Etiket: #Türklük

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 3

    “Liberal düşünceyi niteleyen metodolojik bireycilik, kolektif kimliklerin doğasını kavramaya olanak tanımaz”[1]

    “Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.”[2]

    Doksanlı yıllarda Türkiye takımları arasından özellikle Galatasaray Avrupa’da büyük başarılar gösterirken, her ergen Türk genci gibi ben de hiç yoktan takım tutmaya başlamıştım. Hiç yoktan diyorum, zira ailede futbol taraftarlığı pek yoktu. En yakınında rekabet edecek, didişecek, birbirini kızdıracak birileri olmadığı zaman takım tutmanın da bir anlamı olmadığından olacak, ben de sanırım fazla ilgi duymadım futbol taraftarlığına. Ama Galatasaray’ın başarılarının yarattığı bu çekime ben de kısa süreliğine de olsa kapılmış bulundum. Babama bu heyecanla “baba sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduğum zaman aldığım “ben ekmeksporu tutuyorum, sen de ekmeksporu tut bence” yanıtı, takım tutma konusundaki tutkuma her zaman ket vurdu. Bu nedenle asla tutkulu bir taraftar olamadım, futbolda da çok becerikli olmadığım için bu sporla aramda her zaman mesafeli bir ilişki oldu. Yanlış anlaşılmasın lisede iyi bir basketbol ve iyi bir voleybol oyuncusu olarak okul takımının etkili oyuncuları arasında bir yerim hep oldu. Ancak babamın “ekmek spor” tabiri nedeniyle bu oyunları oynayan takımları da her ne kadar kendim iyi oyuncu olsam da tutkulu şekilde takip etmedim. Neyse mevzunun spor olduğu sanılmasın. Tam da tutkulu bir takım taraftarı ya da spor takipçisi olmadığım için spor konusunda yazı yazacak haddim olmadığının farkındayım. Şu anda bana Fenerbahçe’nin kalecisinin kim olduğunu sorsanız bilemeyecek kadar alakasız biriyim bu konuda.

    Bu takım tutma konusuyla ilgili olarak karşılaştığım bu heves kırıcı “ekmekspor” tabirinin sanırım biri takım tutmanın anlamsızlığına ve lüzumsuzluğuna göndermede bulunan diğeri de “ne olursa olsun bir tarafı tutma, ortalarda dolan” tavsiyesine yaslanan apolitik tavrı benimsemem gerektiğine dair emrivaki olmak üzere iki iması vardı. Aslında birinci tavsiye imanın ötesinde düpedüz emirdi. Takım tutma gibi lüzumsuz bir meşgale yerine, daha “faydalı” işlerle iştigal etmem yönünde emir gücünde tavsiyeydi bu. Bu bir yönüyle elbette anlaşılır. Takım tutma konusunda aşırıya gittiğiniz zaman, başka işlerinizi bir yana bırakıp takımınızın faaliyetlerini izlemeye zaman ayırmanız gerekiyordu. Dahası futbol taraftarlığının da bizzat apolitikliği besleyen bir yanı yok mudur? Portekiz’in uzun soluklu diktatörü Salazar’ın yönetim mottosu üç F’ye (três F) dayanmaz mı? Spor, eğlence ve dini ifade eden bu Futbol, Fado ve Fatima üçlüsü bir anlamda kitleleri apolitikleştirip dilediği ideolojiyle etkileşime sokmak için uydurulmuş ideal bir bilişsel simya değil miydi? Futbol fanatikliği apolitikliğin en bilinen özne biçimlerinden birisi değil midir? Elbette babamın bahsettiği “ekmekspor” ifadesinin, bir yandan futbol fanatikliğinin insanı gerçek ihtiyaçlarını ayırt etmekten uzaklaştırdığı gibi bir iması varken diğer yandan da kolektif bir iradeyle kendi iradesini birleştirme arzusunun beyhudeliğine de göndermede bulunuyor. Bu ise idealde saf bir bireyciliği, ideal olmayan durumlarda yani arızi ve krizli anlarda da bireyciliğin parantez içine alınıp hegemonik olanla iradesini kolayca birleştirebilmeyi, yani saf bir pragmayı vazediyor. İşte tam da bu nedenle zannedildiği gibi apolitik, politikadan uzak ya da politikasız özne değil, belki de en politik var oluşun vücut bulduğu ve sırf kendi yaşamına ve çıkarına odaklandığı için de araçsal aklın güdümünde bir Politik öznedir.

