Etiket: #Örümcek Adam

  • Marvel evrenine Sam Raimi dokunuşu

    Marvel filmleri bir ‘evren’e dönüşmezden önce, daha yolun başındayken kapıları açan isimlerden biri Sam Raimi olmuştu. Korku sinemasıyla adını duyuran bu özel yönetmen 2002-2007 yılları arasında çektiği ilk “Örümcek Adam” üçlemesiyle hem çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmiş hem de bugün sinemanın en büyük ekonomisi haline gelen “Marvel evreni”nin temellerine sağlam bir kolon eklemişti.

    Aradan geçen zamanda kamera arkasına daha az oturup, yapımcı olarak daha fazla katkı sundu sinemaya Raimi. Ama yolu Marvel ile kesişmeden edemezdi tabii ki. “Yenilmezler”in finali ile son bulan birbirinin içine geçmiş hikayelerle bezeli ilk Marvel serisinin ardından yeni bir dünya “çoklu evren” çılgınlığı ile inşa edilecek belli ki. Geçen yılın son demlerinde izlediğimiz “Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok” ile bu evrene yeni kapılar açılmıştı. Bu hafta sinemalara konuk olan “Doktor Strange: Çoklu Evren Çılgınlığında” (Doctor Strange in the Multiverse of Madness) filmiyle ise adından da anlaşılacağı üzere tam bir çılgınlığa dönüşüyor.

    Filme geçmeden önce bu parlak buluşun hakkını verelim. Uzun bir döneme yayılan ve hemen her karakterin hikayesinin sonuna gelinen bir durum söz konusuydu. Marvel’in yaratıcıları, bu karakterlere başka evrenlerde başka hayatlar inşa ederek yeni ve büyüdükçe büyüme ihtimali olan bir kapı da aralamış oldular böylece. Her ne kadar önümüzdeki bir Doktor Strange filmi olsa da, asıl odak büyük güçlere sahip olan Wanda Maximoff/ Scarlet Witch gibi görünüyor. Benim izleme fırsatı bulamadığım ama bulanlara sorup öğrendiğim kadarıyla, artık her şeyin her şeye bağlanabildiği bu evrende bu filmin hikayesi de Wanda’nın Scarlet Witch’e dönüştüğü süreci anlatan Wanda Vision dizisine bağlanıyormuş.

    “Yenilmezler”in sonunda Vision’u öldürmek zorunda kalan ve bunu vicdanıyla yaşayan Wanda bir başka evrende ‘mutlu ve çocuklu’dur! Ancak o evrene seyahat edecek olanaklardan yoksundur. Derken America Chavez adlı genç bir kadın çıkar ortaya. Evrenler arasında sorunsuzca seyahat edebilen bu kadının yeteneği Wanda’nın iştahını kabartır, “Karanlık Kitap”ın etkisine giren süper kahramanımız Chavez’in peşine düşer. Onu koruma görevi de Doktor Strange’e düşecektir. Bundan sonrası kaçıp kovalamacanın birbiri ardına geldiği, kentlerin yerle bir edildiği, evrenlerin birbirinin içine girdiği gürültülü bir bilgisayar oyunu gibi. Ama hakkını yemeyelim Sam Raimi, bu görsel obezliği izlenilir ve eğlenceli kılmayı başarıyor.

