Etiket: #pozitif özgürlük

  • Özgür iletişim için pozitif özgürlük perspektifinden somut öneriler

    “İnsanların, kuşkulu olabilmesi olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını kabul etmiş olup da belirli bir ilke veya öğretinin tartışılmasının yasak olması gerektiğini düşündükleri zaman kendilerinin yanılmazlık taslamalarını hayal etmeleri tuhaftır.”

    John Stuart Mill[1]

    Son zamanlarda konuştuğum her insan, katıldığım her toplantı ya da etkinlikte karşılaştığım her siyasetçi, içinde debelendiğimiz medya sisteminin ne kadar korkunç bir cendere haline geldiğinden dem vuruyor. Zira bu cenderenin varlığı bugün yaşadığımız ekonomiden siyasete, diplomasiden gıda sorununa kadar bütün yakıcı sorunların doğrudan ya da dolaylı müsebbibi. Çünkü özgür bir basının olmadığı yerde yapılan hatalar, yolsuzluklar, alınan keyfi kararları sorgulayabilecek bir irade de yoktur. Bu iradenin gösterilememesi, keyfi yönetimi içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı ile baş başa bırakır. Kriz derinleşerek olağan ya da olağanüstü bir radikal kopuşla karşılaşılmadığı sürece bu fasit dairenin içinde debelenip durulur. Ne var ki bu fasit dairenin ila nihai sürdüğü hiçbir toplum tarihte görülmemiştir. Elbette bu fasit daireden çıkılacaktır.

    Fakat medyanın içinde bulunduğu bu korkunç cendere ne kadar sıkılırsa, paradoks da o kadar keskinleşiyor. Paradoksun bir ucunda kelebekler gibi uçuşan umutlar, diğer ucunda ufkumuzu karanlığa hapseden umutsuzluklar var. Her ikisi de haklı her ikisi de geçerli. Fakat altını çizmek isterim aşırı karamsarlıkla, aşırı iyimserlik siyam ikizleri gibidir. İkisi de çok çabuk birbirinin yerine geçebilir. Ayakları yere basan bir umut ve aklıselim bir bakış açısıdır bizi anlamlı bir yola sokacak olan.

    ‘ÖZGÜRLÜĞE ANCAK TALEP EDERSENİZ ULAŞIRSINIZ’

    Umudu beslemek isteyen siyasetçiler, “biz geldiğimizde her şeyi halledeceğiz, medya hiç olmadığı kadar özgür olacak” vaatlerinde bulunuyor. Sorsanız “nasıl olacak bu iş?” diye, aldığınız yanıt, “ben ya da partimiz bunun kefilidir” gibi muğlak vaatler oluyor. Ya da “biz öyle bir düzen kuracağız ki, zaten mesleğin muhataplarına sorarak sistemi oluşturacağımız için, her şeyin en iyisi olacak” deniliyor. Bunun nasıl olacağını düşünmek, üzerine kafa yormak ne kadar elzemse, bu vaatler de o kadar boş bana kalırsa. Şu anda herkes canavara o kadar odaklı ki, canavar gittikten sonra yeni bir canavarla karşılaşmamak için ne yapmak lazım kimse düşünmek istemiyor, ya da düşünmeye gerek duymuyor. Hele bir şu canavarı gönderelim gerisini sonra düşünürüz düşüncesi giderek hâkim bir davranış ve eğilim haline geliyor. Oysa mücadelenin yarısı canavardan ya da despotlardan kurtulmayı içeriyorsa, bir diğer yarısı yeni canavarların ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalara kafa yormayı içermeli. Yoksa aynı kısır döngünün içinde debelenip dururuz yüzyıllar boyunca; şu zamana kadar debelendiğimiz gibi. Çünkü özgürlüğe ancak talep ederseniz ulaşırsınız. Size özgürlük vaadinde bulunan demokrasi kahramanlarına koşulsuz olarak inanmak, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. İfade ve basın özgürlüğünün garantisi hukuki çerçevede, kamusal çıkarları önceleyen bir perspektifle ve demokratik katılımı ve özgür düşünce ortamını teşvik edecek bir yaklaşımla kuracağınız bir yapıdır. Bugünkü yazımda sözü daha fazla uzatmadan böyle bir yapının oluşturulmasına dair ilk nüveleri somut öneriler halinde sunmaya çalışacağım. Özellikle altını çizmek isterim ki bu öneriler tartışmaya açıktır ve tartışmanın başlangıç muhatapları da medya emekçileridir.