    EN YAYGIN KİMLİK

    Günümüzde apolitiklik en yaygın kimlik haline gelmiştir. Apolitiğin politik kimliği hem konforlu hem de yüzergezerdir. Konforu her tarihsel ve konjonktürel koşula uyum sağlama kapasitesinden kaynaklanır. Tam da bu uyum kapasitesini işte yüzergezerliğinden alır. Apolitiğin kimliğindeki yüzergezerlik onun konjonktürel olarak hegemonik olan başka başat kimliklere kolay lehimlenebilmesinden kaynaklanır. Aslında bu bir eklemlenmedir, ancak buradaki bu eklemlenmeyi lehimlenme olarak tanımlamak daha yerindedir. Zira eklemlenme nispi bir sabiteye ya da istikrara göndermede bulunur. Yani en azından belli tarihsel konjonktür içinde, belli bir süreliğine de olsa başka kimliklerle ortak idealde buluşabilmeye. Lehimlenme ise, apolitikliğin özünü oluşturur. Tarihsel, konjonktürel veya belli bir rasyonele dayalı bir ideal birleşimi değildir apolitikliğin hegemonik olan diğer kimliklerle lehimlenmesi. Her an, her koşulda, dakikalar içinde dahi değişebilir apolitiğin hangi kimlikle, hangi koşullarda ve hangi derinlikte lehimlenebileceği. Yüzergezerlik apolitiğe böyle esnek bir hareket alanı sunar. Bu nedenle de geniş kitleleri kendine kolayca çeker bu öznellik hali.

    APOLİTİĞİN POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ

    Apolitik, ilk bakışta Türk olmayabilir, ama gerektiğinde ve egemenler Türklüğün altını kalınca çizdiği zaman en koyu Türk olup çıkar. Apolitik, karşınıza ilk çıktığında Müslüman da olmayabilir, ama egemen ve egemenin makbul dinbazlarının dindarlığa dair getirdiği tanımlar, geniş kitlelerin önünde yerli yersiz konuşularak temaşa edilmeye başlandığı zaman, din ve inanç apolitiğin hayatının vaz geçilmez unsuru haline gelebilir ve apolitik en koyu dindar olarak çıkabilir karşınıza. Apolitik erkekliğini o kadar da önemsemeyebilir genel olarak; ancak lider masaya yumruğunu vurduğu zaman, erkekliğini gösteren bütün simgesel nesneleri gözüne gözüne soktuğu zaman, apolitiğin erkekliği aklına birden düşüverir ve erkekliğini göstermeye heves edeceği ilk kişiler karısı ya da kızları olur. Apolitiğin anneliği o kadar da mühim bir şey olmayabilir sıradan gündelik hayatında, ancak egemenler, savaşa giden gencecik evlatlar patır patır ölmeye başladığında ve bu ölümlerin nedenini makul bir şekilde açıklamaktan uzak hale geldiğinde, birden bire annelere seslenir “sen ne yüce bir annesin ki eeyy Türk annesi…” diyerek. Bu sesleniş, apolitiğin anneliğini depreştirir ve evlenmeyi, standart bir aile kurmayı, çocuk doğurmayı reddeden bütün kadınlara, hemcinsine ilgi ve aşk duyan bütün erkek ve kadınlara bu annelik konumundan saydırmaya başlar. Apolitik normal koşullarda, etrafında hangi ırktan, hangi dinden hangi mezhepten kişilerin yaşadığına pek de aldırmaz. Elbette her ortalama apolitik yanında yöresinde kendine benzer tiplerin var olmasını ister o başka. Ancak misal küçük üretici bir apolitik çiftçi tarlasında, bağında bahçesinde hangi milletten işçinin çalıştığıyla pek ilgilenmez. Onun ilgilendiği, meyvelerin berelenmeden toplanabilmesi, tarlasının tek bir ot zerresi kalmadan tertemiz çapalanabilmesidir. Bu işlerin eksiksiz ve ucuz yollu yapılması halinde bu işleri kimin eksiksiz yaptığına bakmaz apolitik küçük üretici çiftçi. Onun küçük dünyasında, hayatına giren kişilerin ne ya da kimler olduğunun önemi yoktur. Ne var ki, egemenler arasından bazıları, göçmenleri işaret edip “bunlar ekmeğimizi elimizden alıyor, bunlara hastanelerde en özel muameleler yapılıyor, bunlar ırkımızı, nüfusumuzu, toplumumuzu bozuyor” demeye başladığı zaman, apolitik küçük üretici çiftçinin “Müslüman, Türk ya da vatansever, milliyetçi, yerlici, millici” olduğu aklına düşüverir. İşte bu aklına düşmeyegörsün, apolitik küçük üretici çiftçi en militan ve en yabancı düşmanı politik özneye dönüşüverir.

