Etiket: #ya

  • Hepimiz Maradona’ya biraz borçluyuz!

    Bugün 45 yaş üstünde olan erkek bireylerin futbol sevenleri arasında Maradona’nın yeri çok özeldir. Uzun uzadıya burada anlatacak değilim. Merak edenler, futbol tarihinin bu ikonik karakterinin geçen yılki ölümünün ardından yazılıp çizilenlere bakabilir. Ama Maradona yalnızca saha içinde değil, saha dışında da yapabileceklerimizin bir örneğiydi her anlamda bizim kuşak için. Üstelik sahada yaptıklarının sahada kalmadığı gerçeği de var.

    Yukarıda andığım kuşaktan hemen herkes sokak maçlarında bir kez ‘Maradona’ olmuştur. Onun yapabileceklerinin insanoğlunun sınırlarını göstermesi bakımından anlamı, aynı zamanda ilham kaynağıdır da. Ve evet o da bütün hepimiz gibi bir sürü kötü ve zaaflı yanlarıyla birlikte yaşadı ve gitti. Onu tanrıdan ayıran şey de buydu. Ama 80’lerin ortasında Napoli’de ergen bir futbolsever gençseniz, 50 yıldır şampiyon olamamış takımınıza bunu bahşeden oyuncuyu tanrı katına yükseltmekte beis görmezsiniz. Ya da Margaret Thatcher İngiltere’sinden nefret etmeniz içen yeterli milyon sebepten birkaçına sahipseniz, 1986 Dünya Kupası’nın o muhteşem çeyrek finalini hatırlarsınız. Yalnızca, daha sonra “tanrının eliydi” diye attığı gole ilahi bir anlam kattığı için değil, birçoklarına göre (bu satırların yazarı da dahil) futbol tarihinin en iyi golünü de bu maçta attığı için unutulmazdır o an.

    Paolo Sorrentino’nun bu yıl Venedik’te prömiyer yapan son filmi “The Hand of God”ın bir karakterinin bu maçtan sonra yaptığı yorumdaki gibi “onları aşağılıyor”du Maradona. Bu kadar futbol dolu bir girişi İtalya’nın en İtalyan yönetmeni Sorrentino’ya lafı getirmek için yaptım. Napoli’de doğan ve 37 yaşına kadar bu ülkede yaşayan yönetmen için de Maradona çok önemli belli ki. 2015 tarihli filmi “Gençlik”te bir karakter olarak Maradona’yı da filmine dahil ederek bu sevgisini dile getirmişti. 80’li yılların ortalarında geçen “The Hand of God”ta ise kendi hayatından hareketle inşa ettiği hikayesinin önemli bir parçası Maradona. Film içinde bağımsız bir karaktere dönüşmüyor ama arka fonda, ana karakterimiz Fabietto Schisa’nın büyüme hikayesinin kurucu unsurlarından birisine dönüşüyor.

    The Hand of God

    Sorrentino, kendi hayatından yola çıkarak hem doğup büyüdüğü kente bir saygı duruşunda bulunuyor hem de genç karakteri üzerinden ülkenin dönüşümüne de ayna tutuyor. “The Hand of God”, İtalyan telaşını, neşesini, gevezeliğini, seksiliğini fazla fazla bulunduruyor bünyesinde. Aynı zamanda siyaset, din, aile gibi kurumların ağırlığı da eşit biçimde yayılıyor filmin her yerine. Yönetmen bir yandan pırıl pırıl İtalya güneşi altında zor bir büyüme hikayesi anlatırken, diğer yandan seyirciyi (ve karakterini) istismar etmekten kaçınıyor. Fabietto’nun büyüme sancıları, ona özgü bir drammış gibi anlatılmaktan çok, “işte bütün bunlar toplanıp kimliğimizi, hayatı oluşturuyor” deniyor bir bakıma.

