Altı milyon vatandaşımızın yaşadığı bir şehir: Başkent Ankara.
Devletin merkezi burada. TBMM, Cumhurbaşkanı, hükümet, bakanlıklar; ülkenin kilit kurumları ve diplomatik temsilcilikler hepsi burada. Türkiye’nin kalbi olmasının yanında, Türkiye’yi ziyaret eden devlet başkanlarının, başbakanların ve bakanların da ilk durağıdır Ankara.
Ankara’nın bir çok noktasında “Elmadağ Kayak Merkezi” diye bir tabela vardır. Bir başkente yarım saat mesafede bir kayak merkezinin olması inanılmaz bir şanstır aslında.
Elmadağ özellikle başkentin Ulus semtinden, şimdi Millet Bahçesi olan eski Hipodrom alanından çok güzel görülür. Özellikle kar yağdığında şehrin omuzlarına oturmuş, bembeyaz şık bir şal gibidir.
Elmadağ aslında Ankara’nın cenneti gibidir. Ankara’nın hemen dibinde şehrin nefes alma noktasıdır. Yani olması gereken odur anlamında söylüyorum, yoksa öyle olmadığını ben de biliyorum.
Yaklaşık 5 yıl önce gitmiştim ve bir daha da gitmeyeceğime dair söz vermiştim kendi kendime.
Neden mi?
Çünkü gördüğümüz manzara çok rahatsız ediciydi…
Ne beklersiniz?
Hafta boyunca hem fiziken hem de ruhen yorulmuş ve dinlenmek istiyorsunuz. Ailenizle birlikte atlıyorsunuz aracınıza Elmadağ’ın yolunu tutuyorsunuz. Çevre yolunu geçtikten hemen sonra ilk karşınıza çıkan tel örgülerle çevrilmiş otoparklar. El konulmuş, hacizle satılmayı bekleyen araçların tutulduğu bir hapishane gibi. Biraz ilerlediğinizde yolun hemen kenarında çengellere asılmış, üzerlerinden kan damlayan henüz yeni kesilmiş hayvanlar. Bir iki de değil, sağlı sollu kasaplar. Ama her ne hikmetse kasaplar icraatlarını ve hünerlerini açık havada insanların gözü önünde sergiliyor. Kimisi hayvanları parçalıyor, kimisi derisini yüzüyor, kimisi küçük parçalara ayırıyor…
Gözlerinizi kapatıp, dikkatinizi yola verip moralinizi bozmamaya çalışıyorsunuz ama mümkün değil. Biraz daha ilerlediğinizde yıkık-dökük, gecekonduvari evler karşılıyor sizi. Ortadaki dar asfalt yolun dışında ne kaldırım var ne de doğru dürüst araç otoparkı. Herkes kafasına göre araçlarını park etmiş. Her yer toz ve çamur. Yol boyunca bekleşen sahipsiz hayvanlar; köpekler ve kediler…
Turizm, tatil, hafta sonu… İnsanın fiziken ve ruhen huzur bulduğu anlar… Güzel bir müzik, onu tamamlayan bir manzara. Düzenli sokaklar, mis gibi kafeler ya da lokantalar. Tertemiz bir bardakta içilecek bir bardak çay. Bunlar tatilinizi tamamlayan ve size huzur veren detaylar…
Peki nedir bu sahipsizlik… Herkes kendi sarayını yaratıyor… Kimisi lüks sitelerin arkasına, kimisi lüks sarayların kimisi de lüks rezidansların arkasına saklanıyor… Parası olanlar pahalı tatil beldelerine gidiyor… Peki ya dar ve orta gelirli milyonlarca vatandaş? Onlar da şehrin içinde ya da kenarında nefes almaya çalışıyor.
Ankara’da açılamayan bir park için 800 milyon dolar harcandı. Üzerine kurulduğu AOÇ olduğu gibi bırakılsaydı, sadece yürüyüş yolları yapılmış olsaydı bugün Ankara’nın en güzel, en yeşil ve en verimli alanı olurdu. AOÇ’nin sebze ve meyve bahçelerinden insanlar ucuz ürünlere ulaşabilirdi. Bugün gelişmiş ülkelerde uygulanan şehir içinde sebze-meyve bahçeleri kopsepti, 100 yıl önce ulu önder Atatürk tarafından düşünüldü… Sadece Atatürk’ün mirasına, AOÇ’ye sahip çıkılabilseydi bugün çok farklı bir başkenti konuşuyor olabilirdik.
