Etiket: #kalkınma

  • Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

    Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

    https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

    Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

    Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

    Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

    Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

    Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

    Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

    24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

    “12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

    32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

    Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de…

    La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

    Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

    Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

    Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

    Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

    Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

    2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

    Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

    Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

    İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

    Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

    Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

    Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

    Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

    Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

    Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

    Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

    Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

    Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

    Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

    Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

    Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

    Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

    Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

    “Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

    42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

    Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

    Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

    Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

    Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

    Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

    “sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

    kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

    bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

    yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

    ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

    (…)

    vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

    yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

    yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

    gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

    ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

  • Adaletsiz kalkınma: Fakruzaruret içinde gönüllü kulluk

    2002’den bu yana AKP’nin vaad ettiği demokrasi ve refah ilk kez bu kadar gayri ciddi bulunuyor. Teorisine de pratiğine de inanılmıyor. AKP seçmeni de kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini ilk kez tahayyül edemiyor.

    Ülkede otoriterliğin yükselişi önlenemiyor, otoriter şiddetin etkisi altındaki ruh haliyle gelecek şekillendirilmeye çalışılıyor.

    Halk, önceleri kağıt üzerinde de olsa varlığına tanıklık ettiği haklar ve özgürlüklere bu kez mutlak güçle pervasızlaşanların dilinde bile rastlayamıyor.

    Bir şarkıcının saatler içinde önce hedefe sonra cezaevine konmasının altındaki motivasyonu çözmeye çalışırken bir diktatör namzetiyle yüzleştiğini düşünüyor.

    Daha çok öfke üretildiğine tanıklık edeceği günlerin sonunda bir tercihe gideceğini biliyor; ama tercihin sonucunda daha büyük bir öfkenin muhatabı olup olmayacağını kestiremiyor.

    Ama alamet-i farikası tek adamlık otoriteryenizmi olan rejimin rıza üretemediğinde, 20 yılın sonunda yaşadıklarındaki; “kitlesel hipnozu”, “kör itaati”, “mutlak teslimiyeti”, “saplantılı inancı”, “patetik riyakarlık” haliyle razı oluşundaki payını da içten içe biliyor.

    Mısırlı Ala El-Esvani; “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında, Etienne de La Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”ini referans alarak; “bir halk özgürlüğünü kendi rızasıyla ya da zorla bir bireyin iradesine teslim ettiğinde o birey diktatöre dönüşür.” diyor. Mısır’da da sınırsız güç ve kalıcı iktidar hedefleyen diktatörlerin yolunu açan halkın, La Boetie’yi 450 yıl sonra bile doğruladığını gösteren kitap, bize de bir şeyleri işaret ediyor.

    Önce iktidar, ardından muktedir olmuş birileri için 20 yıl, bizim gibi ülkelerde de “diktatörlük sendromu”nun görülmesi için yeterli bir süre.

    Tüm ideolojik aygıtların üzerinde test edildiği, idolleştirilmiş liderin büyüsüne kapılmış halde yaşayan,; “Liderliğin yaptığı her şey doğru ve bundan sonra yapacakları da doğru olacak” ifadelerine eş bir inançla şekillendirilmiş, üzerinde mutlak bir denetim kurulmuş, her biri birer “Truman Burbank” olarak düşünülmüş, otoriteryenizm fikrine de alıştırılmış ve bunu kabul etmeye razı bir kitle ile işler daha da kolaylaşabilir.

    Otoriter rejimin uzun süre iktidarda kalmasının temel sorumlusu El-Esvani’ye göre yaratılan “makbul vatandaş”…

    Erdoğan iktidarının da karşısında konumlanan herkesi havale ettiğini söylediği “millet” de işte bu makbul vatandaştan mürekkep.

    El-Esvani’nin kitabında söz ettiği “makbul vatandaş”, ona göre; aslında aynı zamanda çaresizlik ve korku içinde, adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz ve yukarıda değindiğim üzere, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkuyor.