    Belli ki, kimi yönetmenler hayatlarının belli bir anında durup, kendilerini var eden döneme, ortama ve ilişkilere bakıyorlar. Yakın dönemde yine bir başka Netflix filmi “Roma”da Alfonso Cuaron, Meksika’daki çocukluk yıllarına dönmüştü. Bu film hakkındaki haberlerde ise çoğunlukla Federico Fellini’nin 1973 tarihli “Amarcord”una atıf yapılıyor. Bu filmlerin ortak özelliği yalnızca çocukluğa değil, kente da bakması ve dönüşümünün de izini sürmesi. Örneğin Cuaron, kentte yaşananların, ülkedeki politik dönüşümün ailede yarattığı sonuçların üzerindeki etkilerini de anlamaya çalışıyordu bir yandan. Sorrentino da bir kişi olarak Maradona’nın değil ama onun varlığının önce futbol takımına, takımın başarısını ise kentte kattıklarını arka fonda gösterirken, kenti değiştiren “tanrının elinin” kendisine de dokunduğunun ayırdına varıyor belli ki.

    Bu yıl Venedik’te Jüri Büyük ödülü ve Marcello Mastroianni En İyi Genç Oyuncu Ödülünün sahibi olan yapım “İl Divo” kadar politik, “Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza” kadar aşırı değil belki ama açıkçası en samimi filmi olarak geldi bana yönetmenin. Aslında kederli bir hikaye anlatıyor olmasına rağmen, Akdenizlilere özgü neşeyi de ihmal etmiyor.

  • Bir danışıklı dövüş hikayesi: THK’ya nasıl kayyım atandı, Kurum’un içi nasıl boşaltıldı?

    Bugün ülkenin dört bir yanı yangınlarla sarsılırken, gözler ülkenin en önemli sivil havacılık kurumu olan Türk Hava Kurumu’na çevrildi. Oysa kurum henüz 2019’da saçma sapan gerekçelerle yangın ihalelerinden çekilmişti. Kurum’un başına kayyım atanması ise THK başkanının talebiyle gerçekleşmişti. O Başkan, Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin  THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesinin ardından Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından getirilen Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’ndan başkası değildi.

    THK’nın 2018 yılının Ekim ayındaki kongresiyle başlayan ve bugüne kadar gelen etkisizleştirme operasyonunun hikayesi şöyle:

    Tüm olaylar Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesiyle başladı. Bu sözlerin hemen ardından Türk Hava Kurumu’nun 2018 yılının Ekim ayında yapılan kongresine bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından Ahmet Bertan Nogaylaroğlu gösterildi. Nogaylaroğlu, kongrede THK Başkanlığına getirildi.

    KURUMU ETKİSİZ HALE GETİRDİ

    Nogaylaroğlu, göreve gelir gelmez THK’nın asli işlerinden hemen hiçbirini yapmadı. İlk olarak Sağlık Bakanlığı’nın kuduz ihalesine girmedi, Kapadokya’daki balon hizmetleri ve Sağlık Bakanlığı hava ambulans hizmetlerinde ise başarısızlıkları yüzünden sürekli ceza yedi.

    Türk Hava Kurumu’nun istifa eden yöneticilerinin iddialarına göre THK’nın en önemli gelir kaynaklarından biri olan kurban derisi toplama konusunda ise Diyanet’le sözlü bir anlaşma yaptı. İddiaya göre THK artık kurban derisi toplamayacak, Diyanet de bunun karşılığında THK’ya 20 milyon TL verecekti. THK kurban derisi toplamadı ama Diyanet de bu parayı vermedi.

    THK ÜNİVERSİTESİ DE AYNI DURUMDA

    Nogaylaroğlu başkanlığındaki THK’nın kaynakları böylece bir bir eridi. Aynı durum Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde de yaşandı. Üniversite Rektörü başta olmak üzere THK Genel Müdürlüklerine çok sayıda atama yapıldı ve rektör ile genel müdürlüklere astronomik maaşlar ödenmeye başlandı. THK bu maaşları ödeyemeyince Bankalardan yüksek faizli krediler çekti.

