği her sandıkta arkasındaki seçmen desteğini büyük ölçüde korumayı başaran AKP’nin kurduğu medya düzeninde kitlelere iletilen her türlü düşünce ve haber sıkı bir denetimden geçmektedir. Bu düzenin sürdürülmesinde başrolü AKP’nin 2007 sonrasında devlet imkânlarını kullanarak yoktan yarattığı medya gruplarıyla birlikte hükümetin çizgisinde hareket ettiklerinde ödüllendirilen ama aksi yönde davrandıklarında ağır cezalara maruz kalan anaakım medya kuruluşları oynamaktadır.

    Raporda kronolojik bir anlatıyla medyadaki bugünkü sermaye yapısının oluşumu aktarıldıktan sonra sonuç bölümünde sürecin çözümlenmesine girişilecek ve geliştirilmeye açık öneriler getirilecektir. Bu kapsamda yaklaşık 15 yıllık süreç AKP’nin medya mülkiyetine dair farklılıklar sergilediği üç spesifik dönem dâhilinde ele alınmaktadır; 2002-2007 arasındaki toplumsal mutabakat aranan ilk dönemi, AKP’nin toplumsal düzenin yanında medyayı da yeniden yapılandırmaya giriştiği 2007-2013 arasındaki ikinci dönem ve AKP iktidarının krize girdiği ve bunun medyaya yansıdığı 2013-2016 dönemi izlemektedir. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından yaşananlar medyaya radikal yansımaları olmakla birlikte daha ayrıntılı işlenmesi gereken başka bir çalışmanın konusu olarak değerlendirilmiş ve kapsam dışında bırakılmıştır.

    2002-2007 Döneminde medyanın yeniden yapılandırılması

    2001 Şubat’ında patlak veren ağır iktisadi kriz sonucunda bir gecede Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin beşte biri eriyip Türk lirası yüzde 50 değer kaybederken, izleyen dönemde 20’den fazla banka batar, 1 milyon kişi işini kaybeder ve onbinlerce işletme kepenk indirir (Yeşil, 2016, s. 73). Bu yıkımın içinden AKP yükselir ve Türkiye siyasetine damgasını vurur. Krizin sorumluluğunu siyasilere yükleyen halk 2002 seçimlerinde mevcut partileri sandığa gömer ve yüzde 34,3 oy alan AKP 550 sandalyeli parlamentoda 363 vekille rahat bir iktidar imkânı yakalar. 1990’lardaki kriz üreten yapıyı aşmak için AKP yönetimi kapsamlı ekonomik ve siyasi reformlara girişir; bir yandan neo-liberal ekonomik program Uluslararası Para Fonu (IMF) ile temas içinde sürdürülürken, diğer yandan AB hedefi doğrultusunda demokratikleşmeye hız verilir. AKP bu dönemde toplumsal mutabakatı önemserken, yakalanan yüksek büyüme oranları ve AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması arkasındaki desteği artırır.

    Bu balayı döneminde medyadaki mülkiyet yapısına ilişkin öne çıkanlar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) vasıtasıyla sektörün yeniden yapılandırılması ve yabancı sermayenin Türkiye’de medya yatırımlarına başlamasıdır. İktidarın sermaye sahipleriyle yakaladığı mutabakat da kayda değerdir.

    TMSF’nin medyadaki etkinliği

    2002’de AKP iktidara gelmeden önce anaakımı oluşturan ülkedeki en büyük medya kuruluşları Doğan, Çukurova, Uzan, Bilgin, İhlâs ve Doğuş gruplarına aitti (Adaklı, 2010a, s. 561; Yılmaz, 2016, s. 150). Ancak 2001 krizi bu medya devlerini ciddi biçimde zorlarken, Uzan ve Bilgin gruplarının ortadan kalkışına zemin hazırlar.

    Ekonominin çökmesiyle birlikte medya grupları başlıca gelirlerini oluşturan reklam kaleminde önemli bir düşüşle karşılaşırlar. Ulusal reklam pazarının büyüklüğü yaklaşık 1 milyar dolardan aşağı yukarı 500 milyon dolara iner zira reklam gelirlerinin yüzde 80’inin kaynağı olan bankalar çökmektedir (Aydın, 2014, s. 133; Yesil, 2016, s 89). Dahası batan 25 bankadan 10 tanesi aynı zamanda medya sahibidir (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 306; Sözeri, 2015, s. 11).

    Hâl böyleyken batan bankaların borçları için varlıklarına el koyan TMSF bir anda ülkedeki üç büyük gazetenin, üç ulusal televizyonun ve bir dizi radyonun denetimini eline alarak, en büyük medya gruplarından birine dönüşür (Adaklı, 2010a, s. 561; Adaklı, 2010b, s. 77; Yesil, 2016, s. 83). TMSF’nin bu medya varlıklarının satışı için gerçekleştirdiği ihalelerle Türkiye pazarına yabancı sermaye girmeye başladığı gibi medya sektöründeki yerli oyuncular arasına yenileri katılır, mevcut yerlilerden bazılarıysa paylarını önemli ölçüde artırır.

    Doğan Grubu’nun lideri Aydın Doğan gibi sektörün önemli isimleri ihalelerin gerçekleştirildiği 2005-2006 dönemine gelmeden önce hazırlıklara girişmiş ve mülkiyet sınırlamalarının kaldırılması için lobi faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır (Yesil, 2016, s. 89). Aydın Doğan yasal bir boşluk sayesinde eskiden Uzan Grubu’na ait olan Star TV’yi TMSF’den almayı başarır (Adaklı, 2010a, s. 567; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, ss. 72, 81; Yesil, 2016, s. 89). Böylelikle yasaya aykırı olsa bile Doğan Grubu, Kanal D ve CNN Türk gibi iki büyük ulusal kanalın yanına üçüncüsünü ekleyerek pazardaki baskın konumu güçlendirir (Adaklı, 2010a, s. 564).

    Doğuş Grubu da TMSF’nin satışlarından faydalanarak sivrilir. Bankacılık ve otomotiv sektörlerinde faaliyet gösteren Doğuş Holding, 1999’da ülkenin eski ve saygın haber kanallarından NTV’yi bünyesine katmıştı. Sonrasında TMSF vasıtasıyla Kanal E’yi ve eskiden Uzanlara ait olan popüler müzik kanalı Kral TV’yi satın alır (Adaklı, 2010a, 564; Yesil, 2016,s. 89). Kanal E’yi sonradan ABD merkezli CNBC ile ortaklığa giderek ekonomi kanalı haline getiren Doğuş Grubu adını da CNBC-E olarak değiştirir. Doğuş Grubu, AKP’nin ikinci döneminde Doğan Grubu’ndan Star TV’yi aldığında pazar payını daha da artıracaktır.

    TMSF vasıtasıyla Ciner Grubu da Türkiye medya sektöründe yeni bir oyuncu olarak sahneye çıkar. Enerji ve ulaştırma alanlarında faaliyet gösteren grup, ilk olarak 2005’te ülkenin ikinci büyük medya yapılanması konumundaki Sabah–ATV’yi TMSF’den alır. Eskiden Dinç Bilgin liderliğindeki Bilgin Grubu’nun elinde olan bu yapılanmanın ana omurgasını her ikisi de ulusal nitelikte olan Sabah gazetesi ve ATV kanalı oluştursa da, Ciner Grubu satışla birlikte irili ufaklı başka pek çok gazete, dergi ve radyoya da sahip olur. Ancak satış 2007’de TMSF tarafından iptal edilince, Ciner Grubu’nun başında bulunan Turgay Ciner bu kez hemen 1990’lı yılların sivrilen gazetecisi Ufuk Güldemir’in kurduğu HaberTürk televizyonunu, internet sitesini ve radyosunu satın alır. 2009 seçimlerinden önce de medya grubuna HaberTürk gazetesi katılır.

    Sabah-ATV’nin el değiştirmesi Türkiye medyasının tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Adaklı (2010a, s. 580), Turgay Ciner’in sonradan yargı yoluyla TMSF’nin Sabah-ATV satışını iptal etmesine gerekçe olan Dinç Bilgin ile yapılmış sözleşmenin geçersiz olduğunu ispatladığını ama yine de bu medya varlıklarının peşine düşmemeyi seçtiğini söyler. Bunun Sabah-ATV için TMSF ile yaptığı 10 yıllık borç anlaşmasından kurtulmasıyla, medyada var olmanın kurallarını artık öğrenmiş olmasıyla ve yeni medya organları için gereken personeli devşirecek konuma gelmesiyle ilişkili olabileceğini belirtir.

    Bir başka önemli husus, Uzan Grubu’nun TMSF vasıtasıyla tasfiyesinin grubun başında bulunan Cem Uzan’ın Genç Parti’sinin 2002 seçimlerindeki başarısıyla ilişkilendirilmesidir (Adaklı, 2010a, s. 561-562). Buna göre yüzde 7 oy almayı başaran Cem Uzan’ı ve elindeki medya varlıklarını tehdit olarak gören AKP harekete geçmiştir. 2003 ortasına kadar bankacılık, medya, enerji ve futbol alanında önemli yatırımları olan Uzan Grubu’nun 200’den fazla şirketine el konur (Aydın, 2014, s. 134).

    Yabancı sermayenin sektöre girişi

    Büyüyen ekonomisi ve AB üyeliği perspektifiyle Türkiye yükselen bir pazar olarak uluslararası sermayenin ilgisini çekmeye başlar. Bu doğrultuda uluslararası şirketler TMSF’nin elindeki medya varlıklarına yatırım yapmaya başlarlar.

    Kanadalı CanWest şirketi, TMSF tarafından el konulmadan önce Uzan Grubu’na ait olan Süper FM ve Metro FM radyolarını 2005’te düzenlenen ihaleyle satın aldıktan sonra 2006’da da Joy FM ve JoyTürk FM radyolarını portföyüne katar (Adaklı, 2010a, ss. 562, 564; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2016, s. 72; Yesil, 2016, s. 83). Yasal olarak o dönemde yabancı bir yatırımcının birden fazla şirkette hisse sahibi olması mümkün olamasa da, CanWest yerel bir şirketle ortak girişim kurarak bunu aşmayı başarır, tıpkı sonrasında uluslararası medya devi Rupert Murdoch’un NewsCorp şirketinin 2006 yılında eskiden İhlâs Holding’e ait olan TGRT televizyonunu TMSF’den alırken yapacağı gibi (Yesil, 2016, s. 83; Adaklı, 2010a, ss. 579-580). Murdoch, aldığı televizyonun yayın çizgisini değiştirerek bir yıl sonra adını FOX TV yapar (Adaklı, 2010a, s. 588; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2016, s. 80).

    Bu dönemde ülkenin en büyük medya devi olan Doğan Grubu’nun uluslararası ortaklıkları artış gösterir. Öncelikle Doğan TV’nin yüzde 19,99’luk kısmının 2005’te 150 milyon dolara Deutsche Bank’a satıldığı açıklanır ama Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) bu devire onay vermeyince bu kez de 2006’da Doğan Medya’nın yüzde 25’inin Alman medya devi Axel Springer’e satıldığı duyurulur (Adaklı, 2010a, ss. 568-569; Yesil, 2016, s. 83). Gelişmekte olan ülkelerde ortak yatırımlar konusunda anlaşan iki ortak birlikte Romanya Kanal D’yi kurarken, Doğan Grubu kendi yurtdışı yatırımlarını da sürdürür ve bu çerçevede 2007’de Rusya ve Doğu Avrupa reklam piyasasında hâkim olan Trader Media East şirketinin yüzde 67,3’ünü alır (Adaklı, 2010a, s. 569).

    ABD’li fon yönetim şirketi Providence Equity Partner da aynı dönemlerde Türkiye’nin ilk dijital yayıncılık platformu Digitürk’ün yüzde 47 hissesini alır (Adaklı, 2010a, s. 579; Yesil, 2016, s. 83).

    Medyadaki yabancı sermayeye yönelik sınırlamaların gevşetilmesi AKP’nin bu dönemdeki neo-liberal eğilimleri ve AB hedefiyle uyumludur. Öyle ki, AKP’li yöneticiler yerel medya patronlarının hâkim konumunu uygunsuz bulduklarını, bu kişilerin siyasilerle geliştirdikleri çıkar ilişkilerinin de sağlıksız olduğunu vurgulamaktadır (Yesil, 2016, s. 84). Tam bu noktada TMSF eliyle gerçekleştirilen satışlar medyada çeşitliliği sağlamanın ve rekabeti güçlendirmenin bir yolu olarak gösterilir. Bu aynı zamanda ilk döneminde henüz iktidarını sağlamlaştırmamış AKP’nin 1990’larda siyaseti yönlendirecek güce erişen yerli medya patronlarına karşı kendisini savunmasının bir yolu olarak da değerlendirilebilir.

    AKP bu kapsamda medyadaki mülkiyet sınırlamalarını kaldırmak için harekete geçer ve bir yasa önerisi hazırlar (Yesil, 2016, s. 84). Yüzde 25’lik mülkiyet sınırlaması kaldırılacak ve yabancı yatırımcılar herhangi bir medya şirketindeki hisselerin yüzde 100’üne sahip olabilecektir. Buna karşılık yabancı yatırımcılar sadece bir ulusal medya şirketinde hisse sahibi olabilecekler ve yerel ya da bölgesel yayıncılıkla ilgilenmeyeceklerdir. Ayrıca pazardaki toplam medya kuruluşları içinde yabancıların sahip oldukları oran yüzde 25’i geçmeyecektir. AKP’nin önerisi 2005’te parlamentodan geçse de dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den döner (Adaklı, 2010a, s. 596; Yesil, 2016, s. 84; Yılmaz, 2016, s. 152). Bu doğrultudaki değişiklikleri gerçekleştirmek için AKP’nin kendi saflarından çıkardığı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2011’deki onayını beklemesi gerekecektir.

    2007-2013 döneminde medyada denetim arzusu

    2007’de başlayan AKP’nin ikinci dönemi ilkinden çok farklıdır. Toplumsal mutabakatı önemseyen ‘savunmacı’ tutumun artık bir kenara bırakıldığını belirten Aydın (2014, s. 135), bu dönemde AKP’nin ve İslamcı müttefiklerinin – en başta Gülen Cemaati’nin – orduyu, yargıyı, akademiyi olduğu gibi medyayı da kendi idealleri doğrultusunda agresifçe yapılandırdıklarını belirtir.

    Bu dönemden itibaren AKP mevcut anaakım medya kuruluşlarının yanında kendisine bağlı ‘yandaş’ medya organlarının serpilmesi için elinden geleni yapar, devlet imkânlarını seferber eder. AKP giderek tüm toplumsal alanlarda gücü elinde toplamaktadır ki, bunun sonucunda palazlandırdığı yeni medya kuruluşları da Aydın’ın (2014, s. 134) deyimiyle ‘yeni anaakım’ hâline gelirler. Sözeri (2015, s. 12) ise 1990’ların kudretli medya kuruluşlarının artık ya AKP’ye boğun eğme ya da varlıklarını tehdit eden cezalarla karşılaşmayı göze alma arasında sıkıştıklarını belirtir. Gerçekten de AKP’nin bu dönemde kendisine karşı bir çizgi izleyen Doğan Grubu’nu ağır biçimde cezalandırması ibreti âlemlik bir durum yaratmış ve tüm diğer medya patronları daha ‘uysal’ bir çizgiyi benimsemeye başlamıştır.

    Dolayısıyla dönemin medya sermayesine ilişkin olarak öne çıkan iki olgu AKP medyasının doğuşu ve diğer medya kuruluşlarının AKP tarafından ‘terbiyesidir’. Raporun konusu açısından önem arz eden bir diğer husussa 2011’de çıkan yeni yasayla medyadaki mülkiyet ilişkilerinin kapsamlı biçimde yeniden düzenlenmesidir.

    2007’nin AKP’nin medyaya yaklaşımında önemli bir dönüm noktası olduğu ve hükümetin bu tarihten sonra giderek baskıcı bir tavır aldığı dile getirilmektedir (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 308; Yılmaz, 2016) ama bunu daha iyi anlamak için kısaca genel toplumsal konjonktüre değinmek gerekir. Aydın’ın (2014, s. 137) belirttiği üzere 2007 üç nedenle önemli bir yıldır; birincisi Genelkurmay Başkanlığı AKP’nin Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçme girişimlerine karşı internet sitesinden e-muhtıra yayınlar, ikincisi AKP’yi kapatmak için dava açılır, üçüncüsü Nokta dergisinde 2003-2004 yıllarında ordu içinde bir grubun darbe planları yaptığı haberi yayınlanır.

    Cumhurbaşkanlığı seçimi krize dönüşünce AKP erken seçim kararı alır ve 22 Temmuz 2007’de düzenlenen seçimlerde oylarını önemli ölçüde artırarak yüzde 46,7 ile 341 vekil çıkarır. AKP rakiplerine karşı önemli bir üstünlük sağlar. Artık medya patronları dâhil herkesin dikkate almak zorunda kalacağı biçimde hükümetin meşruiyeti/gücü açıkça ortaya konmuştur. Yaşananlardan çıkardığı sonuçla AKP bir yandan devleti diğer yandan toplumsal yaşamı yeniden şekillendirmeye girişir ki, döneme damgasına vuran Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ordu, medya, akademi ve siyaset dünyası içindeki muhalif isimlerin darbecilik suçlamasıyla tutuklanmasına şahit olunur. Süreç içinde davalar ve soruşturmaların darbelerle alakası olmayan kişileri ve AKP muhaliflerini de hedef almaya başladığı eleştirileri yükselir ama hükümetin ve ‘yandaş’ medyanın bu eleştirilere yanıtı genellikle dile getiren kişileri ‘darbe yanlılığıyla’ suçlamak olur (“Ahmet Şık’a”, 2011; “Televizyonda ‘Ergenekoncu’ suçlaması”, 2012; Alan, 2015). Medyadaki mülkiyet yapısında gözlemlenen değişimler de böylesi bir hesaplaşma ve yeniden yapılandırma çerçevesi içinde gerçekleşmiştir.

    Sabah-ATV’nin Çalık Holding’e satılması

    Sönmez’in (2010, s. 98) ifadesiyle 2007 sonrası medyada gözlemlenen ‘iktidar yandaşı sahiplik’ değişiminde TMSF işlevsel bir araç olarak kullanılmıştır (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 306; Sözeri, 2015, s. 11). TMSF vasıtasıyla gerçekleştirilen devirlerle muhaliflerce ‘yandaş medya’ ya da ‘havuz medyası’ olarak nitelendirilen AKP medyası belirginleşir ve ortaya Sabah-ATV’yi alan Çalık Grubu gibi yeni oyuncular çıkar.

    Çalık Grubu’nun 2008’de Sabah-ATV’yi 1,1 milyar dolara TMSF’den alması AKP’nin medyaya kendi rengini verme çabalarında olgunluğa ulaştığının işareti olarak değerlendirilir (Adaklı, 2010a, s. 561). İhaleye sadece AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yöneticilik yaptığı Çalık Holding girdiği gibi bu satış için şirkete 375’er milyon dolar kredi verenler de devletin kontrolündeki Vakıfbank ve Halk Bankası’dır (Sönmez, 2010, s. 91; Kaya & Çakmur, 2010, s. 537; Aydın, 2014, s. 134; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74; Sözeri, 2015, s. 12; Yesil, 2016, s. 90). Çalık Grubu’nun geri kalan miktarı Katarlı El Wasaeel şirketine yüzde 25 hisse satarak karşıladığı anlaşılır (Adaklı, 2010a, s. 583).

    2007’de Çalık Holding’in Genel Müdürlüğü’ne getirilen Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak da 2008’de şirketin medya grubunun Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği’ne getirilir. Üstelik Zaman gazetesi imtiyaz sahibi Ali Akbulut, Çalık Holding’in başındaki Ahmet Çalık’ın eniştesidir.

    Tarafların ekonomik faaliyetleri de bağlantılıdır. Öncelikle tekstil alanında faaliyet gösterirken sonradan enerji, medya, telekomünikasyon, inşaat, pazarlama ve finans alanlarına giren Çalık Holding’in toplam varlıkları AKP döneminde önemli oranda artar (Adaklı, 2010a, s. 583; Adaklı, 2014, s. 134; Aydın, 2014, s. 134; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74). Satışın aleni bir şekilde AKP’ye yakın isimlere yapılmasından rahatsız olan Doğan Grubu’nun yayınlarında Çalık Holding’in İstanbul Metrosu, Samsun-Ceyhan Boru Hattı gibi dev projeleri ihalesiz aldığı vurgulanır (Adaklı, 2010a, s. 583; Aydın, 2014, s. 134). Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) bir vekilin o dönemde parlamentoda verdiği soru önergesiyle devlet bankalarından Çalık’a verilen kredinin hangi şartlarda geri ödeneceğini öğrenmek istemesi ‘ticari sır’ denilerek yanıtsız bırakılır (Sözeri, 2015, s. 12).

    “Havuz medyası”nın doğuşu

    2013 sonunda Sabah-ATV yeniden satışa sunulur. Adaklı (2014, s. 20), şaibeli ödeme yöntemiyle Sabah-ATV’yi Çalık’a ‘hediye eden’ hükümetin işler iyi gitmeyince yaptığı müdahaleyle bu dev medya grubunun Zirve Holding’e bağlı Kalyon İnşaat’a satışını gerçekleştirdiğini ve AKP’ye yakın ellerde kalmasını sağladığını belirtir.

    İşlerin iyi gitmemesinin en net göstergesi ise düşen reklam gelirleri ve zararına satıştır. 2011’in ilk üç aylık döneminde reklam gelirleri 92 milyon lira olan ATV’nin bu kazancı 2012’nin aynı döneminde yüzde 37’lik bir düşüşle 62 milyon lira olur (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74). Keza, 2013 sonundaki yolsuzluk skandalından sonra internete sızan dinleme kayıtlarında Sabah-ATV’nin 630 milyon dolara satıldığı belirtilmektedir ki, buna göre Çalık zararına olsa bile medya varlıklarını elinden çıkarmaktadır (Sözeri, 2015, s. 15).

    Sabah-ATV’nin 2014’teki satışı için AKP’ye yakın iş adamları tarafından sermaye havuzu oluşturulduğu iddiaları muhalefetteki siyasetçiler tarafından da sorgulansa da bu yöndeki tartışmaların genişlemesi çeşitli girişimlerle engellenir.

    Dolayısıyla Kalyon Grubu zarar eden bir işletmeyi almıştır ama Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 75) ile Sözeri (2015, s. 15) bu kaybın nasıl telafi edildiğine dair bazı bilgiler sunar. Buna göre Kalyon İnşaat devletten önemli ihaleler almaktadır ki, bunların en başında da İstanbul’daki üçüncü havaalanı inşaatı ve Çanakkale-Ezine-Ayvacık Yolu vardır. Bunun dışında çeşitli altyapı ve otoyol ihaleleri yine bu şirkete gitmektedir. Diğer medya grupları gibi Kalyon Grubu da enerjiye yatırım yapmış ve üç hidroelektrik santrali kurmuştur. Son 10 yıl içinde İstanbul’daki metrobüs, Taksim Yayalaştırma Projesi ve Bakırköy Adliye Binası gibi önemli ihaleler de Kalyon İnşaat’ın olmuştur.

    Sabah-ATV’nin satışına dair internete sızdırılan yasadışı dinleme kayıtları AKP’nin medya stratejileri hakkında daha fazla bilgi verdiği gibi Türkiye tarihine ‘havuz medyası’ tabirini ekler. Kayıtlardan, AKP lideri Erdoğan’ın medyanın denetimini çok önemsediğine, Time Warner ve NewsCorp gibi uluslararası devler ilgilense bile Sabah-ATV’nin denetimi için kişisel olarak devreye girdiğine, AKP’li yöneticilerin medya grubunun ‘dostlara’ devri için kendilerine yakın iş adamlarından bir sermaye havuzu oluşturmalarını istediğine, Sabah-ATV kâr etmezse havuza para koyan iş adamlarına ihale sözü verildiğine dair iddialar çıkacaktır (Sözeri, 2015, s. 12; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75; Yesil, 2016, s. 118).

    Albayraklar ve medya

    Çalık Grubu’nun medya birimlerinde sorumlu olmadan önce Serhat Albayrak 2006’da Ethem Sancak’ın denetimindeki Star Medya Grubu’nda Genel Müdür’dü (Adaklı, 2010a, s. 582). Daha da önemlisi Albayrak kardeşlerin babası Sadık Albayrak Yeni Şafak gazetesinin sahibidir.