    HER EGEMENİN ARZU ETTİĞİ POLİTİK ÖZNE: APOLİTİKLER

    Apolitiğin politik kimliği hamur kıvamındadır. Geçtiği ele göre şekil alır. Tam da bu nedenle her egemenin arzu ettiği politik öznedir apolitik. Politikaya bulaşmaz, ama her an girdiği politik kabın şeklini alarak o kabın en ufak bir deliğinden çıkarak akacak yerini hızla bulur. Politikaya bulaşmaz, ama egemenin işaret ettiği düşman politik kimliklere demediğini, etmediğini bırakmaz. Politikaya bulaşmaz, ama egemen düşman bellediği siyasi ya da sivil aktörlere eziyet ederken, kenardan izler, “nasılsa beni ilgilendiren bir durum yok, onlar da o kadar seslerini çıkarmasaymış canım, erken öten horozun başı elbette kesilir” gibi sinik yorumlar yaparaktan. Politikaya bulaşmaz, cesur politik yorumları çoğu zaman dinlemekten ya da okumaktan bile imtina eder, ama egemen “milli çıkar” diye bir olayı tanımladığı anda koşarak destek olabilir. Milli çıkar söz konusu olduğu zaman akan sular durur, “İsrafil surunu urur, mahlûkat yerinden durur”[3]; gerekirse sahte olduğuna aldırmaksızın Dolar yakar, gerekirse en halisinden portakal bıçaklayabilir. Politikaya bulaşmaz, egemenin politika uğruna muarızlarına yaptığı tüm eziyetleri değerlendirirken, egemene kızmak yerine, eziyet görenlere köpürür, hiçbir şey yapamazsa kendi kendine söylenir, kendine bilenir. Çünkü apolitik, potansiyelinde olan fakat bir türlü edimsel hale geçiremediği bütün politik faillik hayallerini içine atmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluluk onda bir türlü başa çıkamadığı bir suçluluk duygusuna yol açar. Bu suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en kolay yolu ise buna engel olanlarla mücadele etmek değil, onlarla mücadele edenlere düşman kesilmektir. Çünkü insan türü özgür ve mutlu olmayı çok ister, ancak bunun için mücadele etmek zordur. Bu zorlukla baş etmek için mutlu ve özgür olanların mutluluk ve özgürlüğüne haset duyar. Çoğu politik kimliğin temelinde işte bu haset yatar. Apolitik, bu hasedi içinde en çok taşıyan ve biriktiren politik öznedir. Zira apolitik, aslında kendine özgü bir var oluş halini hiç tatmamış, hep bir parazit gibi başka kimliklere tutunma deneyimiyle idare etmek durumunda kalmıştır. Bu nedenle apolitik içinde bitmez tükenmez bir haset ve hınç barındırır. İşte egemenler de apolitik kitlelerin içindeki bu hınç ve haset rezervinden en iyi şekilde yararlanmasını bilirler.

    [1]ChantalMouffe (2010). Siyasal Üzerine, (Çev. Mehmet Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 19.

    [2]Byung-Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın Türk Köylüsü adlı bölümünden.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kutsal ve mazlum

    Unutulmaz barış güvercini Hrant Dink’in anısına

    Ülkemizde kutsal değerlere saldırı adı altında bir cürüm icat edildi uzun zamandan beri. Kutsal değerler, evet. Saldırı fiili ile kutsal değer tamlamasının bir araya gelmesi çok garip değil mi sizce de? Saldırı fiili haddizatında canlı bir varlığa yönelmez mi? Misal hamile bir hemşireye, sokakta mini etekle dolaşan bir kadına, hastasını “özenli” muayene etmedi diye doktora, oruç tutmayan bir insana, İstiklal Marşı okunurken saygı duruşunda durmayan “saygısız”a, yönetici ve siyasetçiler konuşurken protesto etmeye kalkışan “densiz” bir yurttaşa yapılmaz mı saldırı genellikle? Genellikle de bu saldırıları “kutsal değerlerimize” saldırdılar diyerek kıyameti koparan, devletini, milletini, liderini, “canından çok sevenler” yapmaz mı?