    Bu atamalar beraberinde büyük bir tasfiyeyi de beraberinde getirdi. THK yöneticileri ilgili kurumlara yazdıkları dilekçelerde, bu durumu dile getirdi. Kurumdaki tüm üst düzey görevlilerin yani 73 kişinin işlerine baskı ve tehditle son verildiğini, yerlerine iki katı ücretle albay ve general emeklileri kuruma alındığını belirtti.

    YANGIN SÖNDÜRME İHALESİ

    THK’nın en önemli görevlerinden biri olan yangın söndürme ihalelerinde etkisiz hale getirilmesi de işte tam bu döneme dayanıyordu.

    THK yöneticilerinin iddiasına göre Orman Bakanlığı’nın, 2019 yılının Mart ayında yaptığı yangın söndürme ihalesine THK katılmadı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, ilk ihaleye komik bir gerekçeyle katılmamıştı:

    Teminat mektubu bulamadığı gerekçesiyle!

    Orman Bakanlığı ilk ihaleyi tamamlayamadı. İkinci ihaleye de pazarlık usulü çıktı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, THK yöneticilerinin tepkisi üzerine zorlukla bu ihaleye girdi ama 2018 ücretlerinin yüzde 40 fazlası bir fiyat teklif etti.

    Nogaylaroğlu bu teklifte bulunurken, THK’nın 7 uçaklık filosunda ise sadece 2 uçak faal durumda, diğer uçaklar ise atıl durumdaydı!

    THK yöneticileri THK Başkanı Nogaylaroğlu’nun Kurum kaynaklarını arkadaşlarını getirdiği genel müdürlük maaşlarına harcadığını bu nedenle de uçaklar için yapılması gereken bakımların yapılmadığını ve uçakların atıl durumda bırakıldığını iddia ettiler.

    THK’nın Orman Bakanlığı’nın yangın söndürme ihalesini kaybetmesi 2019’da bu şekilde gerçekleşti. THK yöneticilerine göre 35 yıldır ilk kez böyle bir şey olmuştu!

    Bunun üzerine Türk Hava Kurumu yönetiminde başlayan tartışma ise bir görevden alma ile son buldu. THK Başkanı itirazlar üzerine THK’da Orman Bakanlığı’nın temsilcisi olarak görev yapan Ömer Bülent Arslan’ı görevden aldı.

    THK yöneticileri Başkan Nogaylaroğlu’nun bu tutumunu hem Cumhurbaşkanına hem de Devlet Denetleme Kurulu’na şikayet etti. THK yöneticilerinin Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta, THK’nın “bilerek ve isteyerek” Orman yangını ihalesini kaybetmesinin bir “danışıklı dövüş” olabileceği dahi belirtildi:

    “THK nın asli özdeşleşmiş görevleri arasında bulunan Orman Yangını Söndürme ihalesinde bir önceki yılın yaklaşık %40 fazla fiyat teklif etmiş, iki uçağının dışında basiretsiz yönetim nedeniyle uçakları uçamaz halde bulunduğundan ve yüksek fiyat endişesi ile Genel Müdürlükçe yıllardır sürdürülen ihalenin kazanılmaması temin edilmiştir. Bu şekilde fiyat verilmesinin bir danışıklı dövüş olabileceği de düşünülmektedir.”

    THK yöneticileri Devlet Denetleme Kurumu’na da bir yazı yazarak, Orman Yangını Söndürme ihalesine ilişkin gerçekleşen olayları bildirdi. Ama her iki kurumdan da yanıt alınamadı.

    İHALE NE OLDU?

    Orman Bakanlığı, THK’ya vermediği ihaleyi bu gerekçelerle adı sanı duyulmamış özel bir şirkete verdi. Şirketin elinde hiç uçak yok, buna karşın orman yangını söndürme helikopterleri var. THK’nın Ankara, Ege ve Akdeniz’deki yangın söndürme uçakları atıl durumda bırakılırken, tüm ihale göz göre göre bir helikopter filosuna veriliyor.

    THK yöneticilerine göre bu en büyük felaketi de beraberinde getiriyor. Çünkü, orman yangınlarında pervaneler ateşi daha da körüklediğinden ilk müdahalenin mutlaka söndürme uçaklarıyla yapılması gerekiyor. Bu ihalenin başlı başına helikopter filosuna verilmesi zaten faciaya davet çıkaran ilk adımdı.