    Başından beri AKP iktidarını destekleyen Yeni Şafak gazetesine ek olarak Albayrak Grubu sonradan TVNET kanalını da kurar (Adaklı, 2010a, s. 585; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 78). İnşaat, sanayi, lojistik, hizmet ve futbol sektörlerinde yatırımları bulunan grup İstanbul ve Ankara’daki neredeyse tüm sayaç okuma işlerini üstlenir, Tümosan Traktör ve Motor Fabrikası ile Savunma Bakanlığı’ndan Altay Tankı’nın üretim ihalesini alır, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ilk yerli uçak çeker Rahvan için motor üretimi ihalesini kazanır ve yine devletten hızlı tren üretim ihalesini alır (Adaklı, 2010a, s. 585; Sözeri, 2015, s. 15).

    Star Grubu’nun seyri

    Eskiden Uzan Grubu’na ait olan Star gazetesi TMSF tarafından el konulduktan sonra 2006’da 19,5 milyon dolarlık muhammen bedelin epey altında bir fiyata – 5 milyon 150 bin dolara – Kıbrıslı iş adamı Ali Özmen Safa’ya satılır (Adaklı, 2010a, ss. 564, 585-586; Çam ve Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 72; Sözeri, 2015, s. 13). Satış bedeline ilişkin eleştiriler karşısında TMSF teklifini artırmasını isteyince Safa 3 milyon dolar daha ödemeyi kabul eder. Safa ayrıca Gülen Cemaati’nin medyadaki amiral gemisi Zaman gazetesinin kurucularından olan ve 2000’e kadar adı imtiyaz sahibi olarak geçen Alaaddin Kaya’yla ortaktır ve satışın ardından Star’ın başına o geçer. Ancak Kaya, Star’ın Gülen Cemaati’yle ilişkisini kuran tek isim olmayacaktır (“Rixos Otelleri’nin”, 2016).

    Yukarıdaki ismi geçen araştırmacılar, satıştan bir yıl sonra dönemin Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan ile Ethem Sancak’ın gazeteye ortak olduklarını, Safa’nın sonradan ortaklıktan ayrıldığını, Doğan’ın ölümünün ardından medya grubunun tamamen Sancak’ın denetimine geçtiğini, onun da 2009’da Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince ile ortaklık kurduğunu ama 2010 sonbaharında hisselerini AKP yönetiminden Tevhit Karakaya’ya satarak medya sektöründen çıktığını belirtirler.[1]

    1980 öncesi sol siyaseti benimseyen ve 1987’de Hedef Grubu’yla ilaç dağıtım piyasasında yer edinmeye başlayan Ethem Sancak, 2008’de medyaya girmesinin tek nedeninin AKP hükümetini desteklemek olduğunu açıkça ifade eder ki, bu dönemde Erdoğan’ın eski danışmanı Akif Beki’nin Star’da yazmaya başladığını görürüz (Adaklı, 2010a, s. 586; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 72; Yesil, 2016, s. 90). Kendisini açıkça ‘Erdoğan aşığı biri’ olarak tanımlayan Sancak’ın denetimindeki Star Medya Yayıncılık A.Ş. bir süre sonra Kanal 24 isminde bir televizyona da sahip olur.

    Sancak ailesinin Star Grubu’yla bağı kopmaz. 2013’te Azeri petrol şirketi Soccar, grubun yüzde 50 hissesini Tevhit Karakaya’dan alır ama bir yıl sonra diğer ortak Fettah Tamince ile birlikte aldığı hisseleri Ethem Sancak’ın yeğeni Murat Sancak’a devreder (Sözeri, 2015, s. 13; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 13).

    Cemaat medyasının serpilmesi

    AKP ile ortaklığın işlediği dönemde Gülen Cemaati’nin medya kuruluşları önemli gelişme kaydederler. Cemaatin medya yapılanması çok geniş olmakla birlikte çok parçalıdır ama bu yapıda kökeni 1980’lere dayanan Feza Grubu ile 1990’larda temeli atılan Samanyolu Grubu öne çıkar. Medya alanındaki bir diğer önemli cemaat aktörüyse AKP döneminde sektöre giren Koza-İpek Grubu’dur.

    Gülen Cemaati’nin ana yayın organı Zaman gazetesini bünyesinde barındıran Feza Gazetecilik, Cihan Haber Ajansı, Aksiyon dergisi, Turkish Review, Yeni Bahar dergisi gibi medya varlıklarının da sahibidir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75). 2006 sonrasında grubun Irmak TV’yi açtığını ve Today’s Zaman diye İngilizce gazete çıkardığını görürüz (Yesil, 2016, s. 91). Zaman gazetesi AKP’nin bu ikinci dönemi boyunca Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğu iddiasında bulunur ve belli bir reklam gelirine ulaşır ama gazetenin abonelik satışlarının aslında karşılıksız olduğu ve cemaatin gazeteyi üyelerine ücretsiz dağıttığı belirtilir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75).

    Cemaat medyasının televizyon ayağındaki Samanyolu Grubu’ysa yeni tematik kanallar açmaya başlar; Samanyolu Haber, Yumurcak TV, Mehtap TV, Tuna Alışveriş gibi kanalların yanında ABD’de Ebru TV, Azerbaycan’da Hazar TV ve Afrika’da Samanyolu TV yayına başlar (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 76; Yesil, 2016, s. 91).

    Koza-İpek Grubu’ysa 2005’te aldığı Bugün gazetesinin yanına 2008’de KanalTürk televizyonunu ekler (Adaklı, 2010a, s. 588; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 78; Yesil, 2016, s. 90). Koza-İpek Grubu AKP iktidarı boyunca genişler; başlangıçta davetiyeler, kartpostallar, bloknotlar, takvimler ve ajandalar üreten holding sonradan madencilik işine girer ve özel bir üniversite kurar (Adaklı, 2010a, s. 588-589).

    Taraf gazetesi çeşitli açılardan aykırı bir örnektir. Öncelikle askeri vesayetle hesaplaşmayı amaç edinen gazetenin başında Ahmet Altan ve Alev Er gibi cemaatten değil soldan gelen isimler vardır. Bunların arasında sonradan katılan Alper Görmüş de darbe planlarını içeren günlüklerin yayınlandığı sırada Nokta dergisinin yönetimindeydi (Adaklı, 2010a, s. 589). AKP lideri Erdoğan 2008’de bir habere ilişkin olarak Genelkurmay’dan yana tavır alınca Taraf hükümete cephe almaktan çekinmez ve ‘Paşasının Başbakanı’ manşetini atar. Ardında Sabah gazetesi, borç karşılığı bastığı Taraf’ın satış ve ilan gelirlerinden baskı ücreti kesmeye başlar, kamu ilanları kesilir.

    TMSF yeniden

    TMSF’nin iktidar yanlısı medyanın biçimlenmesindeki rolü 2013’te devam etmektedir ki, bunu Çukurova Grubu’nun elindeki medya varlıklarının devrinde görürüz. Borç yükü altındaki Çukurova Grubu bu tarihte elindeki Show TV, Akşam gazetesi, Digitürk, SkyTürk 360, Lig TV ve Alem FM gibi medya varlıklarını inşaat şirketlerinden oluşan Kolin-Liman-Cengiz ortaklığına satmak isteğini TMSF’ye bildirir ve bu isteği kabul görür (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81). İlerleyen dönemde TMSF satış için Akşam gazetesine, Show TV’ye ve SkyTürk 360 haber kanalına el koyar.

    İş adamı Ethem Sancak’ın AKP’ye yakınlığı Mayıs 2017’deki kongrede parti yönetimine girmesiyle taçlanır.

    Ancak işler istendiği gibi gitmez; satışın duyurulması üzerine Limak alışverişten cayar (Adaklı, 2014, s. 21). Bunun üzerine Ethem Sancak medyaya dönüş yapar ve 2013’te Show TV dışındaki Çukurova Grubu’na ait medya varlıklarını 62 milyon dolara alır (Sözeri, 2015, s. 13; Yılmaz, 2016, s. 150). Show TV ise Ciner Grubu’na satılır. İlginç olan bu satışların ihaleye çıkılmadan yapılmasıdır (Sözeri, 2015, s. 13; “Böyle İhale”, 2014).

    Medyada reklam ve yönetim:

    İktidarın medyada kendine yakın grupları destekleme yollarından biri de devlet kurumlarının ilanları ve reklamlarıdır (Adaklı, 2014, s. 19; Yesil, 2016, s. 90). Örneğin devlete ait Halkbank, 2012’de reklam harcamalarının aslan payını Star gazetesi ve Kanal 24 televizyonuna ayırır ve milyonlarca liralık sponsorluk sözleşmeleri imzalar. Nielsen’s AdEx’in verilerine göre 2014’ün ilk yarısında devletten en fazla reklam alan üç gazete Sabah, Star ve Milliyet’tir. Muhalif konumdaki gazetelerse kamu ilanlarından ve reklamlarından mahrum bırakılmaktadır.

    Avantajlı muamele gören medya kuruluşlarının muhalif isimleri uzaklaştırdığını, yazar ve yönetim kadrosuna ‘güvenilir’ isimleri getirdiğini görürüz. AKP lideri Erdoğan’ın akrabası Serhat Albayrak’ın yöneticilik yaptığı şirket tarafından çıkartılan Star gazetesi bunun açık örneklerindendir; TMSF’den yapılan devirden sonra Erdoğan’ın danışmanları arasında yer alan/almış Akif Beki, Yiğit Bulut ve Yalçın Akdoğan gibi isimler burada yazmaya başlar (Yesil, 2016, s. 91). 2013’e gelindiğinde TMSF’nin artık devir beklemeden kendi başına yönetim ve yazar kadrosunu değiştirdiğini görürüz; muhalifleri işten çıkartan TMSF Akşam gazetesinin başına eski bir AKP’li vekili getirir (“Akşam’da Küçükkaya”, 2013; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81).

    İki örnek ise bize AKP’ye yakın medya yöneticilerinin nitelikleri ve faaliyetleri hakkında bilgi verir; bunlardan biri İbrahim Eren, diğeriyse Mehmet Fatih Saraç’tır. AKP liderinin oğlunun liseden arkadaşı olan Eren önce ATV’de yönetici koltuğuna oturur, ardından kamuya ait Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) yönetiminde yer alır ve nihayet 2017 Temmuz’unda Genel Müdür olarak kurumun başına geçer (Yesil, 2016, s. 91; “Bilal Erdoğan’ın”, 2017). Onun döneminde TRT’de Diriliş, Abdülhamit, Filinta gibi Osmanlı tarihini yücelten, muhafazakâr değerleri merkezine alan diziler öne çıkmaya başlar ve hükümetin görüşlerini dünyaya aktarmayı amaçlayan TRT World kurulur (“Bilal Erdoğan’ın”, 2017).

    Adaklı (2014, ss. 21-22) ve Yesil (2016, s. 117) Ciner Grubu’nun üst düzey yöneticilerinden Saraç hakkında ayrıntılı bilgi verirler. AKP’nin girişimleriyle Saraç önce Turgay Ciner’in 2012’de aldığı Kasımpaşa Spor Kulübü’nde, ardından hem medya grubunda hem de holding yönetiminde koltuk sahibi olur. Saraç, AKP lideri Erdoğan’ın eski danışmanı Cüneyt Zapsu ile ucuz alışveriş zinciri BİM’i, Turgay Ciner ile de UCZ Mağazacılık Ticaret A.Ş.’yi kurmuştur. Kardeşi Yekta Saraç ise Erdoğan tarafından Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na getirilir.

    Doğan Grubu Vak’ası:

    AKP iktidarı, kendisine muhalefet edenlere neler yapabileceğini Doğan Grubu’yla 2008’den sonra girdiği çekişmede olanca açıklığıyla gösterir. Ağır cezalarla karşılaşan Türkiye’nin bu en büyük medya grubu, varlığının tehlikeye girdiğini görünce AKP’yle uzlaşmak zorunda kalır.

    Oysa 2007 sonuna kadar Doğan Grubu için işler iyi gitmektedir (Adaklı, 2010a, ss. 570-571); uluslararası yatırımlarına hız veren şirket Türkiye’nin bir başka önemli gazetesi olan Vatan’ı Rekabet Kurulu’nun (RK) iki yıl içinde elden çıkarma şartıyla bünyesine katar, Türkiye’de dijital yayıncılık alanına hâkim Digitürk’e rakip olmak için 2007’de D-Smart’ı çıkartır ve teknolojik destek konusunda Rupert Murdoch’un şirketlerinden biriyle anlaşır. 2008 başında toplam gazete tirajının yüzde 34’ünü, televizyon reytinglerinin yüzde 23’ünü ve reklam gelirlerinin yüzde 43’ünü denetleyen Doğan Grubu ülkenin en büyük medya grubudur (aktaran Aydın, 2014, s. 135).

    Gidişat 2008’de patlayan bir yolsuzluk skandalıyla değişmeye başlar. Türkiye’de faaliyet gösteren Deniz Feneri Derneği’nin Almanya merkezli bir başka kolu daha vardır ve burası Alman savcılarca soruşturulmaktadır. Deniz Feneri e.V’nin Almanya’daki Türkiye kökenlilerden topladığı paraları Türkiye’ye aktardığı ve usulsüzce kullandığı, paraların bir kısmının hükümet yanlısı Kanal 7’nin Genel Müdürü Zekeriya Karaman’ın kurduğu Beyaz Holding’e gittiği, televizyonun bu paralarla kurulduğu, dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman’ın ilgili şirketlerin yönetiminde ve pay sahibi olduğu Doğan Grubu’na bağlı gazete ve televizyonlarda dile getirilir (Adaklı, 2010a, 79).

    İddialar karşısında AKP lideri Erdoğan’ın tepkisi serttir. Doğan Grubu’nun yalan yaydığını belirterek taraftarlarından boykot etmelerini ister (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 311; Yesil, 2016, s. 92). Ardından grupla ilgili bazı bilgileri açıklama tehdidinde bulunur ki, bunun üzerine Doğan Grubu gazete ve televizyonları bu kez AKP’yi ‘şantajcı’ ilan ederler (Adaklı, 2010a, 571). Erdoğan ardından yayınlarının gerekçesi olarak Doğan Grubu’nun İstanbul’daki Hilton arazisinde değişiklik yapmasına izin verilmemesini, grubun Ceyhan’daki rafineri projesinin ve CNNTürk’ün karasal yayın talebinin reddedilmesini gösterir (Adaklı, 2010a, s. 572; Kaya & Çakmur, 2010, s. 532; Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 311; Aydın, 2014, s. 135). Keza Erdoğan, Aydın Doğan’ın kâğıt kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından incelendiğini açıklar (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 82).

    Aydın Doğan, AKP ile uzlaşmak için onca taviz vermesine rağmen sık sık hükümet yanlısı gazetelerin hedefi olmaktan kurtulamaz.

    Bir süre sonra Maliye Bakanlığı Doğan Grubu’na varlığını tehdit edecek düzeyde ağır cezalar keser. 2009-2010 döneminde ilk olarak 500 milyon dolar, ardından da 3,5 milyar dolar vergi cezası kesilir ki, bunun aslında grubun toplam varlıklarının değerine denk olduğu ileri sürülmektedir (Çarkoğlu & Yavuz, 2010, s. 618; Kaya & Çakmur, 2010, s. 532; Adaklı, 2010b, s. 79; Adaklı, 2014, s. 19; Aydın, 2014, s. 135; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 82; Yesil, 2016, s. 91). Uluslararası basın kuruluşları ve deneyimli gazeteciler cezanın muhalif yayınlar yüzünden geldiğini dile getirseler de vergi kaçırıldığını vurgulayan hükümet aslında Doğan Grubu’nu hedef tahtasına oturtarak tüm diğer medya patronlarına da gücünü göstermiş ve çizgiyi aşmayın mesajı vermiştir (Yesil 2016, s. 92; Aydın, 2014, s. 135).

    AKP ile çatışmasından büyük yara alan Doğan Grubu önemli tavizler verir (Kaya & Çakmur, 2010, ss. 532-533; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 87; Yesil, 2016, s. 92). Bir yandan mahkemelere itiraz ederek uzun yasal ve teknik müzakerelere girilirken, diğer yandan AKP liderini yatıştırmak için Aydın Doğan holding yönetiminden istifa eder. Grubun amiral gemisi Hürriyet gazetesini 20 yıldır yöneten Ertuğrul Özkök koltuğunu devreder. 2010-2011 döneminde grubun muhalif gazetesi Gözcü kapatılırken, muhalif yazarlar Hürriyet ve Radikal’den kovulur, Vatan ve Milliyet gazetelerinin yanı sıra Star TV satılır. Denge arayan yeni strateji kapsamında Zaman gazetesi editörlerinden Eyüp Can Sağlık Radikal’in başına getirilirken, Erdoğan’ın eski danışmanı Akif Beki de Hürriyet’te yazmaya başlar (Aydın, 2014, s. 135; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, ss. 83, 87; Adaklı, 2010b, ss. 79-80).

    AKP ile çatışmanın ardından Doğan Grubu’nun en kârlı şirketi Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) de elden gider ki, buna çokça vurgu yapılır (Adaklı, 2010a, s. 567; Adaklı, 2010b, s. 79; Aydın, 2014, s. 134). Buna göre 1979’da Milliyet’i alarak medyaya giren Doğan Grubu aslında asıl kârını enerji sektöründeki POAŞ’tan sağlıyordu ki, bu şekilde 2001 krizini bile görece daha az sarsılarak atlatmayı başarmıştı. 1990’lardaki özelleştirmelerde POAŞ’ın mülkiyetine ortak olan grup 2005’te İş Bankası’na ait hisseleri de alarak şirketinin tamamına sahip olmuştu. Ancak vergi cezalarının ardından POAŞ’ı Avusturya kökenli OVM’ye satmak zorunda kalır.

    AKP’nin bu dönemde izlediği siyaset nedeniyle Türkiye medyasında ve toplumundaki kutuplaşma artarken Doğan Grubu’na yönelik bu uygulamalar farklı tepkilerle karşılaşır ki, bu aslında ülkede siyaset-medya ilişkisinin ne kadar sorunlu olduğunu göstermektedir. AKP yanlısı gazeteciler aslında Aydın Doğan’ın basın özgürlüğüne vurgusunun yersiz olduğunu çünkü yolsuzlukları ortaya çıkarmak için değil, medya gücünü 1990’lardaki gibi hükümetten tavizler koparmak üzere kullanamadığı için sızlandığını belirtirler (Yesil, 2016, s. 93).[2] Gerçekten 1990’larda hükümetlerin zayıf koalisyonlardan oluştuğu dönemde Doğan Grubu önemli tavizler kazanıyordu ama AKP’nin güçlü hükümet yapısı buna izin vermiyordu.

    Anaakımın uysallaştırılması:

    Kendisine karşı koyanlarının başına gelebilecekleri Doğan Grubu’na yönelik icraatlarıyla ortaya koyan AKP’nin bu kapsamdaki diğer anaakım medya gruplarına yönelik tavrını anlamak açısından Demirören Grubu’nu incelemek fikir vericidir.

    AKP ile çatıştıktan sonra Aydın Doğan, Milliyet ve Vatan gazetelerini Demirören ve Karacan grupları ortaklığına satmak zorunda kalır ama bu gazeteler 2012’de tamamen Erdoğan Demirören’in yöneticiliğindeki Demirören Grubu’nun denetimine girer (Sözeri, 2015, s. 12; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 80). 2013’de İmralı görüşmelerinin zabıtlarının Milliyet‘te yayınlanması iktidarı rahatsız eder. Bu tarihlerde AKP lideri kamuya açık alanlarda yapılan haberciliği yerden yere vururken, Milliyet’te yazan deneyimli gazeteci Hasan Cemal, hükümet için ne kadar rahatsız edici olursa olsun doğru haberler yayınlamanın hak olduğunu savunur. Bir süre sonra Hasan Cemal Milliyet’ten kovulur. Bu süreçten sonra Demirören Grubu önemli ihaleler alır; enerji ve inşaat sektörlerinde büyüyen grup İstanbul Zeytinburnu’ndaki üçüncü limanın projesi Zeyport’un içinde yer almaktadır (Sözeri, 2015, s. 16).[3]

    AKP’nin ‘uysallaştırdığı’ bir diğer anaakım medya kuruluşu Doğuş Grubu’dur ama buradaki süreç 2013’teki Gezi Parkı Protestoları sırasında kristalize olduğundan ilerleyen bölümlerde daha fazla bilgi verilecektir. Ancak bunun öncesinde – 2011-2012 yıllarında – AKP’nin patronlar aracılığıyla gazetecilere yönelik baskısı şiddetlendiğinde Doğuş Grubu’nun kanalları da bundan nasibini alır. Gruba ait NTV kanalı Türkiye’nin önemli gazetecileri arasında yer alan Banu Güven, Can Dündar ve Ruşen Çakır’ın işine son verir. Dündar yaşananları Türkiye medyasında ‘toptan bir temizlik’ yapıldığı şeklinde yorumlayarak kovulanların kendilerine yeni yerler bulmalarının zor olacağını söylerken, Güven de artık haber merkezlerinde otosansürün hüküm sürdüğünü vurgular (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81; Yesil, 2016, s. 94). Keza, NTV haber kanalı çizgisinden kayarak daha fazla eğlence programı vermeye başlar.

    Dolayısıyla AKP’nin doğrudan medya kuruluşlarının kadrolarına ve yayın çizgilerine müdahale ettiğini, bu işi en başta partinin lideri Erdoğan’ın yürüttüğünü söyleyebiliriz. Zaten kendisi 2010’da açıkça TBMM’deki grup toplantısında medya patronlarına “Parasını sen veriyorsun, yazarına sahip çık. Yazdırma, gönder!” demiştir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 87).[4] Erdoğan 2011’de de terör ve şiddet olaylarının haberleştirilmesinde ‘duyarlılık’ talep edince pek çok medya kuruluşu buna uymakta beis görmemiştir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 71).

    Reyting tartışmaları:

    Medyanın en önemli gelir kalemi reklam olduğundan Türkiye medyasının yeniden biçimlendirildiği bu dönemde reytinglerin tartışılması kaçınılmazdır. AKP yandaşları medyaya onca yatırım yapmalarına rağmen sürekli zarar etmelerini aslında bu işi hükümete destek için yaptıklarını söyleyerek sineye çekerken, Doğan Grubu – üstündeki baskıya rağmen – hâlâ reklam gelirlerinin aslan payını toplayarak medyadan kâr etmektedir. Zaman gazetesinin nüshalarını bedava dağıtarak tirajını şişirdiği iddiaları (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 85) epeyce eski olmakla birlikte sonradan televizyonlara ilişkin reytingler de tartışma konusu olur (“Türkiye’de reyting”, 2008; Adaklı, 2010a, s. 584).

    AKP’ye yakın gazetecilerden Mustafa Karaalioğlu (2012) tartışmaların iyice alevlendiği 2011-2012 döneminde kaleme aldığı ‘Reklam Bütçeleriyle Korunan Eski Medya Düzeni’ başlıklı yazısında reyting ve tiraj ölçümlerinin AKP’nin yarattığı yeni Türkiye’ye göre yapılmadığından yakınır, Koç ve Sabancı gibi büyük holdinglerin reklam bütçelerini Türkiye’de hiçbir değişim olmamış gibi kullandıklarını söyler. Karaalioğlu şöyle yazmaktadır; “Demokrat ve yenilikçi medya’nın her bir 50 bin tirajının alabildiği ilan Eski Türkiye medyasının aynı tirajına karşılık gelen ilandan çok daha az seviyededir. Ya da eski Türkiye medyasının ürettiği 1 puan reytingin aldığı reklam, demokrat-muhafazakâr sermayeye ait bir televizyon kanalının ürettiği aynı reytingin aldığı reklamdan hep daha az olmaktadır”.