    Kutsal değere saldırı yapılır mı açıkçası ben emin değilim. Kutsal değere saldırı yapıldığı zaman bunun hukukta bir karşılığı var mıdır? Kutsal değer saldırı sonucunda neresinden yara alır, adli tabibe gitse misal kutsal değer nasıl bir rapor alır? Misal iş göremezlik raporu alması imkân dâhilinde midir kutsal değerin? Birisi kutsal değere saldırdığı zaman değer olmaktan çıkar mı? Aldığı yara sonucunda birilerinin değeri olma yeteneğini kaybeder mi? Kutsal değer, misal ölür mü? Canlı bir şey midir kutsal değer? Misal Türklük, Müslümanlık, erkeklik, bir kutsallık halesiyle etrafı sarılmış “değerler” olarak canlı varlıklar mıdır? Bu değerlere saldırı düzenleyen birileri bu değerlerin canını alıp, yok edebilir mi? Müslümanın kutsal bildiği ya da kutsallık atfettiği bazı “değerler” neden bu kadar saldırıya açıktır. Ayrıca bu değerlere düzenlenen saldırılar sonucunda neden çok çabuk kutsiyetine halel gelir değerlerin? Bu değerler, birilerinin yaşamını kolaylaştırmak, konfor alanlarını genişletmek ve tabi ki birilerinin günahlarını, suçlarını, adaletsizliklerini kapatmak için kullanılan kalınca perdeler olabilir mi? Bu sorular fena halde kafamı kurcalıyor uzun zamandır.

    KUTSAL İLE MURDAR ARASINDAKİ KOLAY GEÇİŞ

    İlk defa kutsal ile murdar arasındaki geçişliliğin ne kadar kolay olduğunu antropoloji çalışmalarında okuduğum zaman bu soruları sormaya başlamıştım açıkçası. Freud’un Totem ve Tabu kitabı beni kutsal konusunda aydınlatan ilk metinlerdendir. Hala okumayanlara hararetle tavsiye ederim. Kadına, anneliğe, kadının namusuna yüklenen kutsallığın da nasıl çok çabuk ve kolayca murdar ile yer değiştirebildiğini ise yine çağdaş feminist kuramlara dair bazı metinleri okuduğum zaman anladım. Velhasıl kutsallık denen şeyin haddizatında kurban ve şiddet kavramlarıyla da[1] çok yakından bağlantılı olduğunu iyiden iyiye anladım. Bunu anlamam, bütün kutsallıkların aslında bir yapıntı olduğu gerçeğini iyice anlamamı sağladı. Zira zaten her ne kadar Türkçe’deki kutsallık sözcüğünün kökü öz Türkçe olan “kut” sözcüğünden geliyor olsa da, Latince’den kök alan sacer sözcüğünün karşılığıdır çağdaş Latin kökenli dillerdeki kutsal sözcüğünün karşılığı. Elbette kutsal sözcüğünü tanımlayan başka sözcükler olsa da “sacer” sözcüğüdür asıl ve bu sözcüğün bir başka anlamı kurban etmek veya feda etmektir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde de kutsal sözcüğü “tapınılacak veya yolunda can verilecek mukaddes, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış olan, Tanrısal olan” şeklinde tanımlanır. Anlaşılan bütün dillerde kutsalın ikinci düz anlamı uğrunda can vermek, yani kurban vermek ya da kurban olmaktır. Bu durumda, kutsal sözcüğü karşımıza ayrılmaz bir muarızını da çıkarıyor demektir. O da mazlum. Uğruna can verilecek kutsalın olduğu yerde o canı vermeye hazır mazlumlar her zaman bulunuyor zira. Şimdi bu yazdıklarımdan yola çıkarak hiçbir kutsalı tanımadığım, hiçbir kutsalın saygıyı hak etmediğini düşündüğüm çıkarılmasın. Ben sadece kutsal değerlerin arkasında ne gibi şeyler sakladığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Yoksa herkesin kutsalı kendisine; tıpkı Kafirun suresinin ilgili ayetinde “senin dinin sana benim dinim bana” denildiği gibi.