    Yine kitapta geçtiği üzere bu birey tipi Etienne de La Boetie tarafından sarsılmaz ve kronik itaati ile tanımlanıyor.

    Hükümet etme haliyle etkisini her kesimde hissettiren 20 yılın sonundaki iktidarın ülkeye yaşattığı ağır iktisadi ve siyasi krize, keskin yoksulluğa, yolsuzluk ve rüşvet ağı ile ayyuka çıkmış derin ahlaki çöküşe, tüm kurumlarının çürümüşlüğüne rağmen; hala iktidarını koruyabilmesini ya da kitlesel varlığını ileriye taşıma umudunu yaşatmasını anlamak için La Boetie’nin; halkın “erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alanlara katlanabilmelerinin” bir tercih olarak ortaya koymasını görüyoruz her iki kitapta da.

    La Boeti’nin: “Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı, eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.” ifadesiyle de bugünkü rejimle kaderini birleştirenlerin akıl iklimini yorumlayabiliriz.

    Tek bir kişiye katlanan insanların bunu ona karşı çıkmak istememeleriyle açıklayan, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyduklarını düşünen La Boetie bu savlarında yalnız değil, siyasal iktidarın var olabilmesinin, iktidarın kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğu fikri, antropolog Pierre Clastres’da da var.

    Tek adamın milyonlara hükmetmesinin rıza göstermeyle ilgisini anlamlandırırken La Boetie “gönüllü kulluk” olgusunu insan doğasının yozlaşmasına bağlıyor. Feodal dönemdeki bu temellendirme bize Erdoğan rejiminin doğasını anlamak için yeterli gelmeyecek kuşkusuz. El-Esvani’nin Mısır tecrübesini anlattığı kitabından yola çıkarak bizdeki durumu nasıl yorumlamak gerekir fikri üzerine düşünelim istiyorum.

    Her iki kitabın da kendi temellendirmeleri üzerinden bizdeki otoriter iktidarın oluşumundaki nedenleri; rıza gösteren makbul vatandaşlar, din, korkaklık, insanların zenginlik elde etme arzusu ile siyasal iktidara bağlanması düşünülmeyecek kadar mantık dışı görünmüyor; ama monarşi koşullarında değiliz ya da Nasır’ın, Mübarek’in Mısır’ında…

    Reinhard Kühnl; milyonlarca insanın toplumsal çıkarlarına açıkça aykırı politikaları olan bir hareketin veya partinin etrafında toplanmalarını izaha muhtaç bulur. Bu izahatı da muhalefetin yokluğunu da yazının ileriki bölümlerinde açacağım; ama yukarıdaki temellendirmelere ek olarak söylenmesi gereken bir şey de, bizdeki “iktidarın en çıplak görünümünün de baskı ve şiddet” olması…Başlangıçta rıza üretmede hiçbir sorun yaşamayan iktidarın giderek rıza üretememesi ve çubuğu zora başvurmaya kırması…

    Ancak siyasal iktidarın gücünü mutlaklaştırması, “gönüllü kulluğun” oluşmasında tek başına şiddet de yeterli olmaz. Zorun gücüyle insanların durumlarını benimsemelerini sağlamak için iktidar, bir “inançlar sistemi de yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılamalarını” da sağlamak durumunda. AKP bizde 20 yılın sonunda temelsiz bir değerler algısı, vulgar bir dünya görüşü aşıladığı bir kitle yaratarak ideolojik işlevi yerine getiren bir konum da kazandı.

    Toplumu yönetenler- yönetilenler biçimindeki bölme organizasyonundan başka, kullandığı tek yönlü dille, tehditler ve korkutmalarla kendisi gibi düşünmeyenlerin itaatini sağlamayı kısmen de olsa başarmış durumda.