    Reyting tartışmalarının bir de kriminal yönü vardır. Türkiye’de reyting ölçümleri 1989’dan beri ABD’de ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde faaliyet gösteren AGB Nielsen tarafından gerçekleştirilirken, şirketin ölçümde kullandığı panelde yer alan 2224 haneden 1100 tanesinin adres bilgilerinin sızdırıldığı savcılıkça tespit edilince Televizyon İzleme Araştırmaları Anonim Şirketi (TİAK) 20 Aralık 2011 itibarıyla AGB Nielsen ile çalışmalarını durdurur ve sonrasında TNS ile anlaşır (Yalçın, 2015; Maviş, t.y). OdaTV davasından tutuklanan muhalif gazeteci Soner Yalçın (2015) söz konusu değişimin 3,8 milyar dolarlık reklam pastasını biçimlendirmek üzere Gülen Cemaati’nin polis ve medyadaki mensuplarınca tasarlandığını, AGB Nielsen’in kovulmasından sonra gelen şirketin cemaatin kontrolünde olduğunu ve yeni deneklerin cemaat üyeleri arasından seçildiğini ileri sürer.

    Yayıncılığa yeni yasal düzenleme

    Yerli ve yabancı sermaye medyadaki mülkiyet sınırlamalarının kaldırılması için uzunca bir süre uğraşır ve Türkiye’deki sektörün yapısını önemli ölçüde değiştiren 2011 tarihli ve 6112 sayılı ‘Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunu’ ile amacına bir ölçüde ulaşır.

    AB’nin 2007 tarihli Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi ile uyum sağlamak üzere müzakere sürecinin bir parçası olarak hazırlanan yeni kanun eskisine göre fazlasıyla sermaye dostudur; radyo-televizyonunun kamu hizmeti işlevine hiçbir özel vurgu yapmazken, ticari boyutu kapsamlıca ele alır (Sümer & Adaklı, 2007, s. 143).

    Yeni kanun ayrıca mülkiyete dair yeni düzenlemeler getirmektedir (Sümer & Adaklı, 2007, ss. 150-152). Buna göre kanunda “Bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir” ifadesi geçmiş dönemin yasalara aykırı kurulan ‘illegal’ mülkiyet yapısını meşrulaştırmakta ve tekelleşmeye kapı aralamaktadır. Keza, “… birden çok medya hizmet sağlayıcıya ortaklıkta bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim geliri, sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçemez” ifadesiyse şüphelidir çünkü sektörün toplam ticari gelirinin nasıl hesaplanacağı belirsizdir.[5] Yeni kanunla bir kişinin veya şirketin hisselerine sahip olabileceği medya kuruluşu sayısı ikiden dörde çıkarken, ayrıca medya kuruluşlarındaki yabancı sermaye oranı da yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkartılır (Yesil, 2016, s. 85; Yılmaz, 2016, s. 157).

    Bunun yanında yeni kanun önemli bir değişikliği daha getirir. 3984 sayılı eski kanun medya şirketlerinin kamu ihalelerini katılmalarını önlerken, bütün büyük oyuncuların lobi yapmasıyla çıkan yenisi bu yoldaki sınırlamayı ortadan kaldırır (Adaklı, 2014, s. 20; Sözeri, 2015, s. 14).

    2013-2016 Döneminde iktidar ve medya krizleri

    AKP iktidarı iki ciddi kriz yaşadığından 2013 bir dönüm noktasıdır. Öncelikle Haziran başında İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda alışveriş merkezi inşasına karşı bir avuç aktivistin başlattığı direniş polisin sert müdahalesinin ardından ülke çapında milyonlarca kişinin katıldığı ve AKP’nin baskıcı bir hâl alan politikalarını protesto ettiği kitlesel sokak gösterilerine dönüşür. Gösterilerin dış mihrakların yönlendirmesiyle gerçekleştiğini ve hükümeti devirmeyi amaçladığını öne süren AKP yönetimi çareyi polis şiddetini artırmakta bulur ve belli bir süre sonra gösteriler bastırılır (“Erdoğan: Faiz lobisinin”, 2013; “SPK raporu”, 2015).

    İkinci önemli krizse yılın son günlerinde – 17 Aralık’ta – patlak veren yolsuzluk soruşturmasıdır. Soruşturma kapsamında bazı bürokratlarla birlikte AKP’li üç bakanın oğlu tutuklanır. Sonrasında baskınlarla ilgili şoke edici ayrıntılar basında yer alır. Yolsuzluk skandalıyla ilişkili bazı telefon dinlemelerinin kaydının anonim hesaplardan internete aktarılması AKP üzerindeki baskıyı iyice artırır. Bu kayıtların bazıları yolsuzluk iddialarını doğrular niteliktedir.

    AKP hükümeti yolsuzluk soruşturması ve dinleme kayıtlarının toplanmasından bir dönem ortak olduğu ama sonradan çatışmaya başladığı Gülen Cemaati’nin yargı ve emniyetteki üyelerini sorumlu tutar. Kayıtların sahte olduğunu ve soruşturmanın da hükümeti itibarsızlaştırarak devirmeye yönelik bir darbe girişim olduğunu öne sürer (“Turkey PM Erdogan”, 2014).

    Krizler ve meşruiyet bunalımı AKP’nin hegemonyasını sarsar. AKP’nin yanıtı toplumsal planda dolaşımda olan fikirler ve haberler üzerindeki baskıyı iyice şiddetlendirmek, medya kuruluşlarını daha fazla yönlendirmek ve yolsuzluk skandalından sorumlu tuttuğu Gülen Cemaati’nin medyasını ortadan kaldırmak olur. Kitle iletişimi üzerinde son derece sıkı bir denetim kuran AKP iktidarı, muhaliflerin internete yönelmeleri üzerine artık bu alanı da sıkıca düzenlemek için girişimlerini hızlandırır.

    Gezi sürecinde medya

    Gezi Parkı Protestoları sürecinde AKP iktidarının medya üzerindeki baskısı belirginleşir. Hükümetle ters düşmekten korkan anaakım medya kuruluşlarının patronları, sahip oldukları gazetelerde ve kanallarda son dönem Türkiye tarihinin bu en kitlesel gösterilerinin yer almasına izin vermezler. Doğan Grubu’na ait CNN Türk ve Doğuş Grubu’na bağlı NTV gibi köklü haber kanalları bile milyonlar sokaklarda AKP’yi protesto ederken penguen belgeselleri ya da yemek programları gibi konuları ekrana yansıtırlar (“Gezi Direnişi’nde”, 2014; “Konda’nın Gezi”, 2014). Öyle ki, İstanbul’daki ulusal kanallarda görev yapan gazeteciler olayları yabancı yayın kuruluşlarından izlemek zorunda kaldıklarını itiraf ederler (Yesil, 2016, s. 111).

    Bu dönemde anaakım medyaya hâkim olan korku ve işbirliği Doğuş ve Ciner gruplarında gözlemlenebilir. Göstericilerin NTV binası önüne gelerek ‘Satılmış Medya’ sloganları atması üzerine Doğuş Medya Grubu’nun CEO’su Cem Aydın izleyicilerine haksızlık ettiklerini kabul eder ve olayları aktaracakları sözü verir ama birkaç gün içinde kendisi istifa etmek zorunda kalır. Doğuş Grubu, Gezi Parkı’na dair özel sayı basan NTV Tarih dergisini bile kapatır. Ciner Grubu’na ait HaberTürk kanalında protestolara ilişkin olarak geçen bir altyazıyı beğenmeyen AKP lideri Erdoğan kanalın yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı arayarak azarlar. Saraç’sa özür dileyerek hemen gereğinin yapılacağını belirtir.

    Medyanın AKP’nin güdümünde olduğunun işareti sayılabilecek bir başka olaysa protestolar sürerken, AKP tarafından palazlandırılan gazetelerin hepsinin aynı manşetle – ‘Demokratik Taleplere Canımız Feda’ başlığıyla – çıkmalarıdır (Adaklı, 2014, s. 19). Alan (2015b) “HaberTürk, Türkiye, Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerinin ön sayfaları o gün tek bir genel yayın yönetmeni tarafından yapılmış̧ gibiydi” yorumunda bulunduktan sonra bu dönemde Gülen Cemaati medyasının da hükümetin arkasında durduğunu belirtir.

    Gezi Parkı Protestoları sırasında AKP yanlısı gazeteler tek ses olurlar. Gülen Cemaati’nin yayınları da bu tek sesliliğin içindedir.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Gezi Parkı Protestoları sonrasında en az 77 medya çalışanının işinden olduğunu açıklar (Alan, 2015b). Ancak AKP yöneticileri sanki basının üzerinde hiç baskı yokmuş gibi iddialar getirmektedir. Ayşenur Arslan 28 Temmuz’da Yurt gazetesinde yayınlanan yazısında Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın protestolar sırasında Demirören Grubu’nu doğrudan yok etmekle tehdit ettiğini, Can Dündar’ın atılmasını istediğini yazar (aktaran Ülsever 2013). Akdoğan (2013) buna Star’daki köşesinden yanıt verir ve “AK Parti iktidarının yandaş medya üretmek, özgür basını susturmak veya muhaliflerini tasfiye etmek gibi bir yaklaşımı, politikası veya adımı kesinlikle yoktur” ifadelerini kullanır.

    Gezi döneminde medyanın baskı altında olduğu ve olayları kararttığı billurlaşır ve kitleler anaakım medyayla aralarına mesafe koyarken, başka haber kaynaklarına yönelirler. Bu çerçevede Kemalist Halk TV, bağımsız İMC TV gibi kanalların izleyici sayısı artarken, Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gibi muhalif gazetelerin tirajları katlanır (“Konda’nın Gezi”, 2014; Alan, 2015b; Yesil, 2016, s. 111). Ancak asıl öne çıkan haber kaynağı internet siteleri ve sosyal medya platformlarıdır. T24, Bianet, Sendika.org gibi muhalif internet sitelerine olayları aktardıkları için önemli bir ziyaretçi akını olur. Ayrıca Sendika.org ile bağlantılı aktivistler anaakım medyanın karartması karşısında Gezi Parkı’ndan yayın yapmak için Çapul TV’yi kurarlar ve internetten yayına geçerler (Durdağ, 2015). Sosyal ağlar üzerinden yurttaş haberciliği yapan girişimler – Dokuz8Haber veya 140 Journos gibi – serpilirler (Yesil, 2016, s. 112). AKP’nin tüm bunlara yanıtı interneti daha sıkı kontrol altına alacak düzenlemeler yapmak ve sosyal ağlarda manipülasyon yapacak trolleri işe koşmak olur (Sokullu & Demir, 2013; “Aktroller ne kadar”, 2015; Akdeniz, 2015; Karakaş, 2015).

    Yolsuzluk skandalı ve cemaat medyası

    Skandalın patlak vermesinin ardından Gülen Cemaati’nin medyası istisnasız olarak hükümete yüklenmeye başlar. Gezi döneminde hükümetin arkasında duran Zaman, Today’s Zaman ve Bugün gazeteleri ile Samanyolu TV, KanalTürk, Bugün TV ve Samanyolu Haber gibi kanallar bir anda sıkı birer AKP muhalifi kesilirler. Karşı kamptaysa Star, Yeni Şafak, Akşam, Sabah, Akit, Türkiye ve Takvim gazeteleri ile ATV, A Haber, Kanal 24, Sky360, Kanal 7 ve Ülke TV gibi kanallar vardır.

    AKP iktidarı olanca gücüyle cemaate yüklenir ki, bunun ardından cemaatin yıllar boyunca geliştirdiği medya imparatorluğu çeşitli müdahalelerle dağılmaya başlar. Bir yandan RTÜK devreye sokulur; 2014 başında kurumun verdiği cezaların yüzde 93’ü cemaatin kanallarına yöneliktir (Yesil, 2016, s. 131). Diğer yandan devletin kontrolündeki uydu şirketi Türksat, Feza ve Samanyolu gruplarına ait kanalları aktarmayı bıraktığı için bunlar önemli ölçüde seyirci kaybederler (Yesil, 2016, s. 144). 2013’te ciddi bir reklam gelirine sahip olan Zaman gazetesi 2014’te neredeyse hiç reklam alamaz (Sözeri, 2015, s. 18).

    AKP ayrıca tutuklama, ceza kesme, el koyma ve kayyım atama gibi yöntemleri cemaate karşı devreye sokar. Mesela Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye yapılan baskınlarda genel yayın yönetmenleri gözaltına alınır (Sözeri, 2015, s. 17). Ekim 2015’te Koza-İpek Grubu’nun iki gazete ve iki kanalına da el konur ve bunlara kayyım atanır (Yesil, 2016, s. 144; Yılmaz, 2016, s. 151). Koza-İpek Grubu’nun altın madenleri de durdurulur. 2016’ya gelindiğindeyse bu kez Zaman’a kayyım atanır (“Zaman Gazetesi’ne kayyum”, 2016). Bir başka örnekse 2014’te satılmadığı için hurdaya verilen gazeteler üzerinden Taraf’a kesilen 5,5 milyon liralık vergi cezasıdır ki, Türkiye tarihinde ilk kez böyle bir ceza verildiği gibi bu da seçici biçimde yapılmaktadır; başka gazeteler de aynı şekilde davranmalarına rağmen ceza görmemektir (Sözeri, 2015, s. 17).

    Süreç içinde – özellikle 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden sonra – cemaatin elindeki tüm yayın organları olağanüstü hâl (OHAL) kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) kapatılır. Buralarda görev yapmış ünlü gazeteciler – Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Şahin Alpay gibi – tutuklanırlar. Dahası TMSF yeniden sahneye çıkar. Cemaate ait olduğu gerekçesiyle KHK’yla kapatılan 86 radyo ve televizyon kanalına ait her türlü hak, lisans ve vericilerin TMSF tarafından ihalesiz şekilde Sabah-ATV’ye sahip Turkuvaz Medya Grubu’na (Kalyon İnşaat’a ait) verildiği ortaya çıkar (“Cemaat’ten ‘havuz’a”, 2017). Ortadaki pasta o kadar büyüktür ki, dağıtımdan şikâyet edenler çıkar. AKP’nin medyadaki önemli destekçilerinden Yeni Akit’te cemaatin medya varlıklarının ihalesiz aktarıldığı haber olur (“Yeni Akit’ten”, 2017).

    Ancak belirtmek gerekir ki, OHAL döneminde medyaya yönelik baskı sadece Gülen Cemaati’yle sınırlı kalmaz. Pek çok muhalif ve sol yayın organı da kapatılır (“İMC TV, Hayatın Sesi”, 2016). Cumhuriyet ve Sözcü gibi muhalefetin önemli yayınları üzerindeki baskı da artar (“Sözcü Gazetesi’ne”, 2017; “Cumhuriyet gazetesi”, 2017).

    Sonuç

    AKP dönemi üzerine çalışan araştırmacıların sıkça vurguladığı bir husus, Türkiye’de medyanın hiçbir dönem özgür olmadığı ama AKP’nin medya üzerindeki baskıyı hiç olmadığı kadar üst bir düzeye taşıdığıdır (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 302; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 71). Dolayısıyla geniş kapsamlı ama nicel bir değişimin yaşandığı fakat nitelik açısından değişimin sınırlı kaldığı öne sürülebilir. İşte bu nedenle Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 67), “… resim yeni de olsa, yapısal olarak devlet, siyaset ve siyasetçilerle ilişkiler açısından değerlendirildiğine iktidar-medya ilişkisinin aslında çok da değişmediği, değişenin yalnızca aktörler olduğu aşikardır” ifadesini kullanırlar. Gerçekten de 1990’lar boyunca medya patronları siyasal iktidarla içli-dışlı olmuş ve bunun sonucunda özelleştirme ihalelerinden önemli kazanımlar sağlamışlardır. AKP dönemindeyse siyasal iktidar kendine daha yakın sermaye grupları için aynı imkânları yaratmıştır.

    Sözeri’yse (2015, s. 7) “Medyanın hiçbir dönem özgür ve rekabetçi piyasa koşullarında var olmadığı bilinse de son yıllarda iktidarın tek partinin hatta tek bir liderin elinde toplanması basının üzerindeki baskıyı hiç olmadığı kadar artırmıştır” diye yazar. İktidarın yapısında çok kapsamlı bir değişim meydana geldiğini ve bunun zaten var olan bağımlılık ve baskı ilişkisini iyice yoğunlaştırdığını öne sürebiliriz. Gerçekten de AKP son dönem Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir yönetim tesis etmiştir.

    AKP hükümeti ve lideri az rastlanır bir güce erişmekle birlikte medyaya gösterdikleri önemle de seleflerinden ayrılırlar. Bir kere önceki hükümetler medyayla yakın temas kurmayı seçerken, AKP’yse doğrudan mülkiyet ilişkilerini kendi arzuları doğrultusunda ayarlama ve buna dayanma yoluna gitmiştir (Adaklı, 2010a, s. 604; Adaklı, 2010b, s. 77). AKP lideri Erdoğan bu noktada kişisel olarak inisiyatif almaktan çekinmemektedir. (Adaklı, 2010a, s. 560).

    AKP’nin medyaya ilişkin yaklaşımında rekabet odaklarını etkisizleştirmesi ve medyayı olabildiğince devlet-iktidar bütünleşmesine eklemeye çalışması da dikkate değerdir. AKP’nin ilk döneminde Uzan Grubu’nun üstüne gitmesine ve Deniz Feneri Derneği’ne ilişkin vakada Doğan Grubu’na yüklenmesine bakan Adaklı (2010b, s. 77) “AKP’nin stratejik planında medya sektörünün bir bütün olarak değerlendirildiğini, kendisiyle rekabet edebilecek gruplarla açık bir mücadeleye girmekten kaçınmadığını” yazar. Çam ve Şanlıer-Yüksel’se (2015, s. 92) “AKP, kurumsal olarak devlete ve devletin mekanizmalarına eklemlenmiş bir gazeteciliğin hayalini kurmaktadır. Bu nedenle medyanın ve medya çalışanlarının bu yeni gazetecilik ilkelerine göre örgütlenebileceği, bizzat hükümetin desteğini alan bir sendika yapısı ve medya alanında etkinlikte bulunacak sivil toplum kuruluşları oluşturulmaya başlanmıştır” diyerek AKP’ye yakın Hak-İş konfederasyonuna bağlı Medya İşçileri Sendikası’nın (Medya-İş) kuruluşuna dikkat çekerler ve Anadolu Ajansı (AA) gibi yerlerde çalışan gazetecilerin bu sendikaya üye olmaları için baskı gördüklerini vurgularlar. Yani AKP’nin bir yandan medya sermayesini kendisine eklemlerken, diğer yandan medyadaki emeği de kendine bağlı bir şekilde örgütlediğini böylelikle medyanın devlet-iktidar bütünleşmesindeki bağımlı konumunu sağlamlaştırdığı söyleyebiliriz.

    Sermayenin perspektifinden bakıldığındaysa, ekonominin kapsamının dar ve devlet kontrolünde olduğu Türkiye’de iktidara yakınlık sermaye birikimini artırmanın en kolay ve güvenli yolu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de medya rasyonel kâr mantığından uzak bir şekilde işleyen ve kendi başına ayakta kalınabilecek bir yatırım alanı olmasa da iş adamları siyasal iktidarların ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere medyaya yatırım yapmakta ama kamu ihaleleriyle verdikleri desteğin karşılığını fazlasıyla almaktadırlar (Adaklı, 2014, s. 19; Sözeri, 2015, s. 14; Yesil, 2016, ss. 105-106). Amaç kamu ihaleleri almak olunca medya böylece diğer imalat ve hizmet sektörleriyle iyice bütünleşir ki, Adaklı (2014, ss. 18-19) AKP döneminde bu yüzden medyanın tarihte hiç olmadığı kadar araçsallaştırıldığını ve ultra-çapraz bütünleşmelerin arttığını belirtir. 1990’larda iktidarlar kırılganken medya patronları bu denklemde daha fazla hareket alanına sahipti ama AKP siyaset ve ekonomi üzerinde hâkimiyet kurunca medya sermayesinin kaderi daha fazla iktidara bağımlı hâle geldi.

    Medyanın bu şekilde konumlanması partizan ve kutuplaştırıcı yayın çizgisinin normalleşmesini getirir (Yesil, 2016, s. 105). Gazeteler ve televizyonlar muhalefeti görmezden gelmeye başlarlar. Bu durum toplumsal plandaki kutuplaşmanın da artmasına yol açacaktır ki, bu durumda ideolojik hakimiyet için medyanın stratejik rolü daha da önem kazanacaktır. Türkiye’de bu tür bir kısır döngüyü gözlemlemek zor değildir. Çarkoğlu ve Yavuz (2010) ampirik olarak AKP döneminde medyanın partizan tavrının arttığını ortaya koyarlar. Sönmez de (2010, s. 91), 2005’ten sonra politik kutuplaşmanın artmasıyla birlikte tarafların daha fazla medya silahıyla kuşandıklarını söyler. Bu kutuplaşmanın bir sonucu olarak TRT ve AA gibi kamu kuruluşlarının giderek iktidarın araçları hâline geldiklerini belirtmek gerekir (Adaklı, 2010b, s. 80; Aydın, 2014, s. 136; Yesil, 2016, s. 131).

    Bu tablo içinde çözüm için medya patronlarının kamu ihalelerine girmesine eskiden olduğu gibi yasak getirilmesi siyasal iktidara karşı mesafe koymak açısından mantıklıdır. Ancak AB Komisyonu rekabeti engellediği gerekçesiyle Yunanistan’daki benzer bir düzenlemeyi geri çevirmiştir (Sözeri, 2015, ss. 16, 25). Yani bu öneri güncel hukuki ve siyasi kabullerle çelişmektedir. Bu noktada Sözeri (2015, s. 25) medya sahipliği ve kamu ihale rejiminin şeffaflaştırılmasının bir seçenek olduğunu belirtir. Keza gazetecilerin sendikal örgütlenmelerinin güçlendirilmesini de önerir. Gerçekten de böylece gazeteciler patron karşısında editoryal bağımsızlıklarını daha güçlü savunacak bir konuma gelebilirler. Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 96), çözüm yolunda iletişim eğitiminin/öğretiminin yurttaşlık anlayışını merkeze alan bir biçimde geliştirilmesini savunurlar. Bu da insanların medyanın yanlılıkları ve yönlendirmelerine karşı daha bilinçli hâle getireceği için fayda sağlayıcı olacaktır.

    Kaynakça

    Adaklı, G. (2010a). 2002-2008: Türk Medyasında AKP Etkisi. İçinde İ. Uzgel & B. Duru (Der.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu (ss. 559-613). Ankara: Phoenix.

    Adaklı, G. (2010b). Neoliberalizm ve Medya: Dünyada ve Türkiye’de Medya Endüstrisinin Dönüşümü. Mülkiye, XXXIV (269), 67-84.

    Adaklı, G. (2014). Medya Sermayesi ve Ultra-Çapraz Bütünleşmeler. Perspectives, 8, 18-23.

    Ahmet Şık’a Ergenekon suçlaması ne kadar doğru. (2011, Mart 3), 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.ensonhaber.com/ahmet-sika-ergenekon-suclamasi-ne-kadar-dogru-2011-03-03.html adresinden erişildi.

    Akdeniz, Y. (2015, Ağustos 13). Twitter sansürlemede dünya lideriyiz. Diken. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/twitter-sansurlemede-dunya-lideriyiz/ adresinden erişildi.

    Akdoğan, Y. (2013, Temmuz 30). Medya Mühendisliğine mi Soyunduk? Star. 30 Ekim 2017 tarihinde http://www.star.com.tr/yazar/medya-muhendisligine-mi-soyunduk-yazi-777112/ adresinden erişildi.

    Akser, M. & Baybars-Hawks, B. (2012). Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy. Middle East Journal of Culture and Communication, 5, 302-321.

    Akşam’da Küçükkaya gitti, Ocaktan geldi. (2013, Haziran 24). 28 Ekim 2017 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/aksamda-kucukkaya-gitti-ocaktan-geldi-23573388 adresinden erişildi.

    Aktroller ne kadar maaş alıyor? (2015, Eylül 29). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/aktroller-ne-kadar-maas-aliyor-945937/ adresinden erişildi.

    Alan, Ü. (2015a). Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı. İstanbul: Can Yayınları.

    Alan, Ü. (2015b, Mayıs 31). Demokratik penguenlere canımız feda! Birgün. 29 Ekim 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/demokratik-penguenlere-canimiz-feda-81959.html adresinden erişildi.

    Aydın, U. (2014). The Media in Turkey: From Neoliberal Militarism to Authoritarian Conservatism. İçinde İ. Akça, A. Bekmen & B. A. Özden (Der.), Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony (ss. 122-140). London: PlutoPress.