    Orman Bakanı’nın uçakların eski olmasına ilişkin gerekçesi de kabul edilemez bulunuyor ve şöyle diyorlar:

    “Uçakların eski olması önemli değil. Önemli olan uçakların teknik bakımlarının zamanında yapılmasıdır. THK Başkanı, uçak bakımlarına yeteri kaynağı ayırmadı. Uçaklar bakımsız kaldığı  için atıl durumda bırakıldı. Ama buna karşın uçaklar için görevlendirilen yer personeli ve pilotlara her ay düzenli maaşları yatırıldı.”

    İSTİFALAR

    THK yönetimini, başta Orman Yangını Söndürme ihalesi olmak üzere çok sayıda ihalede etkisiz ve başarısız kalan THK Başkanı Nogaylaroğlu’nu protesto etti.

    Bu süreçte THK’nın

    12 Yönetim Kurulu asil üyesinden 9’u 11 yedek üyesinin 11’i,

    Disiplin Kurulu’nun 5 asil üyesinden 5’i 5 yedek üyesinden 4’ü,

    Denetim Kurulu’nun da 3 yedek üyesinin 3’ü istifa etti.

    İstifalar nedeniyle Dernekler Yasası’na göre THK’nın hemen olağanüstü kurultaya gitmesi gerekiyordu. Haziran ayında istifa eden THK yöneticileri önce Noter’den olağanüstü kurultay ihtarnamesi çekti ardından Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme davayı kabul edilebilir buldu.

    THK Başkanı Nogaylaroğlu Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak tedbir istedi ve Mahkeme aynı gün tedbir kararı aldı. Böylece Olağanüstü Kongre süreci durdurulmuş oldu.

    VE KAYYUMLAR…

    Nogaylaroğlu, 28 Haziran günü istifa eden Yönetim Kurulu üyelerinin istifasını kabul etmedi ve 1 Temmuz günü bu isimleri görevden aldığını ilan etti. 4 Temmuz günü de İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak ‘görevden aldığı’ yönetim kurulu üyelerinin yerlerine kayyım atanmasını istedi.

    Kayyım atama talebi kabul edildi ve THK önce içi boşaltılıp, ardından bir kayyım yönetimine girmiş oldu.

  • İngiltere’nin UEFA’ya baskısı gerçekleşir mi?

    UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’da oynanacağı açıklanmıştı…

    İki İngiliz takımı Chelsa ve Manchester City karşı karşıya gelecek…

    Ancak…

    Şimdi rüzgar tersine esmeye başladı…

    Pandemi süreci her şeyi değiştireceğe benziyor…

    İngiliz hükümeti harekete geçti. Türkiye’nin seyahat konusunda kırmızı listede yer aldığını, Şampiyonlar Ligi finalini iki İngiliz takımının oynayacağını belirterek İngiltere’de oynanması için harekete geçti……

    Her iki takım taraftarlarını İstanbul’a gitmemesi konusunda da uyardı…

    Bu gerçekleşir mi…

    Bilemeyiz…

    UEFA’daki gücümüze bağlı…

    İngiltere harekete geçtiğine göre sıkıntılı bir süreç yaşayacağımız gerçek. Bu konuda Türkiye Futbol Federasyonu güvence veriyor…

    UEFA bu konuda henüz net değil…

    Türkiye’deki pandemi koşullarını yakından takip ediyor…

    İstanbul’da covid vakası fazla olduğu için, sporda öncelikle sağlık düşüncesiyle Şampiyonlar Ligi finalinin Türkiye’nin elinden alınma noktasına geldiği bir gerçek.

    Türkiye, covid konusunda süreci iyi yönetemediği için futbolda en büyük organizasyon olan Şampiyonlar Ligi finali elinden alınmak üzere…

    Avrupa futbolunun patronu da Türkiye’deki son dönemlerdeki antidemokratik uygulamaları göz önünde tutuyor…

    UEFA siyaset dışı denilse de orada koltukta oturanlar kendi ülkelerinin önerisini de dinlemek zorunda.