    Bir şarkıcının ceza hukukunun hiçbir şekilde muhatabı olmaması gereken sözlerini cezalandırmakla kalmayıp, kendisine destek açıklamalarının “amalar” ile başlaması, “söyleme mecburiyetiyle” yapılmasını, iktidar olgusuna içkin şiddetin başka bir karşılığı olarak görebiliriz.

    AKP iktidarının 20 yılın sonunda başardığı en önemli şeylerden biri, yaslandığı ideolojisini -iktidarının doğallığı üzerinden- genel dünya görüşü, bir yaşam tarzı biçiminde dayatarak daha sonraki evrelerinde bu ideolojik temel üzerine inşaa ettiği otoriteryen düzenini tüm topluma benimsetip, onaylatmak oldu.

    CHP’li Özgür Özel’in Gülşen’in sözlerine ilişkin: “İmam hatipler, CHP döneminde kurulmuş… Maksadını aşmış bir espri. Çok rahatsız edici şekilde insanların kalbini kırdı. Biz de takip edeceğiz” demesi Erdoğan’nın ideolojisinin başarısı.

    Hoş, kendisinin Şenyaşar ailesinin üç ferdinin AKP’lilerce katledilmesinin ardından AKP’lilere “acil” başsağlığı dilediği tweetini hatırlayınca Gülşen’e hapsi reva gören rejim yargısına cevabın Fenerbahçe tribünlerinden “ becerebilirsen zapt et hadi” tezahüratıyla gelmesine de şaşırmamak gerek.

    Gülşen mevzusu da gösterdi ki bundan sonra yapılacak her yanlışa cılız da olsa gelecek tüm itirazların AKP’nin ideolojik söylem süzgecinden geçirilmesi zorunluğu belirecek, kültürel hegemonyanın iktidarına “derin bir sadakatle” bağlı “makbullerin” dışında, siyasal- toplumsal içtihatların diğer bireylerce ve kurumlar tarafından bir konsensüs yaratılmış biçimde işlemesi de sağlanmış olacaktır.

    AKP rejiminin bu “resmi ideolojisinin” “yarattığı kültürel koşullandırma” insanların özgür düşüncelerinin ürünleri olarak sunulup meşrulaştırıldığında ise halkın, iktidarın hükmü altına tümüyle girme evresi de tamamlanmış olacaktır.

    AKP iktidarı, bu haliyle sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmekle yetinmediği gibi hakikati de eğip bükerek bir kez daha “faşizmin susma değil, söyleme mecburiyeti” olduğu korkunç gerçeğini bize özgürlük olarak satacaktır.

    Gramsci; “politikada yanılgı devletin temel olarak diktatörlük+ hegemonya anlamıyla doğru bir şekilde kavranmamasından kaynaklanır” derken politik toplumla sivil toplum toplamının “baskının zırhlı hegemonyası” biçiminde temerküz halini de devlet olarak açıklıyordu.

    Bugün gelinen noktada kültürel hegemonyanın oluştuğuna delil olarak yukardakiler verilebilir mi? Siyasal hegemonyanın oluştuğuna dair kuşku yaşanıyor mu?

    Bir parti devleti olarak AKP’nin mutlak güçle bezenmiş iktidarının siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel koşullandırmaya da hakim haliyle hegemonya işlevinin yerine geldiğini düşünebilir miyiz?

    Bugün toplumun çok büyük bir kısmının maruz kaldığı siyasal ideolojik düzey, iktidarın baskı ve fiziksel şiddete başvurması, hegemonyanın tahkimi, kurulan tahakküm ile bunun zorla kabul ettirilmesinin kaideye dönüşmesi, iktidarın şiddet kullanımını meşru kılmasıyla büyük bir toplumsal kesimin üzerinde uygulanan baskıyı onaylatıp, yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştürmesi “diktatörlük sendromunun” semptomları mı?