    Baydar, Y. (2013). Turkey’s Media: A Polluted Landscape. Index on Censorship, 42 (2), 140-145.

    Bilal Erdoğan’ın imam hatipten sınıf arkadaşı İbrahim Eren, TRT Genel Müdürü oldu. (2017, Temmuz 10). 28 Ekim 2017 tarihinde http://t24.com.tr/haber/bilal-erdoganin-imam-hatipten-sinif-arkadasi-ibrahim-eren-trt-genel-muduru-oldu,413486 adresinden erişildi.

    Böyle ihale görülmedi: İhale değil BMC. (2014, Mayıs 1). 27 Ekim 2017 tarihinde http://www.patronlardunyasi.com/haber/Boyle-ihale-gorulmedi-Ihale-degil-BMC/157088 adresinden erişildi.

    Cemaat’ten ‘havuz’a: KHK’larla kapatılan kanal ve radyolar kapış kapış. (2017, Mayıs 4). 1 Kasımn 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/cemaatten-havuza-khklarla-kapatilan-kanal-ve-radyolar-kapis-kapis/ adresinden erişildi.

    Cumhuriyet gazetesi davasında tahliye yok. (2017, Ekim 31). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41824120 adresinden erişildi.

    Çam, A. & Şanlıer-Yüksel, İ. (2015). Türkiye’de Medyanın 2002 Sonrası Dönüşümü: Ekonomi-Politik Bir Yaklaşım. İçinde U. U. Aydın (Der.), Neoliberal Muhafazakâr Medya (ss. 66-102). İstanbul: Ayrıntı.

    Çarkoğlu, A. & Yavuz, G. (2010). Press-party Parallelism in Turkey: An Individual Level Interpretation. Turkish Studies, 11 (4), 613-624.

    Durdağ, B. (2015). Creating Alternative Communication Spaces: Resistance, Technology and Social Change. ISIS Viyana Zirvesinde Sunulan Bildiri, Viyana, Avusturya.

    En çok tutuklu gazeteci Türkiye’de. (2016, Aralık 14). 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/en-cok-tutuklu-gazeteci-turkiyede-40306086 adresinden erişildi.

    Erdoğan: Faiz lobisinin neferi oldular. (2013, Haziran 22). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-faiz-lobisinin-neferi-oldular,hRBnD9YIYkehfPQCWqTF4g adresinden erişildi.

    Gezi Direnişi’nde CNN Türk’teki penguen belgeselini kim yayınladı? (2014, Eylül 17). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/gezi-direnisi-nde-cnn-turk-teki-penguen-belgeselini-kim-yayinladi-68743.html adresinden erişildi.

    http://tgs.org.tr/cezaevindeki-gazeteciler/ 29 Ekim 2017 tarihinde erişildi.

    http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/2002MilletvekiliSecimi/turkiye/milletvekilisayisi.pdf 27 Ekim 2017 tarihinde erişildi.

    İMC TV, Hayatın Sesi, Özgür Radyo ve TV 10’un internet sitelerine erişim engeli. (2016, Eylül 30). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/imc-tv-hayatin-sesi-ozgur-radyo-ve-tv-10un-internet-sitelerine-erisim-engeli/ adresinden erişildi.

    Karaalioğlu, M. (2012, Aralık 10). Reklam bütçeleriyle korunan eski medya düzeni. Star. 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.star.com.tr/yazar/reklam-butceleriyle-korunan-eski-medya-duzeni-yazi-710609/ adresinden erişildi.

    Karakaş, B. (2015, Ekim 9). Prof. Yaman Akdeniz: İnternet yasası Bilal Erdoğan gibi büyük çocuklar için değişti. Diken. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/prof-yaman-akdeniz-internet-yasasi-bilal-erdogan-gibi-buyuk-cocuklar-icin-degistirildi/ adresinden erişildi.

    Kaya, R. & Çakmur, B. (2010). Politics and the Mass Media in Turkey. Turkish Studies, 11 (4), 521-537.

    Konda’nın Gezi raporu: ‘Penguen’ yayıncılığı en çok NTV ve HaberTurk’ü vurdu. (2014, Haziran 5). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/kondanin-gezi-raporu-penguen-yayinciligi-en-cok-ntv-ve-haberturku-vurdu/ adresinden erişildi.

    Maviş, M. (t.y). Sosyal Medya ve Yeni Nesil Reyting Ölçümleri. 29 Ekim 2017 tarihinde http://yeninesilreyting.com/ adresinden erişildi.

    Rixos Otelleri’nin sahibinden ‘Fethullah Gülen’ itirafı. (2016, Ağustos 8). 27 Ekim 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/rixos-otelleri-nin-sahibinden-fethullah-gulen-itirafi-123361.html adresinden erişildi.

    Sokullu, S., & Demir, B. (2013, Eylül 19). AKP’den sosyal medya atağı. Deutsche Welle Türkçe. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.dw.com/tr/akpden-sosyal-medya-ata%C4%9F%C4%B1/a-17101383 adresinden erişildi.

    Sönmez, M. (2010). Medyada İstanbul İktidarı. Mülkiye, XXXIV (269), 85-99.

    Sözcü Gazetesi’ne FETÖ operasyonu: Burak Akbay’a gözaltı kararı. (2017, Mayıs 19). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/turkiye/sozcu-gazetesine-feto-operasyonu-burak-akbaya-gozalti-karari,XqPQAYiicEWnKfQIVfUjMQ adresinden erişildi.

    Sözeri, C. (2015). Türkiye’de Medya-İktidar İlişkileri: Sorunlar ve Öneriler. İstanbul: İstanbul Enstitüsü.

    SPK raporu ‘faiz lobisi’ni çürüttü: Gezi sürecinde spekülatif işlem olmamış. (2015, Ekim 25). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/spk-raporu-faiz-lobisini-curuttu-gezi-surecinde-piyasalarda-spekulatif-islem-olmamis/ adresinden erişildi.

    Sümer, B. & Adaklı, G. (2007). 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkındaki Kanun’a İlişkin Değerlendirme Raporu. İletişim Araştırmaları, 5 (2), 141-158.

    Televizyonda ‘Ergenekoncu’ suçlaması gerginliği. (2012, Mayıs 24). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/televizyonda-ergenekoncu-suclamasi-gerginligi-1088967/ adresinden erişildi.

    Turkey PM Erdogan says ‘tapped’ phone call to son ‘fabricated’. (2014, Şubat 25). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.bbc.com/news/world-europe-26336354 adresinden erişildi.

    Türkiye’de reyting ölçümleri adil değil. (2008, Haziran 8). 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.yenisafak.com/gundem/turkiyede-reyting-olcumleri-adil-degil-121945 adresinden erişildi.

    Ülsever, C. (2013, Ağustos 1). Yalçın Akdoğan rezil oldu. OdaTV. 1 Kasım 2017 tarihinde http://odatv.com/yalcin-akdogan-rezil-oldu-0108131200.html adresinden erişildi.

    Yalçın, S. (2015, Mayıs 8). Reklamcılar Tayyip’i Kaale Almıyor. Sözcü. 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/reklamcilar-tayyipi-kaale-almiyor-826051/ adresinden erişildi.

    Yeni Akit’ten ‘şaşırtan’ çıkış: ‘FETÖ’ye ait medya grubu Turkuvaz’a ihalesiz satıldı. (2017, Ekim 15). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/yeni-akitten-sasirtan-cikis-fetoye-ait-medya-grubu-turkuvaza-ihalesiz-satildi/ adresinden erişildi.

    Yesil, B. (2016). Media in New Turkey: The Origins of an Authoritarian Neoliberal State. Urbana: University of Illinois Press.

    Yılmaz, G. (2016). Europeanisation or De-Europeanisation? Media Freedom in Turkey (1999-2015). South European Society and Politics, 21 (1), 147-161.

    Zaman Gazetesi’ne kayyum atandı. (2016, Mart 5). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/ekonomi/zaman-gazetesine-kayyum-atandi,aEC3Ytk4Nkyun0tR3PjT4w adresinden erişildi.

    EKLER

    Ek: Ele Alınan Döneme İlişkin Medya Sahipliği Tabloları[6]

    Ulusal gazete sahipliği (Şubat 2016)[7]

    Gazete Sahipler/Kontrol Şirket
    POSTA Aydın Doğan Doğan Gazetecilik AŞ
    HÜRRİYET Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    RADİKAL[8] Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    HÜRRİYET DAILY NEWS Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    FANATİK Aydın Doğan Doğan Gazetecilik AŞ
    DOĞAN HABER AJANSI Aydın Doğan Doğan Haber Ajansı A.Ş.
    SÖZCÜ Burak Akbay Estetik Yay. Havacılık ve Hava Taş.Tic. Ltd. Şti.
    KORKUSUZ Burak Akbay Estetik Yay. Havacılık ve Hava Taş. Tic. Ltd. Şti.
    HABERTÜRK Turgay Ciner Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.
    MİLLİYET Erdoğan Demirören Bağımsız Gazeteciler Yayıncılık A.Ş.
    VATAN Erdoğan Demirören Bağımsız Gazeteciler Yayıncılık A.Ş.
    YURT Durdu Özbolat Ajans Başkent Org. Gaz. Rek.Mat. Ltd.Şti
    YENİ ÇAĞ Ahmet Çelik, Ahmet Yabuloğlu Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık AŞ
    YENİ ASYA Mehmet Kutlular Yeni Asya Gaz. Mat. ve Yay. San. ve Tic. AŞ
    ŞOK Mustafa Küçük ABC Medya Ajansı A.Ş.
    FOTOSPOR Mustafa Küçük ABC Medya Ajansı A.Ş.
    CUMHURİYET Cumhuriyet Vakfı Yeni Gün Haber Ajansı BY AŞ
    MİLLİ GAZETE Ömer Yüksel Özek Yeni Neşriyat AŞ
    AYDINLIK Mehmet Sabuncu, Metin Aktaş Anadolum Gaz. Bas.Yay.San. ve Tic. AŞ
    ÖZGÜR DÜŞÜNCE[9] ? Özgür Yayıncılık AŞ
    TARAF Başar Arslan Taraf Gaz. San. ve Tic. AŞ
    TODAY’S ZAMAN Ali Akbulut Feza Gazetecilik AŞ
    ZAMAN Ali Akbulut Feza Gazetecilik A.Ş
    MEYDAN Levent Kenez (GYY) Feza Gazetecilik A.Ş
    AKŞAM Ethem Sancak T Medya Yatırım San. ve Tic. AŞ
    GÜNEŞ Ethem Sancak T Medya Yatırım San. ve Tic. AŞ
    STAR Ethem Sancak Star Medya Yayıncılık AŞ
    SABAH Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    TAKVİM Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    FOTOMAÇ Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    YENİ ASIR [Yerel] Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz İzmir Gaz. Der. BY AŞ
    MİLAT Ali Adakoğlu Meka Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. Ltd
    TÜRKİYE A. Mücahid Ören İhlas Gazetecilik AŞ
    VAHDET Yener Dönmez Yeni Vahdet Gazetecilik Tic.Ltd.Şti
    YENİ AKİT M. D. Uğurlu, R. F. Uğurlu –
    YENİ ŞAFAK Ahmet Albayrak Diyalog Gazetecilik San.Tic.A.Ş.
    DİRİLİŞ POSTASI Ali Yıldız/ Mehmet Akosman[10] Akyıldız Gazetecilik Mat. San. Tic. Ltd. Şti.
    BUGÜN Koza İpek Basın ve Basım San.Tic. A.Ş. H.Akın İpek/Kayyım
    MİLLET Koza İpek Basın ve Basım San.Tic. A.Ş. H.Akın İpek/Kayyım
    ANADOLU AJANSI GM: Kemal Öztürk Yarı kamusal mülkiyet
    İHLAS HABER AJANSI A. Mücahid Ören İhlas Holding A.Ş.

    Ulusal TV sahipliği (Şubat 2016)[11]

    Kanal Sahipler-Kontrol Medya Grubu / Şirket
    KANAL D Aydın Doğan DTV Haber ve Görsel Yay.A.Ş.
    CNN TÜRK Aydın Doğan Doruk Televizyon ve Radyo Yayıncılık A.Ş.
    FLASH TV (Böl.) Ömer Göktuğ Göktuğ Elektr.Yay. San. ve Tic. İşl. AŞ
    OLAY TV (Böl.) Cavit Çağlar Olay Radyo ve TV Yayıncılık A.Ş.
    MELTEM TV Haydar Baş Meltem Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.
    TV8 Ali Acun Ilıcalı Sekiz İnternet Alışveriş Paz. ve Dış Tic. AŞ.
    BLOOMBERG HT Turgay Ciner C Görsel Yayınlar A.Ş.
    HABERTÜRK TV Turgay Ciner Ciner Medya TV Hizmetleri A.Ş.
    SHOW Turgay Ciner Ciner Medya TV Hizmetleri A.Ş.
    FOX Engin Güner [Rupert Murdoch] Huzur Radyo TV A.Ş.ve Alyans Ltd. Ş.
    STAR Ferit Şahenk Işıl Televizyon Yayıncılık A.Ş / Doğuş Grubu
    NTV Ferit Şahenk NTV Haber Ajansı Reklam ve Tic. A.Ş.
    CNBC-E Ferit Şahenk Enformasyon Reklam. ve Film San.ve Tic.A.Ş.
    KRAL TV Ferit Şahenk Kral TV Radyo ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş.
    STV[12] Hidayet Karaca Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri A.Ş.
    S.YOLU HABER Hidayet Karaca Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri A.Ş.
    MEHTAP TV Ali Çelik Sem Haber Ajansı A.Ş.
    A HABER Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Medya Hizmetleri A.Ş.
    ATV Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Aktif Televizyon Prod. A.Ş.
    YENİ ASIR TV(Böl.) Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Yeni Asır Televizyon Prod. A.Ş.
    KANAL7 Zekeriya Karaman Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.
    ÜLKE TV Zekeriya Karaman Beyaz İletişim A.Ş.
    360 Ethem Sancak Atlas Yayıncılık ve Tic. A.Ş.
    24 Ethem Sancak Star Medya Yayıncılık A.Ş
    TGRT HABER TV Ahmet Mücahit Ören TGRT Haber Tv AŞ
    BEYAZ TV Ali Sabit Aksoy Ses Televizyon Radyo Yayıncılık AŞ
    BUGUN TV[13] Hamdi Akın İpek/Kayyım Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş.
    KANALTÜRK Hamdi Akın İpek/Kayyım Yaşam Televizyon Yayın Hiz.A.Ş.
    TRT Gn Md: İbrahim Şahin Kamu mülkiyeti

    NOTLAR:

      1. Sözeri, Sancak’ın söz konusu devri 2009’da yaptığını belirtir. ↑

     

      1. Mesela o dönemde hükümet yanlısı gazetelerde yazan Yavuz Baydar (2013) “Türkiye’nin dünyadaki en bağımsız medyalardan birine sahip olduğunu” iddia eder. Bu noktada yeri geldiği için gazeteciler üzerinde baskılardan biraz bahsetmek gerekiyor. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre Türkiye en çok gazetesi hapseden ülke konumundadır; ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) 2016’da 81 gazetecinin hapis olduğunu yazar (“En çok tutuklu”, 2016). Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ise Ekim 2017’de hapisteki gazeteci sayısını 151 olarak veriyordu (http://tgs.org.tr/cezaevindeki-gazeteciler/). ↑

     

      1. Sözeri aynı yerde diğer AKP yanlısı medya kuruluşlarına verilen ihaleler hakkında da bilgi verir. İhlâs Grubu, Gaziosmanpaşa Kentsel Dönüşüm Projesi’ni, Bağcılar Belediyesi’nin kablosuz geniş alan ağı ve güvenli internet ihalesini alırken, Kanal 7 ve Ülke TV gibi televizyonların arkasındaki Beyaz Holding AKP’li belediyelerin neredeyse tüm eğitim ve kültür merkezi işletim ve organizasyonlarını yürütmektedir. ↑

     

      1. Böyleyken tüm medya kuruluşlarının birer birer muhalif gördükleri isimleri göndermeleri şaşırtıcı değildir (Aydın, 2014, s. 140; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 80; Yesil, 2016, s. 94) AKP’nin Kürt politikasını eleştiren Ece Temelkuran HaberTürk’ten, Nuray Mert ise Milliyet’ten kovulur; AKP’nin anti-demokratikleştiğini söyleyen Andrew Finkel Today’s Zaman’dan gönderilir, Mehmet Altan’sa Star’daki yönetici konumu kaybeder; Roboski saldırısını eleştiren Ali Akel Yeni Şafak’tan kovulur; Deniz Feneri skandalı haber olunca Ali Gülen’in ismi HaberTürk’ün künyesinden çıkar. Bu isimler sadece buzdağının görünen yüzüdür. Sözeri (2015, s. 22), hükümetin ve AKP lideri Erdoğan’ın 2014’te 339 gazeteci, yazar ve çalışanının işine son verilmesi ya da istifaya zorlanmasında rolü olduğunu belirtir. ↑

     

      1. Üstelik bu oranların açıklanması için Sözeri’nin (2015, s. 21) yaptığı başvuruya RTÜK ‘ticari sır’ diye yanıt vermez. ↑

     

      1. Tablolar Gülseren Adaklı tarafından hazırlanmıştır. Kullanmamıza izin verdiği için kendisine teşekkür ederiz. Burada yer alan tablolar raporun konu edildiği döneme dair son verileri içermektedir. Ancak belirtilen sahiplik yapıları özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından büyük ölçüde değişmiştir. ↑

     

      1. Beyaz kısım Gülen Cemaati’ne yakın gazeteleri, yeşil kısım ise AKP medyasını gösteriyor. ↑

     

      1. 28 Haziran 2014’te son sayısını çıkaran Radikal, bir süre dijital platformda devam ettikten sonra kapanmıştır. ↑

     

      1. Özgür Düşünce, daha önce Koza-İpek Grubu tarafından çıkarılan Bugün ve Millet gazetelerinin yerine kurulmuştur. “Fetullahçı Terör Örgütü”ne (FETÖ) finans desteği sağladığı iddiasıyla Koza İpek Grubu’na ait 23 şirkete 1 Eylül 2015 tarihinde operasyon düzenlenmiş; 25 Ekim günü ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi ile Koza İpek Grubu’na ait medya dâhil bütün şirketlere kayyım atanmasına karar verilmiştir. Ardından Bugün ve Millet gazeteleri kayyımın görevlendirdiği kadro tarafından çıkartılmıştır. Dolayısıyla burada söz konusu gazeteler AKP medyası içine yerleştirilmiştir. ↑

     

      1. Bu gazetenin kurucularından Hakan Albayrak, hükümetten gelen baskılar sonucunda gazeteden ayrılmıştır. ↑

     

      1. Beyaz kısım, Gülen Cemaati’ne yakın televizyon kanallarını, yeşil kısım ise AKP medyasını gösteriyor. Bu tablodaki bazı kanallar sadece uydudan yayın yapmaktadır. ↑

     

      1. 2015’in Ekim ayında Gülen Cemaati’ne yakın televizyon kanalları, tüm dijital platformlardan ve kablodan çıkarılmıştır. ↑

     

      1. Kayyım atanması nedeniyle söz Hamdi Akın İpek’in kontrolünden çıkan bu televizyonlar AKP medyası içinde sayılmıştır. ↑

     

    Yazarlar Hakkında Bilgi

    Doç. Dr. Benan Eres: 1975 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden ve Siyaset Bilimi Yan Dal programından 1998 yılında mezun oldu. Aynı kurumda 1998 ve 2000 yılları arasında araştırma görevlisi olarak görev yaptı. 2000 yılında Utah Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde doktora çalışmalarına başladı. 2005 yılında iktisat alanında doktora derecesini aldıktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat Bölümü’nde göreve başladı. 2008 yılında yardımcı doçent ve 2013 yılında doçent unvanlarını aldı. Marksist iktisat kuramı, rekabet kuramı, politik iktisat ve bankacılık sistemi konularında çalıştı ve ulusal ve uluslararası bilimsel dergide makaleler ve kitap bölümleri yayınladı. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiştir. Akademik çalışmalarına serbest akademisyen olarak devam etmektedir.

    Dr. Hakan Yüksel: 1976’da Ankara’da doğdu. 1999’da Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Ardından İstanbul’daki çeşitli ulusal gazete ve dergilerde çalıştı. L’Université Paris 13 ve Ankara Üniversitesi’nden yüksek lisans dereceleri aldıktan sonra 2009’da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Avrupa Birliği’nin enformasyon toplumu politikalarına ilişkin hazırladığı tezle 2013’te Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesi aldı. İletişimin ekonomi-politiği, iletişim tarihi ve yeni iletişim teknolojileri üzerine çeşitli çalışmaları bulunmaktadır. 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir.

  • AKP Medyasının Tarihsel Arkaplanı: Neoliberal Medya Mimarisinin Bir Kroniği (1980-2002)

    Gülseren Adaklı ve Aylin Aydoğan

    Yeni bir hegemonya projesi ve Türk medyası

    Türkiye’de medyanın mevcut durumu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP yönetiminin, sahiplik yapısından başlayarak toplumsal iletişimin bütün yönlerini kontrol etmeye çalıştığı ve bunu büyük ölçüde başardığı otoriter bir yapıyı yansıtıyor.

    Bu yapı, 2002 Genel Seçimlerinde oyların yeter çoğunluğunu kazanarak iktidara tek başına yerleşen AKP ile ortaya çıkmış değildir. Tersine, AKP’yi giderek ceberrutlaşan bir siyasal formasyon olarak Türkiye toplumuna dayatan koşullar, AKP iktidarından çok önce oluşturuldu. 1970’li yıllarda iyice görünür hale gelen kapitalist kriz koşulları, bütün dünyada yeni bir birikim rejimi[1] olarak neoliberalizmi devreye sokarken, Türkiye’de de kendine özgü bir ekonomi politikasına ve bağlı olarak neoliberal medya oluşumuna yol verdi.

    1965’te Endonezya, 1973’te Şili’de gerçekleşen kanlı askeri darbelerin bir benzeri, 1980’de Türkiye’de gerçekleştirildi (Aydınoğlu, 2008). 24 Ocak 1980 tarihinde açıklanan IMF güdümlü “ekonomik istikrar tedbirleri”, 1961 Anayasası’nın yarattığı göreli özgürleşmeye de bağlı olarak işçi sınıfının ekonomik ve siyasal alanda güçlü bir temsil şansı yakaladığı, sosyal hareketlerin yükseldiği bir dönemin sona ermesinde en önemli neden olarak gösterilir (Schick ve Tonak, 1990). Örgütlü bir toplumun bu kadar ağır önlemlere rıza göstermesi imkânsızdı, 12 Eylül 1980 sabahı emir-komuta zincirine uygun şekilde TSK yönetime el koyarak, görünüşte üç yıllık ama sonuçları itibarı ile hâlâ süren yeni bir baskıcı dönemi açmış oldu (ör. bkz. Demirel ve Sözen, 2013: 183-190).

    İthal ikamesinden ihracata dayalı bir kalkınma stratejisine kayma ile birlikte çalışan sınıfların kazanılmış haklarının budanması, en azından 15-16 Haziran direnişinden bu yana grev ve işgal benzeri itirazlardan bunalmış sermaye kesimlerinin cuntacı generallere şükran duymalarını sağladı[2]. Sistemin ekonomik ve politik tıkanıklığını aşmak üzere hayata geçirilen yeni bir hegemonya projesi (Tünay, 1993), Türkiye’de “Türk-İslam sentezi” ile karakterize oldu.

    Askeri rejim, 1960-70’li yılların bütün entelektüel atmosferinden beslenen “Türk-İslam sentezi”ni benimser ama esin kaynağını özellikle düşünür Seyyid Ahmed Arvasi’nin (1932-1988) eserinden alır. Arvasi’ye göre, “Hristiyan Roma, Kızıl Moskova, kinci Fransa, kurnaz İsrail, sabırlı Yunanistan, Türk-Müslüman dünyasını yıkmak ve İslamı sömürgeleştirmek için el birliği etmektedir (Bozarslan, 2015: 316).

    Arvasi’ninki denli koyu bir sağ ideoloji, bütün saçmalığına ve tutarsızlığına rağmen 80’li yıllarda özellikle sistem karşıtı gruplara yönelik baskıcı siyasetin her evresinde ve genel olarak kültür politikalarında ağırlık kazandı. Bu dönemde milli eğitim müfredatından muzır neşriyata kadar pek çok sosyal alanda söz konusu siyasi gericiliğin izleri görülür. İleride daha etkin ve görünür hale gelecek olan İslamcı medya girişimleri de bu dönemde yaygınlaştı.

