Etiket: #hikayesi

  • Bir danışıklı dövüş hikayesi: THK’ya nasıl kayyım atandı, Kurum’un içi nasıl boşaltıldı?

    Bugün ülkenin dört bir yanı yangınlarla sarsılırken, gözler ülkenin en önemli sivil havacılık kurumu olan Türk Hava Kurumu’na çevrildi. Oysa kurum henüz 2019’da saçma sapan gerekçelerle yangın ihalelerinden çekilmişti. Kurum’un başına kayyım atanması ise THK başkanının talebiyle gerçekleşmişti. O Başkan, Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin  THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesinin ardından Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından getirilen Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’ndan başkası değildi.

    THK’nın 2018 yılının Ekim ayındaki kongresiyle başlayan ve bugüne kadar gelen etkisizleştirme operasyonunun hikayesi şöyle:

    Tüm olaylar Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesiyle başladı. Bu sözlerin hemen ardından Türk Hava Kurumu’nun 2018 yılının Ekim ayında yapılan kongresine bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından Ahmet Bertan Nogaylaroğlu gösterildi. Nogaylaroğlu, kongrede THK Başkanlığına getirildi.

    KURUMU ETKİSİZ HALE GETİRDİ

    Nogaylaroğlu, göreve gelir gelmez THK’nın asli işlerinden hemen hiçbirini yapmadı. İlk olarak Sağlık Bakanlığı’nın kuduz ihalesine girmedi, Kapadokya’daki balon hizmetleri ve Sağlık Bakanlığı hava ambulans hizmetlerinde ise başarısızlıkları yüzünden sürekli ceza yedi.

    Türk Hava Kurumu’nun istifa eden yöneticilerinin iddialarına göre THK’nın en önemli gelir kaynaklarından biri olan kurban derisi toplama konusunda ise Diyanet’le sözlü bir anlaşma yaptı. İddiaya göre THK artık kurban derisi toplamayacak, Diyanet de bunun karşılığında THK’ya 20 milyon TL verecekti. THK kurban derisi toplamadı ama Diyanet de bu parayı vermedi.

    THK ÜNİVERSİTESİ DE AYNI DURUMDA

    Nogaylaroğlu başkanlığındaki THK’nın kaynakları böylece bir bir eridi. Aynı durum Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde de yaşandı. Üniversite Rektörü başta olmak üzere THK Genel Müdürlüklerine çok sayıda atama yapıldı ve rektör ile genel müdürlüklere astronomik maaşlar ödenmeye başlandı. THK bu maaşları ödeyemeyince Bankalardan yüksek faizli krediler çekti.

    Bu atamalar beraberinde büyük bir tasfiyeyi de beraberinde getirdi. THK yöneticileri ilgili kurumlara yazdıkları dilekçelerde, bu durumu dile getirdi. Kurumdaki tüm üst düzey görevlilerin yani 73 kişinin işlerine baskı ve tehditle son verildiğini, yerlerine iki katı ücretle albay ve general emeklileri kuruma alındığını belirtti.

    YANGIN SÖNDÜRME İHALESİ

    THK’nın en önemli görevlerinden biri olan yangın söndürme ihalelerinde etkisiz hale getirilmesi de işte tam bu döneme dayanıyordu.

    THK yöneticilerinin iddiasına göre Orman Bakanlığı’nın, 2019 yılının Mart ayında yaptığı yangın söndürme ihalesine THK katılmadı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, ilk ihaleye komik bir gerekçeyle katılmamıştı:

    Teminat mektubu bulamadığı gerekçesiyle!

    Orman Bakanlığı ilk ihaleyi tamamlayamadı. İkinci ihaleye de pazarlık usulü çıktı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, THK yöneticilerinin tepkisi üzerine zorlukla bu ihaleye girdi ama 2018 ücretlerinin yüzde 40 fazlası bir fiyat teklif etti.