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Türkiye’de yeni moda deyimle mütedeyyinlerin, ama asıl olarak Müslüman-Türklerin kutsal değerleri neden bu kadar değerli ya da kırılgandır? Neden Müslüman-Türkler, kendi dinlerine yapılan herhangi bir eleştiriyi, espriyi, şakayı, maytap geçmeyi çok ciddiye alarak “kutsallarına saldırı” olarak algılıyorlar da, kendi inandıkları dinin dışında dine ya da tanrıya inanan başkalarına her türlü saygısızlığı, hor görmeyi, hatta o kişi ya da toplulukları katletmeyi mubah, hak, hatta bir ödev sayabiliyorlar? Mesela neden bir Hristiyan’a rahatlıkla Gâvur ya da Kâfir diyebiliyorlar? Misal bir agnostikle kolayca dalga geçebiliyorlar, inancından dolayı et ve süt ürünü yemeyi tercih etmeyen bir vegana neden ısrarla et yedirmeye çalışabiliyorlar? Örneğin çocuğunu sünnet ettirmeyi reddeden bir ebeveyne neden ısrarla akıl vermeye çalışabiliyorlar, bir ateiste ipe sapa gelmez yaratılış mitosunu destekleyen örnekler vererek onu tekrar hidayete erdirmeye çalışıyorlar? Hatta çok seviyorsa bir ateisti inanan bir arkadaşı, neden kolayca “senin tekrar Allaha inanman için Allaha dua ediyorum” diyebiliyor? İyi niyetle edilen bu duanın kendisinin bile bir hakaret olabileceğini neden akıl edemiyor bir inançlı kişi? Neden Yunus Emre’nin “yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözünü kendi inancına şiar edindiğini iddia eden bir mütedeyyin, düşmanı bellediği biri-birilerine kolayca “Ermeni-Rum dölü” diyebiliyor? Neden Ermeni ya da Rum olmayı var oluşun bir arızası olarak görebiliyor bir inanmış Müslüman? Hani Müslümanların Peygamberi “âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti? Âlemlere rahmet olan bir dinin peygamberine inanmış bir Müslüman, nasıl tamamen doğduktan sonra koyulmuş bir adı, etnik kimliği ya da başka dine inanan bir insanı düşman olarak kodlayabiliyor? Bu âlemler, acaba inanmış Müslümanın bilişsel ufkuyla sınırlı olabilir mi? Bu ufkun genişlemesi için ne yapmak gerekir ki?

    Bu ufku daraltan şeyin asıl olarak bilinmezlik ve kültürel çoraklık olduğunu aslında içten içe hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da, pek çoğumuz bu sebebin altında yatan tarihi gerçekleri çoğu zaman inkâr etmeyi tercih ediyoruz. Bu tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkaran Kulüp dizisi gibi popüler kültür ürünleri gündeme bir kıyısından ilişmeye çalıştığı zaman bu gerçeklik hatırlanıp, “vah tüh” denilip sonrasında büyük bir unutuşa terkediliyor. Çünkü unutmak, yüzleşmekten de kabullenmekten de daha kolay. Yüzleşmek kafa yormayı ve alışıldık ezber ve kodların dışına çıkmayı gerektiriyor. Alışıldık kodlarla düşünmek ve davranmak içimize işlemiş olan bilişsel tembelliği daha çok pekiştiriyor.