    Öncelikle çok iyi bildiği korku türünün mekânsal düzenlemelerini ödünç alıyor birçok yerde. Bu uyum, önceki Marvel filmlerinden estetik olarak farklı bir boyuta taşıyor filmi. İkinci olarak kendi filmleri de dahil olmak üzere birçok gönderme yapıyor bilenler için. Ayrıca Marvel evreni filmlerinin sınırlarını zorlayan ‘şiddet’ görüntülerine yer veriyor. Marvel filmlerinde şiddet, tıpkı çizgi romanlarda olduğu gibi ‘karikatür’ düzeyindedir. Görürüz ama dehşete kapılmayız. Plastik bir şiddet döngüsü yaşanır. Eğer filmin kahramanlarından birisi değilse ve dramatik bir an yaşatılmak istenmiyorsa ölüm anları net gösterilmez. Oysa Sam Raimi, insanların yanışından, bedenlerinin bir bölümünü kaybedişlerine kadar kontrollü bir şiddet göstermeyi tercih ediyor. Benzer şekilde Süper Kahraman’ların üzerine asla kan sıçramaz. Ama bu filmde hem Strange’in hem de Wanda’nın eli kana bulanıyor açıkçası.

    Bu tercihler, Christopher Nolan’ın 2010 tarihli “Başlangıç” (Inception) filmine nazire yaparcasına katman katman açılan evrenler arasındaki fantastik boyuta karşı gerçekçi bir zemin oluşturuyor ve denge sağlıyor kanımca. Hal böyle olunca serinin en orijinal işlerinden birisi çıkıyor ortaya. Serinin önceki işlerinde standartlaşmış endüstriyel görsel tercihlerin dışında, ana akım bir filme bir yönetmenin vurabileceği kadar damgasını vurmuş Sam Raimi. Sevenlerini fazlasıyla mutlu edecektir diye düşünüyorum.

  • Bu kez daha umutsuz

    DC’nin karanlık evreninin en gözde parçası Batman bana göre. Yalnızca çizgi roman evreninde değil, sinemada da genişleyen ve her kuşak için yeniden yorumlanabilen bir dünya çünkü. Bu bakımdan Marvel’in Örümcek Adam’ına benziyor. O da son 25 yılda yeniden yeniden çekildi. Batman’ın durumu ayrı. Bizim kuşak Tim Burton’un çektiği Michael Keaton’un Batman’i canlandırdığı 1989 tarihli filmle girdi bu sinematik evrene. Sonrası da geldi.

    2000’li yılların ortasından itibaren Christopher Nolan yönetiminde üç bölüm halinde çekilen seri başka kapıları da araladı sinema için. Özellikle 2008 tarihli ikinci film “Kara Şövalye”de Heath Ledger’ın Joker karakterine kattığı yorum, Batman evreninin kötü karakterlerini özel bir yere oturttu. Bu serinin hemen ardından 2014-19 arasında beş sezon boyunca yayınlanan “Gotham” adlı dizi ise daha çok gizemli zengin Bruce Wayne’e değil, adından da anlaşılacağı üzere kente odaklanıyordu. Dizinin açtığı bir diğer pencere ise bütün kötü karakterlere yer vermesi ve hepsinin ‘kariyerinin’ ilk dönemlerine odaklanmasıydı. DC’nin kendi Avengers’ini yaratmaya meylettiği talihsiz girişimde Ben Affleck’in Bruce Wayne olarak karşımıza çıktığı filmlerini unutursak, Batman evreni yeni bir sürece girmiş görünüyor.

    “Canavar” (Cloverfield, 2008) filmiyle dünyada tanınan, ardından “Maymunlar Cehennemi” serisinin son iki filmini yöneten Matt Reeves’in kamera arkasına geçtiği ve senaryosunu Peter Craig (Açlık Oyunları, Hırsızlar Şehri, 12 Savaşçı) ile birlikte yazdığı “The Batman” bu hafta itibariyle tüm dünyada vizyonda. Açıkçası Reeves’in kurduğu atmosfer ile hayli heyecan yarattığını söylememiz gerekiyor.