    Nogaylaroğlu bu teklifte bulunurken, THK’nın 7 uçaklık filosunda ise sadece 2 uçak faal durumda, diğer uçaklar ise atıl durumdaydı!

    THK yöneticileri THK Başkanı Nogaylaroğlu’nun Kurum kaynaklarını arkadaşlarını getirdiği genel müdürlük maaşlarına harcadığını bu nedenle de uçaklar için yapılması gereken bakımların yapılmadığını ve uçakların atıl durumda bırakıldığını iddia ettiler.

    THK’nın Orman Bakanlığı’nın yangın söndürme ihalesini kaybetmesi 2019’da bu şekilde gerçekleşti. THK yöneticilerine göre 35 yıldır ilk kez böyle bir şey olmuştu!

    Bunun üzerine Türk Hava Kurumu yönetiminde başlayan tartışma ise bir görevden alma ile son buldu. THK Başkanı itirazlar üzerine THK’da Orman Bakanlığı’nın temsilcisi olarak görev yapan Ömer Bülent Arslan’ı görevden aldı.

    THK yöneticileri Başkan Nogaylaroğlu’nun bu tutumunu hem Cumhurbaşkanına hem de Devlet Denetleme Kurulu’na şikayet etti. THK yöneticilerinin Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta, THK’nın “bilerek ve isteyerek” Orman yangını ihalesini kaybetmesinin bir “danışıklı dövüş” olabileceği dahi belirtildi:

    “THK nın asli özdeşleşmiş görevleri arasında bulunan Orman Yangını Söndürme ihalesinde bir önceki yılın yaklaşık %40 fazla fiyat teklif etmiş, iki uçağının dışında basiretsiz yönetim nedeniyle uçakları uçamaz halde bulunduğundan ve yüksek fiyat endişesi ile Genel Müdürlükçe yıllardır sürdürülen ihalenin kazanılmaması temin edilmiştir. Bu şekilde fiyat verilmesinin bir danışıklı dövüş olabileceği de düşünülmektedir.”

    THK yöneticileri Devlet Denetleme Kurumu’na da bir yazı yazarak, Orman Yangını Söndürme ihalesine ilişkin gerçekleşen olayları bildirdi. Ama her iki kurumdan da yanıt alınamadı.

    İHALE NE OLDU?

    Orman Bakanlığı, THK’ya vermediği ihaleyi bu gerekçelerle adı sanı duyulmamış özel bir şirkete verdi. Şirketin elinde hiç uçak yok, buna karşın orman yangını söndürme helikopterleri var. THK’nın Ankara, Ege ve Akdeniz’deki yangın söndürme uçakları atıl durumda bırakılırken, tüm ihale göz göre göre bir helikopter filosuna veriliyor.

    THK yöneticilerine göre bu en büyük felaketi de beraberinde getiriyor. Çünkü, orman yangınlarında pervaneler ateşi daha da körüklediğinden ilk müdahalenin mutlaka söndürme uçaklarıyla yapılması gerekiyor. Bu ihalenin başlı başına helikopter filosuna verilmesi zaten faciaya davet çıkaran ilk adımdı.

    Orman Bakanı’nın uçakların eski olmasına ilişkin gerekçesi de kabul edilemez bulunuyor ve şöyle diyorlar:

    “Uçakların eski olması önemli değil. Önemli olan uçakların teknik bakımlarının zamanında yapılmasıdır. THK Başkanı, uçak bakımlarına yeteri kaynağı ayırmadı. Uçaklar bakımsız kaldığı  için atıl durumda bırakıldı. Ama buna karşın uçaklar için görevlendirilen yer personeli ve pilotlara her ay düzenli maaşları yatırıldı.”

    İSTİFALAR

    THK yönetimini, başta Orman Yangını Söndürme ihalesi olmak üzere çok sayıda ihalede etkisiz ve başarısız kalan THK Başkanı Nogaylaroğlu’nu protesto etti.

