Etiket: #Cumhurbaşkanı adaylığı

  • Kılıçdaroğlu devletin durumunu güncelliyor

    Siyaset bilimci Nimtz, içinde bulunduğu zamanı diğer bütün zaman dilimlerinden önemli gören kişi için “temposentrik” kavramını kullanır.

    Bir tarihin yapılışına tanıklık ederken, kendimiz için de bu tanımı pekala kullanabiliriz.

    Bize bu hissi yaşatan şey; siyasetçilerin bizi bu tarihin yer yer malzemesi, yer yer de öznesi olarak görmesi.

    Bir yanda hükümran otoritenin siyasi icaplarına göre gücünü test ettiği 20 yıllık sinir bozucu gelgitler ve yarattığı bağışıklık hali, diğer yanda normsuz iktidarın kalesini düşürmek için kalıcı bir direniş ve özgürlük dalgası…

    Bütün bir ülke kendini tek salahiyet makamı olarak gören, otokrasiye meyyal bir parti liderinin siyasi kompozisyonlarıyla boğuşuyor.

    Bir imparatorluğun enkazından yıllara yayılan mücadelelerle oluşturulmuş kavram, kurum ve devlet müktesebatı bu lider tarafından aşındırılıyor, geçersiz kılınıyor.

    “PARTİ DEVLETİNDE AÇILAN GEDİKLER”

    Tüm bunların bugüne yansımaları ise seçimler, seçim ittifakları, seçim stratejileri, işbirliği olanakları…

    Türk siyasetini yorumlamak, dahası tanımlamak üzerine bir kavrama ihtiyaç duyulsa “beklenmedik siyasi olaylar” tamlaması kurulabilir.

    Bugünlerin beklenmedik siyasi olayı ise kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun SADAT baskını ve sonrasında grup toplantısının akşamında Türk halkı ile randevusunda söyledikleri…

    Bu iki çıkış, Kılıçdaroğlu’nun hem kurgusal hem gerçek siyasal düzlemi istediği gibi yönlendirme kapasitesi olduğunu gösteriyor.

    AKP/ Erdoğan için can sıkıcı olan taraf da bunun uzun süredir böyle olması.

    Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinden doğan kudretinin sonuna gelindiğini gösteriyor Kılıçdaroğlu’nun hamleleri.

    “Bay Kemal”li aşağılamalara yüksek tonlu hırçınlıkların eşlik etmesinden anlıyoruz bunu.

    Grup toplantıları, cuma namazı çıkışları beklenmeden sözcüsünden iletişim başkanına cevaplama telaşı Kılıçdaroğlu’nun dillendirdiği “ bir kaçış planının anatomisinin” AKP’lilerde beklenenin üzerinde karşılık bulduğunu da gösteriyor.

    Son videosuyla, Kılıçdaroğlu’nun bürokratları seçim stratejisinin merkezine yerleştirdiğini de görüyoruz.

    Kılıçdaroğlu’nun parti devletinde gedik açmasını izliyoruz ikidir.

    AKP’nin 20 yıllık serüveninin sonunda bir kaçış planı olduğu söylemiyle; tabanlarına 2023/53/71 hedefleri koyanların “müebbed iktidarlarında” kalıcı olmadıkları, İslamcı vakıflar üzerinden yurt dışında bir para trafiği ördükleri ve finans merkezlerindeki lüks binalardan çiftliklere uzanan elitler yerleşkeleleri kurdukları “Kendilerine yeni bir Pensilvanya yaratmaya çalışıyorlar” sözleriyle kamuoyuna ana muhalefet lideri tarafından sunulması nerden bakarsanız bakın önemlidir.

    Bir tarafıyla da bu çıkış; popülist/ otoriter rejimin en yakındaki, en önemli seçimden umudunu kestiği ve toplumda işlenen ‘seçimle gitmeyecekler, bu rejim asla değişmeyecektir’ algısını da yıkmaya çalışıyor.

    Bunu da ‘batırdılar, kaçacaklar; kudretli değil, korkaklar’ koduyla Erdoğan rejimini kendi tabanında değersizleştirmeyi seçen bir dille yapıyor Kılıçdaroğlu.

    Ve bunun etki yaratmadığını, bundan siyasi sonuç almayacağını söylemek yanlış olur.