Tekrar Elmadağ’a dönelim. Kayak Merkezine doğru yolumuza devam edelim. Tamam yoksul ve sahipsiz köy evlerini de geçtiniz ve doğayla buluşmak için dişinizi sıktınız. Kayak merkezi olduğu söylenen ve otellerin olduğu bölgeye yaklaştığınızda bu kez her köşe başında bir cız-bız ailesi sizi karşılıyor. Herkes uygun bulduğu bir yere aracını park etmiş, mangalını hazırlamış ve yanında getirdiği ya da az önce önünden geçtiğimiz açık hava mezbahalarından aldığı etleri pişirmeye çalışıyor. Çevrelerinde onlarca köpek, kendilerine düşecek bir parça kemik için bekliyor. Herkes eline geçen çöpü gelişi güzel sağa sola atıyor.
Devam ediyoruz. Birazdan kayak merkezi olduğu söylenen bölgeye vardığınızda ise kaos içinde bir kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Herkes kendi çözümünü kendi bulmuş. İsteyen istediği yere çökmüş. Ellerinde kartonlar, ellerinde maşalar mangalları harlıyorlar.
Asfalt yol birden bitiyor ve delik deşik, çamur içinde bir yol çıkıyor karşınıza. Yavaş yavaş sağa sola atılmış çöplerin arasından yine de ilerliyorsunuz. Sağınızda solunuzda gecekondu tarzı derme çatma yapılar. Üzerlerinde “lokanta”, “kafe” yazıyor ama ne pişiyor ya da ne demleniyor bilemiyoruz.
Hiçbir standart yok. Yani normalde güzel bir gün geçirmek, stres atmak için çıktığınız bu yol sizi sinirden delirtip evinize geri gönderiyor.
Bu anlattıklarım 5 yıl önceki manzaralardı…

Elmadağ’ın İlker’den görünüşü
Geçtiğimiz günlerde oğlum Barış, birkaç gündür yağan karın da etkisiyle, “Baba Elmadağ’a gidelim” diye tutturdu. Elmadağ, evimizin karşısında. İlker’in Elmadağ’a bakan tarafında oturuyoruz. Karşıdan çok etkileyici, çok şiirsel. Ama oraya gittiğim zaman öyle olmadığını biliyorum. Biliyorum ama belki 5-6 yılda bir şeyler değişmiştir diye Barış’ı da kırmamak için yine de çıktık yola. Otobanı geçtikten sonra yokuşu tırmanmaya başlayınca yine sağlı sollu derme-çatma mezbahalar ve kasaplar karşıladı bizi. Bu sefer bir de bok içindeki zavallı koyunları tuttukları küçük ağıllar yapmışlar. Hayvanlar kesilmeyi bekliyor.
Siz ruhunuzu dinlendirmek, nefes almak için şehrin dışına kendinizi atıyorsunuz ve kesilmeyi bekleyen ve gözünüzün önünde parçalanan hayvanlarla karşı karşıyasınız. Neden? Elmadağ’da cızbız yapmak isteyen vatandaşlara taze et temin etmek için. Peki bu hizmet daha medeni bir şekilde verilemez mi? Belediye bunu düzenleyemez mi?
Biraz yukarı tırmandığınızda Yakupabdal köyüne ulaşıyorsunuz. Yine hiçbir düzen yok. Yıkık dökük evler ve binalar. Kimisi tamirhane açmış, kimisi bir atölye, bakkal, çakkal…
Tırmandıkça yol boyunca çok fazla başıboş köpekler yine sizi karşılıyor. Biraz ileride hala faaliyette olan taş ocakları. Ve zirveye ulaştığınızda yine yollar delik deşik. Çukurla dolu yollar, her tarafta çöp, gecekonduvari yapılar. Yine ne standart var ne kalite.