    Bu süreçte THK’nın

    12 Yönetim Kurulu asil üyesinden 9’u 11 yedek üyesinin 11’i,

    Disiplin Kurulu’nun 5 asil üyesinden 5’i 5 yedek üyesinden 4’ü,

    Denetim Kurulu’nun da 3 yedek üyesinin 3’ü istifa etti.

    İstifalar nedeniyle Dernekler Yasası’na göre THK’nın hemen olağanüstü kurultaya gitmesi gerekiyordu. Haziran ayında istifa eden THK yöneticileri önce Noter’den olağanüstü kurultay ihtarnamesi çekti ardından Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme davayı kabul edilebilir buldu.

    THK Başkanı Nogaylaroğlu Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak tedbir istedi ve Mahkeme aynı gün tedbir kararı aldı. Böylece Olağanüstü Kongre süreci durdurulmuş oldu.

    VE KAYYUMLAR…

    Nogaylaroğlu, 28 Haziran günü istifa eden Yönetim Kurulu üyelerinin istifasını kabul etmedi ve 1 Temmuz günü bu isimleri görevden aldığını ilan etti. 4 Temmuz günü de İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak ‘görevden aldığı’ yönetim kurulu üyelerinin yerlerine kayyım atanmasını istedi.

    Kayyım atama talebi kabul edildi ve THK önce içi boşaltılıp, ardından bir kayyım yönetimine girmiş oldu.

  • Bir Volkswagen Hikayesi

    Geçtiğimiz yılın, ekonomistler, yatırımcılar ve ekonomi gazetecileri için en çok takip edilen konularından biri de dünyanın en büyük otomobil tekeli Volkswagen’in (VW) Türkiye’ye yatırım yapma olasılığı oldu. VW yatırımı meselesinde “Bulgaristan mı, Türkiye mi” ikilemiyle açılan tartışmalar, “Tunus mu? Fas mı? Türkiye mi?” tartışmalarıyla sürdü. İddiaların yoğunlaştığı günlerde VW’nin yatırım için 2 Ekim’de Manisa’da 943,5 milyon lira sermayeli bir şirket kurduğu, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nden anlaşılınca tartışmalar yerini en üst düzeyden “aldım verdim ben seni yendim” coşkusuna bıraktı.

    Bu süreci uzaktan izleyenler bile biliyor.

    VW yöneticileri bu süre içinde, başta Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank olmak üzere bakanlarla defalarca bir araya geldi. Hatta VW Yönetim Kurulu Başkanı Herbert Diess’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir görüşme yaptığı ve tarafların anlaştığı da iddia edilmişti. Yalanlanmadı.

    Hükümetin, şirketin Türkiye’yi seçme gerekçesini, “ekonomisinin güçlü, insan kaynağının zengin, ihracatının da elverişli olmasına” dayandırması da o günlere denk geliyor.

    Görüşmelerde Türkiye’nin, VW yönetimiyle en çok vergi indirimleri gibi teşvikleri konuştuğu, 40 bin araç alma garantisi verdiği ve 400 milyon avroluk teşvik önerdiği de kamuoyuna yansımıştı. Şirketi ikna turlarında dile getirilen “ekonomisi güçlü, insan kaynağı zengin, ihracatı elverişli” tezinin Türkçesini de herkes biliyordu: TL’deki değer kaybının şirketin ihracatı için sağlayacağı kolaylık, ücretlerin düşüklüğü ve sendikaların güçsüzlüğü, dahası çalışma yasalarının sermayenin lehine olması gibi “üstünlükler” birer hediye gibi sunuldu.

    Başta Bakan Varank olmak üzere hükümet temsilcilerinin, bu yatırım kararıyla ilgili VW dönük ne coşkulu ne övgü dolu konuşmalar yaptığını, ne takdire şayan espriler patlattığını da en çok ekonomi gazetecileri biliyor olmalı.