    Avrupa’nın hak, hukuk, adalet, basın özgürlüğü konusunda Türkiye’ye bakış açısı belli…

    Spor barış, kardeşlik, din, dil, ırk, cinsiyet gözetmediği için pandemi sürecinde atılan adımları beğenmeyen, Türk futboluna siyasetin egemen olduğunu yakinen bilen Avrupa ülkeleri, futbolda şampiyonlar liginin İstanbul’dan alınması konusunda da UEFA’ya tam destek verecektir…

    Avrupa ülkeleri özellikle İngiltere kendi ülkesinin takımlarını ve izin çıkması halinde katılacak taraftarlarının sağlığını riske atmak istemiyor…

    Gelen haberler bu doğrultuda…

    Futbolda, Avrupa futbolunun en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi firnaline ev sahipliği yapmak bir prestijdir…

    Bu prestij elimizden alınacak gibi görünüyor…

    Her alanda olduğu gibi Türkiye futbolda da Avrupa’da yalnızlığa itilmek isteniyor…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için atılan adımlar da bunun bahanesi…

    Acaba neden…?

    İşte bu sorunun yanıtı iktidarın izlediği politikalarda yatmaktadır…

    Ne diyelim…

    Pandemi bahane…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için yapılan çalışmalar şahane…

    İngiltere’nin UEFA’ya baskısı sonuç verdiği takdirde futbolda da yalnızlığı yaşayacağız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Pandemide de; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

    COVID-19 pandemisinin Türkiye’deki hikâyesinde bir yılı doldurmak üzereyiz. “Maske-mesafe-hijyen” olarak kodladığımız korunma önlemleri dışında, salgından kurtuluşumuzun tek (ya da en etkili) yolunun aşı olduğu geniş bir kesimce artık kabul edildi. Aşı bulundu mu, bulunacak mı, yaptıralım mı, yaptırmayalım mı, tereddüt mü edelim, ret mi edelim derken iş geldi yine en bildiğimiz yere dayandı: (Aşı) eşitsizliği, (aşı) ayrımcılığı!

    Halk sağlığı uzmanları uzun süredir aslında bu başlığa dikkat çekmekteydiler. Gelişmiş ülkelerin hızla kendi vatandaşları için aşı temin etmesi, nüfusun üzerinde aşı stoklanması gibi örneklere karşılık aşı tedarikinde sorun yaşayan ülkelerin çokluğu, lisans anlaşmaları, aşıda patent gibi uygulamalar yaşanacak ayrımcılığın, eşitsizliğin habercisi gibiydi.

    Hatta bu doğrultuda, geçtiğimiz yıl Nisan ayında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Komisyonu tarafından, COVID-19 teşhisine, tedavilerine ve aşılarına yenilikçi ve eşit erişim sağlamak amacıyla hükümetleri, küresel sağlık kuruluşlarını, üreticileri, bilim insanlarını, özel sektörü ve sivil toplumu bir araya getirmek üzere bir eylem programı açıklanmıştı. Programın, COVID-19 aşılarının geliştirilmesini ve üretimini hızlandırma, dünyadaki her ülke için adil ve eşit erişimi garanti etme amacına odaklanan ayağı ise COVAX olarak adlandırılmıştı.[1]

    COVAX’ın ilk olarak 2021 yılı Şubat ayında Latin Amerika ve Karayipler’de aşı dağıtımına başlayacağı açıklandıysa da şu ana kadar bu bölgelerde aşı dağıtımına başlanmadı.[2] Afrika’da ise aşıya erişim konusunun çok daha yavaş ve güç ilerlediği biliniyor.[3] Ülkelerin kendi vatandaşları arasında aşıya erişim konusunda yaşadıkları eşitsizlikler, mülteciler, sığınmacılar gibi grupların durumları da bu tabloya dâhil.

    Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, COVID-19’a karşı geliştirilen aşıların dünyadaki dağılımının eşit ve adil olmadığını kabul ederek, bu konudaki “endişelerini” dile getirdi. BM Güvenlik Konseyi’nin COVID-19 ile mücadele için düzenlenen oturumunda konuşan Guterres, üretilen dozların yüzde 75’inin sadece 10 ülkeye gönderildiğini, 130 ülkeye ise bugüne kadar tek bir doz bile aşı ulaşmadığını belirtti. Guterres, “aşı dağılımında eşitliğin sağlanması, küresel topluluğun önündeki en büyük ahlaki sınav” ifadesine vurgu yaptı.[4]

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın önceki akşam yaptığı açıklama ise bu kaygı ve uyarılardan Türkiye’nin de azade olmadığını ortaya koyan tehlike çanı gibiydi: “Daha kat edilmesi gereken yollar var önümüzde. Aşı tedarikinde her an sıkıntı yaşanabilir. Deyim yerindeyse aşı kıtlığı yaşanan bir zamandayız.”[5] Sağlık Bakanı “en güvenli olanının kendi aşımıza sahip olmak” olduğunu belirtiyor ama altını çizdiği “sıkıntı” ve “kat edilmesi gereken yollar” iç açıcı ifadeler değil.

    Evet, bu ahlaki bir sınav olarak değerlendirilebilir. Daha doğrusu, kapitalizmin yarattığı ahlaki çöküşün somut bir şekilde gözümüzün önüne serildiği tablo bu. Ahlaki sınavı, burada tarafımızı ortaya koyarken vereceğiz.

    Pek çok salgının görülmesinin beklendiği bir yüzyılda COVID-19 aşıları ülkelerin sağlık endüstrileri açısından büyük bir “dayanak” oluştururken, egemen güçler tercihini nereden yana kullanabilir? Neden COVID-19 aşılarında patent koruması halen kaldırılmadı? Süreç böylesine eşitsiz ve ayrımcı bir tablo içinde ilerlerken pandemiden kurtulabilmek mümkün mü?

    Diyelim ki İsrail, ülke nüfusunun tamamını aşıladı; Filistin’de aşı yapılmadığı müddetçe pandemiden kurtulmuş mu olacak? Diyelim ki Kanada, ihtiyacı olanın 5 misli aşıyı stokladı; dünyada hâlâ aşıya erişmemiş olan 130 ülke varken, salgından korunacak mı? Diyelim ki Almanya, Pfizer-Biontech aşısının üretimini bir çırpıda 5 misli artırdı; patent koruması var oldukça bunun kime faydası olacak?

    Türk Tabipleri Birliği’nce geçtiğimiz hafta çevirim içi olarak düzenlenen “Aşı Hakkında Merak Ettikleriniz”[6] başlıklı panelde konuşan TTB COVID-19 İzleme Kurulu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova ısrarla altını çizdiler:

    “Aşılama, hızlı, etkin, adaletli bir şekilde yapılmadığında, dünyanın farklı yerlerinde bu sorun çözülmediği müddetçe, daha kuvvetli ve farklı koronavirüs aileleri insanda hastalık yapma potansiyeli ile karşımıza gelebilir. COVID-19 aşısında patent koruması kaldırılmalı, ihtiyaç duyulan 70 milyar dolar hızla ayrılarak, 6 ay – 1 yıl içerisinde ayrımsız ve adaletli bir şekilde aşı dağıtımı yapılması sağlanmalıdır.”

    Aksi halde, pandemiden tek başına kurtuluş olmayacak.

     

    [1] https://www.gavi.org/vaccineswork/covax-explained

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55794720

    [3] https://www.bbc.com/news/56100076

    [4] https://www.dw.com/tr/bm-genel-sekreteri-130-%C3%BClkeye-hi%C3%A7-a%C5%9F%C4%B1-ula%C5%9Fmad%C4%B1/a-56603614

    [5] https://www.okuhaber.com/video/6531360/asi-tedariginde-her-an-aksaklik-yasanabilir-saglik-bakani-fahrettin-koca-bedava-asi-iddialarina-yanit-verdi

    [6] https://www.youtube.com/watch?v=c0koStHVLCk