    TÜRKÇE KONUŞAN ORTODOKS-TÜRKÇE KONUŞAMAYAN MÜSLÜMAN

    Misal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir zamanlar İmparatorluk toprağı olan Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde Türkiye sınırları içinde yaşayan ve sapına kadar Türk olan ve çoğu belki de tek bir kelime Rumca bilmeyen ama Yunan alfabesiyle Türkçe okuyup yazan Ortodoks Karamanlı Türklerinin Yunan vatandaşı sayılarak Yunanistan’a gönderildiğini kimler biliyordur?[2] Bu tarihsel gerçeklikten de yola çıkarak Mesut Yeğen, Kurtuluş Savaşı’nın ardından ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkçe konuşan Ortodoks azınlıkların Türk vatandaşı sayılmazken, Balkanlar’da yasayan ve Türkçe konuşamayan Müslümanların doğrudan doğruya Türk vatandaşlığına kabul edilmesini Türklük tanımının nasıl Müslümanlıkla bitişik düşünüldüğü iddiasını temellendirmek için örnek olarak verir. Böylece Yeğen, Müslüman-olmaklık”ın Türklüğü başarabilmenin, Türk olabilmenin anahtar unsuru iken, “Müslüman-olmamaklık”ın da Türk olabilmenin önündeki doğal engel olduğu kanaatine ulaşır.[3] Buradan da anlaşılacağı gibi, Osmanlı millet sisteminden Türkiye Cumhuriyeti’ne, dinsel ve mezhepsel düzlemde tanımlanan bir “Türk olma” kategorisi devralınmıştır. Bu “Türklük” kategorisi, içini toplumsal heterojen unsurların doldurduğu “halk” kategorisi gibi, farklılıkların birbirine eklemlenmesiyle değil, farklılıkların stratejik olarak dışarı atılmasıyla varlık bulmuştur. Bu anlayışın izlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik uygulamalarında da görmek mümkündür. Zira yurttaşlık bağı ile Türk kimliğine bağlı olan Aleviler, başından beri, devletin resmi hizmet sunarak ürettiği İslam’ın Ortodoks yorumu içine çekilmeye çalışılmıştır. Bunu laiklik uygulamasına rağmen, ihdas edilen Diyanet İşleri kurumunun isleyiş mantığının dışlayıcılığından da çıkarsamak mümkündür.[4]

    MÜSLÜMAN TÜRKLERİN KUTSAL DEĞERLERİ VE ÖTEKİLER

    Bir önceki paragrafta bahsettiğim Ortodoks Karaman Türkleri örneğinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslüman-Türk kategorisi içerisine dâhil olamamış pek çok unsur resmi ya da gayrı resmi pek çok ayrımcılık, pogrom, linç gibi stratejilerle neredeyse itlaf edildi. 2015 yılında ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde düzenleyici ekibinde yer aldığım “Madunların Medyası” başlıklı bir sempozyum düzenlemiştik. Burada konuşmaya gelen Ermeni ve Rum konuşmacıların verdiği bilgiler içler acısıydı. Verilen bilgilere göre artık Anadolu coğrafyasında bu ve buna benzer, yani Müslüman-Türk kategorisi içinde sayılamayacak kimliklerden çok az kalmış durumda. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, bölgesel pogromlar, linçler sonucunda ve kendini güvende hissetmediği için bireysel olarak ülkeyi terk eden bu yurttaşların bıraktıkları yerde büyük bir çoraklaşma hâkim oldu. Bu çoraklaşma mütedeyyininden laikine, moderninden muhafazakârına, ilericisinden gericisine, cemaatçisinden bireycisine hepimizi içine hapsetti. Ülkede halen sadece Müslüman-Türklerin kutsal değerleri kutsal sayılıp, bu kutsal değerlere en ufak bir eleştiri getirildiğinde kıyametler kopuyorsa, bu tarihsel gerçeklerin bunda büyük payı vardır. Kuşkusuz laiklik ilkesi, Türkiye modernleşmesinin Türkiye demokrasisi açısından getirdiği önemli kazançlardan birisi ise de, bu ilke yine pek çok başka ilke ve uygulamalarda olduğu gibi “Türk tipi” olarak uygulandığı için, günümüzde anlamsız bir detay haline gelmiştir. Bu ilkeyi gerçek anlamda içselleştirebilmek için yukarıda sorduğum sorulara yenilerini ekleyerek herkesin kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorular samimiyetle sorulmadığı sürece, hem kutsal değerleri kişisel çıkarları için paravan olarak kullanacak siyasetçiler hem de bu siyasetçilere yaranmak için kendini ortalara atan meczuplar hayatımızdan eksik olmayacaktır.

    [1] Rene Girard (2003). Şiddet ve Kutsal (Çev. Necmiye Alpay), İstanbul: Kanat Kitap.

    [2] Bu tarihsel gerçekliğe dair biyografik bir romanı okumak isterseniz şu kaynağa başvurabilirsiniz: Oğuz Özden (2007). Biz Vatanımıza Hasret Öldük Yavrularım, İstanbul: Yurt Yayınları. Ayrıca mevzu hakkında daha da derin bilgi edinmek isterseniz şu kaynaklara da başvurabilirsiniz: Evangelia Balta (2016). Gerçi Rum isek de Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, İstanbul: İŞ Bankası Kültür Yayınları, Yonca Anzerlioğlu (2016). Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara: Phoenix Yayınları.

    [3] Mesut Yeğen (2002), “Yurttaşlık ve Türklük”, Toplum ve Bilim, S. 93, s. 210.

    [4] Tezcan Durna (2009). Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.