    MEDYA SAHİPLERİNİ TEK İŞİ GAZETECİLİK OLMALIDIR

    Gazetecilik mesleğini icra eden medya kuruluşlarının sahibi-sahiplerinin kesinlikle başka alanda ticari yatırımı olmamalıdır. Bu düzenlenecek bir yasayla mutlak bir şekilde yasaklanmalıdır. Mevcut medya kuruluşlarının sahiplerine en geç bir yıl içerisinde bir tercihte bulunma şansı verilmeli, ya medya sektöründeki yatırımlarından geri çekilmeleri ya da medya dışındaki faaliyet alanlarından vaz geçmeleri istenmeli. Bunu yerine getirmeyen sermaye gruplarının medya yatırımlarına devlet el koyarak yine en geç bir yıl içinde gazeteciler ve meslek kuruluşları arasında hisse temelli sahipliği teşvik edecek bir mekanizmayla faaliyetini sürdürecek hale getirilmesine aracılık edilmelidir.

    AKREDİTASYONU MESLEK ÖRGÜTLERİ YÜRÜTMELİ

    Gazetecilik meslek örgütleri ile çalışan örgütleri düzenlenecek bir yasayla mesleği yürüten kişileri akredite eden kuruluşlar olarak tanımlanmalı. Bu akreditasyon için devletin herhangi bir kuruluşunun kesinlikle herhangi bir dahli olmamalıdır. Bunun sonucu olarak var olan İletişim Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı, yeni kurulacak güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da adı her ne olursa içindeki yürütme erkine bağlı olarak yerine kurulacak medya işlerinden sorumlu birimle akreditasyon işinin kesinlikle ilgisi olmamalı. Bu kuruluş sadece yürütme erkinin haber medyası ile ilişkisini organize eden bir kuruluş olmakla sınırlı kalmalı.

    TRT PAYI KALDIRILMALI

    Yeni kurulacak sistemde, mevcut elektrik faturalarına bindirilen dolaylı TRT payı tamamen kaldırılmalı. Yerine herkesin doğrudan vermesi zorunlu olan bir İletişim Hakkı Vergisi getirilmelidir. Bu vergiden toplanacak kaynak kesinlikle başka hiçbir amaç için kullanılmamalı. Bu kaynağın sadece kamusal yayıncılık yapan kuruluşlara aktarılacağına dair kanunen koyulmuş bir garanti getirilmelidir. Ancak kamusal yayıncılık konusu devlet televizyonu TRT ile sınırlı tutulmamalı, kamu yararına yayıncılık gibi bir tanımlama yapılarak, başka ticari olmayan yayıncılık yapan kuruluşlara da teşmil edilmelidir. Zira kamu denilen kavram sadece devletin sahipliğinden ibaret değildir. Devlet burada bu sürecin denetim ve düzenlemesi dışında herhangi bir yayın faaliyetinin içinde olmamalıdır.

    SİYASAL ERKİN BASINI YÖNLENDİRMESİ ENGELLENMELİ

    İletişim Hakkı Vergisi ile toplanacak kaynak, tamamen şeffaf ve hesap verebilir şekilde gazetecilik ve yayıncılık yapan kuruluşlara adil bir şekilde dağıtılmalı. Bu dağıtım süreci, tıpkı uluslararası fonların organizasyonu gibi tamamen yapılan iş temelli olmalı ve bu işi yapan kuruluşlar ürettiği içerikler dışında tamamen hesap verebilir olmalıdır. İçeriklerle ilgili hukuki ve etik sorunların öncelikle meslek örgütleri bünyesinde oluşturulacak bilirkişiler tarafından incelenmeli, etik sorun varsa meslek içi kınama ve diğer mekanizmalar işletilmeli, hukuki bir boyut varsa da konu ilgili basın mahkemelerine devredilmelidir. Bunun dışında siyasal erkin yönlendirmesi ile herhangi bir müdahalenin yapılmayacağı yasa ile garanti altına alınmalıdır.