    Bir şarkıcın ceza kanuna muhatap olmaması gerektiği halde cezalandırılan sözünü savunamayan, dahası cezalandırılmayı eleştirirken bile “amalı” cümle kuran muhalefetin varlığı da AKP iktidarın ideolojik başarısıyla ve yaratılan ortamla mı ilgili ?

    İktidarın kurduğu hegemonyayla, halkın düşünce-davranış kalıplarını biçimlendirmesi, üstündeki baskıyı katmerlemesi, tüm çürümüşlüğüne rağmen varlığını koruyarak umudunu sürdürmesi de yine aynı muhalefet ile ilgilidir.

    Burada Poulantzas’ı hatırlarız: “ezilen sınıflar hükmetme sistemine karşı olan ayaklanmalarını bile genellikle hakim meşruluğunun çerçevesi içinden yaşarlar.”

    El-Esvani diktatörlük sendromunda dinin işlevselliğinden de söz ediyor. Müslüman halkların otoriter iktidarlarının dini bir çeşit zırh olarak öne çıkarmalarını Le Boetie’yi hatırlatan bir vurguyla o da işliyor. Kutsiyet atfetmenin “tanrısallık örneğinden” o da haberdar ediyor. Bizler de Erdoğan’a atfedilen “cihan halifeliği”, “ümmetin lideri” sıfatlarının bizdeki tezahürlerine, tarikat ve cemaatlerin türlü cambazlıklarına, Diyanet’in deveye hendek atlatan fetvalarına şahitlik etmiştik. Detaya gerek yok. Şarkıcının muhatap olduğu hukuk ve dil de muhalefetin buna mahkumiyeti de birbirini ve dinin işlevselliğini bütünlüyor.

    Erdoğan iktidarının önemli başka bir hamlesi de siyasal – kültürel egemenliğine tehdit olarak gördüğü tüm kurumların, yapıların yok edilmesiydi. Yerine koyduklarının da kendisi için en iyisi olduğuna koşulsuz inanmış hayranlardan oluşmuş bir yandaş kitle oluşturarak rejimini dayandırdığı “devleti” de kendisinin merkezileştirildiği biatlı bir bürokrasiyle şekillendirmekti.

    Böylece tüm ülkeyi baba mülkü gibi görüp kendini de tüm halkın yazgısı üzerinde karar verici sayacaktı, yaptığı her şeyi kendi siyasi ikbaline göre şekillendirecek ve hükümet etme biçimini sürdürülebilir kılacaktı.

    Kendi çeperini genişletip derinleştirecek, servet transferiyle semirtecek ve Aristoteles’’ten ilhamla söylersek, ülkeye “hanesi”, o da hanenin “efendisi”ymiş gibi hükmederek iktidarını sürdürecekti.

    Öyle ya; nihayetinde bütün memleket kendisi ve ailesinin kazancı ve sonsuz iktidarı için var…

    Monarşinin sınırında yönettiği ülkede bir grup iktidar sahibiyle sınırsız zenginlik ve debdebe içindeki “itibarlı” yaşamları, ne demokrasiyle ne de anayasa ve yasayla frenlenemeyince de “diktatörlük sendromu” oluştu.

    Son sözler…La Boetie gücün saadet zincirini; “…inanmak istenmez; fakat gerçektir: Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve ortağı olmuşlardır. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar… Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır.” sözleriyle açıklıyor.

    Kulağa çok mu tanıdık geliyor? Son dönemin gözde ifşalarına konu olan, “elemanlar”, danışmanlar, vekiller ve bürokratları mı hatırladınız? Tüm ülke fakruzaruret halinde yaşarken rüşvet ağları, milyon dolarlar, lüks yaşamlar, sınırsız servet transferi içinizi mi burkuyor?

    Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    La Boetie “ Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere tiran kendiliğinden yok olup gider“ diyor “Söylev”de. Bu cümle yazının birinci bölümünün sonu ikinci bölümünün başı olsun.