    İdeolojik atmosferin değişimi, başka bir değişimle kol kola gitti. O zamana kadar gazete ve dergi yayıncılığında söz sahibi olan geleneksel basın grupları başka mecralarla bütünleşti. Bunun yanı sıra sahaya sektör dışından aktörler girdi ve bu oluşumlar, söz konusu hegemonya projesinin hayata geçirilmesinde hayati roller üstlendi.

    Ancak altını çizmek gerekir ki eğer bir zamanlar öyle idiyse bile bu sürece medya, “devletin ideolojik aygıtı” olarak değil, iktisadi ve siyasi sistemin özsel bir bileşeni olarak taşındı. İleride göstermeye çalışacağımız gibi Türk medyası elindeki manipülasyon gücünü, sisteme dışsal bir “aygıt” olarak değil egemen blokun bir bileşeni olarak kullandı. Uygulamalara, siyasi aktörlerin, ordunun, sermayenin, basın patronlarının “bireysel” damgalarını vurmasını mümkünse de kapitalist birikim rejiminin yapısal karakterini akılda tutmak gerekir. Örneğin 1970’lerde bir basın patronunun herhangi bir kamu ihalesine girmesi söz konusu değildi. Zira kamu malları ya da kurumları 80’li 90’lı yıllardaki gibi bir ticari nesneye dönüşmemişti ve gazete sahipleri siyasi iktidarlarla yakın ilişki içinde olsalar da aralarında her zaman belirli bir mesafe olur; doğrudan ilişkiler kamuoyundan gizlenirdi.

    Darbeden sonraki süreçte elbette hakim içerik üreticileri olarak rızanın sağlanması çabaları söz konusu olduğunda basın grupları aktif bir konum aldı ama bu, saf bir ideolojik manipülasyon aygıtı olmanın ötesinde yeni birikim rejiminde söz sahibi olan, siyasi iktidarla kader ortaklığı yapan bir sermaye bileşeninin özgül konumunu yansıtmaktaydı.

    İthal ikamesi modelinin terk edilmesi ve ihracata yönelen makro ekonomik politika, temelde devalüasyon ve emek maliyetlerinin düşürülmesi (iç talep daraltılır, buradan sağlanan artık ihracata akar) (bkz. Yeldan, 2001: 44; Taymaz, 2003) olarak uygulamaya geçirildiğinde büyük medya grupları çalışan sınıfların karşısına başta sendika düşmanlığını içeren emek düşmanı tutumları ve manşetleriyle çıktı ve mevcut politikaları aktif şekilde destekledi.

    Bütün bu süreçte sermaye kesimi lehine gerçekleştirilen radikal müdahalelerde çalışan sınıflar 1989 Bahar Eylemleri ile radikalleşti. Bu koşullar altında reel ücretler göreli olarak artsa da ekonomi, 90’ların başında krize sürüklendi. Bu tarihten itibaren sürekli ekonomik kriz koşullarında yaşayan Türkiye toplumu, bağlantılı olarak siyasi krizlerle de karşı karşıya kaldı. Varoluşunu ve bekasını darbe koşullarına borçlu olan ANAP’ın tek parti hükümetleri 90’ların başında yerini koalisyonlara bıraktı. Bütün bu dönem boyunca siyasi iktidar, bir yandan Avrupa Birliğine girişi, diğer yandan Kürt sorununu milliyetçi reflekslerle gündemleştirirken krizin faturasını çalışan sınıflara ödetti. Nihayet 2001’de Türkiye ekonomisinin % 9,4 oranında küçülmesine yol açan bir başka büyük kriz, binlerce çalışanın işsizliğe sürüklenmesine, siyasal ortamın giderek daha fazla milliyetçiliğin ve İslamcılığın hâkimiyetine girmesine yol açtı.

    Bu bağlamda, 1980’li yıllardan AKP’nin iktidara taşındığı 2000’lerin başına kadar medyanın dönüşümünü ana başlıklarıyla ele alıyoruz[3]. İlk bölümde, 12 Eylül darbesinin ardından, medyaya özgül bir rol atfedilen, “yeni hegemonya projesi”nin kuruluş öyküsünü anlatmaya çalışacağız. İkinci kısımda ise medyaya daha yakından bakarak, sahiplik biçiminin köklü değişimini, özelleştirme, finansallaşma, yatay-çapraz-dikey tekelleşme, rekabet gibi konularda yeni aktörlerin stratejik ve taktik yönelimlerini ele alacağız. Üçüncü bölümde ise, 1990’lardaki teknolojik yöndeşme ile olanaklı hale gelen internet, cep telefonu gibi yeni iletişim teknolojileri ve bunların üzerinden sunulan yeni içerik ve hizmetlerin sermayenin yeni yatırım alanları olarak nasıl şekillendiklerini açıklamaya çalışacağız.

    Neoliberal mimarinin kuruluşu (1980-2002)

    Temel olarak yükselen sol muhalefeti ve işçi sınıfını bastırmaya yönelen 12 Eylül rejimi ve onun uzantısı olarak Turgut Özal liderliğindeki ANAP, sol örgütler, sendikalar ve siyasi partiler yanında, yayın politikası ne olursa olsun rejimi kırılganlaştırabilecek her türlü basın faaliyetini de kontrolü altına almaya çalıştı.

    Sansürün kurumsallaşmasında birkaç yasama faaliyeti özel önem taşıyor. Bunlardan ilki, 1982 yılında çıkarılan yeni Basın Yasasıdır. Bu yasayla ifade özgürlüğüne getirilen en önemli sınırlamalardan biri, yargı kararı aranmaksızın yurtdışında basılan yayınların ülkeye getirilmesinin yasaklanmasıydı. Bir başkası, suç isnat edilerek belli yayınların dağıtımının engellenmesi, toplatılması ve basımda kullanılan malzemelere, alet edevata el konulmasıdır. Bu tarihlerden sonra sıkça duyacağımız, “milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı” davranışlardan mahkûm olma durumunda yazının yayımlandığı kuruluşun 1 aya kadar kapatılabileceği hükmü de yeni yasanın yasakçı içeriğini yansıtıyordu.

    1990’ların başında Basın Yasası’nda belli iyileştirmeler yapıldıysa da esasen 1982 Anayasası ile Türk Ceza Kanunu ve diğer baskıcı yasa hükümleri sayesinde söz konusu iyileştirmelerin ifade ve iletişim özgürlüğü konusunda bir etkisi olmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşanan düşük yoğunluklu savaşla ilgili her türlü ifadeyi “terör propagandası” kapsamına alarak 90’ların, Türkiye tarihinin en karanlık dönemi haline gelmesinde yasal dayanak oldu. “Terör”, Türk egemen sınıflarının esaslı yönetim motifi olurken ifade özgürlüğü özellikle Kürt bölgelerinde habercilerin doğrudan şiddet yoluyla engellenmesi, bazen bizzat katledilmesiyle baskılandı. Devletin hanesine yazılan faili meçhul cinayetler dosyası kabarırken, ülkenin batısında olayları, devletin çizdiği çerçevede ve onun izin verdiği oranda aktaran bir medyanın varlığı elzemdi.

    20 Ağustos 1992, Tercüman 21 Mart 1995, Takvim

    Sansür amaçlı kullanılan ikinci yasal araç ise Muzır Kuruludur. Dünyanın ileri gelen liberal demokrasileri dâhil medya içeriklerinin en yoğun tartışıldığı ve denetlendiği konulardan biri, çocukların ve gençlerin zihinsel yapılarıdır. Hedefinden saptırılmaya oldukça müsait olan bu konu özellikle Türkiye gibi ülkelerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılması için belki de en “meşru” çerçeveyi sağlamaktadır. 1980’li yılların darbe atmosferinde ifade araçları üzerindeki baskının en ilginç örneklerinden biri de bu çerçeve üzerinden uygulanmıştır. Aslen 1927 yılında çıkarılmış ancak hakiki bir toplumsal kontrol aracı haline gelmesi için 80’leri bekleyen 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 1986 yılında ANAP hükümeti tarafından köklü biçimde “yenilendi”. Bu kanuna dayanarak pek çok yayın içeriği müstehcen sayıldı; bazılarına toplatma ya da kapatma cezaları dahi verildi (Belge, 2003; Onur, 2011)[4]. Burada söz konusu olan sadece cinsellik içeren yayınlara karşı basit bir muhafazakâr müdahale değil bütün yayıncılık alanını ve daha genel anlamda toplumu kontrol etmeye dönük kapsamlı bir girişimdi.

    25 Nisan 1086, Milliyet 5 Mart 1986; 31 Mayıs 1986, Milliyet

    Türkiye toplumu, 1980’lerde hayata geçirilen IMF ve Dünya Bankası güdümlü politikalara hiçbir zaman tam manasıyla destek vermedi, popüler deyişle “kemer sıkmaktan” bunaldı, üzerine giydirilmek istenen elbiselerden hoşnut değildi. 30 Kasım 1990’da maden işçilerinin Zonguldak’tan başlattıkları yürüyüş, böylesi bir hoşnutsuzluğun öncü ve büyük sarsıntısı sayılabilir[5].

    Madencilerin eylemlerini, belli tavizlerle savuşturan iktidar, bir başka hoşnutsuzluk dinamiğini, doğuda Kürtlerin başlattığı isyanı ideolojik ve politik olarak kullanmıştır. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt sorununa ilişkin güvenlikçi yaklaşım genel anlamda hâkim olmasına rağmen Halkın Emek Partisi adı altında örgütlenen siyasal Kürt hareketi 20 Ekim 1991 Genel Seçimlerinde 22 vekille mecliste temsil olanağı bulmuştur. Bununla birlikte, daha önce Özal’ın Kürt meselesindeki ayrıksı tavrı ve ardından Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” şeklindeki açıklaması, ordunun yaklaşımına karşı önemli bir yumuşama ve demokratik bir açılım imkânını işaret ediyordu. Ancak bildiğimiz gibi sonuç hiç de böyle olmadı:

    Özal’ın ölümü, Demirel’in cumhurbaşkanlığına seçiminin ardından Tansu Çiller’in başbakan olması ile yasa dışı devlet uygulamalarının yoğunlaştığı ve bunun hükümetçe açık bir şekilde desteklendiği bir sürece geçilir. Bu açıdan 1993-1995 yıllarının Türkiye siyasetinin en kanlı dönemi olduğu düşünüldüğünde, yasal Kürt partisi olarak DEP’in[6] bu baskı ve şiddetten büyük pay alması şaşırtıcı olmasa gerek (Aydınoğlu, 2014: 86).

    7 Kasım 1991, Cumhuriyet

    1983 Yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı bünyesinde uçak kaçırma olaylarına müdahale ve rehine kurtarma gibi operasyonlar için oluşturulan özel harekât timleri, 1988’de Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı’na alındı, 1993’te ise yeni kurulan Özel Harekât Daire Başkanlığı’na bağlandı. Söz konusu birlikler, terörle mücadele adı altında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt vatandaşlar üzerinde fiili baskı, hala aydınlatılmayan siyasi cinayetler, işkence, köy yakma ve boşaltma gibi dehşet veren operasyonlarda kullanıldı.[7]

    5 Temmuz 1991’de kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından evinden alınan ve 4 gün sonra cesedi bulunan HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın işkence ile öldürüldüğü anlaşıldığında halk cenazesine akın etti. Cenazede çıkan olaylarda 3 kişi hayatını kaybetti. İçişleri Bakanlığı ve Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Aydın’ı evinden alan kişilerin devlet görevlisi olmadığını açıklamıştı. Yıllar sonra Vedat Aydın’ı evden alanların içerisinde, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’ye (JİTEM) bağlı çalışan Binbaşı Cem Ersever’in de olduğu ortaya çıktı. Daha sonra, Güneydoğu Anadolu’da gerçekleştirilen pek çok operasyonun merkezindeki isim olduğu ortaya çıkan Ersever, iki arkadaşıyla birlikte Kasım 1993’te öldürüldü.

    1992 Yılındaki Newroz kutlamalarında Kürt halkına yönelik devlet şiddeti en açık biçimde kaydedildi.Olaylar sırasında Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer devlet güçleri tarafından öldürüldü. 1992 yılında gazeteci-yazar Musa Anter, 1994’te Avukat Yusuf Ekinci, işadamı Behçet Cantürk (15 Ocak 1994), Cantürk’ün de temsilcisi olan Avukat Medet Serhat, işadamı Savaş Buldan, eski Ankara HEP İlçe Başkanı Avukat Faik Candan ve daha pek çok Kürt vatandaş peş peşe öldürüldü ama failler yargılanmadı ve cezalandırılmadı (Durukan, 1999; Bortaçina, 1999; Radikal, 9 Temmuz 2015).

    Yıllar sonra devlet, o güne kadar özellikle Kürt medyasının sürekli olarak işaret ettiği ama hiçbir yerde resmi kaydı olmayan ve özel timleri, devlet adına çalışan muhbirleri, mafya liderlerini barındıran JİTEM’in varlığını kabul etti (Radikal, 9 Temmuz 2011). 2005 yılında hazırlanan iddianamede Savcı Mithat Özcan,1992-94 arasında Diyarbakır’da 8 cinayetin JİTEM tarafından gerçekleştirildiğini belirledi (Tahincioğlu, 2005). Ancak bu tek başına yeterli değildi. Devletin üst düzey yöneticilerinin de adlarının karıştığı siyasi cinayetlerle ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi, ileride yaşanacak benzer cinayetlerin, ağır hak ihlallerinin devamını sağladı ve etkileri günümüze kadar geldi (Hür, 2015).

    Nitekim,1991’de HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesinde “soruşturma öylesine cılız kaldı ki, savcılık iddianame bile hazırlayamadı. Oysa Vedat Aydın cinayetinde adı geçenler, yıllar sonra Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye’nin gündemine gelen isimlerle aynıydı.” (İşleyen, 1999).

    Türkiye tarihinin en yoğun devlet şiddetine sahne olan bütün bu süreç içerisinde, Batıda salt devletin “irtica” ve “terör” algısını pekiştirmekle uğraşan hâkim yayın organlarına karşı Doğuda da özgün bir Kürt medyası oluşmaya başladı. 30 Mayıs 1992 tarihinde ilk sayısı çıkan Özgür Gündem’in muhabirleri, bölgedeki dağıtıcıları ve okurları faili meçhul cinayetlere en çok kurban veren bir gazetecilik geleneğinin taşıyıcıları oldu. 1992-94 arasında 37 çalışanı öldürülen gazete, farklı isimlerle yayınlanmaya ve 2011’de yeniden Özgür Gündem adıyla Kürt özgürlük hareketinin parçası olmaya devam etti.

    https://m.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/129/057/original/ozgur_gundem_gundem.jpg
    “30 Mayıs 1992’de İstanbul’da başlayan, 14 Nisan 1994’te kapatılan, yayın hayatı boyunca 30’u muhabir olmak üzere 76 çalışanı öldürülen Özgür Gündem gazetesi”, Bianet, 4 Nisan 2011

    Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “kirli savaş”, Türkiye’nin batısında hemen hemen hiçbir zaman gerçekte olduğu şekilde yansıtılmadı. Olayların kimi detayları ancak yıllar sonra, çok kısa süren göreli normalleşme dönemlerinde kamuoyuna yansıdı. 1990 yılında, Türkiye’nin batısında siyasi kişiliklere art arda suikastlar gerçekleştirildi. Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından hukukçu Prof. Dr. Muammer Aksoy (1990), ateist olmadan önce imam ve müftü olarak çalışmış, İslamiyet’e dair eleştirel kitapların yazarı Turan Dursun (1990), eski Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu Hiram Abas (1990), Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından, ilahiyatçı ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok (1990) bu suikastlerde hayatını kaybedenler arasındadır. İslami gericilik üzerine araştırmalarıyla bilinen gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü bombalı bir suikasta kurban gitti. Aynı yıl 2 Temmuz’da Sivas’ta çoğunluğu Alevi 35 yurttaş, Cuma namazından çıkan kalabalığın linç girişimi neticesinde yakılarak öldürüldüler. Suikastların failleri bulunamadı; katliamın sorumluları cezalandırılmadı ya da her zaman şüphe uyandıran yeni kanıtlar çıkarıldı. Kemalist laik kimlikleriyle tanınan insanların suikaste kurban gitmesi ve Alevi kimlikleriyle bilinen onlarca insanın diri diri yakılması irtica tehdidini canlı tutmayı sağladı.

    22 Ekim 1999, Sabah: Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin ertesi günü gazete, laik Kemalist aydınlara yönelik suikastların çözülememesinde Hükümeti hedef alırken Orduya arka çıkıyor

    Nitekim 3 Kasım 1996’da Susurluk kazasıyla birlikte yükselen itirazlar, “sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık” eylemleri, ordunun 28 Şubat müdahalesi için ortam hazırlamasına yaradı[8]. 28 Şubat 1997 günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu RefahYol koalisyonunun (28 Haziran 1996-30 Haziran 1997) altını oyacak bir metni, metnin hedefindeki siyasal İslamcılara imzalattırdı.

    Ulusun, vatanın” ve “laik rejim”in hayatta kalmasını sağlayacak güçlü bir toplumsal talep yaratmak amacıyla politik sınıfın bir bölümünden, medya ve kamuoyundan oluşan hegemonik bir blokun inşasıyla ordunun manevra alanları genişletilir. Düşmanlık ve ihanet temaları etrafında yapılandırılan, medyanın bütün iletişim alanını dolduracak kadar geniş çapta yaydığı yeni bir politik sentaks ve milliyetçi ya da “laikçi” bir seferberlik, devasa gösterilerin doruğuna varıncaya kadar yükselerek, sistemde önemli bir aktör olarak ağırlık oluşturmaya yeter… Böylece ordu, kendiliğinden değil, halkın aktif talebiyle sahneye çıkmış gibi gösterilir. 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Cumhuriyet Mitingleri ve benzer aksiyonlarla denenip başarısızlığa uğrayan girişimden farklı olarak 28 Şubat amacına ulaştı ve “irtica” tehlikesi sözde bertaraf edilmiş oldu! (Bozarslan, 2015: 327-328).

    28 Şubat'ın gazete manşetleri

    27Subat1997, Milliyet 30 Nisan 1997, Sabah[9]

    4 Ocak 1997 Hürriyet: Halkı “oyuna” dâhil etmenin örneklerinden biri

    28 Şubat, bugün bile tam olarak çözülmemiş kimi olaylarla medya şirketlerinin oldukça hararetli anlar yaşadığı bir dönemdir. Susurluk kazasıyla birlikte devletin 70’li yıllarda yükselen sola ve işçi sınıfına karşı gizli operasyonlarında kullandığı, artık mafyalaşmış aktörlerle ilişkisi ortaya döküldü. [10]. Doğan Grubunun liberal sol kesime hitap etmek üzere 13 Ekim 1996 tarihinde çıkarmaya başladığı Radikal başta olmak üzere gazeteler ve televizyonlar olayın ayrıntılarını sunmaya başladı ve Mecliste bir araştırma komisyonu kuruldu.1 Şubat 1997’de bir vatandaş inisiyatifi olarak Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemleri başlatıldı ve dönemin çok izlenen kanallarında saat 21’e yaklaşırken spikerler izleyicilerden evlerindeki lambaları açıp kapamalarını istedi.

    3 Mart 1997, Radikal Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık eyleminden atv stüdyosundan bir kare

    Devletin yasadışı faaliyetlerinin orta yere saçıldığı Susurluk Kazası, 28 Şubat müdahalesi, 80’lerin ortalarından beri yaşanan düşük yoğunluklu savaş ve nihayet, arkasında Fethullah Gülen Cemaati’nin olduğu söylenen “Telekulak skandalı”[11], hiç hız kesmeyen ekonomik kriz koşullarıyla birleştiğinde, Türkiye siyasetinin bel bağlayacağı ideolojik politik tema hep milliyetçilik oldu. Nitekim 1999’da kurulan Ecevit-Bahçeli koalisyonu, o sırada ABD’nin katkıları ile Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirtilen PKK lideri Öcalan sayesinde köpüren milliyetçi dalganın üzerinde yükseldi. Bu sırada siyasi iktidarlardan ya da liderlik konumlarından çok daha yoğun şekilde kırılgan hale gelen asıl şey, Türkiye ekonomisiydi ve giderek büyüyen ekonomik kriz, siyasal krizlerle kol kola 2001’de doruğuna ulaştı. (Adaklı, 2001; 2006: 281)

    Medya sahipliğinin dönüşümü (1980-2002)

    12 Eylül’le birlikte hayata geçirilen neoliberal politikalar, basından medyaya geçiş sürecine ve bu sektörde sahiplik yapısının köklü şekilde değişmesine yol açtı. Devletçilik dönemi boyunca ve 2. Dünya Savaşının ithal ikamesi döneminde devletin kanatları altında büyüyen kamu iktisadi girişimlerinin (KİT) özelleştirilmesi ya da kamusal özelliğini yitirecek şekilde şirketleştirilmesi ile birlikte finansallaşma, kısa sürede bünyesine medyayı da katacak büyük sermaye gruplarının yeni döneme adaptasyonu için temel operasyonlardı. 24 Ocak Kararları’nın ardından “temel mal ve hizmet” olarak sınıflandırılan KİT ürünlerinin kapsamı daraltıldı, sübvansiyonlar kaldırıldı ve fiyatları olağanüstü ölçüde arttırıldı. Zamlardan en çok etkilenen de geleceği haber verircesine, % 300’le gazete kâğıdı oldu. 1980’li yıllarda gazete üretiminde kullanılan temel girdilere sürekli olarak zam yapılması, basının mali yapısının derin biçimde bozulmasında önemli bir faktördü (Cumhuriyet, 24 Aralık 1987).[12]

    http://i.sabah.com.tr/sbh/2015/06/11/1434027143785.jpg

    5 Aralık 1987, Milliyet. Kağıt zammı nedeniyle gazete fiyatlarına zam yapılması düşünülüyor 19 Nisan 1988, Hürriyet. Erol Simavi’den, Başbakan Turgut Özal’a isyan mektubu

    Fiilen 1984 yılında başladıysa da özelleştirme girişimleri 80’ler boyunca, büyük ölçüde devletçi/kamucu reflekslerini koruyan yüksek yargının ve ordunun müdahaleleri ile halkın büyük çoğunluğunun özelleştirmeye karşı olması yüzünden akamete uğradı (Boratav, 1991: 97-98). Asıl büyük özelleştirme ihaleleri 1990’larda gerçekleştirildi.

    Yükselen yeni medya holdingleri, değerlerinin oldukça altındaki bedellerle ve çeşitli kayırma ya da teşviklerle çok değerli kamu teşekküllerinin yeni sahipleri oldu. Bunların içinde elektrik üretim ve dağıtımı ile bankacılık gibi stratejik sektörlerde bulunan kurumlar yer alıyordu. 2002 yılına kadar 169 kuruluş değişik yöntemlerle özel sektöre devredildi.