    RTÜK VE BTK’YA MESLEK VE EMEK ÖRGÜTLERİ TEMSİLCİ GÖNDERMELİ

    RTÜK ve BTK gibi düzenleyici kuruluşların kurul üyelerinin oluşturulmasında, çoğunluğu oluşturan siyasal iktidarın tasallutu ve baskısının önünün kesilebilmesi için, meslek kuruluşları ile emek örgütlerinden de kurullara üyeler gönderilmesi sağlanmalıdır. Bu kurullarda görev alan üyeler, üyelikleri devam ettiği sürece başka hiçbir kuruluşta görev üstlenememeli ve ücret alamamalıdır. Bu kurullarda denetleme mekanizmasıyla düzenleme mekanizması net bir şekilde ayrılmalı, denetleme süreci ceza şeklinde değil de teşvik şeklinde işletilmelidir. Düzenlemenin çerçevesi ise geniş tutulmalı, demokratik katılım, hak savunuculuğu, faaliyetlerini ve sorunlarını geniş kamuoyuyla paylaşabilme gibi kaygıları önceleyen bir bakış açısıyla düzenleme mantığına yaklaşılmalıdır.

    ZORUNLU HAK SAVUNUCULUĞU

    Mevcut ticari yayıncılık yapan medya kuruluşlarına, haftada belli bir süreliğine sivil toplum kuruluşlarının hak savunuculuğuyla ilgili içerikleri yayınlama zorunluluğu getirilmelidir. Bu sayede, haklarını savunmak ve sesini duyurmak konusunda zorluklar çeken toplumsal grupların seslerini geniş kamuoyuna duyurabilmesi mümkün olabilmelidir.

    İKTİDAR YALANI TEK ELDE TOPLAMAYA ÇALIŞIYOR

    Günümüzde yalan, yanlış ve uydurma haberler de neredeyse gerçek haberler kadar yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle yalan, yanlış, uydurma ve etik dışı içeriklerin teyidi ve etik olarak değerlendirilmesi konusu en az habercilik kadar önemli hale gelmiştir. Zira internet ortamının yarattığı hız ve kolaylık sayesinde insanlar her dakika binlerce bilgi ve içeriğe erişebilir hale gelmiş, ancak hangi bilginin doğru hangisinin uydurma, hangisinin manipülasyona yol açan içerik olduğu konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Bunun için iktidarın oluşturduğuna benzer “Dezenformasyon Yasası” çıkarmak sorunun çözümünü sağlamak yerine, haberleşme sürecini tamamen denetim altına almaya ve sansür ile otosansürü derinleştirmeye yaramaktadır. Zaten iktidarın meramı da yalanın denetlenmesi değil, yalanın tek elde toplanmasını sağlamaktır. Yalan, yanlış bilginin denetlenmesi özgür ve özerk denetleme ve teyit kuruluşları tarafından yapılabilir. Bunun nüveleri günümüzde oluşmaya başlamış ve ciddi bir kurumsallaşma sağlanma yolundadır. Ancak bu tür teyit ve denetleme kuruluşlarının yasal zemini henüz oluşturulmuş değildir. Bu tür kuruluşların yasal meşruiyetinin sağlanması için özgür ve özerk bir ombudsmanlık koordinasyon kurulunun oluşturulması gerekir. Bu kuruluşun üyeleri yine ilgili meslek kuruluşları arasından oluşturulmalı, bağımsız teyit ve ombudsmanlık kuruluşlarının bu koordinasyon kurulundan akreditasyon almak dışında bir yükümlülüğü olmamalıdır. Her medya kuruluşunun da bağımsız herhangi bir teyit ve ombudsmanlık kuruluşuyla anlaşma yapması ve içeriklerinin teyit ve etik değerlendirmesini yaptırma zorunluluğu getirilmelidir.

    İNTERNET ERİŞİMİ ÜCRETSİZ OLMALI

    İnternet kullanımı, dünyada haber alma, haber verme, iletişim özgürlüğü gibi kavramları mümkün kılan kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Bu nedenle dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde şehir temelli ücretsiz internet erişimi sağlanmaya başlamıştır. Son zamanlarda bazı ülkelerde ise internete erişimin ücretsiz olması konuşuluyor. Ne var ki Türkiye dünyanın internete erişimi en pahalı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu pahalılık da haber alma ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan dolaylı bir yöntem haline gelmiş durumdadır. Diğer baskılara ek olarak bu pahalılık nedeniyle de geniş halk kitleleri her an istediği bilgilere erişme konusunda sorunlar yaşıyor. Bu da toplumda gelir adaletsizliğinin yanı sıra, sayısal bir uçurumu beraberinde getiriyor. Kuşkusuz sayısal uçurumun tek sebebi internete erişim konusundaki sorun değil. Sayısal okuryazarlık eksikliği ve bunun yol açtığı tek yönlü sayısal beslenme gibi konular da sayısal uçurumun konuları arasında. Ancak başlangıç olarak bu uçurumun derinliğini azaltma konusunda internetin ucuzlatılması, belli bir zaman sonra da tamamen ücretsiz hale getirilmesi özgür bir iletişim ortamı için mutlak bir gereklilik haline gelmiştir.

