Etiket: #erkek

  • Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik…

    Değişir sistemler, çöker saltanatlar, hükümetler de gider.

    Gider elbet, gider de ya peki; suyun çürüdüğü, tuzun koktuğu bir coğrafya nasıl onarılacak, nasıl değişecek bozulan insanla?

    Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik..

    Semirtilmiş erkekliğin katlettiği kadın cinayetleri durmuyor. Kartopu oynadı diye insan öldürülüyor…

    Yetmiyor…

    Kopya çekerken yakalayan eğitimciyi öldürenler, istediği raporu yazmadı diye sağlık emekçisini darp edenler, besleniyor hukuksuzluktan, semiriyor cezasızlıktan bitmiyor…

    Emeksizce para kazanan kültürsüz erkeklerin, hudutsuz bir şımarıklık ve hadsizlikle kendilerine her şeyi hak gördükleri eğlence anlayışı içinde pırlanta gibi bir can, bir müzisyen istedikleri parçayı bilmediği için söyleyemeyince canice katlediliyor…

    Yılların nefret dili, kindarlık söylemlerinin kodlandığı insanlarla aynı toplumda yaşarken, bu şiddet sarmalının ucu nerelere varacak kimse bilmiyor…

    Ama durmuyor..

    TV’ler de; zorbalık, mafyatik güzellemeler, kılıçlar, kafa kesmelerle toplum kodlarını; sevgiden, vicdandan, merhametten bir habere evrilten, ölümü kutsayıp yaşamı savunmaktan uzak diziler de bitmiyor…

    Günler ağır, günler sisli, kötülüğün zirve yaptığı çağda, coğrafya adeta can çekişiyor.

    Şiddeti semirten, kültürel ve siyasi anlayış içinde hayatta kalmaya çalışırken, toplum bir de ekonomik krizle boğuşuyor…

    Sevginin ezgisini ıslıklarla söylemek varken, ölüm vadisine dönen coğrafyada artık kimse kendini güvende hissetmiyor…

    Karanlığın en derinin içinde, hani zifiri karanlıkta çırpınıyor…

    Neyi yazalım. Hangi birine yanalım…

    Evsizlere, sokaktaki canlara mı? Ellerinden gelecekleri kayan gençlere mi?

    Mevsimlik tarım işçileri, çocuk işçiliğine mi? Her gün yasaklanan festivaller, konserlerle yaralanan sanata mı?

    Arkasında “Adalet Mülkün Temelidir” yazan ama mülkün bir diğer temelinin aile olduğunu unutan hukukun, hukuksuzluklarıyla parçalanan ailelere mi?

    Tüm bunları yazıyor, gerçeği kamuoyuna duyuruyor diye cezalandırılan Basın Emekçilerini mi?

    Yetmez gibi, Basına uygulanmak üzere çıkarılmak istenen Sansür Yasasına mı?

    Neye yanalım, hangi birini yazalım?

    Başımız üstündeki gök bulanık, günler koyu bir lacivert karanlık…

    Bir şey yapmalı. Yapmalı artık bir şey. Büyütmeli mesela öfkeyi, bu böyle gitmez, gitmeyecek demeli.

    İktidara, muhalefete, siyasiye, siyasete, STK’lara, aktivistlere…

    Korunaklı yerlerinde, susarak tepkisiz oturan tuzu kurulara…

    Dokunur bu sistem size de, bu zalim kötülüğün dokunacağı kimse kalmadığında…

    Ya şimdi, hemen bugün, yan yana durursunuz bu halkla ya da kötülüğü daha da büyütürsünüz tepkisiz suskunluğunuzla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Tutunup kök salma inadı sadece erkek şiddetine karşı olmayacak

    8 Mart hazırlıkları, ülkenin her yerinden irili ufaklı baş gösteriyor. Pankartlar, dövizler, sokaklar her zamankinden çok kadınların yaşadıklarına ayna olacağa benziyor.

    ABD’de dokuma işçisi kadınlarla başlayan yangın artık dünyanın her yerinde etkisini güncelliğinden alan mücadele ve dayanışma dinamiklerine dönüştü. Çok değil sadece geriye dönüp bir yılımıza baksak, on yılların biriktireceği öfkeyi, direnci ve talepleri görüyoruz.

    Tarih boyunca bütün işçi ve emekçilerin insanlığa kazandırdığı haklar ve beraberinde yürütülen tartışmalar, bugün de hiç olmadığı kadar gündemde. Pandemi koşulları, yaşanan ekonomik krizi derinleştirirken kimilerine fırsat kapılarını da sonuna kadar açtı. Bu sayede zenginlikleri artan ‘seçkin’ iş verenler, ülke ekonomisini büyütmekle şahlanırken her gün verdiği emekle yarını yaratan işçiler, iki kuruş ‘fazla’ istedi diye neredeyse vatan haini oldu çıktı.

    İnsan haklarının yeniden keşfedildiği ve beyannamelerle sunulduğu, tehdit ve nefret söylemlerinin arasında eleştirinin onulmaz bir ‘suç’ sayıldığı ülkemizde, hak aramak da tabi her yiğidin harcı değil. 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, her seferinde koltuğunu tek başına sağlamlaştırmadı. Geçen süreç içerisinde etkisini yitirdikçe kendisinin yanında olmayan “terörist”lerin niceliği gün geçtikçe de arttı. Dün Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlerdi, “Savaş olmasın” diyenlerdi. Bugün Boğaziçili öğrenciler, meslek örgütleri, odalar, birlikler, kadınlar hatta denize akan dereler bile neredeyse paparayı yiyecek.

    Ama her dönemin ve her kesmin burun kıvırdığı, kürsülerden konunun halka geldiğinde süslü laflarla anıldığı, çiban başı işçiler… Açlık, savaş, yoksulluk, göç, ölüm bu mahalleleri hiç es geçemez. Yazıları hep karadır. Toplu öldüklerinde gündem olur, seçimlerde hatırlanır, vergilerden beli bükülür, köylülüklerinden beğenilmez. Yine geçtiğimiz günlerde TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlıkla greve giden işçilerin hayatları biriken çöp yığınları kadar gündem edilmedi ne yazık ki! Boğazlarından ekmeğin dışında başka bir şey de girsin diye haklarının peşine düşen bu insanlar, şımarıklığın yanında iktidarı da beslemekle suçlandı. En azından, anlamak ve hak vermek için üzerinden bir yüz yıl mı geçmesi gerekiyor? Şimdi bu şımarık insanların evlerinin içine bakalım mı, kadınların orada neler yaşadığına?

    O evlerin içinde; tablet alamayan ebeveynlerin intihara sürüklenmesinden tutun da internete ulaşmak için çatıdan düşüp ölenine, iki çocuğuna bir yumurta pişirip yarım pay edenine, makarna ve bardakla yağ alabilmek için alyansını satanına kadar katıksız gerçek hikayeler var. Şiddetten kafasını kaldırsa, eğitime, sağlığa ve hiçbir zaman eşit-sosyal bir hayata karışamayan kadınlar, kız çocukları var. Daha büyüyemeden elleri tezgahlarda nasır tutan, kaçak göçek çalıştırılan ama kafamızı kaldırıp baktığımızda yüzümüze çarpan çocuk işçiler var. Kederden, ölümden önce yaşamayı deneyimlemek, gök yüzündeki kuşların sesini duyabilmek elbet o yakınından bile geçmeyeceğiniz evlerin de harcı. Ez cümle ilk önce yaşamak için mücadele veren kadınların tutunup kök salma inadı, sadece erkek şiddetine karşı olmayacak. Kutlu olsun, 8 Mart!

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.