    Medya sektörü ile ilişkili bazı özelleştirmeler[13]

     

    Kuruluşun Adı Devredilen

    Kamu Payı(%)

    Bağlantılı Medya Grubu Satış

    Tarihi

    Ray Sigorta 49,65 DOĞAN (Aydın Doğan) 04.05.1992
    Gaziantep Çimento 99,73 UZAN (Cem Uzan) 16.11.1992
    Trabzon Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 16.11.1992
    Ladik Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 21.04.1993
    Şanlıurfa Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 21.04.1993
    Bartın Çimento 99,78 UZAN (Cem Uzan) 06.05.1993
    Çukurova Elektrik 11,25 UZAN (Cem Uzan) 16.02.1993
    Kepez Elektrik 25,39 UZAN (Cem Uzan) 16.02.1993
    Çestaş 2,29 UZAN (Cem Uzan) 18.05.1994
    HAVAŞ 60,00 PARK (Turgay Ciner) 17.04.1995
    Van Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 12.06.1996
    Lalapaşa Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 14.06.1996
    Ergani Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 03.04.1997
    Etibank 100,00 BİLGİN (Dinç Bilgin) 02.03.1998
    HAVAŞ 40,00 PARK (Turgay Ciner) 30.03.1998
    POAŞ 51.00 DOĞAN (Aydın Doğan)[14] 03.03.2000
    Kaynak: Adaklı, 2006: 219’dan alınarak minör değişikliklerle güncellenmiştir

    24 Ocak Kararlarının en önemli uygulamalarından biri, vadeli mevduat ve kredi faizlerinin serbest bırakılmasıdır (Toy, 2010). 4 Haziran 1980 tarihinde alınan kararla faiz oranları serbest bırakıldı ve karar 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Bu tarihten sonra sürekli kriz dinamiği ile birlikte sürdürülecek olan finansal serbestleştirmenin ağır sonuçları oldu. Serbestleştirme politikasının ilk görünür kazası, 1982’de yaşanan “banker faciası”dır. 14 Mart 1983 tarihinde Has Holding’e ait İstanbul Bankası ile Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubuna bağlı Hisarbank ve Odibank’ın yönetimine el konulması ve ardından bu bankaların Ziraat Bankasına devri bu alanda yeni müdahaleleri ve/veya düzenlemeleri gündeme getirdi[15].

    https://screenshots.firefoxusercontent.com/images/88bc1232-ec72-4d0d-a9f2-76386a5dc8fd.png

    Güneş, 7 Haziran 1983 Hürriyet, 15 Mart 1983

    80’ler ve 90’lar boyunca siyasal iktidarın inişli çıkışlı finansal serbestleştirme operasyonları, ilk kazalardan daha da kötü sonuçlara gebe olan, son derece sağlıksız bir piyasaya yol verdi. Nitekim 2000’lerin başında yapılan incelemeler neticesinde görüldü ki, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen bankaların kaynakları, banka sahipleri tarafından istismar edilmiş ve bankaların zararları neredeyse kendi aktif büyüklükleri kadar artmıştır (Toy, 2010: 78). Söz konusu bankaların büyük çoğunluğu, medya holdingleri ile ilişkilidir. Bu kadar kırılgan bir ekonomide bankacılık/finans gibi bir alana hücum eden irili ufaklı sermaye grupları, herhangi bir kamu denetiminden kaçmak, rakip firmaların önüne geçmek, varlığı için elzem bir hukuki düzenlemeyi yaptırtmak için elindeki medya gücünü kullanmaktan çekinmemiştir.

    23 Aralık 1999, Doğan Grubuna bağlı Posta Gazetesi, IMF politikalarına övgü düzüyor

    Ancak medya gücü, çoğunluğu kamudan elde edilen finansal yapıların içini boşaltarak başka yatırım alanlarını finanse etmede kullanan sermaye gruplarını batmaktan kurtarmaya yetmemiştir.

    Aşağıdaki tablo, medya şirketleri ile bankacılık ve finansın “mutsuz” evliliğini şematik düzeyde açıklıyor.

    Medya sektörü ile ilişkili özel bankalar ve finans kurumları (1998-2003)

     

    Adı Grup İlişkili bazı medya kuruluşları Kuruluş Devirler
    Adabank UZAN[16] Star TV, Star Gazetesi 1985 yılında kuruldu. 27 Temmuz 2003’te Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde el konuldu Birkaç kez satışa çıkarıldı ama alıcı bulunamadı. Halen BDDK’nın/TMSF’nin kontrolünde.
    Bank Ekspres KORKMAZ YİĞİT Kanal 6, Genç TV 1992’de İbrahim Betil tarafından kuruldu, ardından önce Doğuş Grubu’na (Garanti Bankası), daha sonra 20 Mart 1997’de Korkmaz Yiğit’e geçti. Türkbank skandalının ardından 23 Ekim 1998’de TMSF’ye devredildi. 30.06.2001’de Tekfen Holding’e satıldı (Toy, 2010: 73).
    Bank Kapital CEYLAN CTV 1986’da yabancı sermaye ile Bank Indosuez olarak kuruldu. 31 Aralık 1990 tarihinde Bank Indosuez Türk A.Ş. adını alarak Türkiye’ye taşındı. 22 Mayıs 1995’te Bank Kapital Türk T.A.Ş. adıyla Ceylan Holding’e geçti; 27 Ekim 2000’de Etibank’la birlikte TMSF’ye devredildi. 26 Ocak 2001’de Sümerbank’a devredildi.[17]
    Bayındırbank BAYINDIR BRT[18] 1997’de Çaybank satın alınarak Bayındırbank’a dönüştürüldü. 9 Temmuz 2001’de TMSF’ye devredildi. Fon tarafından Birleşik Fon Bankası haline getirildi
    Dışbank DOĞAN Hürriyet, Kanal D, CNN Türk 1964’te Amerikan-Türk Dış Ticaret Bankası adıyla kurulan banka, 21 Haziran 1993’te Lapis Holding’e satıldı. Ocak 1994’teki krizin ardından yönetimine el konuldu; 3 Kasım 1994’te Doğan Grubuna satıldı. 4 Temmuz 2005’te Fortis Bank’a satıldı
    Etibank SABAH Sabah, ATV 1935 yılında kuruldu, 2 Mart 1998’de Cavit Çağlar’la Dinç Bilgin satın aldı. 9 Ocak 1999’da Çağlar’ın sahibi olduğu İnterbank’a TSMF tarafından el konulunca Bilgin Ailesi, sermaye artırımı yoluyla Etibank hisselerinin tamamına sahip oldu. 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredildi. Bütün aktif ve pasifleriyle Bayındırbank’a geçirildi.
    Garanti Bankası DOĞUŞ NTV, Kanal e 1946’da kuruldu. 6 Eylül 1983’te Doğuş Grubu’na katıldı. Koç grubunun bankadaki % 62’lik hissesi Doğuş’a geçerken, Sabancı Holding de daha sonra yüzde 35’lik hissesini Doğuş’a devretti. Aralık 2001’de Osmanlı Bankası ile birleşti. 2011’de İpyol BBVA ile ortaklık kurdu. 2017’de bankanın ana hissedarı Banco Bilbao VizcayaArgentaria (BBVA) oldu.
    Interbank NERGİS[19] Olay TV, Olay FM 1996’da Çukurova Grubu’ndan satın alındı, 7 Ocak 1999’da TMSF’ye devredildi.[20] 15 Haziran 2001’de Etibank’a devredilmiştir.
    İhlas Finans İHLAS TGRT 1994’te kuruldu. 10 Şubat 2001’de TMSF’ye devredildi.
    İktisat Bankası AVRUPA VE AMERİKA H. Cine5 1927 yılında Denizli İktisat Bankası olarak kurulan banka, 1980’de İktisat Bankası adını aldı. 1984 yılında Erol Aksoy’un denetimine geçti; 15 Mart 2001’de TMSF’ye devredildi. 4 Nisan 2002 tarihli kararla tüm aktif ve pasifleri, Birleşik Fon Bankası olarak yapılandırılan Bayındırbank’a geçirildi.
    İmar Bankası UZAN Star TV, Star Gazetesi 1928 yılında kuruldu. Doğuş Holding’ten 1980’lerin başında satın alındı. Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde bütün varlıkları ile birlikte, 4 Temmuz 2003’te el konuldu. 8 Haziran 2005’te iflasına karar verildi, TMSF’nin iflas süreci devam ediyor.[21]
    Körfezbank DOĞUŞ NTV 1987’de Doğuş Grubu tarafından Katar ortaklığıyla kuruldu. 31 Ağustos 2001’de Osmanlı Bankası ile birleştirildi. Aralık 2001’de Garanti Bankası bünyesine geçti.
    MNG Bank MNG[22] Kanal 8 1992’de Doğuş Grubu tarafından satın alınan T-Bank’ın adı Garanti Yatırım ve Ticaret Bankası olarak değişti. 1 Ekim 1997’de Mehmet Nazif Günal’a satılan banka bu kez MNG Bank adını aldı. 2006’da Lübnan’lı Hariri ailesi ve Ürdün’lü Arab Bank satın aldı, bankanın adı Turkland Bank (T-Bank) oldu.[23]
    Osmanlı Bankası DOĞUŞ NTV

    Kanal e

    Haziran 1996’da Doğuş Grubu’na ait Garanti Bankası iştiraki olan CloverInvestments aracılığıyla satın alındı. 31 Ağustos 2001’de Doğuş Grubu bünyesindeki Körfezbank ile birleştirildi. 21 Aralık 2001’de ana hissedarı olan Garanti Bankası’nın bünyesine dâhil oldu.
    Pamukbank ÇUKUROVA Show TV 1954 yılında Çukurova Grubu tarafından kuruldu. 18 Haziran 2002 tarihinde fona devredildi. 12 Kasım 2004’te Halk Bankasına devredildi.
    Türkbank KORKMAZ YİĞİT Satış ihalesinde mafyanın devrede olduğu anlaşılınca ihale iptal edildi. 6 Kasım 1997’de fona devredildi. 9 Ağustos 2002’de tasfiyesine karar verildi.
    Yapı ve Kredi Bankası ÇUKUROVA Show TV 9 Eylül 1944’te kuruldu; 70’lerde Çukurova ile Sabancı grupları arasındaki denetim mücadelesinden birincisi galip çıktı. 18 Haziran 2002’de fona devredilen Pamukbank’la birlikte grubun borçları yapılandırılırken plana dahil edildi. 2005’te Koç Grubuna satıldı.
    Kaynak : Adaklı, 2006: 213-216’dan alınarak güncellenmiştir.

    Bankacılıkla medyanın “mutsuz evliliğinde” önemli momentlerden biri, Türkbank’ın işadamı Korkmaz Yiğit’e satışıdır. Lüks konut inşaatıyla ünlü işadamı Korkmaz Yiğit’in medya sektörüne ani ve beklenmedik girişi kadar çıkışı da gürültülü olmuştur. 1997 Mart’ında Doğuş Grubu’ndan Bank Ekspres’i satın alan Korkmaz Yiğit, 1998’de aniden medya sektörüne yatırım yapmaya başlamış; önce Dinç Bilgin’e ait Yeni Yüzyıl’ı, ardından Milliyet ve AD Yayıncılık’ı satın almış; Kanal 6, Kanal E, Genç TV ve Renk TV’ye ortak olmuştur. Daha sonra Yiğit’in, hükümet üyeleriyle ilişkili bir biçimde, mafyanın tehditlerine boyun eğerek Türkbank ihalesine ve medyaya girdiği açıklanacaktı. Anasol-D koalisyonunun başındaki Mesut Yılmaz’ın -yıllar önce Turgut Özal’ın Asil Nadir’le yapmaya çalıştığına benzer şekilde[24]– yeni bir medya sahipliği yaratarak politik gücünü sağlama almayı hedeflediği ve bu amaçla Korkmaz Yiğit’i teşvik ettiği iddiaları kısa zamanda hükümeti oldukça kırılgan bir hale getirmiş ve 55. hükümet düşmüştür.

    ***

    12 Eylül 1980’den önceki dönemde basın piyasasının hâkim grupları, Simavi ve Karacan aileleriydi. 1990’larda her iki grup da “tarih” oldu; yerlerini başkaları aldı. Yeni aktörlerin asıl kazanç kapıları, Türkiye’de hiçbir zaman yeterince derin bir piyasaya kaynaklık edemeyecek kadar düşük seyreden geleneksel tiraj ve reklam gelirleri değil basın dışındaki yatırımlarıydı. Bu yatırımların güçlenmesinde, yukarıda bahsedilen neoliberal piyasa stratejilerinin esaslı uygulamaları, özelleştirme ve finansallaşma başat roller üstlendi. 1990’lardan itibaren basından medyaya evrilen büyük gruplar, risk almaksızın kamu kaynaklarını kullandılar, teşvikler aldılar, bankaları oldu, özelleştirme ihalelerinde başköşeye oturtuldular. Sermaye fraksiyonları arasındaki rekabet, 12 Eylül sonrası Türkiye’sindeki medya girişimleri söz konusu olduğunda son derece kliyentalist ilişkiler çerçevesinde ve büyük ölçüde hâkim sınıf ve yapıların belirleyiciliğinde şekillendi. 90’lı yılların yükselen medya patronları; Aydın Doğan, Cem Uzan, Dinç Bilgin, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet gibi medya dışında ticaret, inşaat, otomotiv, enerji gibi yüksek kârlar vadeden ve her biri siyasi iktidarların karar ve uygulamalarıyla doğrudan ilişkili sektörlerde yatırımları olan aile şirketleriydi.

    1958 yılından itibaren İstanbul’da ticarete başlamış olan Aydın Doğan’ın 1979’da, Abdi İpekçi gibi karizmatik bir editörün damgasını vurduğu[25] önemli yayın organlarından Milliyet Gazetesi’ni satın alması, basın sermayesinin evrimi açısından simgesel öneme sahip bir olaydır. Aydın Doğan, gazeteci olmayan patronların ilki olmasa da, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi ile açılan yeni perdenin tipik temsilcilerinden biri oldu. Doğan’ın yeni medya mimarisindeki varlığı, 1982 Yılında Güneş Gazetesi ile sektöre benzer biçimde “dışarıdan” giren Kozanoğlu-Çavuşoğlu Grubu gibi kısa ömürlü de olmadı. Doğan Grubu’na bağlı medya kompleksi, bugün AKP Hükümeti’nin medya vizyonu çerçevesinde büyük ölçüde yıpranmış olsa da ülkenin etkili mecralarını bünyesinde barındırmaya devam etmektedir.

    Aydın Doğan, 1990’ların başına kadar Milliyet Gazetesi ve birkaç dergi ile sektörde varlık gösterdi. 1991’de de sahibi olduğu medya şirketlerini sendikasızlaştırıp Kanal D ve Hürriyet’i satın almasıyla bu sektörde daha emin adımlarla ilerledi. Dışbank ve POAŞ gibi varlıkları bünyesine kattığında, artık son derece kırılgan olan Türkiye ekonomisinde orduyu üzmeksizin siyasilerle aşık atacak bir güce kavuştu. Türkiye’de medya sermayesinin dönüşümü belki de en tipik halini uluslararası piyasalarla bütünleşme sırasında gösterdi. Bu konuda Doğan Grubu Avrupa’da Alman medya şirketleriyle (AxelSpringer, Bertelsman, vd)[26] ABD’de de dünya medya devlerinden Time Warner’la kurduğu ilişkilerle hâkim bir konum elde etti.

    Gazeteci aileden gelen Dinç Bilgin ise 1985’te, o güne kadar Babıali’de rastlanmayan ölçüde ileri teknoloji ürünü donanımla Sabah Gazetesi’ni basmaya başlamış ve dönemin en karakteristik medya bileşenlerinden biri olmuştur. Başlangıcından itibaren sendikayı gazeteye sokmayan Dinç Bilgin, 80’li ve 90’lı yıllar boyunca tıpkı rakibi Doğan gibi siyasetin diliyle oynayarak desteklediği aktörlerin iktidara gelmesi ya da iktidardakilerin kendi hesabına düzenlemelere gitmesi için elinden geleni yapmış ve temelde neoliberalizmin ufkunda yer alan bir tüketim toplumunun inşasına aktif olarak katılmıştır. 1990’da İkitelli’ye “Medigrup” olarak taşınan Bilgin, yüksek kapasiteli donanımları daha verimli kullanabilmek için Sabah’ın yanı sıra Bugün, Yeni Yüzyıl, Fotomaç, Sabah Yıldızı gibi gazetelerle birlikte pek çok dergi yayınlayarak ölçek ekonomisinden yararlandı. Bilgin Grubu, 1993 Eylül’ünde ATV’yle yayıncılık dünyasına girdi. Ertesi yıl, Show TV’nin sahibi Erol Aksoy’la reklam pazarlama şirketi Mepaş’ı kurdu ve bu şirket üzerinden Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni yayınlamaya başladı.

    2 Mart 1998 tarihinde Dinç Bilgin, o dönemde Bursa milletvekili olan işadamı Cavit Çağlar’a ait Nergis Holding’le Medya-İpek Holding’i kurdu ve Etibank ihalesine girerek bankayı 155 milyon 500 bin dolar karşılığında blok olarak satın aldı. Etibank’ın 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredilmesi ve ardından bankanın içini boşalttığı gerekçesiyle Dinç Bilgin’in cezaevine girmesi sektördeki sermaye bileşiminin değişimine de yol verdi[27].

    Sektörde en hızlı ilerleyenlerden biri de Uzan Ailesi oldu. Medyadaki ilk girişimleri 1960’lı yıllara kadar geri gitse de (Adaklı, 2006: 180) Uzan Grubu, asıl çıkışını 90’lı yıllarda fiilen başlattığı özel televizyon yayıncılığıyla yaptı. 7 Mayıs 1990 tarihinde Uzan ve Özal ailelerinin ortak girişimi olarak Almanya üzerinden Star1 adlı kanalla fiilen başlatılan özel radyo ve televizyon yayıncılığı, medyadaki sahiplik ilişkilerinin değişiminde önemli bir momenttir. Bugün hala varlığını sürdüren belli başlı radyo ve televizyonlar 90’lı yılların başında, henüz yasal çerçevesi çizilmemişken birer birer Star1’i takip ettiler.

    Uzan Grubu’nun 27 Ocak 1992 tarihinde yayınına başladığı Teleon, Türkiye’nin ikinci özel kanalı oldu. Bankacılıktan medya sektörüne geçiş yapan, 80’lerde bankacılık sektörünün “parlayan yıldızı” kabul edilen Erol Aksoy (% 50), o dönem hala Simavi Ailesinde olan Hürriyet (% 20) ve Dinç Bilgin’in (% 20) ortaklaşa kurdukları Show TV 1 Mart 1992’de düzenli yayına başladı. (Adaklı, 2001). Aynı yıl içerisinde Kayserili işadamı Kadir Has’ın kardeşi Kemal Has tarafından kurulan HBB (Has Bilgi Birikim) (9 Ekim 1992) ve Uzanlarla 1990 sonlarında baş gösteren anlaşmazlık sonucunda, Star’la bağlantısı kopan Ahmet Özal Kanal 6’yı yayına soktu[28]. Türkiye’nin ilk şifreli kanalı Cine 5, 1993 yılında yayına başladı. 22 Nisan 1993’te ise Türkiye Gazetesi’nin sahibi Enver Ören (İhlas Grubu) TGRT’yle sektöre girdi. 1993 yılında Aydın Doğan ve Ayhan Şahenk’in ortaklığında kurulan Kanal D, Dinç Bilgin’in ATV’si ve Fethullah Gülen Cemaati’nin Samanyolu Televizyonu (STV) yayın hayatına başladı.

    Karamehmet ailesinin medya macerası da, tıpkı diğerleri gibi, Türkiye’de sermayenin el değiştirmesi, kamudan sermayeye kaynak aktarımı konularında başlı başına örnek olay yapılacak kadar tipiktir. Aile şirketi olarak geçmişi Osmanlı dönemine kadar giden Karamehmet ailesinin 90’larda geleneksel medyadaki yatırımlarından daha önemli girişimleri telekomünikasyon ve dijital yayıncılık alanında, yani üretimden çok dağıtım alanında oldu. 1993’te Turkcell’le Telekom alanında büyük bir atılım yapan grup, Türkiye’nin ilk sayısal platformu olan Digiturk’ü 1999 Mart’ında Doğan Grubu ile ortak kurdu ama Doğan Grubu daha sonra ortaklıktan çekildi (Cumhuriyet, 17 ve 22 Nisan 2000). Giderek artan kanallarla büyüyen platform, çok uzun süre Türkiye’de neredeyse tekel statüsünde kaldı. 1999’da Show TV’yi Erol Aksoy’dan alan Karamehmet için 2000’li yıllar, grup bünyesindeki Pamukbank’a el konmasıyla birlikte AKP Hükümeti ile yapacağı pazarlıklar üzerinden şekillenecektir.

    90’lar boyunca birer birer yayıncılık piyasasına ve daha önemlisi, halkın gündelik yaşamına dâhil olan özel kanalların yarattığı fiili durum, 1993’te Anayasal engelin ortadan kaldırılmasıyla ve 13 Nisan 1994 tarihinde kabul edilen 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’la yasal çerçeveye kavuştu. 3984 Sayılı yasa ile alanın denetimi, sözde bağımsız Radyo Televizyon Üst Kurulu’na bırakıldı. 1997’de öncelikle yerel frekansların dağıtılacağı ihale, Başbakanlığın uyarısı üzerine iptal edildi. İhaleye katılacak yayıncı kuruluşlardan “ulusal güvenlik belgesi” isteneceği belirtildi. Bu kararın gerisinde, ihaleye özellikle Kürt bölgelerinden katılacak yerel yayıncıların rejim açısından bir tehdit olarak görülmesi yatmıştır. 2001’de yerel yerine ulusal frekanslar için açılacak olan ihale de Doğan Grubu’nun, frekans kullanım hakkı kazanacak yayıncı sayısının 11 ile sınırlandırılmasına karşı açtığı dava yüzünden iptal edildi. 2013’teki ihale, şartnamede ihaleye katılacak olan tematik kanalların sınırlandırılması nedeniyle esasen çocuklar için çizgi film yayınlayan ve Fethullah Gülen cemaatine bağlı Yumurcak TV’nin oyun dışı kalması nedeniyle iptal edildi.

    Bütün ihale süreçlerinde, 1990’ların başında kamusal frekansları birer birer gasp eden sermaye gruplarının, alanın başka oyunculara da açılmasından duyduğu rahatsızlığın ötesinde, Türkiye siyasetinin her dönemde tepesine çöken askeri ya da sivil vesayet kurumları belirleyici olmaktadır. Bu bakımdan, radyo-televizyon yayıncılığı için uygun karasal ve ardından sayısal karasal frekansların tahsisi için bugüne kadar açılan 3 ihalenin de akamete uğraması tek başına Türk siyasi tarihinin önemli bir bölümü olarak yazılabilir.[29]

    1990’ların başında, yıllar boyu halkın ödediğinden bihaber olduğu elektrik paylarıyla finanse edilip halka karşı sorumlu olmayan ama devlet tekelinin avantajlarını sorumsuzca kullanan TRT, yine devletin tepesinde bulunanların hilesiyle yayına başlayan Star 1 karşısında izleyici ve reklam kaybına uğradı, belki daha da önemlisi, yetişmiş elemanlarını bu kanala kaptırdı. Magic Box’ın Yönetim Kurulu Başkanı koltuğuna TRT’nin eski genel müdürlerinden Tunca Toskay oturdu ve kurumun deneyimli kadrolarından Adem Gürses, Gülgün Feyman, Ekrem Çatay, Mehmet Turan Akköprülü’yü ekibine aldı. TRT’nin bundan sonraki öyküsü, bütün devlet tasallutuna karşın çok önemli bir geleneğin taşıyıcısı olan görsel-işitsel havuzu ve bunları gerçekleştiren değerli personelin etkisizleştirilmesinin ve giderek kötü bir piyasa aktörlüğüne “yükselişin” öyküsüdür (Sümer ve Adaklı, 2010).

    Kriz koşullarını sürekli tetikleyen gelişme stratejilerinin sunduğu avantajlardan yararlanmaya çalışan medya grupları, hem güçlenmek/büyümek hem de ağır zafiyet durumlarından kurtulmak için siyasi iktidarla iyi geçinmek zorundadır. Kuzey Irak’ta petrol dağıtım şirketi kuran bir şirketin (Genel Enerji) Kürt meselesinde kendi görüşünün olması ya da bunu siyasi iktidara karşı savunması imkânsızdır. Keza, TMSF’ye (kamuya) milyarlarca dolar borcu varken bu yükü hafifletmenin yolu örneğin elindeki medya varlıklarının bir kısmını iktidar partisine yakın işadamlarına teslim etmek olabilir (Mehmet Emin Karamehmet Ethem Sancak)

    Neoliberal birikim stratejisinin avantajlarından yararlanarak büyüyen, bu sırada önlerine çıkan yasal, siyasi ya da ticari rakiplerinden kaynaklanan engelleri aşmak üzere gerek fiili süreçlerde gerekse sahip oldukları yayın içerikleri üzerinden toplumu şekillendirmeye çalışan medya gruplarının bir kısmı, 2001 krizini büyük kayıp yaşamadan atlatmayı başardı. AKP iktidarıyla kartları yeniden karmaya çalışan medya patronları şunlardı: Aydın Doğan, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner. Bu patronların öyküleri, bir sonraki bölümde AKP iktidarı döneminin son derece özgün medya mimarisi çerçevesinde ayrıntılı olarak işlenecek.