    MAHREMİYET ÖNCELENMELİ

    Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve artık hem kitlesel iletişimin hem de bireysel iletişimin en önemli aktörleri haline gelen sosyal medya kuruluşları ile ilgili olarak hem kullanıcı hem üretici pozisyonundaki sıradan hesap sahiplerinin mahremiyetini ve çıkarlarını korumayı önceleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye’de üst üste çıkarılan sosyal medya yasaları ve halen çıkarılması için ısrar edilen Dezenformasyon Yasasının asla böyle bir derdi olmamıştır. Kamuoyuna bu tür düzenlemelerin gerekliliği anlatılırken kullanıcıların mahremiyeti havuç olarak sunulmakta, ancak havucun ucuna mutlak otoriteyi daha da güçlendirecek baskı ve denetim mekanizmaları koyulmaktadır.Anahtar kelimeler:

    [1] John Stuart Mill (2005). Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, (Çev. Alime Ertan), İstanbul: Belge Yayınları, s. 35-36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • RTÜK’ün yetkilerini pozitif özgürlük perspektifinden yeniden düşünmek

    Radyo Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun adlı yasanın 2011 yılında yapılan değişikliğinde Amaç başlıklı 1. Maddesinde şunlar yazıyor:

    “Bu Kanunun amacı; radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin düzenlenmesi ve denetlenmesi, ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması, medya hizmet sağlayıcılarının idarî, malî ve teknik yapıları ve yükümlülükleri ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluşu, teşkilâtı, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”[1]

    Yasaya ruhunu veren iki ifade ile karşı karşıyayız: Düzenleme ve denetleme. Yasanın bu maddesinde geçen “ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması” vaadinin ne kadar yerine getirildiği ise kesinlikle herkesin malumu. Bu değişikliğin yapıldığı tarihlerde belki toplumdaki bazı kesimlerin AKP iktidarından demokrasi ve özgürlük beklentisi hala devam ediyordu. Ancak bu beyhude beklentiye girenlerin sanırım hiç birisi bugün aynı yerde değildir.

    NEGATİF ÖZGÜRLÜĞÜN SUİSTİMAL EDİLMİŞ İZLERİ

    Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) kuruluşundan beri çalışma pratiği ve mantığının temelinde nasıl bir kavrayış ve zihniyetin yattığını anlatmaya çalışacağım bu yazımda. Bu zihniyetin temelinde büyük ölçüde paternalist dünya görüşü, kısmen de negatif özgürlük anlayışının izlerini görmek mümkün. Ancak burada negatif özgürlük anlayışı bir anlamda paternalizmin suiistimal edilmiş üvey evladı muamelesi görmüştür yıllarca. Bu suiistimalin sınırları elbette günümüz muktedirinin elinde bir hayli zorlanmış durumdadır. Bunun izlerini sadece RTÜK’te değil, “bağımsız” mahkemelerde, Merkez Bankasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (BTK) TÜİK’te ve daha nice kurum ve kuruluşun işleyişinde görmek mümkün. Çıkarılan Sosyal Medya Yasa-larından, son olarak düzenlenen Dezenformasyon Yasasına kadar pek çok değişiklik, liberal batı demokrasilerinden esinle hayatımıza giren negatif özgürlük düşüncesinin suistimal edilmiş izlerini taşıyor.