    Ancak bu coşku dolu sesler VW’nin Türkiye’de yatırım kararından vazgeçmesiyle bir anda kesildi. Yaz aylarında kesinleşen bu gelişmeyle ilgili şirketin Wolfsburg kentindeki merkezinden yapılan açıklamada, kararın arkasında “korona krizi nedeniyle küresel çapta otomobile talebin gerilemesi” olduğu belirtilse de gerçekte şirket uzun görüşmeler ve incelemeler, ekonomik öngörüler ve belki bir dizi gerekçeyle Slovakya’yı tercih etti.

    Bir dünya otomotiv devinin yatırım kararının perde arkasında, derin ilişkiler, ticari, uluslararası öngörüler ve bilumum başka olasılıktan hangi saiklerin belirleyici olduğunu bilemeyiz. Ama en özet haliyle şunu biliriz: Sermaye kendi işine, kendi kârına bakar, işi de kendi faydasını maksimize edecek kararlar almaktır. Bu kararlar siyasi öngörülere göre de şekillenir, nihayetinde siyasi öngörüsü de yatırımının ekonomik geleceğiyle ilgilidir.

    Şirketi, fabrikanın kurulacağı arazinin neredeyse şartsız şurtsuz tahsisi, vergi indirimleri ve teşvikler, düzenli ve sigortalı bir iş için açlık sınırında sırada bekleyen milyonlardan oluşan ucuz işgücü, değersiz TL’nin sağlayacağı ihracat kolaylığı ve araç alım garantilerine kadar varan bir dizi büyük “hediye” ikna etmemiş demek ki… Bu hediyeleri değersizleştirecek nasıl bir risk görüyorsa artık…

    Belki de şirket, üretim kapasitesinin başlangıçta ortalama 300 bin araç olmasını planladığı bir yatırımın güvenliği ve rasyonelliğine ilişkin “Yarın kalktığımızda bu kurallar/şartlar aynen böyle sürecek mi?”, “Giderek dış dünyaya kapandığı görülen bir ülkede olası engeller gelir mi, ihracat yapabilir miyiz” ve benzer sorulara yeterli/güvenilir yanıtlar verememiştir.

    Yatırım hayal olunca, Bakan Varank da dahil hiçbir bakan, o saatten sonra VW ile ilgili daha birkaç ay önce yaptığı coşkulu övgüleri hatırlamadı bile. Dahası önceki gün Bakan Varank, EMD (Ekonomi Muhabirleri Derneği) Yönetim Kurulunu kabulünde, beklenen açıklamayı yaparak “VW kararı siyasidir, biz değil onlar kaybeder.” dedi. Alışılageldiği gibi “Bizi sevmiyorlar, dertleri hep biz, dış güçler bir oldular yatırımı engellediler…” demek istedi.

    Uzun zamandır hep olduğu gibi, yatırım yapılsaydı gerekçe güçlü ekonomimize duyulan güven olacaktı. Yatırım yapılmayınca bu kez gerekçe bir kez daha dış güçlerin Türkiye karşıtı siyaseti oldu. Kim kaybeder kısmına gelince… Dünya otomotiv devi VW, Türkiye yerine Slovakya’da ya da bir başka yerde yatırım yaparsa kendi mi kaybeder, bilemem. Oraya girmek de istemem.

    Ama özellikle son yıllarda Türkiye’nin hangi nedenle hep kaybettiğini anlamak hepimiz için öncelikli olmalı. Ekonomiyle ilgili hangi gelişme olursa olsun, olumluysa ekonominin ve ekonomi yönetiminin mükemmelliğinden, olumsuzsa dış güçlerden… Belki de sorunun yanıtı bu yaklaşımda temsilini buluyor.

    Öte yandan bu yaklaşımı güçlendiren, bu saçmalığa cesaret kazandıran her şeyi de sorgulamak gerekiyor. O yüzden şunu sormadan geçemiyorum.