Kayak merkezinin olduğu yöne doğru ilerlediğinizde çamur ve kaos artıyor. Otoparkta en az 10 genç birden aracımıza hücum ediyor, “Abi kayak verelim… Abi kayak 40 TL…” Aradan biraz zaman geçiyor, aynı kişi, “Abi iki kayağı 30 TL’ye verelim” diyor. Teşekkür ediyoruz, küçük kızaklarımız var elimizde, istemediğimizi belirtiyoruz, az sonra yine aynı çocuk geliyor, “Abi iki tanesi 20 TL” diyor.
Yola devam ediyoruz. Telesiyej çalışmıyor. Herkes kızaklarıyla tepeden aşağı kaymaya çalışıyor, kendince eğleniyor. Ama bu sırada ortada 3-5 at dört nala koşturuyor. Atların üzerinde o bölgenin gençleri, güya atları kiralamaya getirmişler ama kiralayan olmayınca kayan, eğlenen çocukların insanların arasında dört nala atları koşturuyorlar. Pistin çevresinde yine yerlerde çöpler… Pet mi ararsın, meyve suyu kutusu mu ararsın, kahve kabı mı ararsın hepsi var.
Pistin çevresindeki binalar yıkık dökük. İki üç tane büfevari yerler yapılmış. Gecekondu tarzında. Tenekeden, brandadan binalar. İçinde bazlama, çay, köfte ekmek satıyorlar.
İnsanlar yine de her şeye rağmen oralarda oturup karınlarını doyuruyor, çocuklarını eğlendirmeye çalışıyor.
Peki böyle mi olmalı? Böylemi olmalı 6 milyon kişinin yaşadığı bir şehrin kenarındaki kayak merkezinin hali. Böyle mi olmalı Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin hemen dibindeki bir turistik kayak merkezinin hali?
Neden Elmadağ için bir proje hazırlanmıyor? Neden Elmadağ ve çevresi “Milli Park” ilan edilmiyor. Neden Elmadağ’ın Ankara’nın bir uzantısı olduğu, bir parçası olduğu görülmüyor. Elmadağ Ankara demek, Ankara Elmadağ demek.
Bir de 5-6 sene öncesine göre en büyük değişiklik ise Elmadağ ve çevresinde çok fazla arazi tel örgülerle çevrilmiş. Herkes bir yeri çevirmiş, derme-çatma kulübeler yapan da var. Kendine villa inşa eden de…
Bir an önce Elmadağ’la Ankara’nın bağı kurulmalıdır. Elmadağ Ankara’ya kazandırılmalıdır.
Ankaralılar Elmadağ’a yürüyerek, bisikletleriyle, koşarak gidebilmelidir. Yol boyunca kafeler, lokantalar olmalıdır. Ankaralılar, insanlarımız çok daha iyisini hak ediyor. Ankaralılar spora, gezmeye, koşmaya, yürümeye aç. İnsanlarımızın önünü açınız.
Bugün Elmadağ’da işsiz güçsüz kendilerine iş ve ekmek yaratmaya çalışan gençlerimiz, geliştirilecek güzel bir projenin parçası haline getirilebilir. Bu ülkenin acilen beyinlerini kullanmaya, mühendislerini, eğitimli insanlarını kullanarak projelere ihtiyacı var. Bu ülkenin yıkım, yağma-talan projelerine değil bu ülkenin yaşam, projelerine, insanlık projelerine ihtiyacı var. Elmadağ da onlardan birisidir.
Sayın Mansur Yavaş biliyoruz, görüyoruz. Merkezi iktidarın özellikle muhalefet belediyelerini nasıl sık boğaz ettiğinin farkındayız. Ama yine de sizler bu projeleri yapabilirsiniz. Sizler bunun için oy aldınız. Sizler, şehirlerimize ihanet edenlere tepki olarak o koltuklara oturdunuz. Bunu yapacak kapasiteniz ve beyin gücünüz de var.
Bakınız Elmadağ için hazırlanacak bir proje hem Ankaralıları rahatlatacaktır hem de orada yaşayan insanlarımız için bir kurtuluş olacaktır. Ama birisinin yol göstermesi, planlaması, insanları ikna etmesi gerekiyor. Bu sizlerin görevi Sayın Başkan…
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.