    Hikaye Batman’ın kariyerinin ilk yıllarından başlıyor bu kez. Robert Pattinson’ın canlandırdığı Bruce Wayne, Batman’i daha yeni yaratmıştır ve kent onu “intikamcı” olarak çağırmaktadır. Birçokları için ‘ucube’ olarak görünen Batman’e inanan tek kişi ise dedektif James Gordon’dur. Batman evrenini zengin kılan özelliklerden birisi ‘kötü karakter’ bolluğu ve bunların çoğunun özel olarak ilgi görebilecek kapasitede olması. Ve hemen her filmde bu karakterlerden birisi Batman’ın başına musallat olur. Aslında burada da öyle. Carmine Falcone, Penguen yine var. Ama asıl kötü adam bu kez The Riddler.

    Batman evrenini zengin kılan bir diğer özellik ise hayali şehir Gotham. Tipik bir kapitalist endüstri kendi olarak tasarlanan Gotham, özellikle sinema evreninde kendi başına bir kimliğe bürünmüş durumda. Hemen her filmde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Gotham’ın bu zenginliği filmlere de genişleyen bir çerçeve olanağı sunuyor çoğu zaman. Burada da öyle. Artık iflah olmaz bir kent olarak tasarlanıyor Gotham. Batman’ın amacı da bu kente düzenlik getirmek değil, sadece mücadeleyi devam ettirmek istiyor.

    Peki, bunların dışında filmi özel kılan unsurlar neler? Öncelikle görsel olarak apokaliptik bir atmosfer kurmayı başarıyor yönetmen Reeves. Sonra türler arası uyumu iyi sağlıyor. Bilimkurgudan distopyaya, westernden kara filme türler arası bir görsel dünya inşa etmeyi başarıyor. Bunu yaparken de estetik olarak tutarlı olmayı başarıyor. Öte yandan, Batman’i canlandıracak yeni kuşak bir isim için Robert Pattinson’un doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Neredeyse ifadesiz suratı, umutsuz bakışlarıyla filmin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Diğer yandan The Riddler’da Paul Dano, Penguen’de Colin Farrell ve Falcon’da John Turturro müthişler. Ve tabii serinin ilerleyen bölümleri olursa ve kendisine rol yazılırsa Catwoman’daki performansını unutulmazlar arasına sokabilecek Zoë Kravitz’i de ekleyelim. Bu filmde Alfred ise daha baba karakteri olarak inşa edilmiş.

    Filmi öncekilerden ayıran bir diğer özelliği ise polisiye yönünün çok güçlü olması. The Riddler’ın cinayetlerini çözmek için Batman de Gordon gibi ipuçlarını birleştiriyor, katilin sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışıyor. Filmin bu bölümleri daha çok David Fincher imzalı “Seven”ı hatırlatıyor.

    Gelgelelim Batman filmlerinin hastalıklarından mustarip bu filmde. Yani kötüleri ‘haklıyken haksız duruma düşürmek’. Kuşkusuz nihayetinde kendi kahramanına ahlaki üstünlük atfetmek zorunda bu tür yapımlar. Bunun için de ‘kötü’nün bütün ahlaki kozlarını elinden almak gerek. Burada da The Riddler’ın bütün ahlaki motivasyonları bir anda boşa düşürülüyor. Başlarken onun hedefindeki hiç kimse masum değil. Kentteki çürümeyi, geçmişindeki mağduriyeti gösteriyor. İşin ucu gidip Wayne ailesine kadar dayanıyor. Ama “Kara Şövalye” ve “Kara Şövalye Yükseliyor”dan da hatırlayacağımız gibi, ‘kötü’lerin haklı motivasyonları bir noktada masumları hedefe koymalarıyla darmadağın ediliyor ve ahlaki üstünlük Batman ve polis güçlerine geçiyor. Ki bence filmin toparlayamadığı kısım da burası. Finalde The Riddler’ın küçük bir çocuk gibi tepinmesi pek ikna edici değil!

    “The Batman”, şimdiden “Kara Şovalye” ile karşılaştırılmaya başlandı. Bence onun kadar karanlık bir film değil. Ama ondan çok daha umutsuz olduğu kesin. Bunu şu an hitap ettiği kuşağın gerçekliği olarak mı okumalıyız?