    Neoliberal mimarinin teknik altyapısı; telekomünikasyon ve internet cephesi

    Buraya kadar anlatılanlar, 1980’li yıllardaki kırılmanın daha ziyade politik ve kısmen ekonomik verilerini içeriyordu. Bu bölümde, söz konusu verilerle örmeye çalıştığımız dönüşüm hikâyesinin nirengi noktalarından biri olan, medyadaki altyapı unsurlarına, Türkiye’de Telekom ve internet sektörlerinin gelişimine bakacağız. Burada, iletişim alanında devlet tekelini ortadan kaldıran, ifade alanlarını daraltan, medyayı temelde bir sermaye bileşenine dönüştüren, gözetim ve denetimi normalleştirip, çalışanların yaşamları üzerindeki karar alma hakkını neredeyse tamamen ellerinden alan, içerik üretimini tamamen piyasa yönelimli hale getiren fiili ve yasal müdahalelerin bir tesadüf eseri olmadığını göstermeyi umuyoruz…

    1980-2000 Arası Telekomünikasyon Alanının Genel Görünümü

    Türkiye’de 1980’lerden 2000’lerin başına kadar telekomünikasyona ilişkin en önemli tartışmalar, alanın özelleştirilmesine yönelik girişimler, altyapının sayısallaştırılması, telekomünikasyon altyapısı üzerinden sunulan hizmetlerin çeşitlenmesi ve telekomünikasyon hizmetlerini sunmakla yükümlü olan Posta ve Telgraf Teşkilatı (PTT) Genel Müdürlüğü’ne kitle iletişimle ilgili görevlerin verilmesi olarak sıralanabilir. Bu değişimlerin belirleyenleri ise neo-liberal politikalar kapsamında uygulamaya konan serbestleştirme ve özelleştirme politikaları ve teknolojik gelişmeler olmuştur. Türkiye’nin ekonomik gelişme hedefleri ve güvenlik endişesi de bu dönemde belirleyici olan diğer faktörlerdir. Telekomünikasyon hizmetlerinin ve iletişim ağlarının en önemli müşterilerinden olan çok uluslu şirketler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) de dünyada ve Türkiye’de telekomünikasyon altyapısının serbestleştirilmesinin ve/veya özelleştirilmesinin uluslararası aktörleri olmuştur. Bir kamu hizmeti olarak sunulan ve PTT Genel Müdürlüğü bünyesinde olan telekomünikasyon altyapısı tam da bu niteliğinden dolayı 1980’lerin sonuna kadar Devlet Planlama Teşkilatı, Ulaştırma Bakanlığı, alanla ilişkili kamu kuruluşları, ordu ve ulusal telekomünikasyon sanayisi gibi aktörlerin belirleyici olduğu bir politika oluşturma süreci çerçevesinde yönetilmiştir (Başaran, 2010: 236-237). Ekonomik yeniden yapılanma politikaları, 1980’de yaşanan askeri darbe ve ülkenin Güneydoğusunda “kamu düzenini sürdürme” amacı bu dönemdeki telekomünikasyon politikalarını etkilemiş; NATO’nun önceliklerini dikkate alan bir yaklaşım çerçevesinde altyapının sayısallaştırılması planı devreye sokulmuştur. Sabit telefon penetrasyonunun önemsenmesi ve telefon abone sayısının hızla artması, kablo ve telsiz teknolojisiyle telekomünikasyon ağının genişlemesi, uydu teknolojisiyle devlet televizyonu yayının yaygınlaştırılması gibi gelişmeler bu dönemde uygulanan geleneksel telekomünikasyon politikasının belli başlı sonuçları olmuştur (Geray, 2016a: 30-31).

    1980 darbesinden sonra göreve gelen Bülent Ulusu hükümetinin hazırlayıp devletin ilgili birimlerine dağıttığı 1983-1993 Haberleşme Ana Planı’nda sayısal iletişime verilen önem, kitle iletişimiyle ilgili bazı hizmetlerin bu kapsamda değerlendirilmesi PTT Genel Müdürlüğü’nün kitle iletişim ile ilgili işlevler yüklenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu belgeyle başlayan böylesi bir yönelim (Geray, 1994: 173) ilk olarak 12 Ocak 1989 tarihli ve 3517 sayılı yasayla gerçeklik kazanmıştır. Yasayla o güne kadar Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nun (TRT) elinde bulunan radyo ve televizyon vericileri ve kurumun 1.354 kişilik personeli PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir[30] (Yıldız, 2003: 31).

    Telekomünikasyon ile radyo-televizyon yayıncılığı bağlantısının belirginleştiği bir diğer gelişme de Türkiye’de Kablo TV yayıncılığının başlamasıdır. Uydu teknolojisi 1980’lerin ortasında çanak antenler aracılığıyla TRT dışında yayınların izlenebilmesini sağlamıştır (Pekman, 1996: 1025). Bu bir taraftan televizyon yayıncılığında TRT tekelinin kırılacağı ve ticarileşmenin başlayacağı bir sürecin ilk işaretleri olurken diğer taraftan da belediyeler gibi bazı kurumların uydu yayıncılığına yönelik girişimlerde bulunmasına uygun teknolojik ortamı sağlamıştır. Kablo TV yayıncılığı böylesi bir ortam içinde başlamış, PTT uydudan yayınları izletebilmek için Kablo TV çalışmalarını başlatmıştır (Yıldız, 2003: 31). Bu konuda ilk adım 1988’de atılmış, dönemin PTT Genel Müdürlüğü bu amaçla fiber optik kablo projesi geliştirildiğini açıklamıştır. Aralık 1988’de pilot bölge seçilen Ankara’nın Çankaya ilçesinde deneme amaçlı ilk Kablo TV yayınları başlamış; kısa süre içinde Bahçelievler ilçesini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Daha sonra PTT Genel Müdürlüğü Kablo TV yayıncılığı için TRT ile anlaşmış ve yayınları Türkiye genelinde yaygınlaştırmak için 1990 yılında bir ihale açılmıştır. Bu çalışmalar sonrasında da Kablo TV yayınları 10 ili kapsayacak biçimde gelişmiştir (Özçağlayan, 2000: 44-45).

    1990’lı yıllar, telekomünikasyon altyapısını özelleştirme girişimlerinin başladığı yıllar olmuştur. Telekomünikasyon alanında altyapıdan önce ilk olarak telekomünikasyon uç araçları pazarının serbestleştirilmesi gerçekleştirilmiştir. 1988’de PTT Genel Müdürlüğü telefon makineleri alanını serbestleştirdiğini açıklamış; TELETAŞ ve NETAŞ şirketlerinin özelleştirilmesiyle de Türkiye’de telekomünikasyon alanında ilk özelleştirmeler hayata geçirilmişti.1993’te ise altyapının özelleştirilmesine ilişkin adım atılmış; PTT’nin telekom bölümü ayrılıp şirketleştirilmiştir. Aslında bu konuda ilk girişimler 1983’de başlamıştır ve süreçte belirleyici olan aktörler de diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Bankası ve IMF olmuştur. Bu kurumlar tarafından bütçe açıklarını dengelemek amacıyla özelleştirme uygulamalarının önerilmesi ülke içinde destek bulmamış ve 1993’e kadar herhangi bir girişim sonuca ulaşmamıştır. 1992’de Dünya Bankası’nın hazırladığı ve “telekomünikasyonda tekelin kaldırılmasını, posta ve telgraf hizmetlerinin telekomünikasyondan ayrılmasını, telekomünikasyon operatörünün şirketleştirilmesini, bağımsız düzenleyici bir kurumun kurulmasını, katma değerli hizmetlerin serbestleştirilmesini, insan kaynağının geliştirilmesini ve kamu yönetiminde enformatikleşmeyi” öneren bir Türkiye raporu çerçevesinde de telekomünikasyonun özelleştirilmesi girişimleri tekrar gündeme gelmiştir. 1993’te posta ve telgraf kurulum ve işletmesinin T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü, telekomünikasyon hizmetlerinin ise Türk Telekomünikasyon AŞ tarafından verilmeye başlanmasıyla şirketleşme ve telekomünikasyon ve posta hizmetlerinin ayrıştırılması tamamlanmıştır. İlerleyen zamanda çeşitli defalar Türk Telekom’un özelleştirilmesi, hisselerinin satışı için girişimlerde bulunulmuş ama özelleştirmenin yasal çerçevesini oluşturacak düzenlemeler ya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ya da hisse satışına yetersiz teklif alınması, önerilen bedellerin yeteri kadar yüksek olmaması nedeniyle özelleştirme süreci tamamlanmamıştır (Geray, 2016a: 32-34; Geray, 2016b: 207-208; Başaran, 2010: 246).

    Telekomünikasyon altyapısının özelleştirme planına dâhil edilmesi, gerek kablolu yayıncılığın gerekse de Çukurova Grubu’na ait Turkcell ve Uzanların kurduğu Telsim gibi cep telefonu şirketlerinin medya şirketleriyle bütünleşik olarak büyümesi için uygun ortamı sağlamıştır. Türkiye’nin ilk GSM operatörü olarak 1994 Şubat’ında hizmete başlayan Turkcell kısa zamanda Çukurova Grubunun en kârlı kuruluşlarından biri haline gelmiştir. Hemen ardından rakibi Telsim 1994 yılının Şubat ayında GSM iznini alarak Mayıs’ta hizmet sunmaya başlamıştır. 2001 krizinin ardından Pamukbank’a el konulmasıyla birlikte Turkcell’de Çukurova’nın hâkimiyeti zayıflamış ve giderek de -hala çatışmalı bir alan olarak kısmi varlığını sürdürse de- Karamehmet çoğunluk hisselerini kaybetmiştir. Telsim’e ise TMSF 13 Şubat 2004 tarihinde borçlarından dolayı el konulmuştur.

    Telekomünikasyon altyapısı üzerinden verilen katma değerli hizmetler arasında olan cep telefonuna ek olarak Türkiye’de bu dönemde internet de bir diğer katma değerli hizmet olarak sunulmaya başlamıştır. 1970’lerden sonra ortaya çıkan sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerin sonucu olan bu hizmetler yaygınlaşmalarından sonra hem iletişim alanının teknolojik değişiminin somutlaştığı alanlar olmuş hem de medya endüstrisindeki sektörel yeniden yapılanmaların önemli bileşenleri olarak karşımıza çıkmıştır. Sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle iletişim teknolojilerinin hem yetenekleri ve kapasiteleri artmış hem de kitle iletişimi ile noktadan noktaya iletişim arasındaki ayrımlar aşınarak veri iletimi, kitle iletişim ve noktadan noktaya iletişim gibi farklı iletişim biçimleri aynı platform üzerinde birleşmiştir. Teknolojik yöndeşme olarak adlandırılan bu değişim yeni iletişim teknolojilerinin doğuşunu sağlamıştır. Ayrıca daha önceleri noktadan noktaya iletişim ile sınırlı olan telekomünikasyon ağı üzerinden verilen hizmetlerin çeşitlenmiş ve telekomünikasyon altyapısı da bir yeni iletişim teknolojisi olmuştur (Aydoğan, 2016: 273-274; Geray, 1994: 225).

    Teknolojik yöndeşme 1990’lardan itibaren iletişim alanında yaşanan değişimleri açıklamak, serbestleştirme ve ticarileştirme yönlü girişimleri meşrulaştırmak için en çok kullanılan kavramdır. Teknolojik yöndeşmenin olanaklı kıldığı yeni çokluortam içerik ve hizmetlerinin, sayısal iletişimin ekonomik kazanım ve istihdam yaratması beklenmiş; bu beklentinin gerçekleşmesinin de iletişim alanının sermayenin serbest dolaşımına açık bir pazar olarak biçimlendirilmesine bağlı olduğu iddia edilmiştir (Winseck, 2008; Mansell ve Javary, 2004). Küresel enformasyon altyapısı tartışmaları kapsamında iletişim ve ağ politikalarındaki sermaye yanlısı bu bakış açısı Türkiye’de de karşılığını bulmuştur. Aşağıdaki bölümde hem böylesi bir dönüşümü göstermesi hem de 1990’lardan günümüze medya endüstrisindeki ticarileşmenin, dönüşümün önemli bileşenlerinden bir tanesi olması nedeniyle internetin Türkiye’ye girişi ve medya endüstrisinin alana yatırımları aktarılmıştır.

    Türkiye’ye internetin girişi ve internet pazarının gelişimi

    Küresel bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan ağ olarak internetin Türkiye’deki tarihi geniş alan bilgisayar ağlarına kadar uzanmaktadır. 1986’da kurulan Türkiye Üniversiteler ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) sadece üniversiteler ve araştırma kurumları tarafından kullanılıp finanse edilmiştir. TÜVAKA teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kalmaya başlayınca yeni bir altyapının kurulması çalışmaları başlatılmıştır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ortaklığındaki bir proje kapmasında 1992’de Türkiye’nin internet bağlantısı sağlanmış; uluslararası internet bağlantısının gerçekleştirilmesi ise 1993’te olmuştur (Başaran, 2010: 176-177). Bu yeni omurganın yönetilmesi için aynı yıl ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından TR-NET adıyla bir organizasyon kurulmuştur. Türkiye’de interneti toplumun tüm kesimlerinin kullanabilmesini amaçlayan organizasyonun resmi olmayan bir statüsü olmuş; TR-NET’in teknik altyapısı için gerekli olan hat kirası, yönlendirici, modem, terminal gibi araçların ücretleri ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından karşılanmıştır. TR-NET omurgasının ODTÜ-Washington arasındaki yurt dışı PTT hattının kirası da yine TÜBİTAK tarafından ödenmiştir (TR-Net Ağ Bilgi Grubu, 1995: 1-2). Her ne kadar TR-NET döneminde ticari İSS’ler faaliyet göstermişse de sayıları çok az olmuştur. TR-NET döneminde internet esas olarak akademi egemenliğinde olmuş ancak bu egemenliğin tartışılması ve bir sonraki dönemin ticari ve yönetsel aktörlerinin belirmeye başlaması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir (Başaran, 2010: 178).

    TR-NET internet talebini karşılamakta yetersiz kalınca Türkiye’nin ilk ticari omurgası olan TURNET omurgası için girişimler başlatılmıştır. Omurganın kurulması için TR-NET ekibi tarafından Türk Telekom’a (TT) teknik, örgütsel ve maddi düzeyde öneriler içeren bir rapor sunulmuştur. Raporda Ankara, İstanbul ve İzmir merkezli yeni bir altyapı kurulması ve örgütsel düzeyde de internet servis sağlayıcıların (İSS) kurumsal ve bireysel son kullanıcıya hizmet satmaları tavsiye edilmiştir. Rapor, TURNET’in kurulması için devletin kaynak sağlaması ve TURNET kendisini finanse edinceye kadar da devletin maddi desteğini devam ettirmesi önerisini de içermiştir. TR-NET ekibinin önerdiği bu plan TT tarafından sahiplenilmiş ve TT, omurgayı bizzat kurma kararı almıştır. Gereken finansman için de gelir paylaşımına dayanan bir model ile Eylül 1995’te bir ihale açmıştır. İhaleyi SATKO, Sprint ve ODTÜ’nün oluşturduğu konsorsiyum kazanmış ve Mart 1996’da da sözleşme imzalanmıştır. Yedi yıl süreli imzalanan sözleşmede altyapı için gereken malzeme yatırımlarının konsorsiyum tarafından yapılması, TURNET omurgasından kazanılacak gelirin %70’nin TT’ye bırakılması ve bu payın her sene kurum lehine yükseltilmesi şartları yer almıştır. Konsorsiyum 1996 baharında sorunlar yaşamaya başlamış ve ilk olarak ODTÜ, 1997 ortalarında da SATKO konsorsiyumdan ayrılmıştır. Sprint daha sonra Alman ve Fransız ulusal telekomünikasyon kuruluşları ile birleşerek Global-One isimli yeni bir grup oluşturmuştur. TURNET omurgası Ekim 1996’da çalışmaya başlamış ve son kullanıcılar ya İSS’ler aracılığıyla ya da doğrudan TT aracılığıyla internet erişim hizmeti alabilmiştir. İSS’ler ise kendi kurdukları düğüm noktaları ve TT’nin kiralık hatları ile TURNET omurgasına bağlanabilmiştir. Bu dönemde TT hem omurga işletici hem de İSS olarak internet pazarında önemli bir aktör olmaya devam etmiştir (Wolcott, 1999: 19-21; Başaran, 2010: 274-275). Bu dönemin bir diğer özelliği de ticari İSS’lerin hizmet vermeleriyle Türkiye’de dinamik bir İSS pazarının oluşması ve ticarileşmenin başlamasıdır (Wolcott ve Çağıltay, 2001: 138).

    Zaman içinde TURNET omurgasında yükseltmeler yapıldıysa da teknolojik olarak yeterli gelmemiş ve yeni bir omurganın kurulması için girişimler 1998’de başlamıştır. Böylesi bir kararda Global-One’ın ticari beklentilerini karşılayamadığını belirterek TT ile ortaklıktan ayrılması da etkili olmuştur (Güngör ve Evren, 2002: 53-54; Başaran, 2010: 281). 1998 başında TT-NET adıyla kurulacak yeni omurga için TT ihaleye çıkmış ve omurganın 1998 Ağustos veya Eylül’de kullanıma açılacağı açıklanmıştır. Yeni omurganın hayata geçirilmesi planlanan tarihte olmamış; ihaleyi kazanan Alcatel firması ile TT arasında imzalanan sözleşme çerçevesinde TT-NET omurgası ancak 1999 yılı başında hayata geçirilebilmiştir (Ayaz, 2000: 27). Omurganın kullanılmaya başlamasında sonra Türkiye’deki internet pazarı erişim ve içerik yatırımları düzeyinde daha da gelişmiş; internet pazarındaki aktörler arası çatışmalar da bu dönemde artmıştır. TT-NET’in kapasitesinin yeteri kadar arttırılmadığı, yanlış yönetilmesi, TT’nin bir İSS ve omurga işletici olarak internetin hem perakende hem de toptan pazarında faaliyet göstermesi, uygulanan fiyat politikası, TT’nin haksız rekabet yaptığı ve pazardaki hakim konumunu kötüye kullandığı iddiaları gibi konular anlaşmazlıkların temel başlıkları olmuştur. Bu dönemin bir diğer özelliği de internet erişiminde genişbant erişim teknolojisi olan ADSL ve ISDN BA teknolojilerinin deneme amaçlı da olsa kullanılmaya başlaması ve Kablo TV şebekesi üzerinden de internet erişiminin sunulmasıdır (Güngör ve Evren, 2002: 61-62; 68-72).

    Türkiye’de internet erişimine ve içeriğine yatırım yapan ticari oyuncular Doğuş Grubu, Çukurova Grubu, Doğan Grubu, Sabancı Grubu, Koç Grubu, İhlas Holding, İş Bankası, Rumeli Holding ve Zorlu Grubu gibi büyük medya, finans ve sanayi grupları olmuştur. Bu yatırımların temel motivasyonu da teknolojik yöndeşmenin yaratması beklenen ekonomik kazanım ve geleneksel medya ile karşılaştırıldığında pazara giriş maliyetinin görece düşük olması avantajından yararlanarak yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla medya endüstrisine girebilmek olmuştur (Aydoğan, 2016: 280-281).

    Medya gruplarının internet pazarındaki konumlanmalarına baktığımızda ilk yatırımların TURNET omurgasının kurulmasından hemen önce başladığı görülmektedir. Çukurova Grubu 1995’te Superonline Uluslararası Elektronik Bilgilendirme ve Haberleşme Hizmetleri A.Ş.’yi kurarak internet erişim pazarına girmiş; Aralık 1996’da Superonline’ın web sitesini açmıştır. Superonline’ın kuruluşu için yapılan yatırımın miktarı 150 milyon dolar olarak açıklanmıştır. Grubun internet içeriği yatırımları ise haber, oyun, müzik, alışveriş gibi ilgi alanlarına yönelik portallarla başlatılmıştır. Bu çerçevede 1997’de Nethaber.com, Nisan 1998’de Superonline Shopping, Nisan 1999’da müzik portalı ve bir oyun sitesi olan geygir.com açılmıştır. Uzan Grubu’nun internet yatırımları ise 1998’de başlamıştır. İlk olarak Rumeli-Net kurularak internet erişim pazarına girilmiştir. Rumeli-Net’in internet içeriği yatırımları ise diğer medya şirketlerinde de olduğu gibi ilk olarak grup şirketleri tarafından üretilen içeriğin internete taşınması ile gerçekleşmiştir. Gruba ait olan Star televizyonu ve Star gazetesi internete aktarılmış; 2001’de de içerik üretimi alanında faaliyet gösteren Netbul’u satın almıştır. Doğuş Grubu’nun internet erişimi alanındaki yatırımı Eylül 1999’da kurulan İxir Holding A.Ş. olmuştur. İxir, ilk olarak bireysel internet erişimi pazarında hizmet vermeye başlamış; Mayıs 2000’den itibaren de chivi.com, chilek.com, nakhita.com. champiyon.com, sosyetix.com, yepnew.com, basamax.com, zakki.com ve ntvmsnbc.com gibi portallarla haber, eğlence, müzik, sohbet, alışveriş, oyun ve magazin konularında internet içerik yatırımları yapılmıştır. İhlas Grubu’nun internet erişim pazarına girişi 1996’da kurulan İhlas Net A.Ş. ile olmuş; içerik yatırımı için de grup 1998’de NetGazete adıyla bir site kurmayı tercih etmiştir. İnternet pazarına hem İSS hem de içerik sağlayıcı olarak giren bir diğer grup ise Doğan Grubu’dur. Doğan Grubu’nun internet yatırımlarını bünyesinde topladığı, “Doğan İletişim Elektronik Servis Hizmetleri A.Ş.”nin kuruluş çalışmaları 1999 yılı sonlarında başlamıştır. Şirketin kuruluşu Mayıs 2000’de tamamlanmış; E-Kolay markası altında ilk erişim paketi piyasa sürülerek şirketin portalı da açılmıştır. Doğan Grubu’nun internet pazarındaki içerik yatırımları da ağırlıklı olarak grup bünyesindeki yayınların internete aktarılmasıyla olmuştur. Bu çerçevede hurriyetim.com ve milliyet.com kurulmuş; kadın, elektronik ticaret ve eğlence içerikli başka portallar da açılmıştır. Dinç Bilgin’in iletişim alanındaki çatı kuruluşu Medya Holding ise internet alanına 1999’un ikinci yarısında Turkport ile girmiştir. Şirketin içerik alanındaki yatırımları ilk olarak, Medya Holding’in geleneksel medya alanındaki yatırımlarının sağladığı içerik için bir taşıyıcılık yapma görevi şeklinde biçimlendirilmiştir. Bu doğrultuda Medya Holding’e ait olan Sabah Online, Bir Numara Hearst Online ve ZDNet, Turkport bünyesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Turkport portalında ayrıca şehir rehberlerine de yer vermiştir. Şirket bunu yaparken, o şehirlerde yaşayan öğrencilerin sağladığı içeriğe karşılık ücretsiz internet bağlantısı sunmuştur (Aydoğan, 2016: 284-289).

    Türkiye’de sadece internet içeriği alanına yatırım yapan medya kuruluşları ise Cumhuriyet gazetesi ile Anadolu Ajansı ve ANKA haber ajansları olmuştur. Cumhuriyet’in internete aktarılması 7 Mayıs 1998’de olmuştur. Ağ ortamındaki Cumhuriyet’in ayırt edici özelliği ise basılı gazetenin tüm ekleri ve sayfaları ile olduğu gibi internete aktarılmasıdır. Ayrıca gazetenin verdiği kitaplar ve dergi ekleri de ağa aktarılmıştır. Anadolu Ajansı ise web sitesi üzerinden günlük haberlere, fotoğraflara ve İngilizce, Fransızca ve Almanca haberlere belli bir ücret karşılığı ulaşılabilmesine olanak vererek internet içeriğine yatırım yapmıştır. ANKA’nın web sitesi ise 2001’de kurulmuştur. Sitede haberlerin tanıtım yazıları yer almış tamamı ise ücretli abonelik çerçevesinde bireysel ve kurumsal abonelere sunulmuştur (Aydoğan, 2016: 290-291).