    1980’li yılların karanlığında bir araya gelmiş, 1987’de resmen kurulmuş 34 yıllık meslek örgütümüz Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), bu 34 yılda sayısı hatırlanmayacak kadar çok bakan, hükümet yetkilisi izlemiş, tabiri caizse ne bakanlar ne hükümetler görmüş geçirmiş koskoca EMD…  Böyle bir gazeteci örgütünün Bakan ziyaretinde hazır bulunan yönetiminden tek bir kişi bile şu soruyu sormadı mı: “Yatırım yaparsa karar ekonomik, yapmazsa karar siyasi oluyor. Hükümet üyeleriniz ekonomiyle ilgili neredeyse her gelişmeyi böyle tarif ediyor. Bu açıklamanızın tatmin edici olmadığının ve güven vermediğinin farkında mısınız? Israrlıysanız bu tespitinizin dayanaklarını açıklar mısınız?”

    Sorduysa yazmadı mı? Bir tek kişi bile mi, sormadı/yazmadı?

    Gazetecinin soruyu sorması, çoğu zaman aldığı yanıttan daha önemlidir. İçinde yaşadığımız iklimi belirler.

  • Televizyona uzanan elin 10 yıllık hikayesi

    Sinan Biçici

    Nerede o eski diziler diyenlere yakın tarihimizden kısa bir hikaye anlatmak istiyorum. Yıl 2011, olay Türkiye’de geçmektedir. Henüz “AKP iktidarı otoriterleşiyor mu” denilmeye başlanmayan yıllar. Ön hazırlık süreci diyelim. Yazımı daha ciddiye alın diye Fransız düşünür Lois Althusser’le başlamak istiyorum.

    Althusser, “…devlet, ideolojik aygıtları aracılığıyla hegemonyasını kurar ve pekiştirir…” der. Nedir bu ideolojik aygıtlar? Din, hukuk, ahlak, sanat, kitle iletişim araçları ve medya.

    Serbest piyasa ve liberal siyasal yapıyı savunduğunu söyleyen bazı devletler de, bunu türlü kılıf ve yöntemlerle gerçekleştirir.

    Aile ön planda olsun, gençler aşk yaşamasın, kadın anne ve ev hanımı olsun, şeklinde bir tercihi olan devlet böyle film, dizi, program yapın diye talimat veremez bu yüzden. Ama farklı yöntemler uygular.

    2011 yılındaki reyting operasyonunun temel amacı buydu. Reyting sisteminde usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle Aralık 2011 yılında en çok reyting alan dizilerin yapım şirketlerine baskın yapıldı. Bugün hala en çok reyting alan dizileri yapıyor o şirketler. Aslında yapılan usulsüzlüğü engellemek değil, klasik bir FETÖ taktiği olarak usulsüzlük yapmak için yeni bir kılıf yaratmaktı.

    Reyting ölçen şirket değiştirildi, düzenleme yapan TİAK’ın başına bugün FETÖ’den hapiste olan bir tv müdürü getirildi. Bir süre fetret devri yaşandı. Reyting ölçülemedi, TRT ölçüme girmedi. STV reytingte altın devrini yaşadı.

    REYTİNGLER GÜVENİLİR Mİ?

    Uzun zamandır reyting sistemi hakkında bir şaibe hep var. Sektörde olanlar da, seyirciler de güvenmiyorum diyorlar. Ama reklam veren için en önemli ölçü bu. Tabii son yıllarda sosyal medya reytingleri de yeni bir kriter alanı yarattı.

    Reyting ölçümü yapılan paneli, yani seyirci profilini değiştirerek dizilerin içeriğini de değiştirmiş oldular. Eğitim ve sosyo-ekonomik statüsü görece yüksek olan AB grubunun payı azaltıldı.

    Yeni panel, total izleyici diye başlayan cümlelerin ardından eskiden çok izlenen türde diziler yapılamaz oldu. Kentli hikayeler, özgür kadın karakterler gitti, yerine tek derdi evlenmek ve kendini erkeğine adamak olan kadınlar tercih edilmeye başlandı. Aşk uzaktan uzağa yaşanmaya başladı. Özgür aşk, özgür kadın, içki, günlük hayat dili, öpüşme hepsi yok olmaya başladı.