    Negatif özgürlüğün liberal savunucularının temel çıkış noktası, devletin denetimsiz ve mutlak gücünü sınırlayarak, bu gücün bireysel özgürlükleri kısıtlayacak biçimde kötüye kullanılmasını önlemektir. Onlar devletin temel amacının iç ve dış güvenliği sağlamak ve bireysel özgürlükleri korumak olduğunu iddia ederler. Buna göre devletin kendine toplumun refahını artırmak gibi bir hedef koyması gereksizdir. Bu yaklaşıma göre kaynakların daha adil dağıtılmasına yönelik politikalar hiçbir şekilde bireysel özgürlükleri artıramaz, tersine kısıtlar. Aynı şekilde, özgürlüklerin arttırılmasına yönelik de düzenlemeler, çoğu zaman kontrolsüz kitleler tarafından suistimal edilerek sınırlar zorlanabilir bu da kaosa yol açabilir. Sonuçta bireysel özgürlüğün politik koşulu, ekonomiye ve topluma en az müdahale eden “küçük devlet”tir.[2]

    DEVLETİN DÜZENLEME YETKİSİ NEREYE KADAR?

    1980’lerden itibaren dünyada yayılma eğilimi gösteren ve günümüz toplumlarının ve devletlerinin alametifarikası haline gelen neoliberal politikalar, bunu “deregülasyon” ve sermaye için sınırsız “serbestleşme” şeklinde sunmuştur. Devletin düzenleme yetkisi ne kadar az olursa, toplumun işleyişi o kadar sorunsuz ilerler. Sonuçta “negatif özgürlük” tasarımı, her zaman özgürlüklere yönelik kısıtlama girişiminin devletin “mutlak” gücünden geldiğini varsaymıştır. Aslında bu varsayım, bir anlamda burjuva sınıfının monarşiler karşısında verdiği mücadeleden kalan bir bakiyedir. Nihayetinde burjuva sınıfı, demokratik mücadeleyi denetimsiz ve mutlak monarşiler karşısında vermiştir. Bu nedenle özgürlük bu sınıfın nazarında “özgürlüksüz” ortamın yok edilmesi için mücadele etmektir. Özgürlüksüz ortamın yegâne müsebbibi de mutlak monarşidir. Ancak bu bakiye ilerleyen zamanlar içinde bir anlamda burjuva sınıfının evrensel mottosu haline gelmiş, burjuva sınıfı kendi özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu mottoyu her koşulda kendi lehine yorumlamıştır.

    Kuşkusuz negatif özgürlük gereklidir, çünkü yurttaşlık haklarının güvence altına alınarak, devletin mutlak gücünü keyfi bir biçimde kullanmasının sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin önemli var oluş koşulları arasındadır. Ancak bu özgürlük tasarımı, gerçek bir özgürlüğün, daha doğrusu özgürleşmenin toplumda geniş bir imkân bulmasını sağlamaz. Burada İngilizce ifadelerle freedom’dan değil emancipation’dan bahsediyoruz. Yani özgürlük değil, özgürleşme. Zira özgürlük bir anlamda özgürlüğün olmaması haliyle tanımlanır. İşte mevzunun can alıcı noktası buradadır. Özgürlüğü kısıtlayan unsura karşı verilen sürekli bir mücadele, özgürleşmeyi yaratacak bir toplumsal ve siyasal iklimin hayal edilmesini sürekli erteler. Sürekli “şu despotu bir devirelim, şu savaşı, şu krizi bir atlatalım, şu mültecilerden bir kurtulalım, şu ulusal kurtuluş mücadelesini bir verelim, özgürlük sonraki mesele” diye diye ertelenir sürekli özgürleşme hayali. Bunun Türkiye siyasi hayatındaki billurlaşmış izdüşümünü “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünde buluruz. Vatan elden giderken, kimsenin özgürlükten bahsetmesi, ülke ekonomisi dış saldırılar altındayken hiçbir ekonomistin adil ve özgür bir toplum hayali kurması istenilmez. Böylece ömürler biter, partiler, hep vaat eder ama kimse özgürleşmeyi mümkün kılacak bir iklimin yaratılması için hayal kuramaz, kurmasına fırsat tanınmaz.