    2000’lerin başına gelindiğinde Türkiye’de internet pazarında yaşanan gelişmeler medya gruplarının internet yatırımlarını yeniden şekillendirmesine neden olmuştur. 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ve bilgisayar donanımının ve internet bağlantısının pahalı olması internet kullanımının yaygınlaşamamasının en önemli nedenleri olmuştur. Bununla birlikte internet içeriğinin ücretli hale getirilememesi ve ücretli olarak sunulan içeriğin de satılamaması, internet reklamcılığının sektörü besleyecek kadar gelişememesi, abone elde edebilmek için yapılan çok büyük bütçeli reklam kampanyaları ve erişim hizmetlerinde gerçekleştirilen fiyat düşürme savaşları Türkiye’deki medya gruplarının internet alanındaki yatırımlarından beklediklerini elde etmelerini engellemiştir. Borsaya açılarak gelir elde etme beklentisi de gerçekleşememiştir. Gerek dünyada teknoloji şirketlerinin hisselerinin hızla değer kaybetmesi gerekse de Türkiye’de teknoloji şirketlerinin borsaya açılmak için gerekli olan kar etme şartını sağlayamaması, borsaya açılarak gelir elde etme modelinin de kısa sürede iflas etmesine neden olmuştur. Bu nedenlerle medya grupları küçülmek zorunda kalmıştır. İlk olarak içerik yatırımları tasfiye edilmiş, içerik üretimi için istihdam edilen kadrolar işten çıkarılmıştır. Bazı gruplar erişim pazarından da çekilmiş; pazarda faaliyet göstermeye devam edenler ise bireysel kullanıcıdan çok kurumsal abonelere yönelik bir iş yapma modeli benimsemiştir. Ancak hiç biri internet pazarından tamamen çekilmemiş; erişim ya da içerik alanlarından en az bir tanesinde yer almaya devam etmiştir. Örneğin Doğuş Grubu İxir’i kapatarak erişim alanından çekilmiş olsa da ntvmsnbc.com portalıyla içerik hizmetine devam etmektedir. Aynı şekilde Turkport da kapatılmış, ancak grubun haber alanında yaptığı internet içeriği yatırımları devam etmiştir (Aydoğan, 2016: 292-294).

    ***

    Burada medya, telekom ve internet piyasalarıyla ilgili olarak anlattığımız öykü, bugün radikal biçimde değişmiştir. AKP döneminde dünyadaki örneklerine hiç benzemeyen bir yöndeşme pratiği yaşanmaktadır. Takip eden bölümde, popüler dile “havuz medyası” olarak yerleşen, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş bir medya ile yeni kurumları, yeni baskılama yöntemleriyle neredeyse yepyeni bir iletişim rejiminin detaylı öyküsü açıklanacaktır.

    Kaynaklar

    Ayaz, Orhan (2000). “Yatırımlarımız.” Türk Telekom Dergisi (Mayıs-Haziran): 12-15.

    Aydoğan, Aylin (2016). “İnternet’te Geleneksel Medya.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Başaran, Funda ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 270-296.

    Ayşe Hür (2015) “Devletin karanlık yüzü: JİTEM”, Radikal, 23 Ağustos, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/devletin-karanlik-yuzu-jitem-1420112/

    Azer Bortaçina (1999) “Tarık Ziya Ekinci: Kardeşim masum olduğu için öldürüldü”, Milliyet, 27 Ocak.

    Başaran, Funda (2010). İletişim Teknolojileri ve Toplumsal Gelişme: Yayılmanın Ekonomi Politiği. Ankara: Ütopya.

    Bianet (2001) “Frekans tahsisi ihalesine iptal istemi”, 20 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/medya/1876-frekans-tahsisi-ihalesine-iptal-istemi

    Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi

    Bianet (2011) “Özgür Gündem 17 yıl Sonra Yeniden; Hoş Geldin!”, 4 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/129057-ozgur-gundem-17-yil-sonra-yeniden-hos-geldin

    Bob Jessop ve Ngai-Ling Sum (2006) Beyond the regulation approach: Putting capitalist economies ın their place, Edward Elgar Publishing.

    Burcu Sümer ve Gülseren Adaklı (2010) “Public Service Broadcaster as a market player: Changingoperationalpatterns of the TRT in Turkeyunderthe AKP leadership, 2002-2010”, PublicPublic Service Media afterRecession, RIPE 2010 Conference, Londra, 8-11 Ekim, http://ripeat.org/2010/public-service-broadcaster-as-a-market-player-changing-operational-patterns-of-the-trt-in-turkey-under-the-akp-leadership-2002-2010/

    Burçin Belge (2001) “24 Ocak krizinin devamını yaşıyoruz”, Bianet, 28 Nisan, https://bianet.org/biamag/ekonomi/2020-24-ocak-krizinin-devamini-yasiyoruz

    Burçin Belge (2003) “Muzır Kurulunun icraatları”, 15 Nisan, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/kultur/18242-muzir-kurulunun-icraatlari

    CNN Türk (2012) “Aydın Doğan’dan 28 Şubat ifadesi”, 5 Ekim, https://www.cnnturk.com/2012/guncel/10/05/aydin.dogandan.28.subat.ifadesi/679399.0/index.html

    CPJ (1996) Ocak Işık Yurtçu: International PressFreedomAwards, https://cpj.org/awards/1996/yurtcu.php (erişim: 19.10.2017)

    Cumhuriyet (1987) “Zam rekoru kağıtta”, 24 Aralık (Manşet).

    Cumhuriyet (2000) “Kabloluya rakip geliyor, DigiTurk deneme yayınında”, (28 Nisan).

    Cumhuriyet (2000) “POAŞ ihalesinde ortak olanlar bu kez karşı saflardalar. Asıl yarış ise 12 Nisan’da: GSM’de de medya savaşı”, (5 Nisan).

    Cumhuriyet (2012) “Medya patronları, 28 Şubat’ı anlattı”, 5 Ekim, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/374478/Medya_patronlari__28_Subat_i_anlatti.html

    Cumhuriyet, “Dijital TV’de tekelleşmeye doğru, Doğan Grubu abone kayıtlarına bir süre önce başlanan Digital Türk ortaklığından çekildi”, 22 Nisan 2000;

    Cumhuriyet, “Dijital yayın furyası, Medya holdingleri tekelciliği daha da arttıracak sayısal yayına hazırlanıyor”, 17 Nisan 2000;

    Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor

    Ercüment İşleyen (1999) “Cinayetin rengi yeşil”, Milliyet, 27 Ocak.

    Ergun Aydınoğlu (2008) Türkiye solu. 1960-1980, İstanbul: Versus.

    Erinç Yeldan (2002) “Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler”, Praksis, Sayı: 7 (Yaz), 19-34.

    Erol Taymaz (2003) “Rekabet: Nereye Kadar? Nasıl? (7-8 Kasım 2001) başlıklı kongreye sunulan tebliğ”, Ekonomik Yaklaşım, Özel Sayı: 47, 99-105.

    Fatih Çekirge (1997) “Genelkurmay’da düşman değişti”, Sabah, 30 Nisan, http://arsiv.sabah.com.tr/1997/04/30/f01.html

    Geray, Haluk (1994). Yeni İletişim Teknolojileri: Toplumsal Bir Yaklaşım. Ankara: Kılıçaslan Matbaacılık.

    Geray, Haluk (2016a). “İdealist ve Stratejik Modeller Çerçevesinde Ağ Politikası Oluşturma Süreci: Türkiye Örneğinde Ekonomi Politik Yaklaşım.” İletişim Ağlarında Yeni Hizmetler: Kapitalist Çıkarlar, Kamusal Politikalar. Haluk Geray, Funda Başaran ve Aylin Aydoğan (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 19-49.

    Geray, Haluk (2016b). “İletişim Ağları ve Masaüstü Sömürgecilik.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Funda Başaran ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 189-215.

    Gökçer Tahincioğlu (2005) “‘JİTEM’ iddianamesi”, Milliyet, 2 Nisan.

    Gülseren Adaklı (2001) “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, D. B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı (der.) Medya Politikaları: Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Dinamikleri, Ankara: İmge, 145-205.

    Gülseren Adaklı (2006) Türkiye’de Medya Endüstrisi: Neoliberalizm Çağında Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya.

    Gülseren Adaklı (2014) “Media capital and ultra-crossmedia ownership”, Perspective, Heinrich Böll Stiftung Publication, Sayı: 8 (Nisan), 18-23.

    Güngör, Müberra ve Gökhan Evren (2002). İnternet Sektörü ve Türkiye İncelemeleri. Ankara: Telekomünikasyon Kurumu Yayını.

    Haber Vitrini (2002) “MİT Televole’nin Peşine Düştü”, 18 Ekim, http://www.habervitrini.com/haber/mit-televolenin-pesine-dustu-53216/

    Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fetullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti

    Hamit Bozarslan (2015) İmparatorluktan günümüze Türkiye tarihi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İletişim.

    Hatice Sevgi Zengin (2004) Siyasi iktidar ve ‘toplumsal hoşnutsuzluk’ : 2000’li Yıllarda Türkiye’de ‘sosyal patlama’ söylemi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Ü. SBE, Kamu Yönetimi-Siyaset Bilimi ABD, Ankara.

    I. C. Schick ve E. A. Tonak (1990) “Uluslararası Boyut: Ticaret, Yardım ve Borçlanma”, Schick, I. C. ve Tonak, E. A. (der.) (1990) Geçiş Sürecinde Türkiye içinde, İstanbul: Belge, 354-385.

    İlhan Tekeli ( 1984 ) Türkiye ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt Yayınevi

    İpek Özlem Yılmaz (2011) 12 Eylül 1980 döneminde Türkiye’de basın özgürlüğü ve sansür, Gazi Ü. SBE Gazetecilik ABD, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

    İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor

    İsmet Akça (2013) “Türkiye’de ordu-siyaset ilişkisi”, A. Demirel ve S. Sözen (der.) Türk siyasal hayatı içinde, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi AÖF, 183-190.

    Korkut Boratav (1999) “Özelleştirme, Kaynak Transferleri ve Yozlaşma”, Bilanço 98: 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, İstanbul: Tarih Vakfı, 279-292.

    Mansell, Robin ve Michèle Javary (2004). “New Media and the Forces of Capitalism.” Toward a Political Economy of Culture: Capitalism and Communication in the Twenty-First Century. Andrew Calabrese ve Colin Sparks (der.) içinde. Maryland: Rowman & Littlefield Publishers. 228-243

    Mehmet Onur Doğan (2011) “10 soruda ‘Muzır Kurul’”, Sabit Fikir, 30 Eylül, http://www.sabitfikir.com/dosyalar/10-soruda-muzir-kurul

    Muharrem Tünay (2002) “Türk Yeni Sağının Hegemonya Projesi”, çev. D. Dinler, Praksis: 5, 177-197.

    Namık Durukan (1999) “Vedat Aydın’ın eşi Şükran Aydın: Faili biliyorum”, Milliyet, 27 Ocak.

    Nedim Şahhüseyinoğlu (2005) Dünden Bugüne Düşünceye ve Basına Sansür, Ankara.

    Nedim Şener (2008) “Magazin olmasa sosyal patlama olur”, 23 Ekim, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/magazin-olmasa-sosyal-patlama-olur-ekonomi-1006818/

    Özçağlayan, Mehmet (2000). “Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Gelişimi.” Selçuk İletişim 1-2: 41-52.

    Özgür Başar (2015) “Gelelim televizyona: sayısal karasal televizyon yayıncılığında son durum”, 7 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/gelelim-televizyona-saysal-karasal.html

    Özgür Başar (2015) “Sayısal yayıncılık dünyasında son durumlar, bu kez önce radyo”, 3 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html

    Pekman. Cem (1996), “Özelleştirme Sürecinde Türk Televizyonu ya da Avrupa’yı Yeniden Keşfetmek.” Yeni Türkiye Dergisi 12: 1014-1026.

    Radikal (2011) “Ve devlet JİTEM’i resmen kabul etti”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ve-devlet-jitemi-resmen-kabul-etti-1055684/

    Radikal (2015) “Çiller döneminin ölüm listesi 20 yıl sonra ortaya çıktı”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ciller-doneminin-olum-listesi-20-yil-sonra-ortaya-cikti-1399837/

    Raşit Kaya (2009) İktidar yumağı: Medya, sermaye, devlet, Ankara: İmge.

    Sinan Sönmez (2016) “BrettonWoods, fordizmve hegemonya”, Hacettepe Ü. İİBF Dergisi, Cilt 34, Sayı 1, 43-62.

    Soner Toy (2010) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun Türkiye ekonomisi ve Türk bankacılık sektörü üzerindeki etkileri, Marmara Ü. SBE, Maliye ABD, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.

    Şenay Aydemir (2011) “İki yılda 27 çalışanı öldürüldü”, Radikal, 18 Mart, http://www.radikal.com.tr/kultur/iki-yilda-27-calisani-olduruldu-10

    TBMM Komisyon (2012) “Muzır Kurulu”, Bilgi Toplumu Olma Yolunda Bilişim Sektöründeki Gelişmeler ile İnternet Kullanımının Başta Çocuklar, Gençler ve Aile Yapısı Üzerinde Olmak Üzere Sosyal Etkilerinin Araştırılması Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, https://www.tbmm.gov.tr/arastirma_komisyonlari/bilisim_internet/docs/sunumlar/muzir_kurulu2.pdf

    Tekeli, İ. (1984) “Sunuş”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, İ. Tekeli vd. (der.), Ankara: Yurt.

    TR-NET Ağ Bilgi Grubu, (1995). Tr-Net Servislerini Kullanma Kılavuzu. Ankara: TR-Net Ağ Bilgi Grubu Yayını.

    Winseck, Dwayne (2008). “The State of Media Ownership and Media Markets: Competition or Concentration and Why Should We Care?” Sociology Compass 2(1): 34-47.

    Wolcott, Peter (1999). The Diffusion of the Internet in the Republic of Turkey. http://mosaic.unomaha.edu/TURK_PUB.pdf. Erişim Tarihi: 12. 03. 2002.

    Wolcott, Peter ve Kürşat Çağıltay (2001). “Telecommunications, Liberalization and the Growth of the Internet in Turkey.”, The Information Society 17(2): 133-141.

    Yıldız, Aytaç (2003). Bir Düzenleyici Kurul Analizi: Radyo Televizyon Üst Kurulu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

      1. Birikim rejimi terimi için ör. bkz. Jessop ve Sum, 2006; Sönmez, 2016. ↑

     

      1. Vehbi Koç, memnuniyetin ötesinde, cunta lideri Evren’e hitaben, “bundan sonrası” için direktifler içeren bir mektup kaleme aldı (3 Ekim 1980). Bkz. Sönmez, 1987: 346-352. ↑

     

      1. Her tarihsel anlatı, yazanın yaşadığı zamanla ilişkili olarak belli tercihler, belirli anımsamalar ve unutuşlar içerir. Buradaki anlatı da bir istisna olmayacak. Okuyucuların, eksik bıraktığımız yerleri, yeterince vurgulanmadığını düşündüğü kısımları hem kendi belleği, hem de bu konuda artık önemli bir külliyat haline gelen başka çalışmalarla dolduracağını umuyoruz. Elbette anlatımız, okurun her türlü eleştiri, görüş ve öneriyle geliştirilmeye açıktır. ↑

     

      1. “MGK, Başbakanlık, İçişleri, Adalet, Sağlık ve Kültür bakanlıkları, YÖK, Diyanet İşleri ve gazeteciler cemiyetine bağlı 11 üyeden oluşan Muzır Kurulu, 2001’de 497 aylık, 475 haftalık dergi ile 668 kitap, 2.508 gazete ve 403 süreli yayını müstehcen buldu.” (Belge, 2003). ↑

     

      1. 2001 krizini merkeze alan, döneme özgü sosyal hoşnutsuzlukların ve bunlarla ilgili medya içeriklerinin iyi bir envanterini çıkararak neoliberal ekonomi politikaları ile bağlantısını açıklayan bir kaynak için bkz. (Zengin, 2004). ↑

     

      1. Temmuz 1993’te Anayasa Mahkemesi tarafından siyasetten men edilen Halkın Emek Partisi yerini, bu olasılık üzerine Mart ayında kurulmuş olan Demokrasi Partisine (DEP) bırakmıştır. ↑

     

      1. Birleşmiş Milletler’e verilen taahhüt üzerine Başbakanlık’ın kontrolünde Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, devletin Kürtlere yönelik “inkâr ve imha” politikalarını somut verilerle ortaya koyuyor. Bülent Sarıoğlu (2006) “En az 800 bin kişi terör göçmeni”, Milliyet, 24 Temmuz. Raporun tam metni için bkz. http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/tgyona.shtml ↑

     

      1. 28 Şubat 2012 tarihli bir haberde o dönem Eşitlik ve Demokrasi Partisi Başkanı olan akademisyen Ferdan Ergut, bu ilişkinin altını çiziyor: “Susurluk süreci üzerinden şekillenen toplumsal bilinç…rayından çıkartıldı ve bir şeriat umacısı üzerinden dikkatler devletin içindeki çete oluşumlarından uzaklaştırıldı. 28 Şubat, Susurluk üzerine şal örttü.” Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor ↑

     

      1. Manşete çekilen bu haberin sahibi, Fatih Çekirge, diğer medya mensupları ile birlikte önceki gün katıldığı Genelkurmay Karargâhı’ndaki brifingte Genelkurmay İç Güvenlik Daire Başkanı Tuğgeneral Kenan Deniz’in sözlerini hayranlıkla aktarıyor: “PKK’nın irticayla işbirliği yaptığı ortadadır. Bu işbirliği cumhuriyetin temel ilkelerine ve niteliklerine karşı bir numaralı tehdittir. Bu anlamda, artık irtica, tehdit sıralamasında bir numara olmuştur. İran, Türkiye’de bir Cezayir benzeri yaratmak istiyor. Bir irticai rejim ihracı peşinde. Bu desteğin farkındayız.” (Çekirge, 1997). ↑

     

      1. Olayla ilgili bir kronoloji için örneğin bkz. Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi ↑

     

      1. Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fethullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti; İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor ↑

     

      1. Habere göre, gazete kâğıdının fiyatı bir yılda 266 TL’den 600 TL’ye çıkarak % 225,5 oranında artmıştır. ↑

     

      1. Burada sadece blok satışla gerçekleştirilen, bir medya grubu ile doğrudan ilişkili özelleştirmelere yer verilmiştir. ↑

     

      1. Doğan Grubu ihaleye İş Bankası ile birlikte girmiştir. ↑

     

      1. 1979’da devletten Hisarbank ve Odibank’ı satın almış olan ve aslen inşaat sektöründe varlık gösteren Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubu, 1982 yılında büyük tanıtım kampanyalarıyla Güneş Gazetesini çıkarmaya başladı. Ancak söz konusu banka felaketinin ardından gazete el değiştirdi, Hisarbank ve Odibank’ı batıran grubun patronları kişisel yaşamlarında herhangi bir zarara uğramadı ama devletin üstlendiği zarar 1991 yılı sonu itibarıyla 547 milyar TL olarak bilançoya yansıdı (Vatan, 6 Ocak 2008). ↑

     

      1. Bankanın ana ortakları: Kemal Uzan, Ayşegül Uzan, Hakan Uzan, Cem Cengiz Uzan, Yavuz Uzan. ↑

     

      1. 09 Ağustos 2001tarihinde Sümerbank hisseleri OYAK grubuna (daha sonra ING Bank oldu) devredilmiştir. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim tarihi: 24 Ekim 2017) ↑

     

      1. Bayındır Holding, Süleyman Demirel’in yakın çevresinde yer alan işadamı Kamuran Çörtük’e ait BRT’nin (Bayındır Radyo-Televizyon) bağlı olduğu gruptur. Bir süredir yayın yapamayan ve satışa çıkarılan BRT’nin lisansı, 29 Ocak 2003 tarihinde RTÜK tarafından iptal edilmiştir. ↑

     

      1. Fona devredilmeden önce ana ortakları, NTV’nin kurucusu Nergis Holding (Cavit Çağlar) ve CreditIndustrial’di. ↑

     

      1. Sonraki incelemelerde, İnterbank’ın Cavit Çağlar’ın kurduğu paravan şirketlere 250 milyon dolarlık kredi açtığı ve bu kredileri Çukurova Grubu’na aktararak satış ücretini ödediği ortaya çıktı. 1991’de Demirel’in “Bankalardan Sorumlu Devlet Bakanı” yaptığı Çağlar, Adnan Kahveci’nin “kediye ciğer emanet ettiler” sözünü doğrulayacak şekilde hem sorumlusu olduğu kamu bankalarını, hem de daha sonra satın aldığı ya da ortak olduğu özel bankaları kendi hesabına çalıştırdı. Egebank ve Etibank soruşturmaları kapsamında verilen gıyabi tutuklama kararı nedeniyle 18 Nisan 2001’de ABD’de FBI tarafından tutuklandı. 28 Nisan 2001’de Türkiye’ye getirilerek cezaevine konulan Çağlar, 6 Şubat 2002’de tahliye edildi. (Takvim, 4 Temmuz 2010). ↑

     

      1. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim: 24 Ekim 2017). ↑

     

      1. MNG Holding, TV 8 adlı bir televizyon kanalının sahibiydi. ↑

     

      1. OgerTelecom’la girdikleri ihale ile 2005’te Türk Telekom’u satın alan Hariri ailesi, % 14’lük payla Arab Bank’ın da hissedarıdır. ↑

     

      1. 1980’lerde medya piyasasına doğrudan Turgut Özal tarafından sokulan Kıbrıs’lı işadamı Asil Nadir önce Haldun Simavi ile Ercan Arıklı’ya ait medya kuruluşlarını satın almış, ancak büyük ölçüde İngiltere merkezli esas şirketi PollyPeck’teki yolsuzluklar yüzünden kısa zamanda ayrılmak zorunda kalmıştı (bkz. Adaklı, 2006: 159-164). ↑

     

      1. Abdi İpekçi aynı yılın başında, gizemini bugün de koruyan bir suikastın kurbanı olmuştur. ↑

     

      1. Doğan, 1999’da kurduğu Doğan Media International GmbH ile Almanya’daki medya yatırımlarını kurumsallaştırdı. ↑

     

      1. Medya grupları arasındaki çatışma ve çelişkiler, hem yayın içeriklerinde hem de fiili süreçlerde zaman zaman oldukça şiddetlendi. Örneğin birbirleriyle promosyon üzerinden kıyasıya rekabet eden medya grupları, ileride hasım olarak seçtikleri başka bir gruba karşı gizli kartel anlaşmalarıyla ortak hareket edebildiler. 90’lı yıllar boyunca süren bu rekabetin siyasal süreçlerle doğrudan bağlantılı bir öyküsü için bkz. (Adaklı, 2006: 241-262). ↑

     

      1. İsim hakkı nedeniyle Uzanlar Star1 adını İnterstar’a çevirmiştir (3 Mart 1992). Özal’la Uzanlar arasındaki anlaşmazlığın detayı için bkz. (Yengin, 1994: 136). ↑

     

      1. Konuyla ilgili dünyadaki gelişmeleri ve Türkiye’deki durumu düzenli olarak araştıran ve özellikle Elektrik Mühendisleri Odası’nın düzenlediği toplantılarda yaptığı konuşmalarla ve yazılarıyla kamuyu bilgilendirmeye çalışan Özgür Başar’ın bloğunu takip edebilirsiniz: http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html. YÖK’ün tez arama sayfasında frekans planlaması, frekans ihalesi, frekans tahsisi ifadeleri ile yaptığım aramadan hiçbir sonuç elde edemedim.Üstelik aramamı belli bir alanla (iletişim, siyaset bilimi, mühendislik, vb) sınırlandırmamıştım. İçinden geçtiğimiz dönemde üniversiteler ya da diğer kamu kurumları bu tür araştırmalar için elverişli yerler olmayabilir ama bu konuda (da) ayrıntılı, iyi belgelenmiş çalışmalara şiddetle ihtiyaç var. ↑

     

      1. Dönemin ana muhalefet partisi SHP yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve mahkeme devir işlemini iptal etmiştir. Ancak iktidar partisi olan ANAP herhangi bir işlem yapmamış ve oluşan yasal boşluk 1999’a kadar devam etmiştir. 1999’da çıkarılan 4397 sayılı yasayla da PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilen vericiler ve teçhizat bedelsiz olarak TRT’ye iade edilmiştir (Yıldız, 2003: 31). ↑