    Muhafazakar bir televizyon dünyası kurulmak istendi. Benim Senaryo Yazarları Derneği yönetiminde olduğum 2009 – 2012 döneminde yakından takip ettiğim davalarda senaryo yazarları içki içen, ahlaksız ilişkiler yaşayan ve bu yaşam tarzını topluma dayatan kişiler olarak hedef gösterildi. Muhteşem Yüzyıl, Fatmagül’ün Suçu Ne gibi dizileri yapanlar tehdit edildi, aleyhlerinde kampanyalar yapıldı. O zaman büyük kanallar böyle değildi, bizleri çağırır, bu konular üzerine görüşlerimizi anlatma şansı verilirdi.

    “Bizim çocuklar” da senaryo yazarlığını öğrensinler, yönetmen olsunlar da şunlardan kurtulalım diye çağrılar yapıldı. Ama yapamadılar. Yaratıcılığı kelime olarak bile yasak bulan bir zihniyet yaratıcı bir sektörde başarılı olamazdı. Bir an önce şu işi öğrenmek ve nefretle eleştirdikleri kişilere muhtaç olmamak için yine kızdıkları Cihangir tayfasıyla çalışmak zorunda kaldılar.

    VE RTÜK… SAHNEDE

    Ardından da RTÜK daha belirgin olmaya başladı. Cezalarla diziler, programlar yönlendirilmeye çalışıldı. Ben Bilmem Eşim Bilir gibi yarışmalara bile türlü sebeplerle cezalar verildi. Evli bir kadın yarışmada başka bir adamla dans ettiği için, kocasına bağırdığı için, şaka yaptığı için…vb. sebeplerle  ceza kesildi.

    Dünyanın her ülkesinde RTÜK benzeri kurumlar, medyayı sınırlayan sözleşmeler var. Bu kurumlar liberal siyasi sistemin gereği olarak hakem pozisyonunda, toplumun bütün kesimlerini korumak için medyayı düzenlemekle görevli. Türkiye’nin de altına imza attığı Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi ise, çocuklar, gençler korunsun, istismar, pedofili medyada yer almasın, insanların ruh halleri korunsun vs kaygılarla hazırlanmış bir sözleşme.

    RTÜK’ün çerçevesi aslında bu sözleşme. Anayasaya göre uluslararası sözleşmeler iç hukukun üstünde ve bu sözleşme en önemli kriter olmalı.

    RTÜK son günlerde hep gündem. Çünkü çıtayı giderek yükseğe koyuyor. En son komşulardan birkaçını ailece götürürüz diyen birine destek çıktı. Muhalif bir siyasetçiyi ekrana çıkarana bile ceza kesebilecek noktaya geldi. Çocukları pedofiliden korumak gibi bir resmi görevi varken çocuk evliliklerini savunanlar ekranda cirit atıyor. Şimdi RTÜK’ün belirlediği sınırlara göre katliam çağrısı yapmak, çocuk evliliklerini savunmak, aynı dünya görüşünde olmayanlara her türlü hakaret ve saldırı serbest. Muhalif siyasi söylemler, aşk, nikahsız cinsellik yasak.

    Tekrar Althusser’e  dönersek, devletin ideolojik aygıtı olarak medyanın şekillendirilmesi, toplum mühendisliğinin en etkili silahı konumunda. Evet cezalar kesiliyor, sınırlar getiriliyor gibi görünüyor ama dünyanın rüzgarının tersine davrandıkları için hiçbir ilerleme kaydedemiyorlar ve edemeyecekler. İnternet, dijital medya onları kızdıkları 2011 öncesini bile aratır hale getirdi. Hava döndükçe, diziler de üzerindeki toprağı atacaklar. Bir iki yıl daha sabretmek gerek. Ama fragman görmek isteyenler dijital mecralardaki dizilere bakabilir. Televizyon da iktidar gibi bu gelişime boyun eğmek zorunda…