    ÖZGÜRLÜK VE SEÇME ŞANSI

    Oysa özgürlük, basit bir seçim değildir. Liberal düşüncenin negatif özgürlük tasarımına dayalı özgür seçim varsayımı, bireylerin olasılık dâhilindeki seçenekler arasından en uygununu seçebilecek bir rasyonel birey öngörür. Bu rasyonel bireyin rasyonel aklı her zaman önüne koyulan seçeneklerle sınırlı olduğu halde, seçme şansının sınırsız olduğu vehmine kapılması istenir. Bu vehim, kapitalizmin “özgür mübadele ilişkisinin” yani sermayedara emeğini satarak karşılığında hakça bir ücret aldığı vehmini sürekli besler. İşçi, emeğinin karşılığında ne almış olursa olsun, bunun bir adil mübadele ilişkisi olduğunu kabul etmesi beklenir. Buna itiraz ettiği anda, işçi bozguncudur, teröristtir, anarşisttir. Sermayedar ise, bu mübadele ilişkisinin her zaman paternalist öznesidir; çalışanın hakkını verir, çalışan buna razı gelmezse nankörlük eder. Neyse özetle negatif özgürlük tasarımı, özgürlük tahayyülünü basit bir seçime indirgeyerek her zaman kısıtlar. Mücadele her zaman bu kısıtlamanın geldiği özneye doğru yöneldiği için de sistemik sorun her zaman gözden ırak tutulur. Sistem de zaten bu şekilde yürür, doğal olan budur.

    Negatif özgürlük tasarımının yetersiz kalmasının bu bağlamda iki temel nedeninden söz edebiliriz. Birinci olarak negatif özgürlük anlayışı eylem özgürlüğünün detaylı bir analizini yapsa da, bu tarz özgürlüğü kısıtlayıcı etmenleri oldukça dar bir biçimde ele alır. Yani özgür eylemin sadece diğer kişilerin müdahaleleri tarafından kısıtlanabileceğini savunduğu için, içsel, toplumsal ve sistemsel kısıtlamaları göz ardı eder. İkinci olaraksa, negatif özgürlük anlayışının merkezi eylem özgürlüğü olduğu için, özgür insan kavramının içeriğini belirlemekte bir hayli güçlük çeker. Bunun temelinde, özgürlüğün sadece nesnel, betimleyici bir kavram olarak ele alınıp normatif ve öznel boyutlarının göz ardı edilmesi yatar.[3]

    Buradan yola çıkarak pozitif özgürlük tasarımının sınırlarından söz edebiliriz. Pozitif özgürlük tasarımı, özgürlüğün sadece birileri tarafından kısıtlanabileceği varsayımını reddeder.

    ‘DEMOKRAT’ SİYASETÇİYİ DE DESPOTLAŞTIRACAK MEDYA SİSTEMİ

    Özgürleşme arzusu olan bireyin var oluş koşullarını sadece despot bir yönetici, baskıcı bir baba, hukuk kurallarını dümdüz yorumlayan bir yasa koyucu sınırlandırmaz. İletişim, haber alma ve yayıncılık çerçevesinden baktığımız zaman, özgürlüğü kısıtlayan yegâne unsur baskıcı bir despot olamaz. Bu kısıtlama, sesi çıkmayanların, kendi dertlerini kamuoyuna etkili bir şekilde anlatma fırsatı, yetisi ve koşullarından yoksun olanların, mevcut medya yapılanması içindeki yapısal sorunlardan dolayı her geçen gün daha da suskunluğa gömülmesiyle başlar. İşte günümüzdeki baskı ve bastırılmanın şahikasına ulaştığımız bu koşulların ilk çıkış noktası burasıdır. Meramını anlatacak mecra bulamayan, derdini ifade edecek sözcükleri anlamlı ve etkili bir bütün oluşturacak şekilde peş peşe dizecek yetiden yoksun hale getirilen geniş kitleler, bir süre sonra despot tarafından gelen ifade özgürlüğünü baskılayıcı hamleleri önemsememeye başlar. Böyle bir ortamda despottan gelen bu hamlelerle mücadele etmek elbette anlamlıdır; ancak emin olun bu despot gittikten sonra gelecek başka bir “demokrat” siyasetçi bile böylesi bir medya sistemi içerisinde çabucak despotlaşma eğilimi içine girer. Mesele sadece ifade özgürlüğünü despot karşısında savunmaktan ibaret görülürse, herkesin özgürce ve kendi cümleleriyle kendi derdini geniş kamuoyuna anlatabileceği bir yapı kurmayı sürekli erteleriz. İşte bunun ertelenmemesi için olası bir rejim ve iktidar değişiminden sonra gelecek köklü revizyon sürecinde bu bakış açısını gözden kaçırmamak gerekir.