    Kılıçdaroğlu’nun rakamları küçümseyenlere, bunun bir sistematik olduğunu ve yekünün değil mantığın vardığı yeri göstermesi açısından kullandığı “amacım bir para kaçırma sistemini ifşa ederek çalışamaz hale getirmektir” ifadeleri de önemliydi.

    AKP cenahının bunlara karşılığı ise aileyi hedef aldığı biçiminde oldu beklendiği üzere. Erdoğan’ın ailesinin “kutsallığına” getirdiler yine hikayeyi.

    Tüm bu hamlelerin Kılıçdaroğlu’nun bir güç odağını yıkıp kendi liderliğini inşasına giden yolda önemli bir dönemeç olup olmadığı tartışması burada çok önemli mi, emin değilim.

    Zira Kılıçdaroğlu’nun temel amacının kendini “yeni lider” olarak konumlandırma olmadığını asıl hedefin Erdoğan rejimini zayıflatıp, muhalefeti güçlendirmek olduğunu hem kendisinden hem çevresinden duymuştum.

    Buna karşı bir başka olgu da var; “geliyoruz” değil “gidiyorlar”, “az kaldı” üzerine kurulu bir siyasi dilin uzun zamandır muhalefet stratejisi olarak ortada dolanıyor olması…

    “KILIÇDAROĞLU’NUN ÇAĞRILARI, İŞBİRLİĞİ OLANAKLARI…”

    Kılıçdaroğlu’nun ezber bozan çıkışları yeni değil. Filmi geri saralım: Büyükelçilere; “ülkenizdeki yatırımcılar, Kanal İstanbul gibi her yönüyle dünya iklimine karşı bir hareket olan bu projeyi desteklememelidir” mektubu, beşli çete ve taşeronu şirketlere “5’li çetenin, bizim torunlarımızı dahil sömürecek olan bütün bu yatırımları kamulaştıracağız ve alacağız.” sözleri, 26 Ocak’ta ilk kez bürokratlara süre verdiği açık çağrısında devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması ve aslında kendi devlet projesini masaya sürmesi, SADAT baskınında “ SADAT paramiliter bir kuruluştur… Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” diye seslenmesi…

    Listeye Man Adası belgeleri, 128 milyar dolar nerede? kampanyası, Merkez Bankası ziyareti, TÜİK ve MEB’in kapısına gitmeyi de eklediğimizde; her biri ile Erdoğan’ın ayarını bir şekilde bozduğunu, Erdoğan’ın bunlara cevaplarını hatırladığımızda bir kez daha Engels’in “ devlet; pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur.” ve Bob Jessop’un “farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açar ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşur” ifadelerine geliriz.

    ‘Erdoğan 17-25 Aralık gibi çok daha güçlü argümanların ortada dolandığı bir süreçten çıktı, bunlar hiçbir şey…’ diyenlere karşı da başka bir şey var bu kez ortada:

    Erdoğan rejiminin partizan bürokratlarının hedefin merkezine konması ve Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, Erdoğan’ın siyasi gücünü ikmal eden bürokratlarının Erdoğan’ın etrafından daha da çekme gayreti…

    “Ülkemizin dürüst şerefli bürokratlarına selam olsun, onların başımızın üstünde yeri var. İktidarımızda onları çok güzel günler bekliyor.” sözleriyle bir kesimi; “Sarı bürokratlar… Sizler devleti kanun dışı talimatları uygulayarak adeta bitkisel hayata soktunuz. Bu süreçte kendinizi de bitirdiniz…Ama size de bir iyilik yapıyorum ‘sarılar’. Sizi bu suç gemisinden indirmek istiyorum. İnin, kurtarın kendinizi. Çok geç olmadan küçük cezalarla kurtulabileceğiniz bir aşamada kurtulun.“ sözleriyle başka bir kesimi Erdoğan’ın etrafından boşaltmayı amaçlıyor Kılıçdaroğlu.

    Yalnızlaştırma stratejisindeki “kaçış planı” ifadesiyle bürokrasiyi de aşıp Erdoğan’ın seçmenleriyle arasına soru işareti koymayı da hedefliyor.

    SADAT baskını muhalefete dönük, seçim güvenliği endişelerini gidermeye yönelik bir çıkışken devlet içindeki güç merkezlerine yönelik olan diğer hamleler Erdoğan’ın tabanı ile bağını koparmaya yönelik.

    Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin devletteki etkisi ve varlığına işaret eden bu çıkışları, devletteki CHP gerçeğini ve kurumsal organizasyonunun devlet içindeki kümelerde rıza üretebildiğini göstermesi açısından da önemli.

    Erdoğan’ın “partizan devletine” Kılıçdaroğlu “norm devleti” hatırlatmasıyla karşılık veriyor.

    Erdoğan rejiminin en güçlü iki hattı olan bürokratik unsurlar ve taban aidiyetini bu çıkışlarla zayıflatan stratejisi önce AKP’de sonra Erdoğan’da karşılık buldu ve bunun sistemin bozulmasına gidecek bir etkiye dönüşmediğini söylemek şimdiden yanlış olur.

    Man Adası’ndan başlayan süreç “128 milyar dolar nerede?” sorusuyla sistemli bir biçimde yürürken bürokrasiye çağrılarla siyasi kazançların alınacağını düşününenlerdenim.

    Beyan, ısrar ve sirayet üçgeninin işleyeceğini düşünüyorum.

    2002’de AKP’nin iktidarıyla başlayan devlette dönüşüm süreci 20 yılın sonunda Kılıçdaroğlu’nun yeni partizan devletin yarattığı tahribi onarıp, Erdoğan ve devletin 20 yıl önce kesişen yolunu yeniden ayırarak norm devletini yeniden inşaya yönelik yol haritası şu ana kadar işliyor gibi.

    Kılıçdaroğlu’nun bu yol haritasının oluşturulması, seçim stratejisinin bir parçası gibi düşünülse de Erdoğan’ın partizan devletine içeriden bir itirazla Kılıçdaroğlu’nun mevziye çağrılması olarak da okunabilir.

    Haliyle yaşanılanlar bir seçimden ötesine, seçim stratejisinin gereğine değil; daha farklı bir organizasyona, işbirliği olanaklarına işaret ediyor gibi.

    Kılıçdaroğlu öncelikle Erdoğan’ın seçimi kaybedecek kadar zayıf, kaçacak kadar suçlu ve korkak; ama aynı zamanda kazanacağı seçimden sonra devletin bütününde yaratılan tahribatı onaracak bir kudretin de odağına yerleştiriyor kendini.

    Sivil bürokrasiye yaptığı çağrıyı yargı bürokrasine yapıyor açıklamamarında mahkemeyi de işaret ederek. Arkasından belki askeri bürokrasi de gelecek.

    Kendi adaylığını da örerek bunu yapıyor olabilir mi? Belki; ama asıl amacının Erdoğan’ın enkazını kimlerle kaldıracağının da işaretlerini vermek olduğunu sezdiriyor.

    “Dostlarıyla” çıktığı yolda devlet bürokrasisiyle yol yürüyeceğini de söylüyor aslında.

    Kılıçdaroğlu bu son hamlesiyle bir dönem ülkenin gündemine gelen Erdoğan sonrasında AKP ve ülkeyi kim yönetecek sorusunu da işlevsiz kılıyor. “AKP elitleri kaçacak, suç ortakları hesap verecek”, diyerek aktif siyasetinin yeni sınırlarını çiziyor.

    Ayrıca tüm bu süreçte Erdoğan dahil diğer tüm adayların önüne de geçmeyi de hedefliyor olabilir.

    Bu, onun aday olmasına, kazanıp “başkan” olmasına yetecek mi, göreceğiz.

    Hegel’den biliyoruz ki: “Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

    Bu yazı, CHP’nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

    Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP’lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

    Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

    Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

    Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla…

    İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

    “Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. … Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var.”

    Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar… Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor… Preslendik arada…

    Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse…

    Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor…

    KILIÇDAROĞLU’NUN ADAYLIĞI VE CHP’LİLERİN ‘SELF MUTİLATİON’ SENDROMU

    Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

    “Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

    Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

    Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

    Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

    Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

    Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

    Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık…

    Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

    Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

    Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

    Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

    Grup başkanvekili Özgür Özel “Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

    Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

    Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

    Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

    Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

    O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

    Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

    CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

    128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

    Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

    Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

    Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

    Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

    Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

    Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

    CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

    Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

    Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

    Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

    CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

    Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

    Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

    Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

    Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

    Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

    Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

    Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

    Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.