    RTÜK’ÜN MERMİSİ TÜKENMEYEN SİLAHI

    RTÜK’e bu kuramsal çerçeve içerisinde geri dönecek olursak. RTÜK kuruluşundan günümüze kadar iki temel görev üstlendi: Televizyon ve radyo yayıncılığına yönelik düzenleme ve denetleme. Düzenleme kısmı, teknik bir mesele olan frekans tahsisinden ibaret olarak görüldü. Denetlemeyi de hepimiz çok iyi biliyoruz. RTÜK’ün web sayfasına girdiğiniz zaman, “üst kurulun aldığı kararlar” başlıklı bölümde son bir ay içinde alınan kararlara baktığınız zaman neredeyse tüm kararların yayın durdurma olduğunu görürsünüz.[4] RTÜK’ün günümüzde aldığı kararları siyasi iktidarın muhaliflere karşı silah olarak kullandığını açıkça görebiliyoruz. Haber alma ve ifade özgürlüğünü boğmak için kullanılan bu silahın tükenmeyen mermisi RTÜK’ün denetleme yetkisidir. RTÜK başta da belirttiğim gibi, demokrasinin en temel unsurlarından birisi olan ifade özgürlüğünü, paternalist bir zihniyetle suiistimal ettiği negatif özgürlük tasarımıyla boğmayı temel görevi haline getirmiş durumda. Bu duruma şaşmamak gerekiyor.

    RTÜK’e baştan itibaren yüklenen düzenleme yetkisi güdük bir perspektifle yorumlandığı ve neredeyse sadece frekans tahsisiyle sınırlandığı için, demokratik bir toplum için pozitif özgürlüğü teşvik edecek düzenlemeler yapma görevini hiçbir zaman yerine getirmemiştir. RTÜK kamusal sorumlulukla hazırlanmış ve adına “kamu spotu” denilen içeriklerin yayınlanmasını bile yayın kuruluşlarına bir ceza olarak vermiştir yıllarca. Hâlbuki düzenleme denilen görev başka türlü de yorumlanabilirdi. Yıllardan beri, sesi çıkmayan kesimlerin, kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkâna sahip olmayan toplumsal grupların, ticari ya da kamu fark etmeksizin bütün yayın kuruluşlarında belli aralıklarla kendilerini ifade edecek şekilde yer vermeye zorlanması da bir düzenleme görevi olarak tanımlanabilirdi. Bunun pek çok örneği mevcut dünyada. Bu ülkede gerçekten demokratik bir toplum hayal edeceksek, öncelikle insanlara meramını anlatacak koşullar yaratmalıyız.

    DEZENFORMASYON YASASI İLE GAZETECİLİK BİLE YAPILAMAZ HALE GELECEK

    Bu satırları okuyanlar, muhtemelen, “biz neler yaşıyoruz, siz neler anlatıyorsunuz?” diyerek bıyık altı gülüyorlardır. Haksız da sayılmazlar. Son çıkarılan Dezenformasyon Yasasıyla ifade özgürlüğünü geçtim, gazetecilik yapmak bile neredeyse imkânsız hale gelecek. Elbette tarihte bütün despotik yönetimler bu tür baskıları denediler. Bundan sonrakiler de deneyecekler. Ancak toplumun selameti, huzuru ve barışı için bu tür baskılara direnirken, gerçek bir özgürlük ortamını da hayal etmeyi asla ihmal etmemeliyiz. Despotlar gelirler giderler, geriye bu despotların bıraktığı yıkıntılar arasında yeni, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir yaşam kurma hayali kuran halklar kalır. Bu hayali mümkün kılacak koşulları yaratmak içinse sadece size özgürlük vaat eden yeni siyasetçilere değil, kuracağımız özgür konuşmayı mümkün kılacak yapıya güvenebilirsiniz ancak. Böyle bir yapının kurulmadığı her toplumda en demokrat siyasetçi bile çabucak despot olma hayali kurmaya girişir. Bu hayalin panzehri, pozitif özgürlük tasarımıyla oluşturulmuş medya sistemidir.

    [1] https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6112.pdf (Erişim tarihi: 16/06/2022)

    [2] Yıldız Silier (2003), “İki Özgürlük Anlayışı”, Felsefe Tartışmaları, Vol. 31, s. 51-68.

    [3] Silier, a.g.e.,

    [4] Detaylar için bkz: https://www.rtuk.gov.tr/ust-kurul-kararlari (Erişim tarihi: 17/06/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.